SİYAH ZİFİR kitap kapağı

18. bölüm / 19

BÖLÜM 17: SEVDA ATEŞİ

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 19Şu an: BÖLÜM 17: SEVDA ATEŞİ

Bölüm Şarkısı: Sancak - Gün Olur Beni Unutursan

Sabahın ilk ışıkları, o yayla evinin kalın camlarına vuran soluk ve gri bir tonda odaya sızarken, dışarıdaki fırtına yerini derin, sessiz bir ayaza bırakmıştı. Ali, yer yatağının üzerinde, kollarının arasında hâlâ uykunun sersemliğiyle mışıl mışıl yatan Meyra’nın saçlarına baktı. Gece boyunca kurdukları o sessiz cümleler, verilen o devasa yeminler odanın duvarlarına sinmiş gibiydi.

​Meyra yavaşça gözlerini açtığında, Ali’nin o karanlık ve kararlı bakışlarıyla karşılaştı. Aralarında tek kelime edilmesine gerek yoktu; dün gece o dağ başındaki kulübede, yer yatağının o sıcak ve sığınak gibi kısıtlı güvenliğinde atılan adım, köyün bütün dedikodularını ve yasaklarını silip süpürmüştü Ali, kadının o uykulu halini görünce yüzünde yumuşak, dışarıdaki dağ ayazına tamamen zıt sıcak bir tebessüm belirdi. Eğilip dudaklarını Meyra’nın alnına, ardından burnunun ucuna uzunca bastırdı. Meyra, kollarını Ali’nin boynuna dolayarak yer yatağının o sıcaklığında adama biraz daha sokuldu. Başını Ali’nin göğsüne gömdüğünde, kalbinin o ritmik ve güçlü atışını kulağının altında hissetti.

​Ali, bir elini Meyra’nın beline dolayıp onu kendine daha da çekerken, diğer elinin parmaklarıyla kadının dağınık saçlarını yavaşça geriye taradı. Dudaklarını Meyra’nın saçlarının arasına gömüp uzun, derin bir nefes çekti içine. O koku, Ali için dünyadaki tek güvenli limandı. Meyra hafifçe başını kaldırıp yüzünü Ali’ye döndürdü. İki yaralı ruh, sabahın o loş ışığında göz göze geldi. Meyra’nın dudakları hafifçe aralandığında Ali, sözlerin araya girmesine fırsat vermeden eğilip kadının dudaklarını kendi dudaklarıyla kapattı. Bu öpüş, gecenin o hırslı ve vahşi açlığından farklıydı; daha ağır, daha sarsıcı ve birbirlerine "buradayım" diyen derin bir tutkuyla doluydu. Ali, Meyra’yı altına alacak şekilde yavaşça üzerlerine serili olan kalın yorganı kaydırdı; gövdesini kadının üzerine bir kalkan gibi örterek, dışarıdaki bütün soğuğa ve düşmanlara karşı o yer yatağında kendi dünyalarını kurmaya devam ettiler. Meyra’nın elleri Ali’nin geniş sırtında kayarken, ikisinin de çıkardığı kısık ve sıcak nefesler, sabahın o buz gibi ayazını odanın içinde tamamen yakıp kül ediyordu.

O yer yatağının üstünde, dışarıdaki dünyanın bütün gürültüsünden ve düşmanlığından soyutlanmış o loş odada, zaman adeta durmuştu. Meyra, Ali’nin göğsünün üzerindeki başını hafifçe kaldırıp gözlerinin içine baktığında, aralarında kelimelerden çok daha güçlü bir bağın kurulduğunu bir kez daha hissetti. Ali, parmaklarını kadının yüzünde, elmacık kemiğinin üzerinden yanağına doğru yavaşça gezdirdi. Dokunuşu o kadar narin ve koruyucuydu ki, o dağ başındaki sert adamdan eser kalmamıştı; sadece Meyra’ya ait olan, onun için var olan bir adam vardı karşısında.

Meyra, parmaklarını adamın sakallı yanağından yavaşça çekip gözlerini Ali’nin göz bebeklerindeki o sarsılmaz kararlı hatta dikti. Birkaç saniye göğsü inip kalkarak soluklandı, ardından o odanın sessizliğini delen, içindeki o derin sızıyı açıkça belli eden o titrek fısıltı döküldü dudaklarından.

​"Korkuyorum..." dedi, sesi ilk defa bu kadar kırılgan, bu kadar savunmasız çıkmıştı. Gözlerinde, gecenin o ateşiyle örtbas etmeye çalıştığı o gerçek odayı yeniden sardı. "Amcanı biliyorsun... Kuzey’i biliyorsun. O köyün ocağımızı söndürmeden durmayacağını da biliyorsun. Sadece... Seni kaybetmekten korkuyorum."

​Ali, kadının o itirafıyla birlikte yüzündeki o yumuşak ve dalgın ifadeyi aniden sildi. Gözlerindeki o vahşi pırıltı daha da keskinleşti; başını biraz daha eğip alnını Meyra’nın alnına sertçe yasladı.

​"Korkma," dedi Ali, sesi odanın taş duvarlarını titretecek kadar gür ama sadece onun canını ısıtacak kadar şefkatli bir emir gibi çıktı. "O dağ ocağımıza ateş düşürmeden önce o orospu çocuğunun nefesini keserim ben. Sen sadece bana güven. Biz bu yola baş koyduk; ölümü de göze aldık, yanmayı da... Duydun mu beni?"

Meyra, Ali’nin o kelimelerindeki gözü kara kararlılığı ve göğsünden yayılan o sarsılmaz sıcaklığı hissettikçe içindeki o buz tutmuş korku yavaş yavaş eridi. Başını hafifçe salladı; gözlerindeki o damlalar akıp gitmişti ama yerine taştan bir inanç yerleşmişti artık.

​"Güveniyorum..." diye fısıldadı Meyra, dudakları Ali’nin dudaklarına neredeyse değecek kadar yakınken. "Canımı alsalar bile senden vazgeçmem."

​Ali, kadının o son sözünü adeta ruhuna mühürlercesine gözlerini kapattı ve alnını çekmeden soluğunu Meyra’nın nefesine karıştırdı. Dışarıda, o dağın eteklerinde kurulacak o ölümcül tuzakların, Selim Ağa’nın ve Kuzey’in kininin ne kadar büyük olduğunu ikisi de biliyordu; ama o odada, o yer yatağının üstünde birbirlerine tutundukları sürece ne bir adım geri atacaklar ne de boyun eğeceklerdi.

-

Yayla evinin o dar odasında öğle güneşinin sarı ışığı tahta döşemelere vuruşurken, Meyra sedirin kenarında duran bavuluna uzandı. Üzerindeki o hırpalanmış, dünün izini taşıyan kıyafetlerden kurtulmak istiyordu. Birkaç saniye içinde, nikah için hazırladığı, sade ama o dağ başındaki vahşi ortama zıt bir şekilde inanılmaz zarif, ince kumaşlı, kırık beyaz tonlarında uzun bir elbise çıkardı.

​Elbiseyi üzerine geçirdiğinde, kumaş tenine yumuşakça sarıldı; saçlarını elleriyle hızlıca toplayıp omzunun üzerinden geriye attı. O sade şıklık, Meyra’nın yüzündeki o inatçı ve mağrur güzellikle birleştiğinde odanın havası bir anda değişti. O sırada kapının kenarında duran Ali, kollarını göğsünde kavuşturmuş, gözlerini kadından bir an olsun ayıramadan onu izliyordu. Çenesindeki o sert kaslar gevşemiş, göz bebeklerindeki o karanlık öfke yerini tarifsiz bir hayranlığa bırakmıştı.

Ali, adımlarını tahta döşemede neredeyse ses çıkarmayarak attı ve Meyra’nın tam önünde durdu. İri ellerini kadının ince beline yerleştirip onu kendine doğru çekti; gözleri Meyra’nın üzerindeki o sade elbisede, ardından kararlı bakışlarla doğrudan kadının gözlerinde gezinirdi.

​"Bu dağın başını mesken tuttuk ama..." dedi Ali, sesi o odanın içinde tık nefes bir fısıltı gibi ama kalbinin en derininden kopup gelerek yankılandı. "Sen bugün hayatımın en güzel kadını oldun, Meyra."

​Meyra, Ali’nin o hayranlık dolu bakışları karşısında hafifçe gülümserken, ellerini adamın omzuna koydu. Dışarıda onları bekleyen o ölümcül fırtınaya, Selim ve Kuzey’e inat, o an o odada sadece ikisi ve kurulacak o nikah vardı.

Ali, Meyra’nın belindeki ellerini hafifçe yukarı çıkarıp parmaklarını saçlarının arasına daldırdı; onu kendine biraz daha çekerek dudaklarından uzunca öptü. Kapıyı aralayıp dışarı adım attıklarında, öğle güneşinin o keskin ve göz alıcı ışığı üzerlerine vurdu. Şehir merkezindeki o basık, resmi nikah dairesinin soluk ışıklı koridorundaydılar şimdi. Üzerindeki o sade ama inanılmaz zarif kırık beyaz elbiseyle Meyra, koridorun ortasında şaşkınlıkla etrafa bakınırken, Ali de hemen yanındaydı; üzerindeki kabanını çıkarıp yerine koyu renk, şık bir ceket geçirmişti. Etrafta ne at sesleri vardı ne de o kan davası güden kalabalık; sadece elinde dosyalarla koşturan memurlar ve sessizlik vardı. Ali, Meyra’nın o şaşkın yüz ifadesini görünce hafifçe gülümseyip kadının elini sıkıca tuttu.

Nikah salonunun kapısı aralandığında, masanın arkasındaki memur başını kaldırıp onlara baktı. Meyra, kalbinin göğsünde attığı o heyecanla Ali’ye son bir kez baktı; gözlerindeki o dünkü korkunun yerini şimdi yepyeni, tertemiz bir başlangıcın ateşi almıştı. Yanlarında kimsecikler yoktu; ne aileleri, ne akrabaları, ne de o köyün baskısı... Sadece ikisi vardı. Birlikte o kapıdan içeri adım attılar.

Masanın arkasındaki memur, elindeki mühürlü evrakı son kez kontrol edip başını kaldırdı. Koridor bomboş, sessiz ve sadece ikisinin nefes sesleriyle doluydu. O an odadaki tüm zaman durdu sanki. Ali, sandalyeden kalkıp Meyra’yı ellerinden tutarak ayağa kaldırdı; kadını belinden kavradığı gibi kendine çekip alnına uzun, derin ve nefes kesen bir öpüş kondurdu. Köy, Selim'in tehditleri ve o köyün tüm yasakları, o imza kağıdının altında tamamen tarihe gömülmüştü.

​Aradaki o bütün gürültü, o kalabalık kavgası geride kalmış; daracık nikah salonunun o loş ve huzurlu sessizliğinde sadece ikisi kalmıştı. Ali, başını hafifçe eğip alnını Meyra’nın alnına yasladı, nefesini kadının dudaklarına üfledi.

​"Şimdi," diye fısıldadı Ali, sesindeki o demir gibi sert adam gitmiş, yerine dünyadaki en güvenli limanı bulmuş bir adam gelmişti. "Resmi olarak hoşgeldin Meyra Karan."

Meyra, bu soyadının kulağına çalındığı o an, kalbinin sanki ilk defa bu kadar gerçek, bu kadar gürültülü çarptığını hissetti. O iki kelime; Meyra Karan, omuzlarındaki bütün dağın, bütün korkuların ağırlığını bir çırpıda söküp almıştı. Dudaklarında buruk ama zafer dolu, inanılmaz tatlı bir tebessüm belirdi. Ellerini Ali’nin geniş göğsüne yaslayıp başını hafifçe geriye çekti; gözlerinin içindeki o derin karanlığa, artık sadece kendisine ait olan o adama baktı.

​"Hoş buldum, Mert Ali Karan," dedi Meyra, sesi daracık odada yankılanırken içinde en ufak bir titreme bile yoktu. Ali, kadının bu meydan okuyan ve hâlâ o inatçı ruhunu koruyan tavrına karşı sesli ve derin bir nefesle güldü. Elini Meyra’nın belinden hiç düşürmeden, parmaklarını sırtındaki zarif elbisenin kumaşında gezdirdi.

"Seni çok seviyorum."

Ali, kadının belindeki elini hafifçe sıkıp onu kendine çekti; alnına son bir kez derin, sıcak bir öpücük kondurduktan sonra nikah cüzdanını ceketinin iç cebine yerleştirdi. El ele tutuştular. Bütün o kaosu, o tehlikeli yolları geride bırakmanın rahatlığıyla nikah dairesinin o ağır kapısını itip dışarıya, merdivenlerin başına doğru adım attılar.
​
Ama daha ilk basamakta ikisinin de adımları aniden bıçak gibi kesildi.

"Oğlan bizim! Kız bizim!"

Özgür, merdivenlerin dibinden kafasını kaldırıp sırıtarak ellerini iki yana açtı.

"Yok artık ya."

​"Lan göt veren bizi arkada bırakıp gizli gizli evlenmek de nerden çıktı? Adamın ayağına böyle sürpriz yaparlar işte."

​Kerem, Özgür’ün ensesine bir tane yapıştırıp öne atıldı; yüzünde o yılların verdiği o sinsi ama dünyalar kadar samimi sırıtış vardı. Kenan ile Özgür de arkadan kollarını bağlamış, başlarını sallayarak gülüyorlardı. İzmir’den kalkıp buralara kadar, o dağın başına kadar soluk soluğa gelmişlerdi sonuçta; ayrılmaz bir çete olduklarını bir kez daha gösteriyorlardı.
​
"Gel sen gel. Senin daha götünden kan alacağım ben. Hani bu kıza gözün gibi bakacaktın lan," diyip Barış’a yöneldi Ali.

Barış, Ali’nin bu tehditkar ama yüzündeki o saklı sırıtışı açıkça ele veren çıkışına karşı bir adım geri attı; aksine göğsünü kabartıp ellerini beline koydu.

"Ha, sen onu diyorsun..." dedi Barış, yüzündeki o mahçup ama pişkef sırıtış bir anlığına ciddileşir gibi olup hemen geri geldi. İki elini teslim olur gibi havaya kaldırırken, "Ama bak karşında sapasağlam. Sorsana Meyra yengeme, kılına zarar gelmiş mi?" diye arkasındaki Meyra'ya çaresizce baktı.

​"Lan kız pikabın arkasına atlayıp geldi bu sapasağlam diyor..." dedi Ali, Barış’a yönelirken.

Kerem, Barış’ın bu savunmasını duyunca kahkahayı patlatıp arkasından omzuna sertçe vurdu.

​"Haklı adam ulan!" diye atıldı Kerem, ellerini iki yana açarak. "Kız pikapta rüzgârla dalga geçe geçe gelmiş, biz gelirken ön kabinde camı açmaya korktuk esintiden! Asıl sen hesap ver Ali, ne biçim kaçırma bu, kızı balayına değil cepheye götürür gibi kamyonete tıkmışsın!"

​Özgür, elini çenesine dayayıp ciddiyetsiz bir tavırla başını salladı. "Vallahi mahkemeye versin seni, haklı. 'Kocaya kaçtım ama sırtım ağrıdı' diye tazminat davası açabilir, şahidiz."

"Ben sizin var ya..."

Meyra, bu dört kafadarın o neşeli, dünyayı sallamaz hallerine karşı tutamayarak gülmeye başladı. Omuzlarındaki bütün o korku, arkalarından gelebilecek her türlü bela bu adamların pervasız kahkahaları arasında eriyip gidiyordu. Ali’yi tutup gözlerinin içindeki o inatçı parıltıyla gülümsedi.

​"Doğru diyorlar valla Ali Karan," dedi Meyra, sesindeki o tatlı meydan okumayla. "Pikabın arkası da fena değildi hani ama ilk icraat olarak beni oraya tıkmanın cezasını evde çekeceksin."

Ali, yüzüne kondurduğu o sahte şaşkınlıkla ellerini iki yana açtı, hemen ardından da bir adımda Meyra'nın boynuna dolanan kollarından tutup kadını hafifçe kendine çekti.

​"Allah Allah..." dedi Ali, sesi hem tehditkâr hem de içten bir kahkahayla titreşirken. "Daha nikah cüzdanı cebimizde soğumadı, şimdiden mahkeme kurdular başımda ha? Alayı bir olmuş üstüme geliyor."

​Özgür, arabanın kapısına yaslanmış, sırtını kaportaya vererek keyifle güldü. "Oğlum biz ekip ruhuyuz! Yengemiz haklı, dağın başına pikap kasasında gelin mi taşınır? Tarih yazıyorsunuz dedik ama kargocu kargosu gibi taşıdınız kızı."

Barış, ellerini iki yana açıp yüzüne o en yapmacık, en cıvık tatlılığı vererek doğrudan Ali’nin üzerine yürüdü. Kollarını kocaman açıp Ali’yi göğsünden yakaladığı gibi sarılmaya kalktı, bir yandan da bebek sever gibi sesini incelterek bağırmaya başladı:

​"Oyyy! Çen damat mı oldun dağların aslanı! Kıssss sen koca adam mı oldun, kıyamam tirübünlerde ağlayan gözlerine!"

Ali, Barış’ın bu iblis gibi sırıtarak çıkardığı sesleri duyunca gözlerini devirdi, bir saniye bile düşünmeden ensesinden yakaladığı gibi Barış’ı itinayla kenara itti.

​"Ulan senin götüne pamuk tıkacağım..." dedi Ali, hem gülmemek için çenesini kasarak hem de o sert bakışlarını atarak. "Nikahı ben kıydım ama ilk cenazeyi buradan kaldıracağız galiba."

Kerem, Barış’ın arkasından hemen öne atılıp Ali’nin göğsüne hafifçe bir yumruk attı; yüzündeki o şakacı sırıtış yerini birden sıcak ve gururlu bir ifadeye bıraktı.

​"Helal olsun ulan sana," dedi Kerem, sesindeki o kardeşlik tonuyla. "Yengeye bastın nikahı, sonunda kopardın aldın kızı. Ömrümüzü yedin ama değdi doğrusu."

​Özgür de yanlarına yaklaşarak elini Ali’nin omzuna attı, ardından Meyra’ya dönüp başıyla saygıyla selam verdi. ​"Tebrikler yenge, Allah sabır versin," dedi Özgür, samimi bir gülümsemeyle ve Ali’ye bakıp. Ama Ali’nin ölümcül bakışlarını görünce dudaklarının kenarını ısırdı.

Kerem de adımlarını yavaşlatıp öne çıktı. Gözlerindeki o samimi, dostane parıltı her şeyi anlatmaya yetiyordu. Önce Ali’nin elini tutup kendine çekti, poposuna sertçe birkaç şaplak indirdi.

​"Hayırlı olsun tontiş şey," dedi Kerem, sesi tok ve içtendi. Sonra Meyra’ya dönüp hürmetle başını eğdi. "Hoş geldin aileye yenge. Ali’nin yanındaki yerin zaten belliydi, şimdi resmileşmiş oldu sadece."

​"Sağol Kerem," dedi Meyra, yüzündeki o sıcak gülümsemeyle. Şehrin stresi, kaçışın stresi derken, bu dört adamın burada olması adeta etraflarına etten bir duvar örmüştü.

"Az önce bu benim götüme şaplak mı attı ben mi yanlış anladım?"

Ali’nin yüzündeki o yumuşak, kardeş meclisi havası bir anda dondu. Çenesindeki kaslar seğirdi, gözleri kısılıp aniden Kerem’e döndü. Odadaki herkesin kahkahası bıçak gibi kesildi; bir saniye süren o mutlak sessizliğin ardından Barış arkadan kıkırdayarak kendini yere attı. Kerem, yüzünde o iflah olmaz şirret sırıtışla iki adım geri çekildi, ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı.

"Ne var lan? Yeni evlendi diye sevemez miyiz koca adamı amına koyayım? Tebrik etmenin de bir stili var!"

Ali’nin kaşları iyice çatıldı, ceketinin kollarını dirseklerine doğru sıyırırken bir adım Kerem’in üzerine yürüdü.

​"Ulan..." dedi Ali, sesi dağ evinin duvarlarında boğuk bir hırıltı gibi yankılanırken. "Senin o ellerini kırıp eline vermezsem bana da Ali demesinler. Gel lan buraya!"

Kerem arkasına bile bakmadan ocağın etrafından dolanıp Barış’ın arkasına saklandı. "İmdat! Damat çıldırdı, tebrik edeni kesiyor!" diye bağırmaya başladı. Özgür ile Kenan bu kargaşaya kahkahalarla katılırken, odadaki bütün o gerginlik o neşeli curcunanın altında tamamen kaybolup gitti. Meyra ise elini ağzına götürüp gülmekten karnına giren sancıyla iki büklüm oldu; yıllardır bu adamların arasında geçen bu absürt sahneleri izlemek içindeki bütün o düğüm düğüm olmuş korkuları çekip almıştı.

Kerem, Barış’ın omzundan tutarak onu adeta kalkan gibi öne sürdü. "Al lan, eti senin kemiği benim! Yeni evlendi diye gözü dönmüş, kıyma makinesine çevirecek bizi!" diye bağırdı.

​Barış, bir yandan kendini korumaya çalışırken bir yandan da gülmekten katılıyor, "Lan dur! Daha dün yengeye tektaş yerine taş mı ne arıyordun, günahı bana niye kesiyorsun!" diye tepki gösteriyordu.

​Ali’nin yüzündeki o sert çizgi sonunda bozuldu; dişlerinin arasından sızan o kahkahayı daha fazla tutamayarak üstüne atıldığı Kerem’in yakasına yapıştı. İkisi boğuşur gibi kilimin üzerinde debelenirken, Kenan ile Özgür tezahürat yapmaya başladı.

​"Hadi Kerem! Damat zayıflamıştır, bas çelmesini!"

"Yok lan, Ali tek atar, adam kasına nikahı bastı bir kere!"

Meyra, sedirin kenarına tutunmuş, kahkahadan gözlerinden yaşlar akarken başını iki yana sallıyordu. Şehrin o buz gibi sokakları, arkalarından gelebilecek her türlü bela bu dağ evinin duvarları arasında, bu derme çatma kardeşliğin gürültüsünde adeta yok olup gitmişti.

-

Öğle güneşinin o kör edici ışığı, dağın en yüksek zirvesindeki o devasa av evinin geniş ahşap verandasına vuruyordu. İçeriden ardıç odununun ve mis gibi dağ kekiklerinin kokusu yayılırken, o derme çatma küçük taş evle falan alakası olmayan bu konakvari yerin geniş salonunda yankılanıyordu kahkahalar.

​Barış, evin devasa şöminesinin önünde kollarını iki yana açıp ıslık çalarak etrafında döndü.

​"Oha lan burası ne böyle? Sabahtan beri götüm donuyor amına koyayım. Bu ne soğuk?"

Kerem, Barış’ın bu isyanına gülerek omzuna bir tane yapıştırdı. "Oğlum dağın tepesindeyiz amına koyayım, ne bekliyordun? Dua et şömine var, yoksa sabaha donmuş birer heykel olarak bulurlardı bizi."

​Özgür, üzerindeki ceketi çekiştirerek şöminenin önüne doğru adımladı, ellerini alevlere doğru uzatırken yüzünü buruşturdu.

"Valla Kerem haklı ama adam donuyor amına koyayım. İzmir’in nemli sıcağından sonra buranın ayazı kemiğimize işledi. Ali, koçum senin bu deden kral adammış mallikesi fena değil de, buraya odun taşıyacak köleleri de unutmasaymış iyiymiş."

Ali, Meyra’nın elini bırakmadan şöminenin kenarındaki kalın odun sepetine doğru eğildi, içinden iri bir meşe kütüğü seçip küt diye alevlerin ortasına bıraktı. Ateş anında harlanıp o devasa salonu sarı bir ışıkla ve çıtırtılarla doldururken, Ali arkasına dönüp arkadaşlarına ters ters baktı.

​"Daha yeni geldiniz, şimdiden zırlamaya başladınız amına koyayım, " dedi Ali, sesindeki o hafif alayla. "Beğenmiyorsanız aşağıda buz gibi arabada bekleyin de götünüz buz tutsun."

​Kenan yayıldığı koltukta ellerini iki yana açıp tavana baktı. Çay bardağından bir yudum alıp ağzını burnunu buruşturarak arkaya yaslandı.

"Lan Ali. Bana manita çıkar mı buradan?"

Kenan’ın omuzlarını silkip gayet ciddi bir yüz ifadesiyle sorduğu bu soru, salondaki havayı bir anda başka bir boyuta taşıdı. Birkaç saniyelik sessizliğin ardından, ağızlarına çay yudumlarını henüz almış olan dört kişi de aynı anda hortum hortum çayı havaya püskürttü.

​Barış, ağzındakini tam karşıya, şöminenin önüne doğru fışkırtırken öksürüklerden boğulur gibi oldu; Kerem çayı burnundan çıkaracak raddeye gelip iki büklüm olurken, Özgür elindeki bardağı düşürmemek için son anda masaya çarptı. Ali ise boğazına kaçan çayla birlikte öyle bir öksürdü ki, dağın başındaki av evinin ahşap tıkırtıları sanki deprem oluyormuş gibi sarsıldı.

"Lan amına koyduğum burası Esra Erol mu?"

​Kenan ise hiçbir şey olmamış gibi, üstüne sıçrayan çay damlalarını umursamadan omuz silkmeye devam etti.

"Ne var la amına koyayım? Romantizm arıyoruz şurada. Adam evlendi yuva kurdu, bizim de kalbimiz yok mu, dağ başı diye sevmeyelim mi?"

​Barış, hâlâ soluk borusuna kaçan çayın acısıyla göğsünü yumrukluyor, bir yandan da nefes nefese kahkaha atıyordu. Ali’nin yüzündeki o şakacı, gülümseyen ifade birden bire dondu. Çenesindeki kaslar gerildi, gözleri kısıldı. Elini masanın üzerine koyup yavaşça öne doğru eğildi; kahkahalarla sallanan o dördlünün üzerinde tek tek gezdi bakışları.

​"Durun ulan bir dakika," dedi Ali, sesindeki o ani ciddiyet ve şüphe odadaki havayı bıçak gibi keserken. "Siz buraya nasıl geldiniz? Dahası nasıl buldunuz?"

Barış, göğsünü yumruklamayı kesip bir süre Ali’ye baktı. Ali’nin kaşları iyice çatıldı, gözlerini kısmış bir halde Kerem’e dikti dikkati. Salondaki o neşeli ve sulu zırtlak hava bir anda buz gibi bir sessizliğe büründü.

"Sen şimdi telefonda kullanıp bizim ağzımıza sıçaya gelecekken..." dedi Barış, Ali'ye bakarken.

​Kerem, elindeki çay bardağını masaya bırakırken yutkundu, gözlerini kaçırıp Barış’a baktı. Barış da aniden öksürüğünü kesip bakışı Kenan’a atarak Ali’ye işaret etti.

​Özgür ile Kenan ise aynı saniyede başlarını ellerinin arasına alıp "Çenenin yayını sikeyim Barış..." mırıldanıp gözlerini ovuşturdu. O saniyede Barış, Kenan’ı işaret etti.

"Bu gerizekalı, kavgadaki herifin kafasını camdan aşağı sarkıttı. Asıl bomba da sonrasında..."

Zaman bir kez daha geriye sardı; kadraj bu kez İzmir’in tozlu, curcunalı bir sanayi sokağına çevrildi. Barış, elini alnına vurup sinirle soludu.

"Ulan adam bana sevdiği kızı emanet ediyor, ona bak diyor. Kız arkasından Trabzon’a kaçıyor, Ali de bana emanet etti 'Gözüm arkada kalmasın, güveniyorum sana' dedi! Şimdi ne bok yiyeceğiz amına koyayım, ben Ali’ye ne diyeceğim?"

​Kerem, Barış’ın omzuna bir şaplak indirip gözlerini kocaman açtı.

"Trabzon’a gittiği ne malum? Biz eve girdiğimizde kapı açıktı."

​Barış sinirle saçını başını yolacak raddeye gelip Kerem’in suratına doğru bağırdı.

​"Ulan sığır! Kapı açık, oda boş. Kız resmen komando gibi pencereden atlayıp kaçmış! Ali de Trabzon’a gittiğine göre Meyra nereye gidecek attaya mı?"

​Kenan, sehpanın üzerindeki cips paketinden son bir taneyi ağzına atarken gayet rahat bir tavırla araya girdi: "Oğlum panik yapmayın lan. Kız belki bakkala gitmiştir? Bir marlboro touch Blue alıp gelecek belki?"

​Özgür, Kenan’ın kafasına elinin tersiyle öyle bir yapıştırdı ki çocuk koltuğa devrildi. "Amına koyduğum, Meyra sigara mı içiyor?"

Kenan, koltuğun ucundan kafasını ovuşturarak doğruldu, yüzünü buruşturup ellerini iki yana açtı.

​"Belki başladı da bizden gizliyor?"

​Kerem ellerini saçlarının arasına sokup odanın içinde bir o yana bir bu yana volta atmaya başladı, yüzü kireç gibiydi. "Lan kız sigara içse ne içmese ne mal! Asıl mesele bu değil! Adam Trabzon yoluna çıkalı kaç saat oldu, bizim haberimiz yeni oluyor amına koyayım! Ali bu kızı evde bize emanet edip gitti, biz burada çay kahve yayılırken kız uçmuş!"

Barış, duvara yaslanmış bir halde gözlerini dikmiş, kara kara düşünüyordu. "Ali’yi arayalım," dedi kısık ve gergin bir sesle.

​Özgür anında Barış’ın üzerine atlayıp kollarını tuttu: "Aynen abi sonra dönüp bizi siksin, götümüze pamuk tıkasın sonra doğru tahtalı köye."

​Kenan oturduğu yerden doğrulup akıl verir gibi parmağını salladı. "Bence kız kesin sahile inmiştir ya da belki de... Şey yapmıştır..."

​"Ney yapmıştır lan, öt!" diye kükredi Kerem.

"Şehirlerarası otobüs terminaline falan gitmiş olabilir mi? Trabzon’a otobüsle yetişip Ali’nin yolunu kesecektir belki!"

​Barış, Kenan’ın kafasına bu kez iki eliyle yapıştı: "Senin o romantik kafanı sikeyim Kenan. Kız otobüse biner mi, yaya mı gider bilmem ama Ali bizi otoyolun ortasında sikecek. Kalkın lan, arabaya biniyoruz! Önce mahalle bakkalına, sonra terminale, bulamazsak da Trabzon otoyoluna kadar basacağız!"

Barış ön koltuğa kurulur kurulmaz emniyet kemerini küt diye taktı, torpido gözünü açıp içeri yumruk atarak haykırdı: "Ulan yenge... Evde uslu uslu oturmak varken... Ali götümden kan alacak. Lan Kenan, arkada cips yemeyi kes, camdan dışarı gözünü dört aç, kızın izini arıyoruz!"

​Kenan, cips paketini arka koltuğa fırlatıp burnunu cama yapıştırdı: "Bakıyorum lan. Yalnız görüyor musun romantizmi? Kız adama kavuşmak için kamyon kasasında dağ yollarına düşüyor, bizimkisi ise cinayet sebebi!"

​Kerem vitese asılıp direksiyonu sertçe sola kırdı, lastikler asfaltı çığlık çığlığa yırtarken araba İzmir sokaklarından çevre yoluna doğru mermi gibi fırladı. Tozu dumana katarak hızla uzaklaşırken Barış arkasına yaslandı, ellerini başının arasına alıp inledi. Kerem arabayı otoyola fırlatıp gaza sonuna kadar yüklenmişti ki, sağ şeritten önlerine kıvrılan son model siyah bir BMW, sinyal bile vermeden ani fren yaptı. Kerem direksiyonu son anda kırıp kornaya abandı.

​"Ananı sikeyim! Önüne kıracağın direksiyonu da, senin ruh iznini de..."

​BMW’nin camı yavaşça aşağı indi. Sol kolunu dışarı sarkıtmış, parmağında kocaman bir altın yüzük taşıyan, ensesi kalın bir adam başını uzatıp kükredi.

​"Ne kornaya basıyorsun la düdük! Önüne baksana ibne!"

​Barış’ın gözleri anında döndü. Zaten Meyra’nın kaybolmasıyla beyni yanmış olan Barış, ön koltuğun camını indirdiği gibi adama bodoslama girdi.

"Kime diyorsun la lağım çukuru! Sinyal vermeden önümüze kırarsın, bir de laf mı ediyorsun piç kurusu! İndir o camı, kafanı direksiyona gömerim senin!"

​BMW’deki adam arkasındaki üç arkadaşına kaş göz işareti yaptı. Arka kapılar çat diye açıldı, içeriden sopalı, tespihli iki tane iri yarı tip fırladı.

​Özgür arka koltuktan camı açıp kafasını uzattı. "Oğlum, lan biz zaten gerginiz, adama bak ya! Bu pezevenkler bizi buldu!"

​Kenan ise arkadan cips paketini yeniden eline alıp sırıttı. "Valla iyi olur, biraz adrenalin atarız. Çek kenara da adamların boyunu ölçelim."

Kerem arabayı adamın önüne çapraz kırıp stop etti. Kapılar aynı anda pat diye açıldı. Dörtlü, arabadan üstlerine yürüyerek fırladı. Barış en önde, üzerinden dumanlar çıkarak adama doğru yürüyüp göğsüne parmağını bastı.

​"Ulan adamı delirtmeyin! Bizim zaten başımızda belamız var, bir de sizinle uğraşamayız. Ver o altın yüzüğü buraya, ters çevirip monte edeceğim şimdi sana."

BMW’den inen o tespihli, ensesi kalın tipler Barış’ın bu paldır küldür üzerine yürüyüşünü görünce bir an bocaladılar. Adamlardan biri elindeki sopayı sallayıp kükredi.

​"Hayırdır lan gavat takımı! Kime şekil yapıyorsunuz siz?!"

​Barış, adamın lafını bitirmesini bile beklemeden yakasından tuttuğu gibi çekti: "Seni dağlara değil, bu asfaltın dibine gömerim amına koyayım! Bizim başımızda zaten Ali faciası var, kız kayıp, sen gelmiş bize sinyal vermeden makas atıyorsun!"

​Kerem, diğer adamın elindeki sopaya uzanıp direk bileğinden kavradı. "Ver lan o sopayı buraya! Zaten sinirliyim, kafanı şu egzoza sokup marş basarım senin!"

BMW’nin kaputuna yaslanmış olan üçüncü tipi omuzundan Kerem’e ters ters baktı. "Yürüyün gidin işinize lan. Bizim zaten Trabzon’a yetişmemiz lazım, sizinle uğraşamayız!"

​Kenan ise hâlâ arkada, elinde yarım paket cipsle olayı izliyor, arada bir çekirdek çitler gibi cips atıyordu. "Valla abiciler hata sizde, adamın arkasından 'yenge kayıp' diye bağırıyoruz, siz hâlâ 'düdük' diyorsunuz. Uzatmayın la, vaktimiz yok!"

​BMW’nin kaputuna yaslanmış olan o üçüncü tip, Kenan’ın cips yiye yiye akıl vermesine ve Barış’ın çirkefliğine daha fazla dayanamadı. Gözleri iyice karardı, belindeki tespihi sertçe arabanın tavanına fırlatıp kükredi.

​"Ne ağzını yayıp yayvan yayvan konuşuyorsun lan sen? Banane senin yengenden? Başlatma yengenden mengenden!"

Diğer iki sopalı adam da anında gaza gelip Kerem’in üzerine doğru atıldılar. "Alın size yenge amına koyayım!"

​Barış, "Lan dalın ulan şerefsizlere," diye bağırdığı gibi en iriyarı olanın üzerine çullandı. Otoyolun orta şeridi bir anda aniden boks ringine döndü.

​Kenan, elindeki cips paketini Özgür’ün kucağına fırlatıp havada takla atar gibi bir adım attı: "Lan benim cips döküldü orospu çocukları!" diye bağırıp adamlardan birinin karnına kafayı geçirdi. Özgür cips paketini korumaya çalışırken bir yandan da gelen sopayı koluyla savuşturup arkadan bacaklarına daldı. Kerem ise BMW’nin kaputuna yaslanan adamın saçına yapıştığı gibi kafasını kaportaya çarptı.

"Bırak beni ayol pis sapık! Facebooktan, instagramdan her yerden engellememe rağmen peşimi bırakmıyor pis sapık!"

"Bu ne yaşıyor amına koyayım?"

Beş saniye süren bu kısa ve acımasız sokak kavgasında, BMW'li tipler dördlünün o anki "Ali bizi kesmeden bu pisliği bitirelim" deliliğine karşı koyamadı. Ensesi kalın şoför burnunu tutarak arabaya doğru gerisin geriye kaçtı, adamlardan biri yere kapaklandı.

​Yerde kapaklı yatan adam tam doğrulmaya çalışırken, Kenan elindeki yarım paket cipsi Özgür'ün kucağına fırlatıp öne atıldı. Yüzünde psikopatça bir sırıtış vardı.

​"Ha, gel beni zorla sik diyorsun. Tamam..."

​Kenan, adamın yakasından tuttuğu gibi kaldırdığı an ensesinden kavradı ve kafasını koltuğunun altına alıp kilitleme tuşuna bastı.

"Nereye kaçıyorsun ya? Daha karpuz kesecektik."

​Söylendiği gibi adamı sürükleyeleye BMW’nin hemen yanındaki kendi arabalarına doğru getirdi. Arka kapıyı sertçe açtı, adamın kafasını içeri soktu ve çatırt diye arabanın camını yukarı kaldırdı. Adamın kafası camla kapı çerçevesinin arasında sıkışıp kalırken, garip bir boğulma sesi çıkardı.

Kerem arabayı otoyolun sol şeridine fırlatıp makas üstüne makas atarken, torpido gözünün üstüne fırlatılmış olan Barış’ın telefonu bir anda o sert motor gürültüsünün içinde kulak tırmalayan bir zil sesiyle titredi.

"Lan... Lan Ali arıyor! Kesin Meyra’yı soracak. Hassiktir!"

Barış’ın eli havada asılı kaldı; rengi sarardı, yutkundu ama telefonu almaya cesaret edemedi. Kenan arkadan uzanıp ekrana baktı, yüzündeki o serseri sırıtış bir anda soldu.

​"Oğlum... Açma lan. Sakın açma, adam Trabzon yolundan dönüp mezarımızı kazmaya başlar."

Arabanın arka koltuğunda, biraz önce kafasını camla kapı arasına sıkıştırıp pert ettikleri o BMW’li mafya bozuntusu da sıkıştırıldığı yerden hâlâ tam olarak inememiş, elleri arkadan bağlı bir şekilde sessizce oturuyordu. Ali’nin ismini ve Trabzon lafını duyunca adamın gözleri fal taşı gibi açıldı. Kerem’in dikiz aynasından baktığını fark edince, yüzüne garip, sinsi ve her şeyi anladığını belli eden bir sırıtış yayıldı. Adam, sanki "Mesaj alındı, koçum" der gibi başını hafifçe sallayıp göz kırptı; Ali’nin başına gelecekleri anladığı için içten içe zevkten dört köşe olmuştu.

Barış yutkundu, elleri titreyerek yeşil tuşa bastı ve bu sefer çaresizlikten hoparlöre verdi. Ali’nin sakin, ama o gergin kaplı sesi arabanın içine dalga dalga yayıldı.

"Oğlum o telefonu neden geç açıyorsun lan? Bana bak lan, bir şey mi oldu?"

Barış, panikten ne diyeceğini bilemeyerek kekeledi. "Yok ya ne olacak... Biz... Eee..."

Telefonun ucundaki Ali’nin nefesi otoyolun rüzgarını delip geçti, sesi buz gibi ve ölümcül bir tona büründü.

​"Barış... Sesin neden bülbül gibi titriyor lan? Ve arkadan gelen o sesler rüzgar hırıltıları ne? Lan bana bak... yoksa... yoksa o kız... o kıza-"

"Yok ya, yok artık canım biz yanındayken ne olabilir ki!" dedi Barış, kendi dediklerine kendi bile inanmayıp çocuklara ağız hareketiyle 'Sıçtık' derken. "Filmden o sesler. Film izliyoruz da. Sinema salonundayız."

Ali’nin bu hamlesi arabanın içindeki bütün oksijeni bir anda emdi. Barış’ın eli, telefonu kulağında tutmaktan kaskatı kesilmişti. Yüzü kireç gibi soldu; gözleriyle arkadakilere ‘Bittik, mezarımızı kazın’ işareti yaparken nefesini tuttu.

​Özgür, ön koltuğun başlığına yapışıp panikle fısıldadı.

"Söylesene bir şey lan! Film izliyoruz dedin, devam et amına koyayım! Uyuyor de, bayıldı de, sıçıyor de, sinema salonunun ortasında kusuyor de!"

​Barış yutkundu, sesindeki bütün panik frekansını gizlemeye çalışarak telefona doğru bülbül gibi cıvıldadı. "Şey... Bu gerizekalı Özgür telefonun sesini bangır bangır açmış öküz. Değil mi lan?"

Barış telefonu Kenan’a fırlatır gibi uzattı. Kenan derin bir nefes alıp telefonu kulağına götürdü, sesini olabildiğince sakin, hatta sanki ortada hiçbir şey yokmuş gibi "kahve ısmarlıyormuş" tonuna sokmaya çalışarak konuştu.

"Eee sen nasılsın ciğerim?"

Ali’nin arkasından gelen o hafif motor uğultusu eşliğindeki sesi biraz daha ciddileşti.

​"Yoldayım işte, ne olacağım. Asıl siz ne alemdesiniz amına koyayım? Hem arkadan gelen o tuhaf boğulma ve inilti sesleri ne lan? Arkada yine kim kimi boğuyor?

Kenan yutkundu, alnından süzülen teri koluyla silerken ansızın uydurdu.

​"Ha o sesler mi? Şey ya... Kerem telefondan tuhaf bir müzik açtı, rap mi trap mi ne, kulaklarımız sikecek bir şey... Sinema salonunun ortasında açtı sığır. Onun sesleri geliyordur. Biz iyiyiz, yenge de iyi, merak etme!"

"Nerede peki?"

Kerem ise direksiyonu sıkmaktan parmak eklemleri beyazlaşmış bir halde kelime-i şehadet getiriyordu. "Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abduhu ve resul'ü..."

Kerem’in dudaklarından dökülen o son kelime-i şehadet fısıltısı, arabanın içindeki o yaprak kımıldamaz sessizlikte yankılanıp kayboldu. Direksiyonu tutan boğum boğum beyazlaşmış parmakları öyle bir titriyordu ki, sanki birazdan direksiyon elinde kalacaktı. Özgür, ön koltuğun başlığına iyice yapışmış, gözlerini dikiz aynasından arka tarafa dikmişti. Kenan ise elindeki telefonu sanki aniden zehirli bir yılanmış gibi koltuğun üzerine bırakmış, nefesini tutmuştu.

​Telefonun ucundaki Ali, Balıkesir otoyoluna girmiş, rüzgârını yara yara giden pikabının direksiyonunda hâlâ hatta bekliyordu. Sesi bu kez o eski sakin, ama adamın omurgasını donduran o buz gibi tonuna bitti.

"Lan Barış?" diye sordu yeniden. Sesinde en ufak bir şüpheye yer bırakmayan o mutlak sorgulama vardı. "Tuvalette mi? Versene lan kıza, ver telefonu Meyra’ya!"

​Arabanın içinde koca bir kıyamet koptu. Barış ellerini saçlarına geçirip "Bittik... Adam kızı doğrudan istiyor, bittik oğlum!" diye sessizce ağlamaklı bir el kol hareketi yaptı.

​Barış, elindeki telefonu sanki aniden kor ateş tutuyormuş gibi parmaklarının arasında titretti. Gözleri korkudan yuvalarından fırlayacak gibi açıldı; arkadakilere dönüp eliyle "Sıçtık, buraya kadar" işareti yaparken, yutkundu ve boğazına düğümlenen kelimeleri tükürür gibi çıkarmaya çalıştı.

​"Şey... Şey ya..." Barış’ın sesi ilk başta tamamen çatladı, dili damağına yapıştı. Kekelemeden konuşabilmek için yüzünü buruşturup aniden tizleşen bir tonla devam etti.

"Ya... y-yani... Ne... ne tuvaleti oğlum, yani şey... ş-şeyden... sinema salonunun... ah, yani avm tuvaleti tabii ki! Şey... mısır... ııı, mısır çok tuzlu gelmiş kıza, peş peşe üç tane büyük boy kola dikince mesane patladı tabii! Koşa koşa tuvalete gitti, şu an kabinde... ıkınıyor... yani ses veremez, elleri dolu!"

"Ne diyorsun lan sen?" Ali’nin gerginleşen sesiyle Özgür, ön koltuğun arkasından uzanıp Barış’ın ensesine öyle bir şaplak patlattı ki Barış’ın kafası torpido gözüne çarpacaktı. "Ulan mal! Mesane patladı ne, ne biçim konuşuyorsun lan yengenle!"

​Kerem arkadan ellerini yüzüne kapatıp inledi. "Valla bittik... Adam şimdi 'Hangi sinemadayız, gelip kapıda bekleyeceğim' diyecek, götümüze pamuk tıkayacak."

Telefonun ucundaki Ali, Balıkesir otoyolunun o ıssız ve rüzgarlı asfaltında pikabını sağ şeride çekip birden durdu. Motorun rölantideki o boğuk hırıltısı telefonun mikrofonundan arabanın içine kadar net bir şekilde doldu.

​Ali’nin sesi, o an arabadaki bütün oksijeni bıçak gibi kesti.

​"Öyle mi Barış? Mısır tuzlu gelmiş, kola dikmiş, mesane patlamış... Anlıyorum kardeşim..." Ali derin ve buz gibi bir nefes aldı. "Şimdi bana İzmir’de, içinde sinema olan ve şu an açık olan tek bir avm ismi söyleyin. Söyleyin ki, pikabın burnunu o tarafa kırıp bizzat kapıda bekleyeyim o tuvaletin çıkışını. Hadi, bekliyorum."

​Arabanın içinde ölümden öte bir sessizlik oldu. Kerem direksiyonu sıkmaktan parmaklarının eklemleri morarırken, dişlerinin arasından fısıldadı: "Söyle bir yer adı amına koyayım, söyle çabuk!"

Barış’ın beyni yandı, dili damağına yapıştı. İzmir’deki avmleri saymaya kalksa, şehrin en büyük yerlerinin gece yarısı kapalı olduğunu ya da Ali’nin o isimleri duyar duymaz yalanı şak diye çakacağını çok iyi biliyordu.
​
Özgür panikten ellerini saçlarına geçirdi, “İzmir park de, optimum de! forum bornova de, ne biliyim forum bornova açık olur genelde, açık alan amına koyayım!” diye fısıldayarak Barış’ın omzunu çekiştirdi.

​Barış, ecel terleri dökerek telefonu ağzına yaklaştırdı, sesini olabildiğince rahat ve ezbere söyler gibi çıkarmaya çalıştı.

"Şey... İzmir parktayız! Hani şu açık alan var ya, mağazaların arası falan... İşte o taraftaki sinemadayız, gayet de açık, millet dışarıda kahve içiyor, salonu da görsen var ya nasıl kalabalık!"

Telefonun ucundaki Ali, bir saniye boyunca soluk bile almadı. O sessizlikte, Ali’nin pikabın direksiyonuna parmaklarıyla yavaşça vurduğu o sinir bozucu ritim bile hissedilir gibi oldu. Ardından Ali’nin zehir zemberek ve ölümcül sakinlikteki sesi duyuldu.

​"İzmir parkta açık alan mağazalar var, sinema salonu da var evet. Ama genelde çok kalabalık olmaz, olursa da millet küçük çocuğunu götürür oraya koçum. Bu havada da kimse dışarıda film izlemez. Siz benimle taşşak mı geçiyorsunuz lan? O kızın başına bir şey geldi değil mi?"

Arabanın içinde dördünün de kalbi duracak gibi oldu. Kenan arkadan "Sıçtık" diye inledi.

​Kerem direksiyonu öyle bir sağa kırdı ki, araba otoyolun emniyet şeridine geçip toz duman içinde savruldu. Barış’ın eli zangır zangır titrerken telefonu kulağından çekip kırmızı tuşa basmak üzereyken, Ali’nin son kükremesi ortalığı sarstı.
​
"O kızın başına bir şey geldiyse, ve telefonu kapatırsanız ve yemin ederim oraya gelir hepinizi sikerim."

Barış’ın yutkunuşu telefondan net bir şekilde lık diye duyuldu. Ecel terleri dökerken bir yandan da gözleriyle Kerem’e yalvarıyordu. Kerem, direksiyonu sol eliyle idare edip sağ eliyle havada “Salla bir şeyler, sakın kabul etme!” işareti yaparken dişlerinin arasından tısladı: "Lan oğlum sallasana bir şey!"

Barış yutkundu, ecel terleri dökerken beynindeki tüm sigortalar attı. Telefonu ağzına yapıştırdığı gibi can havliyle haykırdı.

​"Ne gelmesi Ali, aaa! Ne kızın başına gelmesi! Tövbe de ulan! Valla sağ salim yanımızda, bak şu an camdan dışarı bakıyor, 'Ali’ye selam söyle' diyor!"

​Arkada kafası sıkışmış olan mafya bozuntusu yine dayanamayıp o ince kadın taklidiyle cıvıldadı: "Aleykümselam Ali, mısırımız bitti çabuk gel!"

​Barış arkaya dönüp adamın bacağına öyle bir tekme attı ki, mafya bozuntusu "Lan hayvan," diye kendi kalın sesine geri döndü. Barış apar topar tekrar telefona döndü, yüzüne aniden en piskin ve ikna edici ifadesini takındı.

"Bak, sesini duydun işte! Arkadaşın sesi biraz ince çıkıyor o kadar, sinema salonunun yankısı! Biz şimdi otoyoldan çıkıp en yakın benzinlikte mısır tazeleyeceğiz, sonra da köfte ekmek yiyeceğiz!"

Telefonun ucundaki o kalın, buz gibi sessizlik bir saniye daha sürdü. Sonra Ali’nin sesi, otoyolun rüzgârını bile donduracak bir tonda, fısıltı gibi ama kulak zarlarını patlatacak kadar net çıktı.

​"Arkadaşın sesi biraz kalın çıkıyor... Sinema salonunun yankısı... Öyle mi, Barış?"

​Ali biraz durdu, pikabın vitesini değiştirdiği o metalik ses ve motorun kükremesi telefondan duyuldu. "Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz lan? Adam akıllı kendi sesinizle konuşun dedikçe sıçıp sıvıyorsunuz. Bitti o sinema masalı, buraya kadar koçlar."

Ve bu sefer Ali tık diye telefonu gerçekten yüzlerine kapattı. Barış’ın eli havada asılı kaldı. Telefonu yavaşça kulağından indirip ekrana baktı; arama sonlanmıştı. Yüzü sararmış, dudakları titriyordu.

​"Kapattı... Lan adam telefonu kapattı! Kesin geliyor, kesin üzerimizden geçmeye geliyor amına koyayım!"

Kerem direksiyonu öyle bir sağa sola salladı ki araba iki teker üstünde kaldı sanki. Dişlerinin arasından köpürerek bağırdı.

"Lan sana 'salla bir şeyler' dedik sen yankı diyorsun!"

​Özgür ellerini kafasına geçirip arka koltuğa doğru döndü, mafya bozuntusunun bacağına bir tane de o yapıştırdı.

"Senin de o ince sesini sikeyim ibne! İliykim silim ili! Adam tam yemişti, şimdi bizi yemeye geliyor!"

Mafya bozuntusu kafası hâlâ camla kapı arasında sıkışık vaziyette sırıtarak omuz silkti. "Sirk maymunu muyum lan ben?"

​Kenan arka koltuktan öne doğru atılıp adamın ensesine sağlam bir tokat patlattı. "Sirkini de seni de sikeceğim şimdi! Adam arkamızdan bizi sikmeye geliyor, biz burada hala mal gibi duruyoruz!"

Barış soluk soluğa kalmıştı, telefonu koltuğun altına fırlattığı gibi Kerem’in koluna yapıştı.

"Kerem bas gaza oğlum! Bak çaresi yok, adam ya bizi otoyolda duvara yapıştıracak ya da biz o kamyonete yetişip brandayı açmadan olaya el koyacağız! Köklen şu pedala!"

Barış, soluğu darala darala torpido gözünü açıp fırlattığı telefonu aramaya koyuldu. "Durun, durun! Belki bir kez daha ararsak, bu sefer ayaklarına kapanıp 'Valla kız senin, biz kurbanın olalım bokunu yeriz' dersek kurtuluruz! Telefon nerede lan?!"

​Tam o sırada, arabanın tavanındaki antenin kestiği o tuhaf hışırtı sesinin ardından, torpido gözünün altından telefon yeniden titremeye ve o delirmiş zil sesiyle çalmaya başladı. Ekranın ışığı karanlık arabanın içinde bir projektör gibi parladı; Ali.

​Arabanın içindeki herkes sanki elektrik akımına kapılmış gibi aynı anda sustu. Barış yutkundu, eli havada asılı kaldı. Özgür nefesini tuttu, Kerem ise direksiyonu bırakmadan göz ucuyla telefona baktı ve başını iki yana sallayarak endişeli bir şekilde mırıldandı.

​"Allah rahmet eylesin gençler. Hepinizi tanımak güzeldi."

Kerem’in o buz gibi "Allah rahmet eylesin" kehaneti arabanın içinde yankılanırken, torpido gözünün altından durmaksızın zırlayan telefon sanki yaklaşan idam mangasının trampet sesi gibi kulakları tırmalıyordu.

​Barış, elini uzatıp telefonu almaya çalışırken parmakları zangır zangır titriyor, ekrandaki o devasa Ali yazısı gözünün önünde sanki kırmızı birer kan damlasına dönüşüyordu.

​"Almıyorum lan!" dedi Barış birden tırsarak elini geri çekip. "Ben bu telefona bakamam! Adam kesin 'Konumu atın, mezarınızı kendiniz kazın' diyecek! Özgür al sen aç, senin sesin daha az suçlu çıkıyor!"

Özgür dehşetle iki adım geriye kaçmaya çalışarak önüne doğru sindi. "Ulan mal mısın, adam az önce 'hepinizi sikerim' dedi! Telefonu açarsam ses dalgalarıyla bile beni sikecekmiş gibi hissediyorum, sen aç!"

Telefon çalmaya devam ediyor, arabanın içindeki o 220 kilometre hızla akan rüzgâr sesine ve motorun çığlığına adeta meydan okuyordu. Sonunda Barış, daha fazla dayanamayıp gözlerini sımsıkı yumdu, "Cehennemin bucağına kadar yolumuz var!" diye haykırarak telefonu kaptığı gibi yeşil tuşa kaydırdı ve hoparlöre verdi.

​Arabanın içine Ali’nin nefes sesi düştü. Ama bu sefer o kükreyen, öfkeden deliye dönmüş adamdan eser yoktu. Sesi öyle tuhaf, öyle korkunç derecede sakindi ki, bu sükunet öfkesinden yüz kat daha fazla korkutuyordu insanı.

"Telefonu açtınız... Demek cesaretiniz hâlâ yerinde, koçlar." Ali hafifçe güldü, sigara kokulu o boğuk nefesi kulaklarına doldu. "Dinliyorum sizi. Hangi yalanla geleceksiniz bu sefer? 'Sinema salonunun müdürü arkadan el sallıyor' falan diyecek misiniz yine?"

Barış bir an ne yapacağını bilemeyerek telefonu havada salladı, sonra gözleri aniden parladı ve son bir hamleyle hoparlördeki telefonu tekrar ağzına yaklaştırdı.

​"Dur dur dur! Kapatma lan Ali, telefon kapandı sandık! Sakın ateş etme, yalan söyledik! Eee şey... Kızı kurtarmaya çalışıyoruz!"

Özgür dehşetle Barış'ın koluna yapıştı. "Ulan ne kurtarması, adam bizi lahmacun gibi gömmeye geliyor!"
​
Barış, Özgür'ü itip nefes nefese haykırmaya devam etti.

​"Şöyle Ali... Meyra... Meyra aslında bir mafya çetesi tarafından kaçırılmıştı! Biz de kızı o piçlerin elinden kurtarmak, senin önüne 'İşte intikamını aldık reis' diye sermek için arkalarından kovuluyoruz! Kız kasada kendi isteğiyle duruyor çünkü o hain çeteye sızdı, undercover yani! Biz senin arkandan değil, senin adına operasyon çekiyoruz!"

​Arka koltuktaki mafya bozuntusu bu sefer dayanamayıp kahkahayı patlattı:.

"Oğlum sen senarist olsan var ya, Oscar'ı değil doğrudan akıl hastanesini kazanırsın! Undercover ne lan!"

​Kenan arkadan uzanıp adamın ağzına elindeki cips paketinden birkaç cips alıp tutuşturdu.

"Kes sesini zibidi, al şundan ye de sus azıcık."

Telefonun ucunda Ali’nin o ölümcül sessizliği bir kez daha ağırlaştı. Pikabın motor uğultusu arasından Ali’nin derin, sabrı taşmak üzere olan o boğuk sesi duyuldu.

​"Undercover... Öyle mi?" Ali’nin sesinde bu kez tarif edilemez bir kan dondurucu gerginlik vardı. "Demek benim sevgilimi kurtarmak için kendi başınıza operasyon çekiyorsunuz, ha? E o zaman arkamdan neden kaçıyorsunuz lan mal herifler, gelin yanıma konvoy kuralım."

​Barış, ipin ucunu kaçırdığını anlayınca tamamen duygu sömürüsüne bağladı, sesi titredi, gözlerinden hayali yaşlar süzülür gibi oldu.

​"Korkuyoruz çünkü! Seni çok sevdiğimizden, sana yanlış bir şey yaparız diye ödümüz patlıyor! Valla kızı sana sağ salim getireceğiz, yeter ki otoyolun ortasında bizi ezip geçme, kurbanın olalım önünde diz çökeriz!"

​Barış, ipin ucunu kaçırdığını anlayınca tamamen duygu sömürüsüne bağladı, sesi titredi, gözlerinden hayali yaşlar süzülür gibi oldu.

Arabanın içinde dördü de nefesini tutup Ali’nin vereceği hükmü bekledi. Kerem, ibrenin 230'da sabitlendiği yolda dikiz aynasından Ali’nin pikabının farlarına baktı. Far ışıkları biraz olsun yavaşlar gibi olmuş, kamyonet aralarındaki mesafeyi korumaya başlamıştı.

​Telefonun ucundan Ali’nin o ağır, yorgun ama gergin iç çekişi duyuldu.

​"Yemin ediyorum ömrümü yediniz... Beş dakika içinde otoyolun dinlenme tesisine çekiyorsunuz. Eğer orada olmazsanız, bu sefer mafya falan dinlemem, hepinizi o kasaya gömerim. Anlaşıldı mı?"

​Çat. Telefon kapandı.

Barış gergin bir nefes alıp kendini koltuğa bıraktı, ter içinde kalmıştı: "Yemedi... Yemin ederim kazığa oturtup sikecek bizi."

Kerem direksiyonu sağa kırıp sinyali verirken dişlerinin arasından tısladı. "Senin ben kafanı sikeyim."

Arka koltuktaki mafya bozuntusu, kafası hâlâ camla kapı arasında sıkışık vaziyette duruma ortak oldu. Sıkışıklıktan yüzü ekşimiş bir halde kahkahaya benzer bir hırıltı çıkardı: "Valla bence hak ediyorsunuz. Adamın sevgilisini kaçırıp üstüne bir de mafya masalı anlattınız. Beni de araya kaynatmazsanız bu hikayenin en karlı çıkanı ben olurum."

​Kenan arkadan uzanıp adamın kafasına son bir kez öyle bir şaplak indirdi ki, mafya bozuntusu acıyla inledi: "Bunun da çenesi açıldı. Sana kim konuş dedi lan! Al şundan ye." diyip adamın ağzıne el acele elindeki cipsleri tıkmaya başladı.

Kerem, arabanın frenine basıp tesisteki bomboş park alanının ortasında aracı durdurdu. Motor rölantide sessizce çalışırken, arabanın farları tesisin beton duvarını aydınlatıyordu. Sağ ayna dikizinden baktıklarında, uzaklardan gelen o devasa pikabın farlarının fırtına gibi tesise doğru döndüğünü gördüler.

Tik tak... Tik tak...

​Ali geliyordu.

​Kerem vitesi boşa alıp ellerini direksiyonun üzerine bıraktı. Yüzünde ne korku kalmıştı ne de öfke; sadece mutlak bir kabulleniş ve sitem vardı. Yan gözle Barış’a bakıp dişlerinin arasından zehir gibi tısladı.

​"Senin ben o saksını çalıştıran kafanı sikeyim Barış... Hazırlanın, imam efendi birazdan cenaze namazımızı kıldırmaya geliyor."

Kerem, Barış, Özgür ve Kenan ölüm maçı için idama götürülmeyi bekler gibi nefeslerini tutmuş, tesisin bomboş ve loş park yerinde bekliyorlardı. Arkadan yaklaşan o devasa pikabın farları, karanlığı yara yara park alanına girdi ve tam yanlarında, lastiklerinden sert bir sürtünme sesi çıkartarak durdu. Arabasının kapısı gıcırtıyla açıldı. Sert, ağır bot adımları asfaltın üzerinde yankılandı. Adamın biri, hışımla üzerlerine doğru yürümeye başladı. Ama adımların o ritmi, o boğuk hırıltısı ve havadaki tütün kokusu... Ali’ye ait değildi.

Herkes başını aynı anda kaldırdı. Arabaya yaklaşan kişi Ali değil, uzun boylu, siyah deri montlu, yüzünde körkütük bir sarhoşluk ya da uykusuzluk ifadesi olan, ellerini cebine sokmuş yabancı bir adamdı. Yabancı, arabasına bindiği gibi kapıyı sertçe çarptı, direksiyona geçip motoru bağırtarak hiç arkasına bakmadan tesisin çıkışına doğru fırlayıp gitti.

"Oh şükür yarabbim! Adam Ali değilmiş. Bizim kuruntu tavan yapmış! Yaşıyoruz lan, yaşıyoruz!"

Tesisteki o absürt gerginlik yerini yavaş yavaş derin bir soluğa bırakırken, Kerem vitese uzanıp gaza basmaya hazırlanıyordu ki, arabanın içindeki o sessizliği delen o keskin, acımasız bildirim sesi patladı. Dört adamın da kanı dondu. Barış’ın az önce yüzüne yayılan o piçkin sırıtış anında donup kaldı. O sırada arka koltuktaki mafya bozuntusu, sıkışık kafasını hafifçe sallayarak ön konsolu işaret etti.

"Şu torpido gözünün altındaki aralıkta bir şeyler titreşiyor gençler. Hani şu ikinci hat dediğiniz şey olmasın?"

​Özgür dehşetle parmağını uzatıp torpido gözünün altını gösterdi. Oradan, deli gibi yanıp sönen ikinci bir telefonun ekran ışığı sızıyordu. Barış’ın yedek telefonu, sesini kısmayı unuttukları için loş arabanın içinde bir projektör gibi parlıyordu. Ekranın üzerinde düşen mesajın o korkunç, sessiz bildirimi parladı.

​ALİ:

"Götünüzü iyi kurtardınız. Dua edin benzin bitti, şarjım yok, yoksa belanızı sikmiştim. Dönünce hesabınızı keseceğim."

Arabanın içinde derin, buz gibi bir sessizlik yayıldı. Barış’ın yüzündeki o saniyelik rahatlama sırıtışı anında soldu, gözleri fal taşı gibi açıldı. Telefonu Özgür’ün elinden yavaşça çekti, sanki elinde patlayacakmış gibi baktı.

"Şarjı yokmuş! Ali’nin şarjı yokmuş! Allah'a şükür!Adam yolda kalmış evet ama... ama bizi kesmekten vazgeçmemiş lan! Sadece 'şimdi şarjım ve benzinim yok, ilk işim sizi oymak olacak' diyor!"

Özgür’ün zafer naralarıyla birlikte Barış, az önce donup kaldığı yerden birden kendine gelip elini havaya salladı.

​"Oğlum, adamın şarjı yoksa, benzini de bittiyse bu gece bize tahliye kararı çıktı demektir! Sabaha kadar ne benzini kalır ne şarjı! Biz de bu arada toz oluruz amına koyayım!"

​Arka koltuktan Kenan uykulu gözlerini ovuşturarak doğruldu, kafasını camdan kurtarmaya çalışan mafya bozuntusuna çarpa çarpa öne doğru uzandı.

"Ne tahliyesi lan? Adam şarjı bitmeden önce konumumuzu biliyordu! Telefonu kapansa bile yedem powerbank vardır, kesin telefonunu başka bir şeyden şarj ediyordur!"

Kerem, direksiyona yaslandığı yerden bitkin bir şekilde gözlerini araladı. Yüzündeki o sinir bozuk gülümsemeyle başını iki yana salladı. "Oğlum kafayı yemişsiniz siz... Adamın benzin deposu boşalsa bile o kafayla yürüyerek yine gelir bizi bulur. Ama haklı olduğu tek bir şey var: Şu an şarjı yüzde sıfır ve yolda kaldı."

​Barış, elindeki o ölü ekrana son bir kez dik dik baktıktan sonra telefonu torpido gözünün üstüne fırlattı ve derin bir nefes vererek başını koltuğa yasladı.

"O zaman bu gece bizim gecemiz beyler. Ali’nin şarjı bitene kadar biz de bu tesiste kök salıyoruz. Sabaha Allah büyük, belki benzin buluruz, bulamazsak da en azından ölümümüz şarjlı bir telefondan gelmez!"

-

Sabahın kör ayazı, arabanın buz tutmuş camlarını yavaş yavaş çözmeye başlarken, içeri sızan ilk güneş ışığı içerideki o absürt tabloyu tüm ihtişamıyla gözler önüne serdi. Geceki o korku dolu ölüm kalım savaşı, yerini tamamen anatomik bir mucizeye bırakmıştı.

Sabahın sekizi, tesisin üzerine soluk, hasta sarısı bir gün ışığı bırakmıştı. Dışarıda ne Ali vardı ne de o devasa pikap; ortalıkta sadece uzaklardan gelen bir kamyonun lastik sesi ve tesisin arkasında rüzgârda sallanan paslı bir tabela vardı.

​Ama arabanın içindeki o "anatomik mucize" hâlâ bozulmamıştı.

​Barış sol ayağını hâlâ vites koluna dolamış, sağ koluyla Kerem’in boynunu mengene gibi sıkmaya devam ediyor; Kerem ise ağzı bir karış açık, Barış’ın omzuna salya akıtarak hıncıl hıncıl horluyordu. Arka koltuktaki Özgür ise, kafası Kenan’ın kucağında ters dönmüş vaziyette yatıyordu. Kenan ise uykusunda sanki bir karısının dizinde yatan kırk koca gibi çyle bir sarılmıştı ki, Özgür’ün dizine koala gibi yapışmıştı.

Özgür, kafasını arabanın tavanından sertçe çarpıp uykusundan sıçradığı an, odaklanmaya çalışırken gözleri ilk olarak sol tarafına kaydı. Ve gördüğü manzara karşısında beyni bir saniyeliğine tamamen durdu. Kenan, uykusunda Özgür'ü sabah uyanan masum bir eş sanmış olacak ki; kollarıyla Özgür’ün bacağına koala gibi sarılmış, kafasını da dizine gömmüş, üstüne bir de ağzındaki salyayı Özgür’ün pantolonuna doğru akıtarak mışıl mışıl horluyordu.

​Özgür’ün gözleri fal taşı gibi açıldı. Yüzü aniden kireç gibi sarardı, ardından öfkeyle mosmor kesildi ve arabanın tavanını inleten o efsanevi çığlığı bastı.

"LAN!"

Özgür, dehşet içinde çırpınmaya başlarken arka koltukta bacaklarını sallaya sallaya Kenan’ı tekmelemeye koyuldu. Özgür’ün bu ani cinnet çığlığıyla önde birbirine dolanmış olan Barış ile Kerem de korkuyla havaya sıçradı.

​Kerem, omzundaki salyayı silmeye çalışırken bocaladı.

"Hükûmet darbesi mi oluyor lan, ne bağırıyorsun sabah sabah!"

Kenan ise Özgür’ün tekmeleriyle ve feryatlarıyla uykusunun en tatlı yerinden uyanıp gözlerini ovuşturdu. Etrafa aptal aptal baktıktan sonra sarıldığı şeyin bir yastık değil, Özgür’ün kıllı bacağı olduğunu fark edince aniden geri çekildi. Yüzünü buruşturarak sanki zehirli bir yılan tutmuş gibi Özgür’ü ittirdi.

"Kocan mıyım lan ben senin gavat oğlu gavat! Yapıştın sikseydin bari!"

Arka koltukta kafası camla kapı arasında hâlâ sıkışık duran mafya bozuntusu, bu romantik uyandırma servisini izlerken gülmekten kaburgalarını tuttu.

"Valla sabah draması olarak harika bir açılış sahnesiydi. Kenan’ın uykusunda Özgür’e duyduğu bu derin sevgi beni bile duygulandırdı."

Kenan sinirle arkadan uzanıp adamın kafasına kallavi bir şaplak indirdi.

"Kes sesini lağım faresi! Senin de kurgunu da sabah sabah sikeceğim şimdi!"

Kerem’in "Bas gaza!" feryadıyla birlikte araba son damla benzinle otoyolda hızla ilerlerken, arkadaki dalaşma ve karşılıklı şaplaklaşma doruğa çıkmıştı. Mafya bozuntusu bir yandan Kenan’ın vurduğu şaplakların acısıyla kıvranıyor, bir yandan da tüyümeye çalışıyordu. Arka kapının koluna asıldı. Seyir halindeki arabanın kapısı “Gıcırt!” sesiyle ardına kadar açıldı. Dışarıdan gelen otoyol rüzgârı arabanın içine doluşurken, adam kendini aniden dışarı atmaya çalıştı. Yarı beline kadar dışarı sarkan mafya bozuntusu, otoyolun asfaltına bodoslama atlamak üzereyken bacaklarından havada sallanmaya başladı.

Barış dehşetle arkaya doğru uzandı ve adamın montunun yakasından tuttuğu gibi içeri çekmeye çalıştı: "Lan salak! 120 kilometre hızla gidiyoruz, asfaltın üstüne patates çuvalı gibi yapışacaksın, dur!"

​Kerem dikiz aynasından arkaya bir göz atıp çığlığı bastı. "Hükümet gibi adam, yolda zayiat vereceğiz! Çekin lan şunu içeri! Zaten Ali şarjını benzinini doldurur doldurmaz belamızı sikecek!"

Adam Ali’nin ismini duyduğunda daha da hızlanırken, Kenan arkadan uzanıp adamın bacaklarına yapıştı ve Özgür’le birlikte iki kollu bir manevrayla mafya bozuntusunu içeriye doğru çekip arabanın tabanına paldır küldür devirdiler. Mafya bozuntusu arabanın tabanında nefes nefese yatarken, yüzünde hâlâ o manyakça bir sırılsıklam sadakat ifadesi vardı.

"Bırakın lan beni! Benim Trabzon’a gitmem lazım, sizinle otoyol mezarlığına kadar gelemem!"

Barış soluk soluğa, yakasını düzelterek arkaya baktı ve kafasını salladı. "Ulan dangalak hem Trabzon’a gideceğim diyorsun hem de araba hareket halindeyken kamyon gibi yola atlıyorsun! Otur lan aşağı, kapıyı da kilitle Kerem, bu manyak bizi otoyolun ortasında katil yapacak! Zaten aynı yere gidiyoruz, ne bu kaçma merakı."

​Özgür kaşlarını çatıp Barış’a döndü.
"Oğlum ne aynı yeri? Adam Trabzon’a gidiyor, biz nereye gidiyoruz?"

​Barış piçkin sırıtışını yayıp ellerini iki yana açtı: "Lan Trabzon’a gitmiyor muyuz? Ali de oraya dönüyor, bizim de istikamet orası!"

"Oğlum sen bize kefen mi giydirmeye çalışıyorsun? Lan gerizekalı, herif bizi İzmir'de biliyor ya hani!"

"Lan arkadaşım kız dünden beri meydanda yok! Bu durumda nerede olabilir sence? Tabii Ali’nin peşinden gidecek ama nasıl gittiğini bilmiyoruz işte!"
​
Kerem dikiz aynasından arkaya bakıp direksiyonu sıkıca kavradı.

"Ama Ali’nin sesi sakin geliyordu. Demek ki dün yorgunluktan unuttu, bu gerizekalı da direksiyon başındaki adamı trollemeye kalkınca, kaçırıldı ayaklarını falan yemedi... Zaten yese bu kadar sakin kalamazdı. Şimdiye hepimizi bulur selalarımızı okuturdu. Hem benzin bitik, başka nereye gideceğiz lan? Trabzon yolundayız işte. Otur lan sen de mafya bozuntusu."

-

Trabzon’un girişindeki o tozlu meydanda arabanın durduğu an, arabanın kapısı güm diye açıldı. İçeriden dondurucu Karadeniz ayazı ve balık kokusu eşliğinde döküntü dörtlü, patates çuvalı gibi yere döküldü.

​Barış, üstündeki balık pullarını silkelerken ayaklarının üzerinde zor duruyor, yüzünde üç buçuk bir ifadeyle etrafa bakınıyordu.

"Eğer burada da kızı bulamazsak Ali harbi selamızı okutacak..."

Özgür, kaldırıma kapaklandığı yerden doğrulup elindeki balık pulunu hırsla fırlattı ve Barış’ın kafasına geçirdi.

​"Kızı bulacağız diye kendi selamızı okutuyoruz zaten dangalak. İzmir’den kalkıp buraya, Karadeniz’in ayazında balık kasaları arasında füzyon reaktörü gibi donarak geldik! Eğer o kız ortalıkta yoksa, Ali’yi falan boş ver, ilk seni bu meydanda kemençe yayıyla oyarım!"

Kenan üzerindeki montu çekiştirip tir tir titrerken meydanın ortasındaki dumanı tüten kahvehaneye doğru gözlerini dikti. Sesi dişlerinin arasından titreyerek döküldü.

​"Lan bir susun! Parmaklarımı hissetmiyorum oğlum, ellerim şu an tahta kaşık gibi kaldırdığım yere yapışıyor."

​Kerem ise ceketinin yakasını iyice yukarı çekip etraftakileri süzerken gözlerini kısıverdi. Cebinden telefonunu çıkarmaya çalıştı ama ekran buz tutmuş gibi donmuştu. Derin bir nefes verip nefesi havada beyaz bir bulut gibi kaybolurken söylenmeye başladı.

Kerem homurdanarak kahvehaneye doğru bir adım atacağı sırada, arkalarından gelen hafif bir hışırtıyla durdu. O sırada arabanın arkasından ya da yan kaldırımdan sinsi sinsi tüyemeye çalışan mafya bozuntusu, iyice çömelmiş, adeta bir yengeç gibi yan yan kaçmaya çalışıyordu. Karadeniz’in o soğuk rüzgârında ayağı buz tutmuş kaldırıma kayınca hafifçe tökezleyip yere kapaklandı.

Kenan, dişleri birbirine vurarak tam önüne baktığı sırada, bu sinsi hareketliliği kuyruk gözüyle yakaladı. Yavaşça kafasını çevirdi; mafya bozuntusunun çamurlu kaldırımda solucan gibi sürünmeye çalıştığını gördü. Kenan’ın gözleri kocaman açıldı, titremesi bir anda öfkeye dönüştü. Elini uzatıp yanındaki Kerem’in ceketini çekiştirdi, dişi ve çenesi titreyerek fısıldadı.

​"Lan... Kerem... Bak şuraya. Lağım faresi yine tüyüyor!"

​Kerem kafasını arkaya çevirdiğinde mafya bozuntusunun o komik kaçış manevrasını gördü. Dudaklarından bıkkın bir nefes bırakırken piçkin bir sırıtış yerleşti yüzüne.

"Hani sen Trabzon’a geliyordun lan? Geldin işte. Ne bu telaşın?"

Kenan, adamın bu dilsiz ve sinmiş haline şöyle bir baktı, parmaklarını kütürdeterek tam önünde durdu ve elini uzattı.

​"Sesini çıkarmıyorsun ha? Demek 'kurbanlık dana' moduna geçtin, öyle olsun." Kenan avucunu adamın burnunun dibine kadar soktu.

"Çıkar telefonunu lan."

​Mafya bozuntusu korkuyla geri çekilip kafasını kaldırdı.

"Hangi telefon? Ne telefonu, benim telefonum yok ki..."

​Özgür, sobanın kenarından kollarını kavuşturup alayla sırıttı.

"Oğlum demin sabaha kadar Ali’nin şarjı bitti, IP adresimiz çıkacak diye ortalığı ayağa kaldırıyordun, şimdi telefonum yok mu diyorsun? Ver lan ocağın üstündeki telefonu, yoksa muz gibi soyarım sonra da... Gerisini anladığını düşünüyorum."

Kenan, mafya bozuntusunun lafını bitirmesine bile izin vermedi. Bir hamlede adamın yakasına yapıştığı gibi telefonu diğer elinden kapıp havaya kaldırdı. Yüzündeki piçkin sırıtış yavaşça ciddiyete dönerken kaşlarını çattı.

"Durdurun tuşları... Bakın buraya. Son arama dün gece yapılmış. Ve bilin bakalım bu dangalağı arayan isim kim?"

Kenan telefonu incelemeye devam ederken, mafya bozuntusu ellerini havaya kaldırıp sinirle söylendi.

"Ya verin telefonumu-"

Kenan, mafya bozuntusunun lafını bitirmesine bile izin vermedi. Bir hamlede adamın yakasına yapıştığı gibi telefonu diğer elinden kapıp havaya kaldırdı.

​"Önce sesini keseceksin dedik lan sana! Telefon melefon yok!"

Barış, Kenan’ın elindeki telefonun ekranına doğru uzandı, gözlerini kısarak yazan ismi okumaya çalıştı. Sonra merakla araya girdi.

​"Oğlum amma konuştun karı gibi, uzatmasana lan! Kimmiş?"

Kerem ekrandaki ismi parmağıyla işaret ederek, sesindeki o gergin tonu gizleyemeden masaya fısıldadı.

"Kuzey..."

-

Trabzon’un eteklerindeki o sisli, devasa büyük yayla evinin geniş salonu, bir saniye önce bıçak keser gibi sessizken, patlayan bir kıyamet yeri gibi darmadağın oldu.

"NE DİYORSUN LAN SEN?!" diye kükredi Ali, karşısındaki titreyen adamın boğazına yapıştığı gibi duvara savururken. Odanın ortasındaki sehpa devrilmiş, hırsından ne yapacağını bilemeyen Ali etraftaki her şeyi tekmelemeye devam ediyordu. Nefes nefese kalmış, gözleri dönmüş bir halde odanın içinde bir o yana bir bu yana koşturuyor, eline geçen demir sopayla duvardaki eski bir tabloyu darmadağın ediyordu. Ortalık savaş alanına dönmüştü; etrafta kırılmadık eşya, dağılmadık köşe kalmamıştı.

Eline geçirdiği ağır bir meşe sandalyesini odanın ortasına doğru bütün gücüyle fırlattı; sandalye cam kenarındaki eski bir büfeye çarparak parça pinçik oldu. Ortalık adeta savaş alanına dönmüştü, odada kırılmadık cam, dağılmadık eşya kalmamıştı.

​"Kuzey mi?! Ulan o orospu çocuğu yüzünden Meyra az daha ölüyordu! Şimdi ben de onu sike sike öldüreceğim-"

​Ali elindeki meşe sandalyesini tekrar havaya kaldırıp savuracağı sırada, bir ok gibi fırlayan Barış, bir hamlede adamın üzerine atladı. Ali’yi arkasından kavradığı gibi devasa gövdesini duvara sertçe çarptı.

"Lan bir dur! Ne ölmesi lan?! Kıza mı bir şey yapmaya kalktı?!" diye kükredi Barış, bir yandan Ali’nin devasa kollarını zapt etmeye çalışırken, diğer yandan bacaklarıyla adamın hareket alanını kilitledi. "Kimi sike sike öldürüyorsun, soluklan biraz! Gören de salona atar atmaz madalya takacaksın sanır!"

​Ali, sırtı duvara yapışmış halde nefes nefese soluyor, öfkeden gözü dönmüş bir şekilde tepinerek Barış’ı üstünden atmaya çalışıyordu.

"Çekil lan aradan! O Kuzey denen piç kurusu o kızı o hale getirdi, az daha canından oluyordu! Onun belasını sikeceğim..."

Barış, Ali’nin bileklerini duvara bastırıp ağırlığını tam üstüne vererek sırıtarak yüzüne doğru eğildi.

"Oğlum sakin ol, bende ne adrenalin bıraktın ne kafa! Kuzey’in de cezasını keseceğiz, o lağım faresinin de! Önce bir derin nefes al, yavaş gel yoksa seni de buraya zincirle bağlarım!"

Barış, Ali’nin göğsüne hafifçe bastırıp kalkmasına izin vermedi, pis bir sırıtışla tepesine dikildi. "Nasıl az daha ölüyordu oğlum anlat şunu."

​Ali, Barış’ın göğsüne bastıran ağırlığı altında homurdanarak koltuğa daha da yaslandı. Soluk soluğa, yüzündeki o gergin hatları biraz olsun gevşetip kafasını şöminenin önüne doğru çevirdi. Meyra hâlâ şalın altında sessizce oturuyordu; durumu biraz toparlamış olsa da gözlerindeki o korku tamamen silinmemişti.

​Ali derin bir nefes alıp dirseklerini dizlerine dayadı, yüzünü elleriyle sıvazladıktan sonra başını kaldırıp dördlüye baktı.

"Nasıl olacak... Ben pikabın kapısını açıp Meyra’yı gördüğümde, hiç düşünmeden buranın az ilerisindeki küçük bir yayla evine götürdüm. Bu orospu çocuğu da..." dedi saçlarını çekerek.

"Sizin o bahsettiğiniz piçi bizim kaldığımız yayla evine göndermiş!"

Odanın ortasında Ali sinirden saçlarını çekiştirip soluk soluğa bağırırken, arkadaki şalın altından ani bir hışırtı koptu. Hastalığı yüzünden hâlâ sapsarı ve bitkin duran Meyra, ayaklarının üstünde titreyerek kalktı. Sendeleye sendeleye Ali’nin arkasına kadar yürüdü; küçük bir kız çocuğu gibi narin ve korunmasız hareketlerle kollarını Ali’nin beline doladı, başını da adamın sırtına yasladı.

Küçük bir kız çocuğu gibi sızlanan kadının kokusu, o fırtınalı yayla evinin havasını bir anda tamamen değiştirdi. Ali’nin kasılan omuzları, taşı sıksa suyunu çıkaracak olan o devasa gövdesi bıçak gibi yumuşadı. Bütün o öfkesi, kükremesi, intikam planları sanki bir nefeste uçup gitmişti.

Kızın saçlarına koruyucu bir şefkatle sığınan çenesini bastırırken, gözleri bir anda odanın diğer köşesinde dikilip kalan dörtlüye çevrildi. Yüzündeki o yumuşak, pamuk gibi ifade yerini anlık bir otoriteye bırakırken, başını hafifçe kapıya doğru sarsarak sessizce "dışarı çıkın" işareti yaptı. Barış, Ali’nin bu mimikli fırçasını anında çaktı. Gözlerini devirip alayla dudak bükerek Kenan’ın omzuna hafifçe vurdu. Kerem en önde dışarı çıkarken, arkasından kapıyı gürültü yapmamaya özen göstererek tık diye örttü.

Yayla evinin o loş odasında Ali, kollarının arasında usulca nefes alıp veren Meyra’yla baş başa kaldı. Dağın başındaki fırtına dışarıda ulumaya devam ederken, içerideki bu tuhaf ve gergin huzur bir süreliğine her şeyi sessizliğe gömdü. Yayla evinin o tahta kapısı arkadan tık diye kapandığında, içerideki dünya dışarıdaki dondurucu fırtınadan ve dağın başındaki tehlikeden tamamen soyutlandı.

​Ali, kollarının arasında narin bir kuş gibi titreyen Meyra’yı gövdesine daha da sararak sırtını şöminenin tuğlalarına yasladı. Dışarıdan rüzgârın uluması duyuluyordu ama içeride sadece ikisinin düzensiz, yavaşlayan nefes sesleri vardı. Ali, başını hafifçe eğip çenesini Meyra’nın ipek gibi dökülen saçlarının üstüne bastırdı. Gözlerini kapatıp içindeki o dipsiz öfkenin, o koca mafya kibrinin nasıl da bir anda buharlaşıp gittiğini hissetti. Elleri hâlâ titretiyordu; ama bu kez sinirden değil, kollarındaki kadını kaybetmenin o korkunç eşiğinden yeni dönmüş olmanın yarattığı o derin sarsıntıdandı.

​"Korkuttum seni değil mi?" diye fısıldadı Ali, sesi normalde dağları inleten o sert tondan fersah fersah uzak, piyanodan dökülen en narin nota gibi yumuşaktı. "Geçti güzelim... Bak buradayım, yanımdasın."

Ali, yanağındaki o küçük elin üzerine kendi büyük, sıcak avucunu kapattı. Gözlerini Meyra’nın gözlerine dikti; o bakışta ne bir kabadayılık ne de bir tehdit kalmıştı. Sadece yıllardır kalbinin en kuytu köşesinde sakladığı o devasa, ezici sevda vardı. Eğildi ve çatlamış dudaklarına, sanki kırılacak porselen bir bebekmiş gibi korka korka, nefesini içine çekerek uzun ve derin bir öpücük kondurdu. Meyra gözlerini kapattı, kollarını Ali’nin boynuna dolayarak bu sıcaklığa biraz daha sığındı. Dışarıda dünya yıkılsa, yer yerinden oynasa umurlarında bile değildi; o an, o loş ve dumanlı yayla evinde zaman sadece onlar için durmuştu.

Ali’nin dudakları, Meyra’nın dudaklarından yavaşça ayrıldığında her ikisi de soluk soluğa kalmıştı; dışarıdaki kış fırtınasının uğultusu bile aralarındaki bu derin, yoğun nefes seslerinin arasında kaybolup gitmişti. Ali, gözlerindeki o sönmeyen, tutku dolu parıltıyla kadının yüzünü incelemeye devam etti; doyamaz bir hırsla başını yeniden eğip onu bir kez daha öpmeye yeltendiği an, Meyra birdenbire yüzünü buruşturdu.
​
Genç kadının aniden yüzüne vuran o ani solgunluk ve midesinden boğazına doğru tırmanan o korkunç bulantı dalgası her şeyi bir anda altüst etti. Meyra, ellerini hızla Ali’nin göğsüne bastırıp panikle geriye doğru itti.

​Meyra ağzını elleriyle kapatıp neye uğradığını şaşırmış olan Ali’yi aniden arkasında bırakarak, yayla evinin arkasındaki küçük tuvalete doğru sendelediği gibi apar topar fırladı. Kapıyı arkasından çarparak kapatırken içeriden gelen öğürme sesleri, o romantik ve büyüleyici atmosferi bir anda darmadağın etti.

Ali, kollarının boş kalmasının yarattığı şokla bir saniye öylece, elleri havada asılı kaldı. Yüzündeki o yumuşak, romantik ifade anında silindi; yerine hem derin bir endişe hem de ne yapacağını bilememenin o aptallaştıran şaşkınlığı yerleşti.

​"Meyra? Güzelim, iyi misin?" diye seslendi Ali, endişeyle ayağa fırlayıp kapının önüne kadar giderek sert ahşap paneli hafifçe yumrukladı.

​İçeriden Meyra’nın kesik kesik, zor nefes alan sesi geldi.

"İyiyim... Gelme, sakın gelme!"

​Ali, kapının önünde huzursuzca bir o yana bir bu yana adımladı; dışarıda dondurucu soğuk ve yaklaşan tehlike dururken, içeride kadının bu hali onu az önceki sinirinden bile daha çok germişti. Ellerini saçlarından geçirip tıslamaya başladı.

"Ulan o Kuzey piçini elime geçirdiğimde sadece öldürmeyeceğim, bu kızın çektiği her anın hesabını tek tek sike sike soracağım!"

Ali, kapının tahtasına hafifçe bir kez daha vurdu, sesi bu kez endişeden tamamen kısılmıştı.

​"Meyra? Güzelim, iyi misin? Aç kapıyı, yalvarırım bak, dayanılacak gibi değil bu hâlin."

​İçeriden suyun gürül gürül akma sesi duyuldu. Birkaç saniye sonra kapı hafifçe aralandı. Meyra, saçları yüzüne yapışmış, rengi kireç gibi solmuş halde kapı aralığından baktı. Dudakları titriyordu ama zayıfça gülümsemeye çalıştı.

​"İyiyim... Cidden iyiyim Ali, merak etme. Biraz yüzümü yıkayım, hemen geçer... Sen salona geç, geliyorum şimdi."

Ali, kadının o hâline kıyamaz bir ifadeyle baktı, içindeki sıkıntının büyüdüğünü hissederek başını salladı. "Tamam..."

Ali ağır adımlarla salona geri dönüp şöminenin önüne, az önce oturduğu sedirin kenarına çökerken; Meyra banyoda lavabonun kenarına tutundu. Soğuk suyu avuç avuç yüzüne çarparken, kalbi göğs kafesini dövüyordu. Zihni hızla geçmişteki o karanlık, kâbus gibi günlere, o balıkçı barınağında geçirdiği o korkunç saate gitti. Aynadaki yansımasına baktı; içini kemiren o şüphe, midesindeki bulantıdan çok daha ağır basıyordu. Zihni bulanıktı ama korkunç bir ihtimal kafasına çivi gibi çakıldı: Ya o geceden... ya o şerefsizden kaldıysa?

​Bu düşünce omurgasından aşağı buz gibi bir ürperti yayılmasına neden oldu. Gözleri doldu, elleri lavabonun kenarında kasıldı. Ali'nin dışarıda kendisi için dağları devirmeye hazır olduğunu, Kuzey'i öldürmek için yanıp tutuştuğunu biliyordu. Eğer bu ihtimal gerçekse... Ali bunu öğrenirse dünyayı yakardı, ama Meyra o gerçeği taşıyabilir miydi bilmiyordu.

Derin, titrek bir nefes alıp yüzündeki ıslaklığı sildi, toparlanmaya çalışarak yavaşça salonun kapısına doğru adımladı. Meyra, banyonun kapısını yavaşça aralayıp derin bir nefes aldı ve yüzündeki solgunluğu gizlemeye çalışarak adımlarını salona doğru yönlendirdi. İçini kemiren o korkunç düşünceyi zihninin en kuytu köşesine itmeye çalışsa da, midesindeki hafif bulantı ve baş dönmesi asıl gerçeği yüzüne tokat gibi çarpıyordu.

​Salona girdiğinde, Ali şöminenin önünde dikilmiş, ellerini ensesinde birleştirmiş bir o yana bir bu yana huzursuzca adımlıyordu. Dışarıdaki rüzgârın uğultusu ve kapının önünde toplanan tehlikenin kokusu havada asılı kalmıştı ama Ali’nin bütün dikkati kapıdan giren Meyra’daydı. Genç kadının hâlâ kireç gibi beyaz olan yüzünü görünce Ali hemen öne atıldı, endişeyle kollarından tutup kendine çekti.

"Hâlâ rengin sapı sarı, güzelim. Emin misin iyi olduğuna? Doktora, merkeze inelim istersen, daha fazla beklemeyelim burada."

Meyra, Ali’nin o endişeli ve sevgi dolu gözlerine bakmakta zorlandı. Yutkundu, hafifçe başını sallayıp sahte ama sakinleştirici bir gülümsemeyle ellerini Ali’nin göğsüne koydu.

"İyiyim Ali... Yemin ederim iyiyim. Sadece o soğuk su ve yaşadığım stres midemi altüst etti, hepsi bu..."

​Ali, kadının gözlerindeki o derin gölgeyi, o anlık kaçamak bakışı fark etse de üstünde durmadı; sanıyordu ki bütün bunlar sadece Kuzey'in yaşattığı o dehşet dolu gecenin ve donma tehlikesinin bir kalıntısıydı. İç çekerek Meyra’yı göğsüne çekti, saçlarından öptü.

"Tamam... Nasıl dersen öyle olsun birtanem. Ama gözüm üstünde, yorulmana izin vermem."

Tam o sırada, yayla evinin dış kapısına dışarıdan üç kez sert ve seri bir şekilde vuruldu. Ali’nin vücudu anında çelik gibi gerildi. Kollarının arasındaki Meyra’yı hızla arkasına alıp koruyucu bir hamleyle sedirin arkasına doğru çekti ve belindeki tabancayı şak sesiyle çekip namluyu kapıya çevirdi.

​Dışarıdan Barış’ın ironik kalmış sesi, tahta kapının arkasından boğuk bir şekilde duyuldu.

"Ali! Aç kapıyı çabuk! Misafirlerimiz var, hem de beklendiğinden erken geldiler!"

Ali, elindeki silahın namlusunu bir milim bile aşağı indirmeden, parmağı tetikte tahta kapının birkaç adım ötesinde dikildi. Çenesindeki kaslar gerilmiş, gözleri kapının kilidine kilitlenmişti. Arkasındaki büzüşüp kalmış olan Meyra’ya dönmeden, tok ve buz gibi çıkan sesiyle kükredi.

​"Kimmiş onlar?"

​
Kapının arkasındaki Barış, içeriden gelen bu sert ve tetikteki tonu duyunca ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı, nefes nefese bir sesle içeriye seslendi.

​"Oğlum biziz lan kim olacak! Kapıyı aç da içeri girelim, götümüz domdu amına koyayım!"

Ali, Barış’ın o tanıdık ve huysuz sesini duyunca derin bir nefes verdi ama yine de silahın namlusunu hemen indirmedi. Hızlı bir hamleyle kapının sürgüsünü geriye çekip kapıyı araladı.
​
Barış, Kerem ve Özgür dondurucu dağ soğuğunu ve kar fırtınasını içeri tıkarak apar topar içeri daldılar. Barış kapıyı omzuyla arkasından çarparak kapatırken burnunu çekti, ellerini birbirine vurarak ısınmaya çalıştı.

"Ulan Ali, az daha kim vurduya gidecektik! O nasıl bir tetikte beklemedir, sinir katsayıların tavan yaptı herhalde."

​Özgür montunun fermuarını biraz indirip soluklanırken etrafa göz gezdirdi: "Boş yapma lan, adam haklı. Dışarısı mahşer yeri gibi; Kuzey’in trolleri orman yolunu tutmuş, bizim elemanları da uçuruma yuvarladık ama her an burayı basabilirler."

​Ali, silahının emniyetini kapatıp belindeki yerine yerleştirirken yüzündeki o sert hatlar bir an olsun yumuşamadı. Hızla arkasındaki olanları korkuyla izleyen Meyra’ya döndü, yüzünü avuçlarının içine aldı.

"İyi misin güzelim? Korkuttum seni?"

​Meyra titreyen ellerini Ali’nin ellerine yaslayıp solgun bir gülümsemeyle başını salladı, midesindeki o bulantının ve zihnini kemiren o korkunç şüphenin altında ezilirken fısıldadı.

"İyiyim... Sen yanımdasın ya, iyiyim."

​Kerem pencerenin kenarındaki ahşap panjurun arasından dışarıyı kollarken seslendi.

"Beyler romantizmi bölmek istemem ama araba sesleri yaklaşıyor. Gavatın biri kapıya dayanmak üzere."
​
Ali, Meyra’nın yanağındaki ellerini yavaşça çekti ama gözlerindeki o yoğun endişe bir saniye bile eksilmedi. Dışarıdan gelen arabanın motor sesleri yayla evinin tahta duvarlarında yankılanmaya başladığında, zamanın daraldığını anladı. Hızla ayağa kalkıp Meyra’yı sedirin üzerine nazikçe yatırdı, battaniyeyi kadının üzerine iyice örttü.

"Buradan kıpırdamıyorsun. Gözlerini kapat ve dinlen." Meyra korkuyla başını sallarken, Ali aniden arkasını dönüp odanın diğer köşesinde bekleyen Barış’a dikti gözlerini.

"Yanında kalıyorsun, ona bakacaksın. Rahatsız biraz. Dinlenecek, sen de, siz de başında bekleyeceksiniz. Kenan, yürü."

Barış, Ali’nin emriyle hemen koltuğun yanındaki koltuğa yayıldı. Elindeki silahın şarjörünü kontrol ederken yüzündeki gülümsemeyi bu kez hafifçe bastırmıştı. Meyra’ya göz ucuyla bakıp fısıltıyla konuştu.

​"Merak etme yenge, Tarzan dışarıda ortalığı temizlerken biz burada nöbetteyiz. Rahatına bak sen."

​Ali ise belindeki tabancayı çekip sürgüsünü geriye doğru sertçe çekti. Yanında dikilen Kenan’a kafasıyla kapıyı işaret etti. Kenan, ceketinin içinden çıkardığı silahın emniyetini açarak Ali’nin hemen arkasında hizalandı.

​"Gelsin," dedi Ali, dişlerinin arasından süzülen buz gibi bir tonla. "Gelsin de şarjörü ağzına boşaltayım." dedi eli kapıya uzanırken. Ali, bir gözü Meyra’dayken, belindeki silahını eline alıp emniyetini açtı.

Ali, kapının ağır ahşap sürgüsünü yavaşça geriye çekerken gözlerini bir an bile Meyra’dan ayırmadı. Şöminenin cılız ışığında kadının yüzündeki o sarsılmış, korku dolu ama bir o kadar da çaresiz ifadeyi hafızasına kazır gibi baktı. Bu bakış, birkaç dakika önceki o narin öpücüğün değil; dışarıda kan dökmeye hazırlanan bir adamın son, koruyucu veda bakışıydı.

​Meyra koltuğun üzerinde battaniyeye daha da büründü, midesindeki o kahredici bulantı ve zihnini kemiren o karanlık şüphe bir an için dışarıdaki tehlikenin önüne geçti. Ali’nin gidişini izlerken titreyen sesini bastırmaya çalışarak fısıldadı.

​"Ali... Dikkat et, ne olur geri dön."

Ali cevap vermedi. Sadece güven verici bir şekilde gülümsedi, başını hafifçe eğip o buz gibi kararlılığını hissettirdi. Ardından kapıyı birkaç santim aralayıp Kenan ile birlikte dışarıdaki dondurucu karanlığa, sisin içinde patikadan yukarı doğru yaklaşan motor seslerine doğru birer gölge gibi süzüldü. Tahta kapı arkalarından tık diye kapandı ve kilitlendi.

​İçeride derin, ağır bir sessizlik çöktü. Sadece şöminede çıtırdayan odunların ve dışarıda uğuldayan poyrazın sesi vardı.

​Barış, elindeki silahı kucağına koyup sandalyeyi sedire biraz daha yaklaştırdı. Meyra’nın ne kadar solgun ve bitkin olduğunu görünce, az önceki makara halini bir kenara bırakıp sesini iyice kıstı.

"Valla yenge, Ali dışarıda fırtına koparıyor ama senin rengin kireç gibi. Soğuktan mı böyle oldun, yoksa bu dağ havası midede kramp mı yaptı? Baya kötü görünüyorsun."

​Meyra derin bir nefes alıp gözlerini kapattı, elini yavaşça karnının üzerine koydu. İçinde büyüyen o devasa korku, barınaktaki o kapkaranlık saatlerin hatırasını bir kez daha zihnine yıktı. Ya düşündüğü şey doğruysa? Ya kendisi o ahlaksız adamın lekesini taşıyorsa?

​"İyiyim..." dedi Meyra, sesi neredeyse hiç çıkmıyordu. "Sadece... midem çok bulanıyor Barış. Geçer şimdi."

​Özgür ise pencere kenarında, ahşap panjurun aralığından dışarıdaki karanlığı gözleyerek alçak sesle tıkırdadı.

​"Sessiz olun... Dışarıda gavat gelmek üzere. Bizimkiler mevzilendi."

Ali, kapının ağır ahşap sürgüsünü parmak ucuyla geriye çekip araladıktan sonra, dışarıdaki dondurucu karanlığa ve sisin arasına adeta bir hayalet gibi sessizce süzüldü. Botları kara basarken tek bir ses bile çıkarmadı; gözleri önünü kesen gölgeleri tarıyor, parmağı tetikte, Kenan’ın bulunduğu tarafa doğru kaymaya hazırlanıyordu.

​Daha üç adım bile atamamıştı ki, tam ensesinin dibinde o buz gibi metalin namlusu bitti.

​Şak.

​Tetiğin emniyetinin indirilme sesi, kulağının dibinde patlayan bir bomba gibi yankılandı. Ve hemen ardındantarihin en zehirli, en tanıdık sesi kulağının ta içine fısıldadı.

​"Çok acele ediyorsun, Ali... Beni mi özledin?"

Kuzey’dendi bu ses. Adamlarını öncü birlik olarak öne sürüp asıl avını bekleyen sinsi bir kurt gibi, evin arkasındaki kör noktadan dolanıp Ali’nin ensesine binmişti.

​Ali’nin bütün vücudu o an buz kesti; ama bu korkudan değil, içini kavuran o katıksız, zifiri öfkedendi. Çenesindeki kaslar öylesine sertleşti ki diş gıcırtısı dışarıdan bile duyulabilirdi. Ali’nin dudaklarından tehlikeli, buz gibi bir sırıtış döküldü; hiç istifini bozmadan, sanki ensesindeki o ölümcül namluyu umursmuyormuş gibi alçak ve tok bir sesle karşılık verdi.

​"Sorma. Burnumda tüttün."

​Ali, kelimeyi bitirdiği an inanılmaz bir çeviklikle başını hafifçe yana kaydırıp ensesindeki silahın açısını bozdu ve tüm vücut ağırlığıyla ani bir manevra yaptı. Sol dirseğini Kuzey’in göğsüne sertçe geçirirken, sağ eliyle de adamın silah tutan bileğini kavrayıp havaya kilitledi. Kuzey neye uğradığını şaşırsa da refleksleri güçlüydü; anında geri çekilerek karın üzerine savruldu.

​Ancak Ali, evin duvarının dibinde çıkacak bir çatışmanın içerideki Meyra’yı dehşete düşüreceğini, her mermi sesinin kadının zaten zedelenmiş sinirlerini paramparça edeceğini çok iyi biliyordu. İçerideki sesler kapıya yansır, Meyra korkudan delirirdi.
​
Kuzey yerden kalkmaya yeltenirken Ali, adamın yaka pacavra boğazına yapışıp kaldırdığı gibi onu evin önündeki küçük aydınlatma alanından ve pencerelerin görüş açısındandan hızla uzaklaştırdı. Birkaç metre ilerideki karanlık orman sınırına, sık çam ağaçlarının arasına doğru fırlattı. Kuzey sırtüstü karların üzerine devrilirken, Ali bir saniye bile soluklanmasına izin vermeden üzerine atıldı. Yumruğunu Kuzey’in çenesine bir demir balyoz gibi indirdi. Kar taneleri havaya saçılırken, ormanın derinliklerinde sadece ikisinin boğuk nefesleri ve birbirlerine vurdukları darbelerin tok sesleri yankılanmaya başladı.

Kuzey’in çenesine inen o ilk yumruk, karların üzerine koyu bir kan damlasının sıçramasına neden oldu. Ancak Kuzey de kolay lokma değildi; ağzının kenarındaki kanı silerken vahşi bir gülümsemeyle karşılık verip ani bir hamleyle Ali’yi belinden kavradı ve ikisi birden karların üzerinde yuvarlandılar. Ağaç gövdelerine çarparak boğuşurken Ali’nin gözleri, evin pencerelerine ve kapısına doğru kaydı. İçeridekilerin ya da Meyra’nın bu boğuşmanın sesini duymasını engellemek, her şeyi sessiz ve en acıssız şekilde bitirmek zorundaydı. Kuzey’in boğazına yapışıp başını sertçe karların altındaki sert kayaya doğru bastırdı.

​"Bitti lan," diye tısladı Ali, dişlerinin arasından solurken. Yüzü ter ve kar suyu içinde kalmıştı ama gözlerindeki o öldürücü netlik bir an bile sönmemişti. "Bugün buradan çıkışın yok, Kuzey."

Kuzey nefessiz kalmasına rağmen alaylı sırıtışını bozmadı, elleriyle Ali’nin kollarını tutmaya çalışarak boğuk bir sesle güldü.

​"Sanıyorsun ki... sanıyorsun ki sadece ben geldim, Ali... İçerideki o kıymetli sevgilin... bildiği her şeyi hak ediyor."

​Ali bu cümlenin ne anlama geldiğini idrak edemeden, Kuzey’in yüzündeki o sapkın ifadeyle birlikte beyninde sirenler çalmaya başladı. Öfkesi aklının önüne geçerek sol elini Kuzey’in boğazına daha da gömdü.

​"Ne zırvalıyorsun lan sen?" diye kükredi Ali, sokağı titretir gibi çıkmıştı.

​Ali’nin gözleri, kanlar içinde dikilen Kuzey’e kilitlendi. Az önce kafasını taşa vura vura kendinden geçirdiğini sandığı adam, sanki ölümden nefret edip geri dönmüş gibi sırıtıyordu. ​Sokaktaki barut kokusu ve dışarıdan gelen poyrazın uğultusu bir anda sessizliğe gömüldü. Ali, sedirin önünden bir yay gibi fırlayıp hızla ayağa kalktı. Meyra’nın önünü kapatarak namluyu doğrudan Kuzey’in alnına çevirdi, gözlerindeki o zifiri öfke neredeyse fiziksel bir şiddete dönüşmüştü.

​"Ne biliyor?"

Kuzey, yüzündeki o kanlı ve yamuk gülümsemeyi bozmadan, elindeki demir levyeyi yere sürterek bir adım daha attı. Arkasındaki iki adam uzun namlulu silahlarını Ali’nin göğsüne nişanlamış, tetiğe basmak için tek bir işaret bekliyordu. Kuzey alaylı bir nefes verip kanlı dudaklarını araladı.

​"Merak mı ediyorsun, Ali? Sorsana sevgiline... Bakalım o barınaktaki karanlık gecede başına gelenleri, o piçin ona neler yaptığını ve en önemlisi... karnında ne taşıdığını sana anlatabilecek cesareti var mı?"

​Hava bir anda buz kesti.

​Ali’nin elindeki tabanca milim oynamadı ama bütün vücudu taştan yontulmuş gibi sarsıldı. Başını yavaşça, inanmaz ve dehşet dolu bir ifadeyle arkasındaki büyük yayla evine çevirdi. Ali, Kuzey’in yüzüne indirdiği yumruğu aniden havada dondurdu; beynine dank eden o korkunç gerçekle birlikte bir an için ne yapacağını bilemedi.

Kuzey’i karların üzerinde öylece bırakıp arkasına bile bakmadan fırladı, kapıyı tekmeyle açıp içeri daldı. Ali’nin yüzündeki o anlık şaşkınlık ve kırgınlık, yerini bir anda dünyayı sarsacak büyüklükte, zifiri bir öfkeye bıraktı. Kendi içine kapanıp Meyra’ya öfkelenmek mi? Asla. Meyra’nın o cehennemde neler yaşadığını, o adamın ona ne yaptığını idrak ettiği an, Ali’nin içindeki tüm insanlık kırıntısı silindi.

​Öfkesi Meyra’ya değil; o iğrençliği kadına yaşatanlara, o zihniyete ve kapının eşiğinde sırıtan o piçe kilitlendi. Sevdiği kadının çektiği acının ağırlığı omuzlarına binerken, Ali’nin gözlerinden ateşe kesmiş bir kararlılık yayıldı.

"Oğlum bu yüzünün hali ne lan? Bembeyaz kesilmişsin."

​Yavaşça ayağa kalktı; yüzündeki kaslar öylesine gerilmişti ki derisi neredeyse yırtılacak gibi duruyordu. Koltuğun üzerinde bitkin düşmüş uyuyan Meyra’ya bakıp, bu defa buz gibi, keskin ve kan dondurucu bir şekilde yanındaki Barış’a baktı. Ali, Barış'a ve odaya şöyle bir baktı; yüzündeki o cam gibi keskin ifade, en ufak bir duygu barındırmıyordu. Yavaşça başını koltukta sızıp kalmış, kirpikleri gözyaşlarıyla ıslak Meyra’ya çevirdi. Kadının o bitkin, savunmasız halini gördükçe göğsündeki o demir kafes biraz daha daralıyor, nefesi zehir gibi yakıyordu ciğerlerini.

​Ardından gözlerini yavaşça Barış’a dikti. Çenesindeki kaslar seğirirken, tek kelime etmeden başıyla kapıyı işaret etti. Barış, Ali’nin o gözlerindeki zifiri karanlığı ve boğuk fırtınayı çok iyi tanıdığı için tek kelime bile etmedi. Yaralı omzunu tutarak sessizce kapıya doğru süzüldü; Özgür ve Kenan da arkasından temkinli adımlarla dışarı çıkıp ahşap kapıyı aralık bıraktılar.

Ali, sedirin kenarına çöküp başını yavaşça Meyra’nın hemen yanındaki ahşap kol dayanağına, onun ellerinin yakınına koydu. Derin ve titrek bir nefes çekti içine; dışarıda kopan fırtınayı, yaklaşan ayak seslerini ve kapıyı döven koçbaşının gümürtülerini tamamen zihninden sildi. Parmakları, Meyra’nın dizinin üzerindeki titreyen ellerine hafifçe değdi.

Meyra, Ali’nin omuzlarındaki devasa yükü ve içindeki o zifiri intikam ateşini başını koyduğu yerden bile hissedebiliyordu. Gözlerinden süzülen son yaş Ali’nin parmağına damlarken, yorgunluktan ve korkudan bitap düşmüş başını yavaşça yastığa bıraktı. Dışarıdaki poyraz yayla evinin tahta duvarlarını döverken, içeride zaman adeta durmuştu. Ali, elini yavaşça Meyra’nın ellerinin üzerine kapattı. Derin, sarsıcı bir nefes alıp gözlerini yumdu. Meyra, Ali’nin o sert ve güven veren varlığını yanı başında hissedince, zihnini kemiren o karanlık kabuslar ve midesindeki bulantı yavaşça kabuğuna çekildi. Ali’nin oradaki o sarsılmaz duruşu, ona dünyadaki en güvenli yerin o omuzun kenarı olduğunu fısıldıyordu. Gözyaşları yavaşça yanaklarından süzülüp sedirin kumaşına düşerken, daha fazla direnemedi. Başını Ali’nin hemen yanındaki yastığa bırakarak, o korku dolu gecenin içinde derin ve yorgun bir uykuya teslim oldu.

-

Yayla evinin tahta duvarlarını döven rüzgârın uğultusu yavaş yavaş dinmiş, dışarısı ölümcül bir sessizliğe bürünmüştü. Gece yarısını çok geçe, odadaki kalın perdelerin arasından sızan solgun ay ışığı ortalığı loş bir maviliğe boyarken, Meyra yavaşça araladı gözlerini.

​Zihnini kemiren o kabuslar ilk an nefesini kesse de, hemen yanındaki o ağır ve sarsılmaz varlığı fark etti. Başını çevirdiğinde, Ali’yi gördü. O dev adam, o koca gövdesiyle sedirin kenarına çökmüş; başını koltuğun ahşap kenarına yaslamış, yorgunluktan ve sabaha kadar süren o gerginlikten sızıp kalmıştı. Yüzündeki o sert çizgiler bile uykusunda bile dinmemiş, çatık kaşları ve alnına düşen dağınık saçlarıyla hâlâ bir savaşın ortasındaymış gibi duruyordu.

Meyra’nın boğazı düğümlendi. Bütün dünyası yıkılmış, içi yangın yeri gibi olmuşken bu adamın hiçbir şey olmamış gibi, sırf o korkmasın diye hemen yanında nöbet tutar gibi uyuyakalması içindeki o acıyı bin kat daha artırdı. Ona kıyamadı. Elini uzatıp o çatık kaşlarını parmak ucuyla düzeltmek, saçlarına dokunmak istedi ama Ali uyanır da o cehenneme geri döner korkusuyla dokunamadı.
​
Derin, titreten bir nefes alarak yavaşça ve hiç ses çıkarmadan sedirden doğruldu. Üzerindeki battaniyeyi Ali’nin omuzlarına doğru kaydırmamak için büyük bir özen göstererek, çıplak ayaklarıyla buz gibi tahta zemine bastı. Salondaki köşede uyuklayan Barış’a ve diğerlerine takılmadan, parmak uçlarında yürüyerek arka kapıya yöneldi. Sürgüyü o kadar yavaş ve sessiz çekti ki metalin sesi neredeyse rüzgâra karışıp kayboldu.

​Kapıyı aralayıp dışarı adım attığında, dondurucu dağ ayazı yüzüne bir bıçak gibi çarptı. Karla kaplı ormanın ve uçurumun kenarındaki yayla evinin bahçesindeydi şimdi. Gökyüzü yıldızsız, zifiri karanlıktı. Meyra kollarına sarılarak ahşap korkuluklara yaslandı. İçindeki o suçluluk duygusu, midesindeki o bulantı ve geleceğe dair duyduğu o dipsiz korku bir an için nefesini kesti. Gözlerinden süzülen sıcak yaşlar, yüzünü yakan o buz gibi dağ rüzgârında anında donuyordu. Ali’nin o uykudaki yorgun yüzü gözünün önüne geldikçe hıçkırığını bastırmak için dişlerini alt dudağına geçirdi. Karanlığın ve sessizliğin ortasında, yapayalnız ve defalarca kırılmış bir cam parçası gibi öylece durdu. Karanlığın ve sessizliğin ortasında, yapayalnız ve defalarca kırılmış bir cam parçası gibi öylece dururken, ensesinde o çok tanıdık, sıcak nefesi hissetti.

Meyra’nın ensesinde o çok tanıdık, sıcak nefesi hissettiği an, arkadan gelen o ağır kollar belini sardı. li; arkasında dimdik durarak kollarını Meyra'nın beline dolamış, iki bedenin arasında sadece rüzgârın geçemeyeceği kadar sıkı ama yormayacak bir mesafe bırakmıştı. Çenesini nazikçe Meyra’nın omzuna bıraktı, bakışları karanlık ormana ve sisli dağa dikildi.

"Üşüyorsun," dedi Ali, sesi rüzgârın uğultusunun altında kaybolacak kadar alçak ama bir o kadar netti. Kollarını biraz daha sıkılaştırarak onu belinden tutmaya devam etti. "Neden tek başına çıktın buraya?"

​Meyra başını hafifçe arkaya, Ali’nin omzuna yasladı. Gözlerini kapatıp içindeki o ağır sızıyı, o henüz Ali'ye söylemeye cesaret edemediği zehirli sırrı saklamanın acısıyla fısıldadı.

​"Seni öyle yorgun görünce... Her şey o kadar ağır geldi ki, Ali."

Ali, Meyra’nın karnının üzerindeki titreyen ellerine kendi elini bastırdı, parmaklarını onun parmak kenarlarına kenitledi. Gerçeği bilmemenin huzursuzluğundan bihaber, sadece sevgilisini koruma hırsıyla doluydu sesi.

​"Hiçbir şey ağır gelmeyecek. Buradayım ben. Ne o piçlerin ne de bu dağın ayazının sana zarar vermesine izin vermem."

​Karanlığın ve sessizliğin ortasında, arkadan beline sarılmış o adamın duruşu Meyra’ya dünyanın en güvenli yeri gibi hissettirirken, içindeki o devasa bilinmezliğin ateşi onu içeriden yakmaya devam ediyordu.

Meyra, Ali’nin parmaklarının karnının üzerindeki dokunuşunu hissettiği an, içindeki o suçluluk dalgası boğazına bir demir yumruk gibi oturdu. Adam arkasında dağ gibi duruyordu; hayatını, nefesini, zihnini tamamen onun korumasına adamış bir inançla sarıyordu onu. Ama Ali, o ellerin altında yatan, henüz adını bile koymaya cesaret edemediği o korkunç şüpheyi, o barınaktaki gecenin gölgesini hâlâ bilmiyordu.

​Meyra’nın gözlerinden süzülen yaşlar Ali’nin parmaklarına damladı. Sesi, rüzgârın uğultusu arasında neredeyse duyulmayacak kadar zayıf çıkmıştı.

​"Ya... Ya her şeyi mahveden ben olursam, Ali? Ya bir gün... Sana asla taşıyamayacağın bir yük verirsem?"

​"Ne yükü, Meyra? Ne saçmalıyorsun yine?" Çenesini Meyra’nın omzuna biraz daha bastırıp nefesini saçlarının arasına bırakırken, sesi bu defa fısıltıdan öte, sarsılmaz bir yemindi: "Sen bana yük olamazsın. Biz bu yola beraber baş koyduk. Seni senden başka kimse yıkamaz, buna da ben izin vermem."

​Meyra, Ali’nin o körlemesine bağlılığının ve sevgisinin altında ezildiğini hissediyordu. Gerçeği öğrendiğinde o gözlerdeki inancın nasıl öfkeye ve yıkıma dönüşeceğini düşünmek bile kalbini durdurmaya yetiyordu. Ama şu an, o kolların arasında, o dondurucu ayazda adamın bedeninden yayılan sıcaklık her şeyden daha gerçekti.

"Bırakma beni..." diye fısıldadı geceye doğru. "Ne olursa olsun, bırakma."

​Ali, Meyra’nın parmaklarının kendi kollarını sıkıca kavradığını hissedince, yüzündeki o sert çizgiler biraz olsun yumuşadı. Zifiri karanlığın ortasında, uçurumun kenarındaki o ahşap korkuluklarda, sanki bütün dünyaya karşı tek bir kale gibi kenetlenip kaldılar.

​İçerideki fırtınanın ve dışarıdaki ölümün ortasında, o an için sadece ikisi vardı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

28okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…