Fısıltılar

Vaveyla Yazarı: Mina Minaminli

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Fısıltılar

Ne kadar zamandır uyuduğumu bilmiyordum. Çalan alarmın sesiyle kendimi zorlayarak yavaşça kalktım. Saate baktığımda öğlen biri gösteriyordu. Sabah on gibi eve gelmiştik. Yalnızca dört saat uyumuştum.
Neyse ki bugün işten izinliydim. Yoksa bu yorgunlukla çalışmaya gitmem mümkün değildi.
Zihnim yine düşüncelerle doluyken yataktan kalktım.
Odadan çıkıp annemin odasına doğru sessizce yürüdüm. Kapıyı hafifçe araladım. Hâlâ uyuyordu. Onu uyandırmamak için kapıyı usulca kapatıp sessiz adımlarla mutfağa yöneldim.
Mutfağa girdiğimde Aras çoktan kahvaltı hazırlamaya başlamıştı. Ama küçük bir sorun vardı.
— Senin bugün okulun yok muydu? Bu saatte neden hâlâ evdesin?
Bana kısa bir bakış attı ama cevap vermedi. Önündeki domatesleri doğramaya devam etti.
— Aras, sana diyorum.
Derin bir nefes aldı.
— Ben seninle konuşmuyorum.
— Nedenmiş o?
Elindeki bıçağı ve domatesi tezgâhın üzerine bıraktı. Bana döndüğünde gözleri kıpkırmızıydı. Sanki saatlerce ağlamış gibiydi.
— Sen… ağladın mı?
Acı bir gülümsemeyle başını iki yana salladı.
— Tabii ki ağladım! Annem evde kriz geçiriyor, hastaneye kaldırılıyor… Sen beni bir kez bile aramıyorsun.
Sesi yükselmeye başlamıştı.
— Sonra öğreniyorum ki sen de hastanenin ortasında bayılmışsın. Bundan bile haberim yok!
— Seni endişelendirmek istemedim, Aras.
Aras gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Konuşurken sesi titriyordu.
— “Endişelendirmek istemedim” ne demek, abla? Siz benim ailemsiniz. Sizin için endişelenmek benim en doğal hakkım.
Bir an sustu. Gözlerini yere indirdi.
— Eğer Lena abla bana söylemeseydi hiçbir şeyden haberim olmayacaktı. Biliyor musun, bütün gece uyuyamadım. Telefonuma her baktığımda kötü bir haber alacağım diye korktum.
Yutkundu.
— Ben seni kaybetmekten çok korktum, abla…
Bu cümleyi söylerken sesi neredeyse fısıltıya dönüşmüştü.
— Siz benim bu hayatta kalan tek ailemsiniz. Sana ya da anneme bir şey olursa… Ben gerçekten ne yaparım bilmiyorum.
Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
— Lütfen her şeyi tek başına taşımaya çalışma. Yalvarıyorum… Kardeşiz biz. Bu evin bütün yükünü tek başına omuzlamak zorunda değilsin. Bırak, ben de yanında olayım. Ben de sana destek olayım.
Aras’ın yüzüne baktığımda ne kadar korktuğunu ilk kez bu kadar net görebiliyordum.
Hayatım boyunca onun benim yaşadıklarımı yaşamaması için uğraşmıştım. Bundan sonra da uğraşmaya devam edecektim. Ama bazı konularda haklıydı.
Her yükü tek başıma taşımak zorunda değildim.
— Aras…
— Efendim, abla?
Yanına gidip iki elini avuçlarımın arasına aldım.
— Bana bir söz vereceksin.
Merakla yüzüme baktı.
— Bir daha kendinle ilgili ya da benimle ilgili “yaşayamam”, “ölürüm” gibi şeyler söylemeyeceksin.
Gözlerinin içine bakarak konuşmaya devam ettim.
— Ben bu hayatta en çok senin için mücadele ediyorum. Birlikte büyüyeceğiz, birlikte yaşlanacağız… Ben buna inanıyorum.
Bir an duraksadım.
— Ama hayatın bize ne getireceğini hiçbirimiz bilemeyiz. Gün gelir bana ya da anneme bir şey olur… Böyle bir durumda sen yıkılmayacaksın.
Aras hemen başını salladı.
— Hayır, yapamam…
— Yapacaksın.
Sesim yumuşaktı ama kararlıydı.
— Çünkü ben bunu isterim. Hayata küsmeyeceksin. Kendini suçlamayacaksın. Yaşamaktan vazgeçmeyeceksin. Ben olmasam bile mutlu olacaksın, güleceksin, hayallerini gerçekleştireceksin. Bana verebileceğin en büyük söz bu olur.
Aras gözyaşlarını silmeye çalıştı.
— Çok zor olacak…
— Biliyorum.
Başını göğsüme yasladı.
— Ama söz veriyorum, abla.
Gülümsedim.
— Güzel… Şimdi şu güzel ablana harika bir kahvaltı hazırla bakalım.
Aras sonunda gülümseyebildi.
— Emredersiniz, kraliçem.
Tekrar tezgâha döndü. Ben de evi toplamaya koyuldum.
Aras mutfakta kahvaltıyı hazırlarken ben de evi toplamaya koyuldum.
Salondaki dağınık battaniyeleri katladım, masanın üzerinde duran bardakları mutfağa götürdüm. Dün geceden kalan yorgunluk hâlâ üzerime yapışmıştı. Sanki saatlerce değil, günlerce uyumamış gibiydim.
Tam sehpanın üzerindeki kitapları toplarken…
İnce, boğuk bir ses duydum.
Olduğum yerde donup kaldım.
Ses…
Annemin odasından gelmişti.
Kaşlarımı çattım.
Annem uyanmış olmalıydı.
Elimdeki kitabı sehpanın üzerine bırakıp hızlı adımlarla odasına yöneldim.
Kapıyı yavaşça araladım.
Annem hâlâ yatağında derin bir uykudaydı.
Oda bomboştu.
İçeri girdim.
Yatağın altına baktım.
Perdeyi araladım.
Dolabın kapağını açtım.
Hiçbir şey…
“Herhâlde yanlış duydum.”
Tam arkamı dönmüştüm ki…
“…gel…”
Bu sefer ses çok daha netti.
Olduğum yerde nefesim kesildi.
Bu…
Bu annemin sesi değildi.
Kalın, boğuk, anlaşılmayan bir erkek sesiydi.
Sanki çok uzaktan konuşuyordu.
Kelimeler seçilmiyordu ama tonundaki çaresizlik iliklerime kadar işliyordu.
Boğazım düğümlendi.
“Hayır…”
Başımı iki yana salladım.
“Kesinlikle deliriyorum.”
İki gündür doğru düzgün uyumamıştım.
Önce hastanede bayılmış, sonra eve gelip yalnızca birkaç saat uyumuştum.
Beynim bana oyun oynuyordu.
Başka açıklaması olamazdı.
Derin bir nefes alıp banyoya yöneldim.
Soğuk suyun kendime gelmemi sağlayacağını umuyordum.
Musluğu açıp ellerimi suyun altına tuttum.
Tam yüzüme su çarpacakken…
“…beni…”
Ses yeniden geldi.
Elim havada kaldı.
Bu kez daha yakındı.
Sanki…
Sanki koridordan geliyordu.
Kalbim hızla atmaya başladı.
Bir adım attım.
Ses yükseldi.
Bir adım daha…
“…kurtar…”
Kulaklarımı kapattım.
“Yeter…”
Bir adım daha attığım anda dünya birden dönmeye başladı.
Duvarlar üzerime eğiliyordu.
Gözlerim bulanıklaştı.
Nefes alamıyordum.
“Hayır…”
Dizlerimin bağı çözüldü.
Her yer karardı.
…
Gözlerimi araladığımda yüzüme vuran sıcak güneş ışığı gözlerimi yakıyordu.
İçgüdüsel olarak kolumu yüzüme siper ettim.
Birkaç kez kırpıştırdıktan sonra doğrulabildim.
Bir yatağın üzerindeydim.
Ama…
Bu benim yatağım değildi.
Etrafıma baktım.
Küçük bir apartman dairesindeydim.
Kalbim yeniden hızlandı.
“Hastane…”
Aklıma ilk gelen şey buydu.
Hastanede bayıldığımda da gözlerimi ormanın ortasında açmıştım.
Sonra yeniden uyanmıştım.
“Yine aynı şey…”
Demek ki zihnim bana aynı oyunu oynuyordu.
Başımı iki elimin arasına aldım.
“Delirmiyorum.”
Derin nefes aldım.
“Birazdan uyanacağım.”
Yutkundum.
“Sakin ol, Nora.”
Yavaşça ayağa kalktım.
Ayaklarım yere bastığında eski ahşap döşemeler hafifçe gıcırdadı.
Odanın kapısını açıp dışarı çıktım.
Daire küçüktü.
Ama içinde tuhaf bir sıcaklık vardı.
Sanki yıllardır burada yaşayan mutlu bir aile vardı da biraz önce evden çıkmışlardı.
Duvarları açık krem rengindeydi.
Bazı yerlerde eski sıvalar çatlamıştı.
Tavana asılı pirinç avize yılların izini taşıyordu.
Pencerelerde işlemeli, ince dantel perdeler vardı.
Salonun köşesinde ceviz ağacından yapılmış büyükçe bir radyo duruyordu.
Yanında eski plaklar dizilmişti.
Küçük yuvarlak bir masa…
Ahşap sandalyeler…
El işi danteller…
Köşedeki sallanan koltuk…
Ne televizyon vardı ne de günümüze ait tek bir eşya.
Sanki zaman onlarca yıl geriye gitmişti.
Kırklı ya da ellili yıllardan kalma bir ev gibiydi.
Her şey eskiydi.
Ama bir o kadar da özenle korunmuştu.
Salonun büyük penceresine yaklaştım.
Dışarıyı görmek istedim.
Perdeyi araladığım anda istemsizce gözlerimi kapattım.
Dışarıdan gelen ışık…
Normal değildi.
Sanki güneş gökyüzünde değil de yeryüzünün hemen üzerindeydi.
Her yer bembeyazdı.
Ne bina görebiliyordum ne de sokak.
Sadece sonsuz bir ışık…
“Bu nasıl mümkün olabilir…”
Kendi sesim bile bana yabancı geliyordu.
Tam geri dönecekken gözüm duvardaki fotoğraflara takıldı.
Yaklaştım.
Siyah beyaz çerçeveler…
Kim bilir kaç yıllıklardı.
İlk fotoğrafı elime aldım.
Genç bir kadın…
Omuzlarına kadar inen dalgalı saçları vardı.
Gülümsediğinde gözlerinin kenarında küçük çizgiler oluşuyordu.
Yanında uzun boylu, koyu saçlı bir adam duruyordu.
Adam kadına bakıyordu.
Ama öyle sıradan bir bakış değildi bu.
Sanki bütün dünyası onun gözlerinin içindeydi.
Bir başka fotoğraf…
Birlikte deniz kenarında gülüyorlardı.
Bir diğerinde…
Kadın adamın koluna girmişti.
Adam yine aynı ifadeyle ona bakıyordu.
Hayranlıkla…
Şefkatle…
Kaybetmekten korkar gibi…
İnsan birine gerçekten böyle bakabilir miydi?
Fotoğrafları incelerken istemsizce gülümsedim.
“Ne güzel bir çift…”
İçimde tarif edemediğim bir boşluk oluştu.
Keşke…
Bir gün bana da böyle bakan biri olsa.
Birinin gözlerinde kendimi bu kadar değerli görebilsem…
Tam o anda…
Kapının kilidi döndü.
Elimdeki çerçeveyi neredeyse düşürüyordum.
Birisi gelmişti.
Panikle etrafıma baktım.
“Ne yapacağım?”
Bu rüya mıydı, gerçek miydi bilmiyordum.
Ama görünmemem gerektiğine emindim.
Koşarak koridorun sonundaki küçük depoya benzeyen odaya girdim.
Kapıyı yavaşça araladım.
Nefesimi tuttum.
Kapı açıldı.
İçeri bir adam girdi.
Elindeki anahtarları masanın üzerine bıraktı.
Neşeyle seslendi.
“Hayatım, ben geldim!”
Ceketini çıkarırken gülmeye devam ediyordu.
“Neredesin? Sana harika bir sürprizim var.”
Sessizlik…
Adam gülümseyerek salona geçti.
“Bugün işte neler oldu bir bilsen…”
Kravatını gevşetti.
“Sonunda terfiyi aldım.”
Çocuk gibi gülüyordu.
“Kutlama yapacağız demiştim ya… Bu akşam dışarı çıkıyoruz.”
Boğazım düğümlendi.
Adamın sesi…
Annemin odasında duyduğum sesle aynıydı.
Aynı ton…
Aynı sıcaklık…
Aynı derinlik…
Adam yeniden seslendi.
“Aşkım?”
Bu kez sesinde hafif bir endişe vardı.
Koridorda yürümeye başladı.
Tam saklandığım kapıya yaklaşırken…
Bir ses duyuldu.
Sanki cam kırılır gibi…
Hayır…
Cam değil.
Sanki gerçeklik parçalanıyordu.
Kulaklarımı tırmalayan metalik bir çatlama…
Adam bir anda dehşet içinde bağırdı.
“Hayır!”
Ardından bir çığlık…
“Lütfen! Onu bırak!”
Koşmaya başladı.
Ben de dayanamadım.
Kapıyı araladım.
Salona baktığım anda kanım dondu.
Adam dizlerinin üzerine çökmüştü.
Kollarında az önce fotoğraflarda gördüğüm kadın vardı.
Kadının bembeyaz elbisesi kanla kaplanmıştı.
Kan, parke zemine sessizce yayılıyordu.
Nefesim kesildi.
“Aman Tanrım…”
Elimi ağzıma kapattım.
Kadın…
Hiç hareket etmiyordu.
Adam titreyen elleriyle kadının yüzünü okşadı.
Gözyaşları durmaksızın dökülüyordu.
“Hayır…”
Sesi parçalanıyordu.
“Lütfen gözlerini aç.”
Kadını kendine biraz daha çekti.
“Bak…”
“Bugün sana söyleyecek o kadar çok şeyim vardı.”
Hıçkırıkları sözlerini bölüyordu.
“Sana birlikte yaşayacağımız evi anlatacaktım.”
“Sana çocuklarımızın isimlerini söyleyecektim.”
“Bir ömür seni mutlu edeceğime söz verecektim.”
Kadının alnına titreyerek bir öpücük kondurdu.
“Ama yine geç kaldım…”
Yüzünü gökyüzüne kaldırdı.
“Yine seni kurtaramadım.”
Omuzları şiddetle sarsılıyordu.
“Her defasında aynı son…”
“Her defasında seni kollarımda kaybediyorum.”
Sesindeki acı tarif edilemezdi.
“Affet beni…”
“Seni koruyamadığım için…”
“Yeterince güçlü olamadığım için…”
Başını kadının omzuna yasladı.
“Seni yeniden bulacağım.”
“Kaç hayat sürersek sürelim…”
“Kaç kez seni kaybedersem kaybedeyim…”
“Seni bulacağım.”
“Ve bir gün…”
“Sana verdiğim sözü tutacağım.”
Ardından yavaşça arka beline uzandı.
Bir tabanca çıkardı.
Nefesim kesildi.
“Hayır…”
Fısıldadım.
Silahı şakağına dayadı.
“Bu sefer sensiz geliyorum…”
Artık bekleyemezdim.
Kapıyı sonuna kadar açıp bütün gücümle koştum.
“Dur!”
“Yapma!”
Adam başını bana çevirdi.
İlk kez göz göze geldik.
Bir anlığına…
Sanki beni gerçekten görmüştü.
Sonra…
Tetiği çekti.
Silah sesi bütün evi doldurdu.
Kulaklarım uğuldamaya başladı.
Dünya yeniden dönüyordu.
Gözlerimin önündeki her şey erimeye başladı.
Duvarlar dağılıyor…
Işık büyüyor…
Sesler birbirine karışıyordu.
Sanki biri beni karanlığın içinden geriye çekiyordu.
Bir anda ciğerlerime sertçe hava doldu.
Şiddetle doğruldum.
Nefes nefeseydim.
Alnımdan soğuk terler akıyordu.
Karşımda Aras vardı.
Omuzlarımdan tutmuş, korkuyla bana bakıyordu.
“Abla!”
“Söyle bana…”
“Ne olur iyi olduğunu söyle.”
Etrafıma baktım.
Evdeydim.
Salon…
Koltuk…
Mutfaktan gelen kahvaltı kokusu…
Hepsi yerli yerindeydi.
Ama kalbim hâlâ o eski apartman dairesindeydi.
Aras’ın gözlerine baktım.
Titreyen bir nefes verdim.
“İnan…”
Başımı yavaşça iki yana salladım.

“Hiçbir fikrim yok “…

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

29okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.