SİYAH ZİFİR kitap kapağı

9. bölüm / 19

BÖLÜM 8: NAYİNO

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 19Şu an: BÖLÜM 8: NAYİNO

Mahallenin diğer ucunda, o iki katlı eski evin salonunda sessizlik bıçak gibi kesilmişti.

​Songül, elindeki kahve fincanını sehpaya sertçe bırakırken yüzündeki o memnun ifadeyle telefonunu kurcalıyordu. Aydan’ın telefonuna o zehirli mesajı attıktan sonra içten içe bir zafer sarhoşluğu yaşıyordu. Nevin’i doldurmuş, ocağa ateşi salmış ve uzaktan izlemeye koyulmuştu. Kahvesinden son bir yudum almak için uzandığı sırada, masanın üzerinde bırakılmış olan Naz’ın telefonu ekran ışığıyla parladı.

​Ekranın üzerine düşen bir bildirim, Songül’ün gözünün takılmasına yetmişti. Normalde kızının telefonunu karıştırmak gibi bir adeti yoktu ama o an ekran kilitliyken bile görünen birkaç satırlık mesaj gözüne çarptı.

​Songül’ün göz bebekleri büyüdü, okudukça kanı beynine sıçradı. Mesajı Aydan’a gönderen Nevin değil, bizzat kendi kızı Naz’dı.

​"Allah seni kahretmesin..." diye fısıldadı Songül, nefesi kesilir gibi olarak.

​O an odadaki bütün renkler uçtu. Beynindeki tahtalar yerinden oynadı. Elindeki telefon titreyen parmaklarının arasında neredeyse kırılacaktı. Tam o saniyede, keyifle mırıldanarak salon girişine gelen Naz’ın sesini duydu.

Songül'ün elindeki telefon titreyen parmaklarının arasında neredeyse kırılacaktı. Tam o saniyede, tuvaletten keyifle mırıldanarak salon girişine gelen Naz’ın sesini duydu. Naz, annesinin elindeki telefonu ve o kaskatı kesilmiş, mosmor olmuş yüzünü görünce olduğu yerde çakılıp kaldı. Kanı çekildi.

​Songül bir saniye bile beklemedi. Fırladığı gibi koltuktan kalktı, gözü tamamen döndü. Naz’ın gevelemesine tek bir saniye bile fırsat vermedi. Sert tokat odanın içinde yankılanırken Naz’ın başı yana savruldu, dengesini kaybedip koltuğun kenarına kapaklandı. Yanağında anında kıpkırmızı bir el izi belirdi, gözlerinden korku ve acıyla yaşlar boşaldı.

​"Kapa çeneni!" diye avazı çıktığı kadar kükredi Songül. Hırsını alamamış gibi kızı kolundan tuttuğu gibi yukarı çekti, yüzüne doğru nefes nefese bağırmaya devam etti.

​"Sen hiç akıllanmaz mısın? Çocuk seni reddetti senin kafan basmıyor mu kızım?! Düğün yapacaklar düğün! Peki sen ne yaptın? Ben şimdi Aydan’ın yüzüne nasıl bakacağım, düğününe nasıl gideceğim?!"

O sırada, üst kattaki odasından inmekte olan Hazal, salondan yükselen o dehşet verici çığlığı ve ardından patlayan tokat sesini duyduğu gibi merdivenlerde dondu kaldı. Kalbi ağzında, adeta kanı çekilmiş bir halde aceleyle aşağı koştu. Salona adım attığı an gördüğü manzarayla eli ayağı titredi: Naz yanağını tutmuş ağlayarak koltuğun kenarına büzüşmüş, annesi Songül ise saçları dağılmış, gözü dönmüş bir halde soluk soluğa dikiliyordu.

​"Anne! Ne oluyor, ne yapıyorsun?!" diye çığlığı bastı Hazal, koşarak araya girmek istedi.

​Songül, öfkeden mosmor olmuş yüzünü kapı eşiğindeki Hazal’a çevirdi; göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Parmaklarıyla hışımla Naz’ı işaret etti.

​"Sor bu rezile, sor!" diye bağırdı Songül, sesi hırsla titreyerek. "Senin bu kardeşin gitmiş, arkamızdan iş çevirmiş! Benim telefonumdan Aydan’a mesaj atmış! Ali’nin ocağına ateşi o basmış, mahallenin başına bu boku sarıp başımıza bela etmiş!"

​Hazal duyduklarıyla adeta beyninden vurulmuşa döndü, bir adım geriledi. Gözleri dehşetle açıldı, bakışlarını ağlayan kardeşine çevirdi.

​"Naz... Ne yaptın sen? Ben şimdi Meyra’nın yüzüne nasıl bakacağım?"

Songül, Hazal’ın bu sözleri üzerine bir an duraksadı; öfkeyle kalkıp inen göğsü yavaşladı. Gözlerini kısarak, az önce kardeşini azarlayan büyük kızına dikti. Kollarını göğsünde kavuşturdu ve sesindeki o hiddeti aniden keskin bir şüpheye çevirdi.

​"Dur bakayım orada..." dedi Songül, dişlerinin arasından tıslar gibi. Bir adım atıp Hazal’ın tam karşısına dikildi. Gözlerini kızının gözlerine mıhladı. "Sen de mi biliyorsun Meyra’nın halini?Sen ne ara öğrendin bunu? Yoksa biliyor muydun baştan beri?"

​Hazal, annesinin bu ani ve baskın sorgusu karşısında ne kekeledi ne de geri adım attı. Olduğu yerde dikleşti, kollarını göğsünde kavuşturup doğrudan annesinin gözlerinin içine baktı.

​"Biliyordum," dedi Hazal, gayet net ve sakin bir ses tonuyla. Songül, kızının bu kadar rahat bir şekilde "Biliyordum" demesine daha da öfkelense de, lafın nereye gittiğini bildiğinden soluğunu biraz yavaşlattı. Elini havaya sallayıp hınçla bir nefes çekti içine.

​"Kini kim güder, düşman mıyız biz..." diye çıkıştı Songül, ellerini beline koyup başını iki yana sallayarak. Sesindeki o hiddet yerini derin bir hoşnutsuzluğa ve kınamaya bırakmıştı. "Kızın annesi bellisi belliyken körü körüne düşmanlık edecek halimiz yok. Ama yaptığı iş, iş mi Hazal? Göz göre göre bu devirde, el âlemin diline düşecek bu işi yapmak... Yakışıyor mu hiç? Daha ortada nikâh yok, düğün yok, eli karnında ortalıkta gezmek... Bizim zamanımızda kapı aralığından bakmaya utanırdık, şimdikiler elini kolunu sallaya sallaya her şeyi ortaya döküyor."

Başını tekrar koltuğun kenarında hâlâ sessizce ağlayan Naz’a çevirdi, ardından yeniden Hazal’a bakıp yüzünü buruşturdu.

​"Benim zoruma giden bu işte!" dedi Songül, sesini biraz daha alçaltarak ama hala öfkeyle. "Ahlak bırakmadılar mahallede. Sonra da 'Songül abla niye böyle diyor' oluyoruz. Ee, bekleyememişler işte! İnsan biraz kendine, ailesine saygı duyar. Şimdi o Aydan çıkıp mahallede hangi yüzle gezecek? Bizim de adımız geçiyor bu dedikoduların içinde, bütün rezillik üzerimize yapışıp kalıyor."

Hazal, annesinin bu laf kalabalığından, olayı hemencecik kendi dertlerine ve mahalle kavgasına bağlamasından sıkılmış gibi derin bir nefes aldı. Gözlerini devirip başını başka tarafa çevirdi; annesinin bu ahlak bekçiliğine ve her şeyi kendi üstüne alınmasına içerlemişti. Annesinin bu duruma bile kendince bir kılıf uydurup homurdanmaya devam etmesine sinir olan Hazal, ayaklarıyla yere hafifçe vurarak uzaklaşmaya yeltendi.

​"Hem Naz’ın yaptığı rezillik başka, bu başka... Bırak şimdi kim ne yapmış, kim ne konuşuyormuş. Ali’nin kulağına gider de buraya basmaya gelirse asıl o zaman görürsün gününü. Bana sarmayı bırak da asıl o belayı nasıl defedeceğiz onu düşün," diye homurdandı.

​"Eğer..." dedi Songül, parmağını kızının burnunun ucuna sallayarak, "O Ali buraya basar da kapımıza dayanırsa... And olsun ki seni kendi ellerimle o çocuğun önüne atarım, haberin olsun! Şimdi defol odana, gözüme görünme!"

​Naz, annesinin o tehdit dolu sözleri karşısında daha fazla dayanamayarak hıçkırıklar içinde merdivenlere doğru koşturdu. Üst kata kaçarken çıkardığı hızlı adımların sesi ta aşağıdan duyuluyordu.

Salon yeniden o gergin, boğucu sessizliğine gömülmüştü. Songül ellerini beline koymuş, odanın içinde bir o yana bir bu yana huzursuzca adımlıyordu. Kızı Naz’ın yaptığı bu pisliğin bir şekilde kendi kapılarına patlayacağını biliyordu; Ali gibi bir adamın bu işin peşini bırakmayacağı da aklının bir köşesinde demir gibi çakılıydı.

-

Ertesi sabah, mahallenin üzerindeki o ağır, puslu hava sanki geceki fırtınanın intikamını almak istercesine daha da boğucuydu. Güneş, gri bulutların ardında saklanmış; sokaklar ise sabahsız bir gecenin sancısıyla uyanmıştı. Aydan’ın evi, herkesten uzakta, kimselere duyurulmadan yapılacak o sessiz ve hızlı nikâhın hazırlığı içindeydi. Mahallenin dilli düdükleri henüz tam olarak ne olup bittiğini kavrayamadan, kapılar kapatılmış, dış dünyaya kalın bir duvar örülmüştü.

Ali, yatağın kenarına oturmuş, dirseklerini dizlerine dayamış halde uzun uzun onu izliyordu. Yüzündeki o sert, mahalle kavgalarının ve gerginliğin çizgileri, Meyra’ya baktığı an silinip gidiyordu. Parmaklarının uçlarıyla, sevdiği kızın yüzüne dökülen o kızıl tutamlardan birini nazikçe kenara çekti; ardından yavaşça eğilip alnına derin, koruyucu bir öpücük kondurdu. İçindeki o babalık duygusu ve Meyra’ya duyduğu aşk, bütün bu kaosun ortasında ona kusursuz bir sığınak gibi geliyordu.

Tam o sırada, komodinin üzerinde duran Ali’nin telefonu sessizde olduğu için titreşerek sert bir ses çıkardı. Ali, Meyra uyanmasın diye hızla uzanıp telefonu eline aldı. Ekrandan parlayan ışıkta Barış’tan gelen mesajı gördü.

​"Ali, acil bakman lazım. Kenan aradı. O piç iyileşmeden, sabaha karşı Kenan’ın yanından kaçmış. Nerede kimse bilmiyor, dikkatli olmamız lazım.'

Ali’nin gözlerindeki o yumuşak ifade bir anda buz kesti. Çenesindeki kaslar gerildi, sargılı parmakları telefonu sıkmaktan aniden beyazlaştı. Dışarıdaki fırtınanın gürültüsü, içindeki o tehlikeli fırtınanın yanında hiç kalırdı. Başını yavaşça tekrar uykusuzlukla mışıl mışıl uyuyan Meyra’ya çevirdi; içine çektiği derin nefesle birlikte dişlerini sıktı. Sevdiklerine karşı kurduğu bu sığınağı kimsenin bozmasına asla izin vermeyecekti.

​Ali, sargılı parmaklarıyla Meyra’nın alnına dökülen kızıl saç tellerini geriye doğru nazikçe itti. Parmak uçları tenine değdiği an Meyra hafifçe kıpırdandı, mırıldanarak gözlerini araladı. Karşısında Ali’nin o koruyucu, sonsuz bir şefkatle parlayan gözlerini buldu.

​"Uyandırdım mı seni güzelim?" diye fısıldadı Ali, sesi derinden gelen kadife gibi bir tınıyla.

​Meyra başını iki yana salladı, ellerini uzatıp Ali’nin göğsüne koydu ve adama biraz daha sokuldu. Ali, o an hiç vakit kaybetmeden sargılı ellerini ve güçlü kollarını Meyra’nın beline doladı, onu kendine çekip sımsıkı sardı. Bedenleri birbirine mühürlenir gibi kenetlenirken, dışarıda adını bile anmak istemedikleri tehlikeler, o adamın yaşıyor olma ihtimali ya da mahallenin dilli düdükleri... Hiçbiri bu odanın kapısından içeri giremezdi.

Meyra başını kaldırıp Ali’nin gözlerinin içine baktı. Bakışlarında ne dünkü o çaresizlik vardı ne de mahallenin üzerlerine yıkmaya çalıştığı utanç. "Günaydın," diye fısıldadı. Elini Ali’nin yanağına koyup başparmağıyla adamın çene hattını okşadı. "Sen ne zaman uyandın?"

​"Hiç uyumadım ki," dedi Ali dürüstçe. "Seni izledim... Sizi izledim."

​Meyra’nın dudaklarında kırık ama sıcacık bir tebessüm belirdi. Ali’nin elini tutup kendi karnının üzerine, tam yüreğinin hizasına bastırdı. "Biz iyiyiz. Yanındayız."

Ali’nin bakışları bir anlığına karardı; zihninden geçen o Kenan mevzusunu, herifin ölmediği gerçeğini Meyra’ya hissettirmemek için büyük bir çaba harcadı. O iti bulacak, bu işi tamamen kökünden çözecekti ama şimdi, bu yatakta, bu sabahın içinde sadece Meyra ve bebekleri vardı.

Bebekleri... Kendisinden, sevdiği kızdan bir parça.

​"Bugün annemle evde kalın," dedi Ali, tonuna o koruyucu kararlılığı yerleştirerek. "Ben dışarıda birkaç işi halledeceğim. Nikâh işi resmileşti artık, ama kafamı kurcalayan birkaç pürüz var, onları da temizleyeyim."

Meyra’nın gözlerindeki endişe kırıntısı yeniden belirecek gibi oldu. "Ali... Yine kavgaya, gürültüye girmeyeceksin değil mi? Bak, söz verdin bana. Bizim için..."

​Ali eğilip Meyra’nın dudaklarına kısa, derin bir öpücük kondurdu. Sözünü yarıda kesti.

​"Hayır hayır," dedi gözlerinin içine bakıp sevdiği kızı korkutmamaya çalışarak. "Sadece bu mahalleye de, arkamızdan konuşanlara da, üzerimize oynamaya kalkanlara da sınırı çizeceğim. Sizin kılınıza dahi zarar gelmeyecek. Sana söz veriyorum."

​Meyra, Ali’nin omuzlarına tutunurken gözleri aniden adamın ellerine kaydı. Dün yaşananların o korkunç koşturmacasında, kavgada ve o kaotik anlarda gözünden kaçan detay, sabahın bu sessiz ve sakin anında yüzüne bir tokat gibi çarpmıştı. Ali’nin parmakları, ellerinin etrafı kalın sargı bezleriyle sarılıydı.

​Meyra’nın nefesi kesildi. Hızla geri çekilip Ali’nin ellerini kendi küçük avuçlarının içine aldı; parmak uçları, sargıların üzerinden titreyerek geçti. Gözleri dolmuştu, sesi korkuyla titriyordu.

​"Ali..." dedi, nefesi boğazına düğümlenerek. "Ellerin... Ellerin neden sargılı? Ne oldu?"

Ali, sargılı ellerini dikkatle kaldırıp Meyra’nın çenesini nazikçe tuttu, onu kendine biraz daha bastırdı. Tenlerinin teması, dışarıdaki fırtınanın ve o tehlikeli gölgelerin bu odadan içeri girmesini engelliyordu sanki. Yüzüne zoraki ama rahat görünmeye çalışan bir tebessüm yerleştirip omuz silkti.

​"Dün Barış’ın evdeydik ya... Kafayı boşaltmak için biraz boks yapalım dedik. Kum torbasına biraz fazla dalmışım işte, hırsla vurdum sanırım. Hepsi bu." dedi Ali, gözleriyle sevdiğin kızın endişeli bakan gözlerini sakinleştirmeye çalışarak.

Meyra şüpheyle süzdü. "Durup dururken aklınıza kafes dövüşü gibi boks yapmak mı geldi?"

​"Geldi işte, stres atalım dedik," diye atıldı Ali, konuyu aceleyle kapatmak istercesine elini hafifçe sallayarak. "Sen şimdi asıl onu bunu bırak da, içerideki küçük mercimeği düşün." dedi elini sevdiği kızın karnına koyup okşamaya başlayarak.

Meyra, adamın bu lafı evirip çevirmesinden hâlâ tam ikna olmasa da, Ali’nin ısrarcı ve korumacı bakışları karşısında daha fazla üstüne gidemedi. İçindeki o huzursuzluğu bastırmaya çalışarak sevdiği adamın karnındaki elinin üstüne ellerini koydu.

Tam o sırada, tahta kapı iki kez hafifçe, içerideki mahremiyete saygı duyduğunu gösteren bir tıkırtıyla vuruldu. Aydan, içeri girmeyip kapının eşiğinde duruyordu.

​"Hadi bakalım kuduruklar, uzatmayın artık o yatakta da gelin kahvaltıya. Çaylar soğuyor, taze ekmekler de hazır."

Ali, kapıya doğru hafifçe bakıp gülümsedikten sonra başını yeniden Meyra’ya eğdi, saçlarına bir öpücük kondurarak fısıldadı.

​"Duydun annemi... Kalkalım mı güzelim, yoksa kıçımıza terliği yiyeceğiz."

Odanın o loş, dış dünyadan kopuk sığınağından çıkıp mutfağa yöneldiklerinde, masadan yükselen taze çay ve kızarmış ekmek kokusu odayı sarmıştı. Aydan, ocağın kenarından ellerini kurulayarak onlara baktı; yüzündeki o anaç bakışta hem dün gece yapılan o sessiz nikâhın ağırlığı hem de yeni başlayan hayatın tatlı telaşı vardı.

​"Hadi bakalım," dedi Aydan, masayı işaret ederek. "Daha gün uzun, halledilecek çok şey var."

​Meyra masaya yaklaşırken Ali sandalyesini nazikçe çekti. İkisi yan yana otururken, dışarıdaki fırtınanın ve o karanlık sokakların gerilimi şimdilik bu mutfak kapısının dışında kalmıştı.

Kahvaltı sofrasında peynirler, zeytinler dizilmiş, taze çaylar bardaklara dolmuştu ama masadaki gergin hava o iştah açıcı kokuları tamamen bastırmıştı.

​Tam o sırada, Aydan elinde ekmek sepetiyle masaya yaklaşırken gözü oğlunun masanın üzerindeki ellerine takıldı. Beyaz sargı bezleriyle sarılı, eklemleri şişmiş o yumrukları ilk kez o an, gün ışığında tam manasıyla fark etmişti. Aydan’ın elindeki sepet az kalsın masaya düşecekti. Yüzündeki o anaç renk bir anda uçtu, eli korkuyla göğsüne gitti.

​"Oğlum..." dedi Aydan, sesi soluk soluğa, titreyerek çıktı. Hızla masanın kenarına yaklaşip Ali’nin sargılı bileğinden tuttu, ellerini incelemek istercesine eğildi. "Bu ellerin hâli ne böyle? Ne bu sargı Ali?"

Meyra, Ali’nin gergin yüzüne ve elindeki sargılara birkaç saniye daha baktıktan sonra, omuzlarını silkip geriye yaslandı, yüzündeki o şüpheli ifadeyi bir anlığına silmeye çalışarak neşeli çıkmaya çalışan ama kurcalayan bir ses tonuyla konuştu.

​"Oğlun hırsını alamadı herhalde, Aydan teyze. Dün Barış’ın evinde boks torbasını haşat etmiş..."

"Alamadı tabi..." dedi Aydan, sesi titreyerek ve içi yanarak. Başını iki yana salladı, gözlerini oğlunun yüzüne dikti. "Yüreğimi ağzıma getirdiniz..."

Ali, annesinin gözlerindeki o korku dolu endişeyi görünce yutkundu. Göğsüne oturan o ağır yük, kelimelerini boğazına diziyordu. Meyra’nın masum gözleri bir an Aydan’a, ardından kendisine çevrilmişti; iki kadının hiçbir şeyden haberi olmadan, sadece bir kavga veya hırs meselesi sandığı bu durum Ali’nin omuzlarındaki yükü daha da ağırlaştırıyordu.

​Ali, Aydan’ın hâlâ titreyen ellerini yavaşça kendi ellerinin arasına aldı; sargıların altındaki can acısını unutup kadını sakinleştirmeye çalıştı.

​"Annem valla bir şey yok," dedi Ali, sesini olabildiğince net, kararlı ve sarsılmaz tutmaya çalışarak. Yüzüne yerleştirdiği o hafif tebessümle annesinin endişesini silmeye çalıştı. "Barış’ın salonunda kapıştık biraz, hırs yaptım hepsi bu. Büyütecek bir şey yok, bak iyiyim işte karşındayım."

Aydan, oğlunun gözlerinin içine baktı; oradaki o korumacı kalkanı ve gerçeği gizleyen o karanlık pırıltıyı yakalamaya çalıştı ama Ali’nin bu kadar rahat konuşması karşısında soluğu kesilir gibi oldu. Göğsü hâlâ hızlı hızlı inip kalkıyordu.

​"Senin o 'hırs yaptım' dediklerin hep böyle bitiyor Ali," dedi Aydan, fısıltı gibi çıkan ama içinde hala büyük bir şüphe barındıran sitemli sesle. Başını iki yana sallayıp geriye çekildi, masadaki bardağına uzanırken eli hala hafifçe titriyordu. "Allah korusun bir gün gerçekten başınızı belaya sokacaksınız, o zaman görürüm ben o boks torbalarını."

​Meyra, Aydan’ın bu gerginliğini dağıtmak, havayı biraz olsun yumuşatmak için uzanıp Ali’nin omzuna hafifçe omuz attı.

"Valla çok haklısın Aydan teyze, ben de haşladım zaten ama," dedi Meyra, tatlı bir tebessümle kadının yüzüne bakarak. "Bak, sapa sağlam duruyor işte karşımızda. İkimiz de üstüne çok gitmeyelim yoksa bir daha boks moks yapacağım diye evden kaçacak."

Ali, Meyra’nın bu sözleriyle gülmeye başladı. Ama içindeki o fırtına dinmemişti; telefonunda duran o mesaj, Kenan’ın elinden kaçan o adamın sokaklarda serbestçe dolaştığı gerçeği beynini kemiriyordu ama şu an, bu masada, ikisinin huzurunu bozmaya hakkı yoktu.

​Sargılı elini masaya sabitleyip diğer el uzandı, çay bardağını kavradı.

​"Hadi bakalım," dedi Ali, sesindeki o sertliği tamamen silip atmaya çalışarak. "Daha konuşacak, halledecek çok şey var."

-

"O orospu çocuğu nasıl kaçmayı başardı lan Kenan’ın elinden? Herifin elini kolunu sallaya sallaya tüymesine nasıl izin vermişler?"

Barış sigarasından derin bir nefes çekip başını iki yana salladı, yüzünde sinirli ama alaylı bir sırıtış belirdi.

​"Oğlum Kenan’lık bir durum yok, piç sabahın köründe ilacın etkisi geçince kaçmış," dedi Barış. "Kenan’ın çocuklar her yeri tarıyor ama izini kaybettirmiş. Sokakta şu an serbest dolaşıyor o kansız. Ama dua et sen o pezevenk gebermedi Ali. Yoksa suç üstüne kalır ikinci kez mapusa girerdin de görürdün ebenin amını. Dua et o kız yalnız kalmaktan kurtuldu. Sayemde."

​Ali, sigarasından sert bir nefes çekerken gözleri kısılıp karanlık bir ifade aldı. "Sikerim böyle işi..." diye mırıldandı dişlerinin arasından. "Kenan’a söyle, o delikleri de kapatsınlar. O herif bu mahalleden sağ çıkamayacak, biliyor."

​"Oğlum bi' dur, aklını peynir ekmekle yeme lan!" diye bağırdı bu kez hepten delirmiş gibi. "Oğlum senin yediğin altı yıl sana yetmedi herhalde? Şimdi bu piç kurusu yüzünden her şeyi yakıp yine bir altı yılı daha göze alıp o kızı yalnız mı bırakacaksın?! Kenan da delirdi zaten. 'Bu sefer paçayı sıyırdık ama herif bu delinin önüne bir daha çıkarsa yaşatmaz diyor. Tanıyor tabi arkadaşını! Akıllı oynamak zorundasın lan, bodoslama dalarak o iti temizlersen Meyra yine ortada kalır, anladın mı?!"

Ali, Barış’ın haklı öfkesi karşısında tek kelime etmedi; ama içindeki o buz gibi, karanlık hırs bir gram bile eksilmedi. Çenesindeki kaslar seğirirken, parmakları arasındaki sigarayı hırsla son kez çekip izmariti kaldırıma fırlattı ve ayağının ucuyla üzerine basarak ezdi.

​"Meyra’yı tek bırakmayacağımı biliyorsun," dedi Ali, sesini boğuk ve zehir zemberek bir tonla alçaltarak. Gözlerini Barış’ın gözlerine dikti. "O yüzden bu piç buraya gelemeyecek. Kenan’ın elemanları uyuyorsa, ben uyumam amına koyayım. Ama o şerefsizi bu sokaklarda serbest gezdirmeyeceğim."

Barış derin derin soluyor, sinirden göğsü kalkıp iniyordu. Elini ensesine atıp sokağın karanlık köşesine doğru öfkeyle baktıktan sonra yüzünü tekrar Ali’ye çevirdi.

"Ulan tahtası eksik, Meyra’yı kızın önüne çıkan tehditleri ortadan kaldırarak mı tek bırakmayacaksın? Terminatör gibisin amına koyayım. 'Benim sevdiklerime kimse dokunamaz' diyip her önüne gelen lavuğun iflahını kesmeye kalkarsan, altı yıl önce betonu yumrukladığın yere geri dönersin Ali. Dönmekle de kalmaz, Meyra’yı yine kendinden mahrum bırakırsın. Salak herif!"

Ali, Barış’ın yüzüne uzun uzun baktı. İçindeki o azgın ateşi bastırmak, körü körüne bir hamle yapmaktan vazgeçmek zor geldi ama kardeşinin gözlerindeki o sadakati ve haklılığı görünce başını ağır ağır salladı.

​"Tamam," dedi Ali, soluğunu sertçe dışarı üfleyerek. "Ama o iti bu sokaklarda barındırmayacağız, o ayrı."

"Boşver şimdi o piçi, buralara kolay kolay bir daha ayağını basamaz zaten..." dedi Barış, sesindeki o sert havayı dağıtmaya çalışarak. "Sen artık kendi hayatına bakacaksın oğlum. Altı yılın acısını çıkarmanın vakti geldi geçiyor bile. Asıl onu söyle... Düğün ne zaman, ne kadar erteleyip duruyorsunuz o işi?"

"Senin mahalleden olup bitenden yok tabii amına koyayım," dedi Ali sigarasından bir nefes çekip dumanını üflerken.

Barış kaşlarını havaya kaldırıp şaşkın, ama bıkkınlıkla ellerini iki yana açtı. "Yine ne oldu lan? Dur... Olumlu bir şey mi yoksa olumsuz mu?""

"Önce olumlu olandan başlayayım da... Göbek atabilirsin, amca oluyorsun amına koyayım."

Barış olduğu yerde öylece kaldı; gözleri koca koca açıldı, havaya kaldırdığı elleri bir saniyeliğine öylece asılı kaldı. Birkaç saniye Ali'nin ciddi mi dalga mı geçtiğini anlamaya çalıştı ama o taş gibi suratı görünce kafasından kaynar sular döküldü.

​"Oha... çüş lan!" diye kükredi Barış, şaşkınlıktan ne yapacağını bilemeyerek ellerini bu kez başına götürdü. "Amca mı oluyorum?"

​Yüzünde saniyesinde kulaktan kulağa yayılan dev bir sırıtış belirdi, olduğu yerde hafifçe zıplar gibi yapıp Ali’nin omzuna öyle bir yumruk indirdi ki Ali az kalsın sersemliyordu.

"Ooo fabrikayı üretime sokmuşsun amına koyayım! İçeriden çıkar çıkmaz ilk icraat bu mu oldu?!" diye kahkahayı bastı Barış, gözleri parlayarak. "Lan oğlum babalık sana mı kalacak, bu mahallenin sırtı yere gelmez artık. Dur la, şoktayım hâlâ, dalga geçmiyorsun değil mi ulan?"

Ali, Barış’ın sokağın ortasında zıplayıp kahkahalarla bağırdığını görünce ensesini kaşıdı, etraftan geçen mahalleliye göz uyuyla bakıp hemen arkadaşının omzuna yapıştı.

​"Lan dur, karısı kesildi diye anıran horoz gibi sokağın ortasında amca oluyorum diye anırıyorsun" diye tısladı Ali, hem gülerek hem de Barış'ı çekiştirerek. "Yürü git senin eve geçelim."

​Barış sırıtarak başını salladı, ellerini cebine sokup Ali’nin yanına adımladı. İki sokak ötedeki eski binanın girişine varana kadar seslerini çıkarmasalar da içeri girip de demir kapıyı arkalarından çarparak kapattıklarında dışarının o gürültülü ve tekin olmayan havası tamamen geride kaldı.

​Barış merdivenleri ikişer ikişer çıkıp kapıyı açtı, Ali’yi içeri buyur ettikten sonra arkasından kapıyı sürgülü kilitledi. Evin loş ve tanıdık kokusu içinde ikisi de derin birer nefes aldı. Barış mutfağa yönelip dolaptan iki şişe votka şişesi çıkarırken, Ali de ceketinin önünü açıp salondaki eski, yayları gıcırdayan koltuğa kendini bıraktı.

Barış mutfaktan elinde iki şişe votka ve bardaklarla gelip masaya bıraktı, ardından kendini karşıdaki koltuğa atıp şişelerden birini açtı.

​"Lan ne gülerim ama... O piç sokaklarda bomboş dolanıp delik arayadursun, bizim evde nesil büyüyo anasını satayım!" dedi Barış, kahkahayla karışık bir küfür savurarak. Ardından ciddileşip Ali'nin omzuna tekrar bir şaplak indirdi. "E ulan o zaman o düğün lafı ertelenmez artık! Çocuk doğmadan o nikah kıyılacak, yok öyle adını kütünyeye sonradan yazdırmak. Ne zaman yapıyoruz düğünü, tarih falan konuştunuz mu?"

"Beklemiyoruz lan, ne bekleyeceğiz," dedi Ali, başını kaldırıp Barış’a bakarak. "Ama şu it mevzusu tam kapanmadan, kafamız tamamen rahat etmeden adam gibi bir düğün yapamayız. Herif hala tasması salınmış köpek gibi elini kolunu sallaya sallaya meydanda geziyor."

Barış votkasından büyük bir yudum çekip elinin tersiyle ağzını sildi. Yüzündeki o gevşek sırıtış bir anda silindi, yerini tecrübeli bir sokak çakalının o soğukkanlı, karanlık ifadesine bıraktı. Sandalyesini gıcırdatarak Ali’ye doğru öne eğildi.

​"Ulan Ali, yine başladın o dik kafalılığına," dedi Barış, sesini hafifçe kısarak. "Oğlum, ben sana ne dedim? O piç elini kolunu sallayarak gezemez artık. Mahallenin girişini çıkışını tuttuk, kim giriyor kim çıkıyor haberimiz oluyor. Delik arıyor kendine, saklanacak yer arıyor. Köşeye sıkışan köpek ne yapar? Rastgele havlar, rastgele saldırır. Sen şimdi kalkıp bu kafayla onun peşine düşersen, o itin istediğini vermiş olursun."

Votkasından bir yudum daha aldı, gözlerini Ali’den ayırmadan konuşmaya devam etti.

​"Sen altı yıl o betonu yumruklarken geçen zamanı, senin kaybettiğin yılları en iyi ben biliyorum. Meyra’nın nasıl yalnız kaldığını da, çektiklerini de. Şimdi nerede? Ardında. Bir de karnında senin canını taşıyor. O şerefsiz senin geleceğini çalmak istiyor, sen de gidip oltaya atlayacaksın öyle mi?"

​Barış elini şıklatarak Ali’nin dikkatini iyice topladı.

"O it mevzusu kapanacak, evet. Ama sen. elini kana bulamayacaksın bir daha. Bulamayacaksın ki o kız bir daha yalnız kalmayacak. Sen nikah tarihini konuş Meyra’yla. Tarihi koyalım, hazırlıklara başlayalım. Bu mahallede o düğün yapılacak, o çocuk da anasının babasının helal yuvasında doğacak. Kafa yorma sen gerisine, ben buradayım."

Ali votka şişesini bırakıp ellerini ensesinde kenetledi, derin bir soluk çekip başını salladı. "Şu an olmaz..."

"Ne demek olmaz lan? Oğlum herifin çıkıp düğünü basacak hali yok ya! Onun yüzünden siz ni-

"Lan ben çok mu mutluyum sevdiğim kıza davulla zurnayla düğün yapamadığım için? Tek sebep o orospu çocuğu yüzünden değil, başka bir mevzu var..."

​"Başka mevzu ne ulan?" dedi Barış, sesini kısıp öne doğru fırlayarak. "Ne var oğlum anlatmadığın?"

Ali, ensesini ovuşturup sinirden dişlerini sıktı. O gece zihninde hâlâ taze olan o mesajın her kelimesi ensesindeki tüyleri diken diken ediyordu.

"Nevin teyze ben yokken bizim evi basmış... Kızı evlatlıktan reddetmiş hamile diye. Hamile olduğunu da neredeyse tüm mahalle biliyor. Ve bil bakalım bunu yayan kim? Songül teyze..."

Barış’ın az evvelki o rahat ve kurnaz tavrı, Ali’nin bu cümlesiyle bir anda buhar olup uçtu. Elindeki bardak masanın üzerine sertçe çarptı, içindeki votka kenardan döküldü.

​"Neyi ne yapmış?" dedi Barış, sesindeki o neşeli tondan eser kalmamış, ortalık buz kesmişti. Öne doğru fırlayıp masaya ellerini bastı. "Nevin teyze mi basmış evi? Hamile olduğunu bütün mahalle nereden biliyor ulan ben daha yeni öğreniyorum! Hem Songül teyzeyle sen ne alaka lan?"

​Ali, ensesini ovuşturduğu elini indirip dişlerinin arasından tısladı.

"Dünden beri onu düşünüyorum... Meyra’nın hamileliği milleti niye bu kadar gerdi diye. Hoş millete izahat verecek değiliz kız zaten nişanlım da... Songül teyze annemin arkadaşı, zararı dokunan biri değildi. Ne bileyim, kafam sikildi amına koyayım..."

Ali’nin bu karmakarışık ve sıkıntılı hali odayı tamamen sessizliğe boğarken, Barış kafasını biraz yana eğdi. Gözlerini Ali’nin yüzüne dikip az önce zihninde dönen taşları yerine oturtmaya çalıştı. Mahallenin dedikodularını, o eski defterleri ve aradaki bağlantıları tartarken, yüzündeki o sert ifade birdenbire dondu; gözleri hafifçe irileşti.

​Barış doğruldu.

​"Oğlum..." dedi, sesi adeta dişlerinin arasından sızarak. "Songül teyze niye durduk yere fitne fesat çıkarsın oğlum? Kendi kendine işgüzarlık yapmaz o," dedi Barış, odanın içinde hızla bir adım atıp tekrar Ali’ye dönerken. "Sen hatırlıyor musun bilmem ama... Hani önceden, Hazal’ın kardeşi Naz vardı ya... Hani o zamanlar senin peşinde dolanan, senden hoşlanıyordu. Ama siz o zaman Meyra’yla söz keseceğinizden sen reddetmiştin."

Ali, Barış’ın omuzundaki elini sertçe itip başını iki yana salladı.

"Dur ulan, dur," dedi Ali, sesini biraz daha yükselterek. "Sonra halledeceğiz. Ama önce şu nikah işini halledeceğiz. Şahit lazım."

Barış kaşlarını çatıp ellerini beline koydu. "Nikahı dedik ya lan az önce, ne oldu yine?"

​"Olmuyor öyle amına koyayım!" dedi Ali, adımlarını durdurup arkadaşının tam karşısına dikilerek. "Kadın hamile kızı evden kovmuş, üstelik kendi kızı. Mahalle diline dolamış, ortalık yangın yeri... Ama öyle köşe bucakta gizli saklı köstebek gibi saklanmayacağız. Nikah olacak, herkes bilecek. Ama kendi aramızda, usulüne uygun, hoca huzurunda imam nikahı basacağız masaya. Herkes görecek o kadının benim helalim olduğunu, o mahallede kimse arkasından atıp tutamayacak."

"Bak lan Barış..." dedi Ali, sesindeki o sert ve buyurgan tonu biraz yumuşatarak ama ağırlığını da hissettirerek. "O şahitlerden biri sike sike sen olacaksın. Başkasını aramayacağım, gözümün arkada kalmayacağı tek adam sensin. Oturacaksın, şahitlik edeceksin kardeşine."

​Barış, Ali’nin bu beklenmedik ama bir o kadar da içten teklifi karşısında hafifçe yutkundu; o yüzündeki alaylı maske döküldü, yerine derin bir sadakat oturdu. Başını yavaşça salladı.

​"Emredersin komutanım, baş üstüne," dedi Barış, hafifçe sırıtarak. "Kendi nikâhımda oturmadım öyle masaya ama senin için otururuz o siktiğimin sandalyesine, kimsenin de sesi çıkamaz."

"Lan senin nikahın kıyılmadı ki daha enayi." dedi gülerek Ali.

"Sağol kardeşim ya, iyi ki hatırlattın sap olduğumu."

-

Ali’nin evindeki o loş ve havasız odada zaman sanki durmuştu. Dışarıdaki mahalle baskısı, o kirlenmiş dedikodular ve sokaktaki hırs dolu fısıltılar bu dört duvarın gerisinde kalmış gibiydi. Meyra, Ali’nin getirdiği o eski koltuğun köşesine büzülmüş, dizlerini karnına çekmişti. Üzerindeki hırkaya sıkıca sarılmış, gözlerini karşıdaki duvara dikmişti; içinde fırtınalar koparken dışarıdan bakıldığında kaskatı kesilmiş bir heykel gibi duruyordu.

​Tam o sırada, dış kapıdan gelen o sert ve aceleci vuruş sesi odadaki sessizliği bıçak gibi kesti.

Meyra olduğu yerde irkilip başını kaldırdı. Kalbi göğsünün kafesini kıracak gibi atmaya başladı. Kapıdaki vuruş tekrar, bu kez daha ısrarlı bir şekilde duyuldu. Meyra titreyen ayaklarıyla koltuktan kalkıp yavaşça kapıya doğru yürüdü. Derin bir nefes alıp kilidi çevirdi ve kapıyı araladı. Karşısında duran silüeti gördüğünde gözleri şaşkınlıkla açıldı; gelen Hazal’dı.

​Yüzündeki o solgun ifade, nefes nefese kalmış hali ve titreyen elleriyle kapı eşiğinde duruyordu. Meyra’yı karşısında görünce gözleri anlık olarak doldu, içeriye doğru bir adım atıp sesini titizlikle alçalttı.

Hazal’ın gözleri doldu, dudakları titredi. İçeriye bir adım atıp kapıyı arkasından hızlıca çekti ve kendini resmen Meyra’nın kollarına bırakır gibi içeri süzüldü. Yüzündeki o mahcubiyet, o derin suçluluk hissi her halinden belliydi.

​"Meyra..." dedi, sesi hıçkırıklarlarının arasında kesilerek. Ellerini göğsünde kavuşturmuş, utancından yüzüne bakamayacak gibi duruyordu. "Özür dilerim. Yemin ederim... Yemin ederim benim haberim yoktu, yemin ederim parmağım bile yok bu işin içinde!"

​Meyra, Hazal’ın titreyen ellerini tuttuğu gibi içeriye çekti, kapıyı arkasından sessizce örtüp sürgüsünü çekti. Yüzündeki o günlerdir biriken buz gibi ifade, karşısında can dostu gibi sevdiği Hazal’ı o halde görünce anında eridi.

​"Salak kız..." dedi Meyra, sesindeki o kırgınlık tamamen kaybolmuş, yerine derin bir şefkat ve dostluk yerleşmişti. Hazal’ın yüzüne düşen saçları parmaklarıyla nazikçe geriye itti. "Sen ne diye canını bu kadar üzüyorsun? Deli misin, o yolda bu saatte bu halde yürünür mü?"

​Meyra, Hazal’ı kollarından tutup içeriye doğru yürütürken sarıldı; başını omzuna yasleyip sırtını yavaşça sıvazladı.

Hazal, şoku üzerinden atmaya çalışarak derin bir nefes aldı; gözlerindeki o son yaşları da aceleyle avucuyla silip burnunu çekti. Ağlamayı bırakıp tamamen konuya odaklandı, hafifçe yutkunarak Meyra'ya doğru bir adım daha yaklaştı.

​"Neyse..." dedi Hazal, sesi biraz daha sakin ama hâlâ merakla titreşen bir tonla. "Sen ne yaptın bu arada? Ali'ye söyledin mi hamile olduğunu?"

Meyra’nın yüzünde, o gergin ve yorgun ifadenin yerini aniden tarifsiz, içten bir tebessüm aldı. Gözleri doldu ama bu seferkinden farklı olarak mutluluğun, o derin heyecanın parıltısıyla baktı Hazal’a. Elini istemsizce karnına götürdü, parmakları orada hafifçe kenetlendi.

​"Asıl o anı görmen lazımdı Hazal..." dedi Meyra, sesi titreyerek ama büyük bir mutlulukla. "Ali o haberi aldı mı, dünyası durdu sandım. Öylece kaldı nefes almayı unuttu adam. Önce inanamadı baktı uzun uzun... Sonra o sert, dağ gibi adamın gözleri doldu, elleri titredi biliyor musun? Sarılışı öyle bir sarılıştı ki... O anı ömrüm boyunca unutamam."

Hazal, Meyra’nın anlattığı o anı dinlerken gözlerindeki bütün endişe bir an için uçup gitti; yerini, arkadaşının bu mutluluğuna ortak olan derin bir duygu dalgasına bıraktı. Kendi ailesinin yarattığı o pisliği, o korkunç dedikoduları düşündükçe içten içe utanıyordu belki ama şu an karşısındaki kadının gözlerindeki o ışıltı her şeyin üzerini örtüyordu.

​Hazal, Meyra’nın ellerini daha sıkı kavradı, dudaklarında buruk ama sıcacık bir tebessümle başını salladı.

​"Gözünüz aydın kuzum..." dedi Hazal, sesi titreyerek ve gözleri dolarak. "Eniştenin o haberi aldığında yaşadığı o şaşkınlığı hayal edebiliyorum."

Hazal bir an duraksadı, elini uzatıp Meyra’nın hâlâ karnının üzerinde duran parmaklarının üzerine kendi elini koydu.

​"Korkma sakın..." dedi Hazal, kararlı ve destekleyici bir tonda. "O mahalledekiler ne derlerse desinler, Ali sizi kimseye ezdirmez. Ali’den bahsediyoruz bak... Hulk gibi adam. Siz birbirinizi seviyorsunuz bir kere, aile de oluyorsunuz, gerisi yalan. Ben buradayım, ne zaman bana ihtiyacın olursa... Yanındayım, duyuyor musun?"

Meyra, Hazal’ın bu samimi ve kucaklayıcı sözleri karşısında daha fazla dayanamadı; gözlerindeki o son tuttuğu yaşlar serbest kalırken, bir kez daha kollarını Hazal’ın boynuna doladı. Bu sefer aralarındaki o mahalle gürültüsü, o dedikodular ve korkular tamamen silinmişti; geriye sadece iki kadının, iki dostun birbirine tutunduğu o sessiz liman kalmıştı.

​"İyi ki varsın..." diye fısıldadı Meyra, Hazal’ın omzuna doğru.

"Ama biz bu imam nikahını hemen kıyacağız Hazal. Senin yanımda olmanı istiyorum. Şahidim sen olacaksın."

​"Şahit mi?" dedi Hazal, sesi şaşkınlıktan fısıltı gibi çıkarak. Ellerini Meyra’nın ellerinin arasından çekip geriye doğru bir adım attı. Başını hızla iki yana salladı. "Kızım sen deli misin? Ben... Benim ailemin neler yaptığını, o evden çıkan dedikoduları bilmiyormuş gibi konuşma. Babamlar, mahalle... Ali beni o evde şahit olarak görürse ne yapar kestirebiliyor musun?"

​Meyra, Hazal’ın bu haklı ama bir o kadar da korku dolu panik halini görünce adımlarını yavaşça ona doğru yöneltti. Ellerini uzatıp Hazal’ın tir tir titreyen ellerini avuç içine aldı, gözlerinin içine hiç kırpmadan, büyük bir inançla baktı.

"Korktuğunu biliyorum Hazal," dedi Meyra, sesi şimdi çok daha sakin, çok daha ikna edici çıkıyordu. "Ailenin adını, bu pisliğin içine nasıl çekildiğinizi de biliyorum. Ama tam da bu yüzden... Bu nikahı öyle sokak ortasında, herkesin gözüne sokarak yapmayacağız zaten. Ali’lerin evinde, kendi aramızda sessiz sedasız kıyılacak."

Meyra, Hazal’ın yüzündeki o direncin kırılmaya başladığını görünce sesini biraz daha yumuşattı.

​"Bana bu en karanlık gecemde omuz veren, kapıma kadar gelip 'benim elim temiz' diyen sen oldun Hazal. Başkası olsa arkasını dönüp giderdi. Şimdi bu nikah masasına sen oturmayacaksın da kim oturacak? Korkma... Ali’ye bunu ben söyleyeceğim. Ama sana arkadaşım olduğun için bir şey diyemez."

​"Tamam..." dedi Hazal, sesi titrese de geri adım atmayacağını belli eden bir tonla. "Tamam Meyra. madem bu kapıdan adım attım, madem 'yanındayım' dedim... Şahidin de olurum, arkanda da dururum. Ali geldiğinde ne diyecekse desin, ben senden tarafım."

-

Akşamın karanlığı mahallenin üzerine çökmüş, Ali’lerin evindeki sessizlik yerini ağır ve heyecanlı bir bekleyişe bırakmıştı. İmamın gelişine kısa bir süre kala, Ali ve Barış son hazırlıkları tamamlamak için içeri girdiler. Barış imamı karşılamak üzere aşağıya indiğinde, evde sadece ikisi kaldı.

​Ali, üzerindeki siyah gömleğin kollarını dirseklerine kadar kıvırmış, yorgun ama gözlerinde yakıcı bir tutkuyla Meyra’ya doğru ilerledi. Meyra, odanın ortasında sade ama zarafetiyle Ali’nin aklını başından alacak şekilde bekliyordu. Ali adımlarını hızlandırıp Meyra’nın beline sarıldı; onu tek bir hareketle kendine çekip göğsüne bastırdı.

​Aradaki o çekim, mahallenin bütün tehlikelerini, dedikodularını bir anda yok etti. Ali, başını Meyra’nın boyun girintisine gömüp derin bir nefes çekti içine. Dudakları Meyra’nın tenine dokunurken, sesi boğuk, pişmanlık dolu ama tutkuyla titriyordu.

​"Koyuyor bana kızım..." diye fısıldadı Ali, dudakları Meyra’nın boynundan çenesine doğru kayarken. "Seni böyle gizli saklı, kendi evimde, dört duvar arasında nikahlamak koyuyor bana. Sana mis gibi düğün yapamadım... Şöyle mahalleliyi toplayıp, davulla zurnayla seni telli duvaklı gelin edemedim. Helalim oluyorsun ama ben seni hak ettiğin gibi çıkaramadım bu evden."

​Meyra, Ali’nin belindeki ellerine sımsıkı tutundu. Parmaklarını Ali’nin ensesindeki saçlara geçirip yüzünü kendine yaklaştırdı. Gözlerinin içine öyle tutkulu ve sadakat dolu baktı ki, Ali’nin göğsündeki o yangın daha da büyüdü.

"Varsın davul çalmasın, varsın el alem duymasın. Senin şu kalbin benim üstüme çarpsın yeter ki. İmamın kıyacağı o nikah sadece bir kağıt, ama benim ruhum zaten senin." dedi Meyra, nefesi Ali’nin dudaklarına çarparak.

​Ali daha fazla dayanamadı; Meyra’nın belindeki kavramasını sertleştirip dudaklarını Meyra’nın dudaklarına bastırdı. İkisinin de içindeki o korku, yerini yakıcı bir ait olma arzusuna bıraktı. Nefes nefese ayrıldıklarında Ali, alnını Meyra’nın alnına yasladı.

​"Bu can bu bedende durdukça," dedi Ali, gözleri alev alev. "Sizin kılınıza zarar getireni yakarım Meyra. Hazal işini söylediğinde sinirden delirdim ama haklıydın... Kim şahit olursa olsun, bu gece sen benim karım oluyorsun."

Çok geçmeden kapı çalındı. Barış, imam ve Hazal içeri girdiler. Odanın ortasına serilen mütevazı bir örtünün etrafında yerlerini aldılar. Evin içi çıt çıkarmıyordu; dışarıdaki mahallenin o zehirli sessizliğine inat, içeride kutsal bir bağ kuruluyordu. Hoca efendi duayla başladı. Sorular sorulduğunda Meyra’nın sesi titremeden, net bir şekilde "Kabul ettim" diye yankılandı salonda. Ali ise gözlerini Meyra’dan bir an bile ayırmadan, göğsü kabararak o tek kelimeyi söyledi. Hazal ve Barış, o anın ağırlığı ve dostluklarının verdiği gururla şahitliklerini bildirdiler.

Dualar okunup nikah kıyıldığında, Ali imamı uğurlamak üzere Barış’la birlikte ayağa kalktı. Ancak hoca efendi evden çıkıp kapı kapandığı an, Ali arkasını döndü. Artık saklayacak, erteleyecek hiçbir şey kalmamıştı. Meyra’ya doğru yürüdü, elini tutup alnından uzun uzun öptü.

"Hoşgeldin Meyra Karan..."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

27okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…