Bölümler 19Şu an: BÖLÜM 15: KARADENİZ FIRTINASI
- 1 GİRİŞ288 kelime
- 2 BÖLÜM 1: GEÇMİŞİN AYNASI5.438 kelime
- 3 BÖLÜM 2: RUHUMUN YARISI5.664 kelime
- 4 BÖLÜM 3: MİSAFİR5.066 kelime
- 5 BÖLÜM 4: İKİ RUH6.117 kelime
- 6 BÖLÜM 5: TEHLİKE ÇANLARI9.435 kelime
- 7 BÖLÜM 6: KARGALAR SOFRASI6.704 kelime
- 8 BÖLÜM 7: İMERA FERA4.673 kelime
- 9 BÖLÜM 8: NAYİNO5.249 kelime
- 10 BÖLÜM 9: DİLHUN9.787 kelime
- 11 BÖLÜM 10 (ÖZEL BÖLÜM)7.883 kelime
- 12 BÖLÜM 11: HİCRAN9.482 kelime
- 13 BÖLÜM 12: KIŞ RÜZGARI5.146 kelime
- 14 BÖLÜM 13: ALENİ7.511 kelime
- 15 BÖLÜM 14: YERALTI8.720 kelime
- 16 BÖLÜM 15: KARADENİZ FIRTINASI16.943 kelime · Okuduğun bölüm
- 17 BÖLÜM 16: KARA SEVDA13.358 kelime
- 18 BÖLÜM 17: SEVDA ATEŞİ12.427 kelime
- 19 BÖLÜM 18: LAZ KIZI14.614 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölüm Şarkısı: Ercan Demirel - Elveda Deme Bana
-
Yağmur şiddetini artırmış, sokak lambasının sarımtırak ışığı altında adeta ince bir sis perdesi gibi iniyordu. Ali, diz çöktüğü o kaldırım taşında sırılsıklam olmuştu ama ne tenindeki soğuğu hissediyordu ne de gökten yağan suyu. İçindeki yangın o kadar büyüktü ki, dışarıdaki hiçbir element o harareti söndürmeye yetmezdi. Kulaklarında hâlâ Meyra’nın içeriden gelen hıçkırıkları, her bir feryadının yankısı çınlıyordu. Her bir çığlık, kendi elleriyle o kalbe sapladığı bıçağın ikinci defa döndürülmesi gibiydi.
İçeride ise Meyra, o cam kırıklarının, dökülen eşyaların ortasında kalakalmıştı. Öyle bir nokta gelmişti ki, artık bağırmaya bile dermanı kalmamıştı. Göğsü düzensiz aralıklarla inip kalkıyor, her nefes alışında sanki ciğerlerine batan cam parçaları canını yakıyordu. Gözyaşları durmaksızın akıyor, yanaklarını yakıyordu. Yavaşça başını kaldırdı; evin o her köşesi, Ali’nin gölgesinin sindiği o odalar şimdi absürt derecede sessiz, korkunç derecede boğucuydu.
Sanki o kapı sadece Ali’yi dışarı bırakmamış, bu evin içindeki bütün nefesi, bütün hayatı da söküp götürmüştü. Meyra titreyen ellerini yere bastı. Avuç içlerine batan küçük cam kırıklarının acısını bile hissetmedi; o fiziksel sızı, kalbindeki o devasa boşluğun yanında hiç kalıyordu. Zorlukla ayağa kalktı, bacakları taşıyamayacak kadar titriyordu. Adımlarını sürükleyerek pencereye kadar gitti. Parmakları camın pervazına tutundu.
Aşağıya, sokağa baktı.
Sokak lambasının altında, yağmurun ve kendi gözyaşlarının içinde sırılsıklam kalmış, dizlerinin üzerine çökmüş o adamı gördü. Ali başını öne eğmiş, o geniş omuzları sarsıla sarsıla ağlıyordu. Uzaktan bile o yıkımı, o çaresizliği, o boyun büküşü görebiliyordu. Meyra’nın nefesi kesildi. İçindeki o büyük öfke, o hınç bir anda yerini yine o tarif edilemez, boğucu bir acıya bıraktı. Eğer Ali gitmek isteseydi, eğer gerçekten vazgeçmiş olsaydı... Böyle yıkılmazdı. Sokağın ortasında böyle kalakalmazdı.
Ali, camın hareketliliği ile birlikte sokakta yankılandığını hissetti ama kafasını kaldırmaya cesaret edemiyordu; kendini o kaldırımda bir hiç gibi hissediyor, hıçkırıkları göğsünü parçalıyordu. Tam o sırada, pencerenin kenarında duran Meyra, o sırılsıklam ve darmadağın adama bakarken içindeki son direnç de kırıldı. Yavaşça başını yukarı kaldırdı. Gözleri, sokak lambasının sarı ışığı altında omuzları sarsıla sarsıla ağlayan Ali’nin siluetini buldu.
İkisi arasında, metrelerce mesafeye ve aradaki yağmur perdesine rağmen o an sessiz ama keskin bir bağ koptu. Ali, hissettiği o bakışla istemsizce başını yavaşça yukarı çevirdi.
Göz göze geldiler.
O an, aralarındaki mesafeyi ve yağan o yağmuru yok sayan tek bir gerçek vardı: Onu bırakmak istemiyordu. Ali’nin gözleri Meyra’nın o camın arkasındaki mahzun, yaşlı yüzüne kilitlendiğinde, kafasının içindeki o mantık duvarı bir saniyede yerle bir oldu. Adamın omuzları bu isyanla, bu acizlikle daha da şiddetli sarsıldı. İçindeki o vahşi dürtü, "Gitme, sarıl, ne olursa olsun bitirme" diye haykırıyordu. Ama hemen ardından, hemen arkasından gelen o buz gibi gerçeklik kalbine bir hançer gibi saplandı.
Ali, o gözlerindeki sonsuz sevgiyi ve acıyı Meyra’ya akıtmak istercesine baktı. Dudakları titredi, bir adım ileriye doğru refleksle bacağı kasıldı; sanki o sokağın ortasından fırlayıp yukarı çıkacakmış gibi öne doğru bir hamle yaptı. Ama yapamadı. O adımı atarsa, kendi elleriyle kazdığı mezara kızı da atacağını biliyordu. Yüzünden süzülen yağmur suları, hıçkırıklarıyla titreyen çenesinden aşağıya damlarken, Ali gözlerini o acı dolu bakışlardan koparamadı. İçindeki o "bırakma" çığlığını yutarak, olduğu yerde çivilenmiş gibi kalakaldı.
Meyra’nın parmakları tül perdenin kıvrımlarında titrerken, onun da zihni ve kalbi aynı cehennemde yanıyordu. Aşağıda sırılsıklam, omuzları sarsıla sarsıla ağlayan adamın bakışlarındaki o çaresizliği gördüğü an, Meyra’nın içindeki bütün öfke kül olup uçtu.
O gözlerdeki o deli hasreti, o "seni sarıp sarmalamak, dudaklarına mühürlenmek" isteğini sanki Ali’nin zihninden okumuş gibi hissetti. Meyra da bir an için pencereyi ardına kadar açıp aşağıya atlamayı, o yağmurun altında ona koşmayı, boynuna sarılıp "Gitme" diye haykırmayı istedi, ama yapamadı. Ali’nin o adımını yarıda kesişindeki, omuzlarına binen o devasa yükün ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Onun bu gidişi bir vazgeçiç değil, en acımasız fedakârlıktı.
Gözyaşları görüşünü tamamen bulandırırken, son bir kez daha o kan çanağı gözlere baktı. İçindeki o "kal" çığlığını ve Ali’nin gitmek bilmeyen o tutkulu arzusunu aynı anda kalbine gömdü. Titreyen elleriyle tül perdeyi hızla çekti. Perde iki yana kapanıp aralarındaki o son bakışı, o son nefesi kestiği an, Meyra sırtını duvara yasladı ve dizlerinin üzerine yığılıverdi. Dışarıda Ali yağmurun altında karanlığa gömülürken, içeride Meyra da perdenin arkasında sessizce, nefesi kesilerek karanlığa teslim oldu.
Perde kapandı, o acı dolu görüntü dış dünyadan saklandı ama içerideki o boğucu karanlık Meyra’nın nefesini kesti. Perdenin arkasında yapayalnız kaldığı o saniye, göğsündeki o deli isyan bütün barikatları yıktı. Meyra arkasına bile bakmadan, ayağındaki cam kırıklarına, yalın ayaklarının acısına aldırış etmeden koşar adım kapıya yöneldi. Kilidi hırsla çevirdi, ahşap kapıyı ardına kadar açtı ve karanlık koridora, ardından merdivenlere attı kendini. Soğuk beton çıplak ayaklarını keserken, merdivenleri nasıl indiğini bile fark etmedi. Binanın dış kapısını açtığı an, geceyi delen o yoğun yağmur ve rüzgâr yüzüne çarptı. Sokağa fırladı.
Ali, kaldırımın ortasından yavaşça doğrultmuş, başı önde, ruhu darmadağın bir halde arkasını dönmüş ve gitmek için ilk adımını atmıştı ki, arkasından gelen o sesle bütün dünyası dondu.
"Ali!"
Meyra’nın boğazından sökülen, hıçkırıkla ve hayatta kalan son nefesiyle çarpıp gelen o ses, sokağın karanlığında bir şimşek gibi çaktı. Ali’nin adımları aniden kesildi. Olduğu yerde çivilenmiş gibi kaldı; arkasını dönmeye korkar gibi, omuzları kasılarak bir saniye öylece durdu. Sonra yavaşça başını ve gövdesini arkaya çevirdi. Karşısında, yağmurun altında sırılsıklam olmuş, saçları yüzüne yapışmış, titreyen bedeniyle duruyordu Meyra. Gözlerinde ne bir gurur kalmıştı ne de mesafe; sadece o devasa hasret ve "Bırakma" çığlığı vardı.
Ali nefes almayı unuttu. Sokağın o cılız sarı ışığı altında birbirlerine baktıkları o an, zaman tamamen durdu. Ali, Meyra’nın sesini duyduğu an arkasını döndü; Meyra’nın yalın ayak, sırılsıklam bir halde sokağın ortasına fırladığını gördü. Mantık, omuzlarındaki yük, Kuzey’in tehditleri... Hepsi bir saniyede buhar olup uçtu. Adamın içindeki o devasa barikat, kadının o hâlini gördüğü an yıkıldı.
İki büyük adımda aradaki mesafeyi kapattı. Meyra daha kelimesini bitiremeden, Ali ellerini kadının sırılsıklam yüzüne, o titreyen yanaklarına bastırdı ve dudaklarını onun dudaklarına öyle bir mühürledi ki, o öpücükteki bütün o açlık, bütün o bastırılmış korku ve öfke bir anda patlama yaptı. Meyra nefessiz kalana kadar öpüştüler. Dünyanın geri kalanı, o yağmur, o gece, o tehlike... Hiçbiri yoktu. Sadece ikisinin birbirine çarpan nefesleri ve kalplerinin o çılgın ritmi vardı.
Ali, öpücüğü bir saniye bile kesmeden, kollarıyla Meyra’yı belinden kavradığı gibi yerden kestği gibi kaldırımdan kaldırdı. Meyra refleksle bacaklarını Ali’nin beline dolarken, ellerini adamın sırılsıklam saçlarına, boynuna doladı. Ali, tek kelime etmeden, arkasına bile bakmadan hızlı adımlarla binanın kapısına yöneldi. Odaya nasıl girdiklerini, kapıyı nasıl çarparak kapattıklarını bile fark etmediler.
Karanlık koridoru geçip içeri atıldıkları an, Ali onu duvara yasladı. Dudakları birbirinden ayrılmıyor, birbirlerini yutarcasına, o ayrılığın acısını çıkartırcasına öpüşüyorlardı. Ali’nin elleri aceleyle, hırsla Meyra’nın sırılsıklam hırkasının düğmelerine uzandı. Kumaş yırtılırcasına aralanırken, Meyra’nın tir tir titreyen elleri de Ali’nin gömleğini sırtından kavrayıpüzerinden sıyırdı. Gecenin o dondurucu soğuğu, içeride yerini kavurucu, nefes kesen bir ateşe bıraktı. Bütün o korkularını, "ya bir şey olursa" dedikleri o lanet ihtimalleri birbirlerinin teninde boğdular. Ali, Meyra’yı kollarının arasında biricik sığınağıymış gibi sarıp sarmalarken; Meyra da bu acımasız dünyada sadece ona sığınarak, nefesini onun nefesinde bularak bütün ruhunu, bütün varlığını o adama teslim etti. Gecenin o dondurucu soğuğu, içeride yerini kavurucu, nefes kesen bir ateşe bıraktı. Bütün o korkularını, ihtimalleri birbirlerinin teninde boğdular. Ali, Meyra’yı kollarının arasında biricik sığınağıymış gibi sarıp sarmalarken; Meyra da bu acımasız dünyada sadece ona sığınarak, nefesini onun nefesinde bularak bütün ruhunu, bütün varlığını o adama teslim etti.
-
Sabahın erken saatlerinin soluk, gri ışığı pencerelerden içeri süzüldüğünde, odadaki o hırçın fırtına yerini ağır, ezici bir sessizliğe bırakmıştı. Dışarıda yağmur durmuş, ıslak sokak lambaları sönmüştü. Yatağın genişliğinde, dağınık çarşafların arasında Meyra derin ve yorgun bir uykudaydı. Kirpikleri hâlâ ıslak, dudakları sabaha kadar süren o vahşi ve tutkulu teslimiyetin izleriyle hafifçe aralıktı. Yüzüne düşen bir tutam saç, nefesiyle birlikte hafifçe kıpırdıyordu.
Yatağın kenarında, sırtı dönük bir şekilde sessizce giyinen Ali, başını eğmiş, son gömlek düğmesini ilikliyordu. Gözleri, yatakta masumca ve huzurla uyuyan Meyra’nın çıplak tenine kaydığında, göğsüne binlerce bıçak saplanmış gibi yüzü kasıldı. Dün gece o zırhı yırtıp atmanın, bütün kuralları çiğneyip ona sarılmanın bedeli şimdi çok daha ağır bir şekilde omuzlarına biniyordu. Onu o şekilde, kendi korumasız haliyle uyurken görmek Ali’nin yüreğini kavuruyordu.
“Kaldıramazsın,” diye fısıldadı içindeki o acımasız ses. “Her şeyi seni korumak için yaptığımı bir anlasan..."
Ali, yatağın ucuna doğru eğildi. Titreyen elini uzattı, parmak uçları Meyra’nın saçlarına, o yumuşak tenine son bir kez, sanki dokunmaya bile hakkı yokmuş gibi korkarak, deli bir özlemle değdi. Eğildi ve dudaklarını Meyra’nın sıcak dudaklarına, uzun ve derin bir nefesle mühürledi. Gözünden süzülen tek bir damla yaş, Meyra’nın saç teline düştü.
Ayağa kalktı. Arkasına bir daha asla bakmaya cesaret edemez gibi hızla kapıya yöneldi. Oda yine bomboştu. Meyra, dışarıda onu bekleyen o acımasız gerçeğin habersizce, yorgun ruhuyla yalnız başına uykusunda nefes alıp vermeye devam etti.
Demir kapı arkasından sessizce kapanıp Ali sokağa adım attığında, sabahın erken saatlerinin o soğuk ve gri havası yüzüne çarptı. Yağmur dinmişti ama yerdeki su birikintileri hâlâ gece yaşananların izini taşıyordu. Park halindeki arabasına doğru yürürken, içindeki o suçluluk ve öfke harmanı her adımda daha da büyüyordu. Kapıyı açıp içeri bindi, ama motoru çalıştırmadı. Direksiyona yaslanan elleri titriyordu. Dün gece her şeyi göze alıp o kapıyı kırmıştı; ama sabahın bu ilk ışıkları, Kuzey’in tehlikesinin tek bir santim bile azalmadığını yüzüne tokat gibi çarpıyordu. Meyra içeride o masum uykusundayken, kendisi dışarıda bu savaşı bitirmek zorundaydı. Ve her ne olursa olsun, Meyra’yı bu savaştan uzak tutmak zorundaydı.
Cebinden telefonunu çıkardı, sol elinde arabanın anahtarı dururken ekranda rehbere bile bakmadan o numarayı tuşladı ve anahtarla arabayı açarken telefonu kulağına götürdü. Birkaç çalıştan sonra karşı taraftan o bildik, sinir bozucu tok ses duyuldu.
"Günaydın kayınço."
Ali’nin çenesi öfkeyle kasıldı. Gözündeki o kan çanağı kızıllık, sesindeki o buz gibi netlikle birleşti. "Buluşuyoruz," dedi dişlerinin arasından fısıltıyla. "Hangi cehennemdesin."
Meyra sabaha karşı uyanmıştı; Ali’nin yataktan kalktığını, o titreyen parmaklarıyla saçlarına dokunduğunu, dudaklarına bıraktığı o veda öpücüğünü, hatta gözünden süzülen o tek damla yaşın saçına düştüğünü bile biliyordu. Ama Ali’nin omuzlarına binen o ezici yükü, kapıya doğru yürürken çıkardığı o sessiz adımlardaki tükenmişliği hissetmişti.
Yatakta sırtüstü uzanmış, kirpikleri birbirine yapışık halde, Ali’nin giyinmesini ve odadan çıkışını uyuyormuş gibi dinlemişti. Ahşap kapının o hafif tıkırtıyla kapanıp evde o yankılanan boşluğu bıraktığı an, Meyra’nın içindeki o kırgınlık bir anda yerini çelik gibi sert bir kararlılığa bıraktı. Meyra hızla yatakta doğruldu. Üzerindeki dağınık örtüyü fırlatıp attı; yalın ayak, sessiz ve hızlı adımlarla yerdeki cam kırıklarına dikkat ederek yatak odasından çıktı. Üzerini değiştirmeye bile vakit kaybetmedi; Ali’nin kokusunun hâlâ üzer sindiği o hırkayı omuzlarına geçirdiği gibi mutfaktan anahtarı kaptı.
Demir kapıyı aralayıp sokağa çıktığında, sabahın erken saatlerinin o gri ve nemli havası yüzüne çarptı. Sokak henüz uyanmamıştı. İleride, kaldırımın kenarında park halindeki siyah arabanın motorunun henüz yeni çalıştığını, egzozdan çıkan o hafif buharı gördü.
Ali arabanın yanında; telefonda biriyle konuşuyordu. Meyra ses çıkarmamaya azami özen göstererek, arabanın pikabından sessizce dinliyordu. Kalbi göğsünü kafese sığmayan bir kuş gibi çarpıyordu. Arka kapının koluna uzandı; yavaşça, tek bir metalik tıkırtı bile çıkmasına izin vermeden çekti. Kapı açıldı. Nefesini tutarak içeri süzüldü ve kendini arka koltuğun ayak boşluğuna, ön koltukların arkasına doğru ustaca bıraktı. Üstüne hırkasını çekip iyice büzüştü; dışarıdan bakıldığında arka koltuğun boş göründüğünden emin oldu.
Ali, telefondaki o tok sesle konuşmasını bitirip telefonu koltuğa fırlattığı an, vitese asıldı. Arabanın lastikleri asfaltta hafifçe kayarak ileri atıldı. Meyra, arabanın sarsıntısıyla birlikte derin bir nefes aldı. Gözlerinde ne bir korku vardı ne de bir tereddüt. Ön koltuğun başlığına doğru bakarken, içindeki o isyankâr fısıltı zihninde yankılandı.
"Nereye gidersen git, Ali... Bu sefer seni cehenneminde tek başına bırakmaya niyetim yok."
Araba şehrin uyanmaya çalışan, gri sokaklarında hızla ilerliyordu. Lastiklerin ıslak asfaltta çıkardığı o hafif hışırtı, kabinin içindeki boğucu sessizliği katlıyordu. Ali’nin dikkati tamamen önündeki yoldaydı; çenesi kasılmış, sağ eli direksiyonda sıkıca kenetlenmişti. Aklı hâlâ evde masumca uyuduğunu sandığı Meyra’da, birazdan Kuzey’le buluşacağı o tehlikeli masadaydı. Omuzlarındaki o devasa yük, atacağı her yanlış adımın sevdiklerinin canına mal olacağı gerçeğiyle birleşince nefes almak bile zorlaşıyordu. Arabanın pikabında yatan Meyra ise sessizce nefes alıp veriyor, parmakları heyecandan titreyen kalbinin üzerindeki hırkanın kumaşına tutunuyordu.
Dakikalar birbirini kovaladı. Şehrin kalabalık caddeleri yavaşça seyrekleşmeye, binalar yerini terk edilmiş sanayi yapılarına ve eski depo alanlarına bırakmaya başladı. Kuzey’in buluşma için seçtiği yer, limanın arkasında, dalgaların betona çarptığı ıssız bir rıhtımdı. Ali’nin arabası sert bir manevrayla paslı tel örgülerin arasından içeri girdi ve paslanmış bir konteynerin önünde durdu. Motor durdu, ama farlar açık kalarak önündeki manzarayı aydınlattı.
Birkaç metre ötede, siyah bir SUV’nin kapısına yaslanmış, elleri cebinde, yüzünde o sinir bozucu ve kendinden emin gülümsemeyle Kuzey duruyordu. Yanında iki adamı daha vardı. Ali derin bir nefes aldı. Torpido gözüne uzanıp içine yerleştirilmiş olan silahın soğuk metalini parmaklarıyla yokladı, emniyetini kontrol edip hızla kapıyı açtı ve dışarı çıktı. Arabanın pikabındaki Meyra, arabanın durmasıyla birlikte doğrulmadan dışarıyı dinlemeye çalıştı. Kalbi boğazında atıyordu; Kuzey’i ve Ali’nin omuzlarına binen tehlikeyi ilk defa bu kadar yakından, bu kadar somut bir şekilde hissediyordu. Kulakları dışarıdaki seslere kilitlendi. Sakın tek başına yutmasına izin verme diye geçirdi içinden, sessizce kapının kilidini parmak uçlarıyla yoklamaya başladı.
Dışarıda, Ali ve Kuzey rıhtımın soğuk rüzgârında karşı karşıya geldiler. Kuzey sırıtarak kollarını göğsünde kavuşturdu. "Geldin demek, Ali... Bekletmeyi sevmediğimi biliyorsun. Bakıyorum da o yumuşak karnını, o kıymetli sevgilini arkada bırakıp tek başına gelme cesaretini göstermişsin."
Ali’nin gözlerindeki o tehlikeli karanlık, rüzgârda dalgalanan saçlarıyla birlikte daha da belirginleşti. Adımlarını Kuzey’e doğru yavaşça atarken, sesi buz gibi ve net çıktı.
"Kes. Ne istiyorsan söyle, bu iş burada bitiyor."
Kuzey, Ali’nin bu sert ve sabırsız tavrına karşı kahkahasını bastıramadı. Dudaklarındaki o pis sırıtış, yüzünün hatlarını daha da tehlikeli bir hale getirdi. İki adım öne atıp ellerini cebinden çıkardı ve işaret parmağını Ali’nin göğsüne doğru hafifçe salladı.
"Acele etme, Ali... Her şeyin bir sırası var," dedi Kuzey, sesindeki o küstah tınıyla dalga geçer gibi. "Bu iş burada biter bitmesine ama seninle şöyle baş başa, bizzat konuşmamız gereken başka detaylar da var."
Ali’nin çenesi öfkeyle kasıldı, gözlerindeki o ölümcül tehlike parıltısı büyüdü. "Ne istiyorsun?" diye hırladı dişlerinin arasından.
Kuzey keyifle omuz silkti. "Sadece küçük bir seyahat, Ali. Öyle İzmir'in tozlu yollarında harcanmayalım. Hazır buraya kadar gelmişken, önümüzdeki günlerde Trabzon’a geçiyorsun. Hatta hemen şimdi. Orada işlerimiz var... Ve en önemlisi, yıllardır merak ettiğin, bu işlerin başındaki o asıl adamla, kardeşimle tanışacaksın."
Trabzon...
Bu kelime Ali’nin zihninde aniden bir şimşek gibi çaktı. Bütün bu komploların, o karanlık ağın merkezinin nereye uzandığını şimdi daha net anlıyordu. Ama Trabzon demek, her şeyi arkada bırakmak, tamamen oraya hapsolmak ve en önemlisi... Meyra’yı bu tehlikenin ta göbeğine, savunmasız bir halde açık hedef haline getirmek demekti. Ali’nin nefesi boğazına tıkandı, eli istemsizce belindeki silahın bulunduğu yere doğru gitti.
Arabanın pikabında, olduğu yerde dışarıyı izleyen Meyra ise duyduklarıyla adeta buz kesti. Kalbi kulaklarında uğulduyordu. Ali’nin oraya gitmesi demek, dönmemecesine bir tuzağın içine çekilmesi demekti. Kuzey, Ali’nin yüzündeki o ani duraksamayı ve kasılan kasları gördükçe keyifleniyor, zafere bir adım daha yaklaştığını düşünerek gülümsüyordu.
"Lan bana bak," dedi Ali dayanamayıp, silahını Kuzey’in boğazına yapıştırarak. Sesi rıhtımda gürleyen bir şimşek gibi yırtıldı. Dişlerinin arasından süzülen her bir kelime öfke ve ölüm fışkırtıyordu. "Benden ne istiyorsan iste. Ama burada Meyra’yı savunmasız tek başına bırakmam." Sesi rıhtımda gürleyen bir şimşek gibi yırtıldı. Arkasında durduğunuz o orospu çocuğu her kimse, seni, sülaleni, atalarını alayınızı o toprağa gömerim, anladın mı beni?!"
Kuzey’in sırtı konteynere çarptığında ciğerlerindeki hava boşalmıştı. Namlunun boğazına saplanan o soğuk ve keskin baskısıyla başını hafifçe geriye atmak zorunda kaldı. Yüzündeki o sinsi sırıtış arttı. Boğazına dayanan o buz gibi demire ve Ali’nin gözlerindeki ölümcül kararlılığa rağmen geri adım atmadı. Aksine, yüzündeki o sinsi, küstah sırıtış daha da büyüdü. Boğazındaki baskı yüzünden sesi hırıltılı çıksa da, gözlerindeki o şeytani kibir her şeyi özetliyordu.
"İşte bu..." dedi Kuzey, zorlukla nefes alarak ama bir o kadar da keyifle. "Aradığım tutku bu, Ali. Bak, onun adını duyduğunda bile nasıl hemen çıldırıyorsun... Zaafını ne güzel de belli ediyorsun."
Ali’nin çenesi öfkeyle seğirdi, silahın namlusunu adem elmasına biraz daha bastırdı. Kuzey hafifçe öksürdü ama sırıtışını bozmadan devam etti.
"İstersen... Meyra'yı arkanda tek başına bırakmak istemiyorsan, bunun tek bir yolu var. O zaman onu da yanında Trabzon’a götüreceksin. Kardeşimle o masaya oturduğumuzda, onun ne kadar kıymetli bir piyon olduğunu kendi gözleriyle görsün. Ya o kız seninle Trabzon’a gelir, gözetimimiz altında olur... Ya da sen oraya gittiğin an, İzmir'de arkanda bıraktığın o masum sevgilini kurtların önüne yem olarak atarsın. Seçim senin."
Kuzey’in adamları silahlara daha da sıkı sarıldı, gerilim rıhtımda patlama noktasına geldi. Arabanın arka koltuğunda büzülmüş, nefesini tutarak bu konuşmayı dinleyen Meyra ise duyduğu şartla olduğu yerde dona kaldı. Kalbi güm güm göğsünü dövüyordu. Ali’nin kendisini korumak için çırpınışı, şimdi ikisini de Trabzon’daki o karanlık tuzağın içine doğru çekiyordu. Ali’nin gözleri öfkeyle karardı. Meyra’yı o cehenneme kendi elleriyle götürmek de, onu arkada çaresiz bırakmak da ölümden farksızdı. Kuzey tam bu çaresizliği gözlerinden okuduğu an, o pis gülüşüyle son darbeyi vurdu.
"Ne oldu, Ali? 'Alayınızı gömerim' diyordun... Şimdi söylesene, o çok sevdiğin kadını bu ateşin ortasına yürütmeye yüreğin yetiyor mu?"
Ali’nin dudaklarından tek bir kelime bile çıkmadı. Ama o sessizlik, rıhtımdaki rüzgârı bile donduracak kadar ağırdı. Kuzey’in boğazına dayadığı silahı tutan eli seğirmeye başladı; parmak boğumları bembeyaz kesilmiş, damarları derisini delercesine fırlamıştı. İçinde aynı anda bin fırtına kopuyordu. O saf öfke, damarlarında dolaşan zehir gibi kalbini yakıyordu; delirmek üzereydi. Kendini kaybetmenin, Kuzey’in kafasına o kurşunu sıkıp dünyayı ateşe vermenin tam eşiğindeydi.
Ama hemen arkasında, o devasa karanlığın tam ortasında hissettiği o ezici, felç edici duygu belirdi: kaybetme korkusu.
Gözleri kan çanağına döndü. Meyra’nın adının geçtiği her saniye, o zihnine düşen korkunç ihtimaller Ali’nin boğazına bir halat gibi sarılıyordu. Ya ona bir şey olursa? Ya kendisi yokken bir parmağına bile zarar gelirse? Onu Trabzon’daki o kurtlar sofrasına kendi elleriyle mi taşıyacaktı, yoksa arkasında bir hedef tahtası olarak mı bırakacaktı? İkisi de ölümdü. İkisi de cehennemin ta kendisiydi.
Ali sustu. Çenesi o kadar sert kenetlendi ki dişlerinin kırılma sesi sanki rıhtımda yankılandı. Yüzündeki her bir kas, içindeki o vahşi isyanla ve çaresizlikle kasıldı.
Kuzey’in boğazındaki namluyu bir milim bile gevşetmedi. Gözlerini adamın gözlerine öyle bir dikti ki; o bakışta ne bir pazarlık, ne bir geri adım, ne de tek bir geri dönüş ihtimali vardı. Sadece deliliğin, ölümün ve sevdiği kadını korumak için dünyayı yakmaya hazır bir adamın o korkunç, konuşmayan resti vardı.
Arabanın pikabında nefesini tutmuş olan Meyra, Ali’nin o arkadan bile hissedilen devasa, sessiz gerilimini gördüğünde kalbinin duracağını sandı. Ali bağırmıyordu, ama o suskunluk rıhtımdaki herkesin kanını donduruyordu. Kuzey bile yüzündeki sırıtışı korumaya çalışsa da, boğazındaki o soğuk demirin titreyen ama milim oynamayan baskısından ve Ali’nin o ölümcül sessizliğinden ilk defa gerçekten ürktüğünü hissetti.
Rıhtımın üzerindeki o ölümcül sessizlik, denizin betona vuran dalga sesleriyle ve havada uçuşan soğuk rüzgârla boğuluyordu. Ali hâlâ konuşmuyordu. Ama o sessizlik, binlerce küfürden, yüzlerce tehditten daha ağır, daha yıkıcıydı. Kuzey, boğazındaki o buz gibi demirin baskısını ve Ali’nin gözlerindeki o dipsiz uçurumu hissettikçe yüzündeki o sahte rahatlık yavaşça çatlamaya başladı. Karşısında artık akılla, mantıkla ya da tehditle kontrol edilebilecek bir adam olmadığını, köşe sıkışmış ve canını vermeye hazır yaralı bir panter durduğunu nihayet idrak ediyordu.
"Ali..." dedi Kuzey, bu kez sesindeki o alaycı tınıdan eser kalmamıştı, hafifçe yutkunmaya çalışarak. "Oyun oynamıyoruz burada. Şartlar net..."
Cümlesini bitirmesine izin vermedi Ali. "Kuzey... Şansını zorlama." dedi dişlerini sıkarak. Kuzey’in yakasını ani ve sert bir hareketle bıraktı. Kuzey dengesini kaybedip geriye doğru iki adım atarken, Ali silahını cebine koyarak arkasını bile dönmeden rıhtımın soğuk betonunda adımlarını attı. Öfkeden, stresten ve içindeki o zapt edilemeyen fırtınadan zangır zangır titriyordu. Ancak henüz iki adım atmıştı ki, arkasından yankılanan o alaycı, pis ses adeta bir kanca gibi etine battı.
"Ne o, Ali? Arkana bakmadan kaçıyor musun?" dedi Kuzey. Boğazını ovuşturdu, sesindeki o hırıltıyı silip yüzüne yeniden o iğrenç, kendinden emin sırıtışı yerleştirdi. "Sanıyorsun ki İzmir’e dönünce o kızı saklayabileceksin... Sanıyorsun ki masadan kalkınca oyun bitiyor."
Ali’nin adımları bıçak gibi kesildi. Rıhtımda sadece denizin hırçın dalgaları ve Ali’nin kilitlenen göğsünden çıkan o ağır nefesler duyuluyordu. Arkasını dönmedi ama omuzları bir yay gibi gerildi. Kuzey, Ali’nin durduğunu görünce cesaretlenip yavaşça yaklaşarak pis pis güldü.
"Bakarsın Trabzon’dan başkası talip olur Meyra’ya. Orada gözü karalar çok, bilirsin. Sen burada 'koruyorum' diye kendini kandırırken, adamlar gelir, elinden alıverirler kızını. Belki de masaya oturup pazarlığı seninle değil, onun üzerinden yaparlar? Ne dersin, Ali?"
O cümlenin bittiği an, rıhtımdaki zaman durdu. Ali yavaşça arkasına döndü. Yüzünde artık insanı ürküten bir tebessüm, gözlerinde ise aklını yitirmiş bir adamın katıksız karanlığı vardı. O laf... Meyra'nın adının, başkalarının itibar malzemesi ya da pazarlık konusu olarak o pis ağza alınması... Ali'nin zihnindeki son insanı bağlayan halatı da kopardı.
"Sen..." dedi Ali. Sesi bağırmıyordu; fısıltıdan hallice, derinden gelen buz gibi bir yırtılmaydı. "Ne dedin lan sen? Oğlum sen eceline mi susadın yoksa illa gel beni sik mi diyorsun?"
Kuzey, Ali’nin gözlerindeki o şeytani, freni patlamış deliliği gördüğü an adımı yarıda kaldı. Yanındaki iki adam otomatik olarak silahlara davrandı ama Ali onlara bakmadı bile.
"Trabzon’muş..." dedi Ali, Kuzey’in başını silahın ucuyla betona daha da ezerek. "Talipmiş... Ulan ben o memleketi de, sizin o karanlık ağalarınızı da, o masadaki alayınızı da ateşe veririm! O kadının saçının tek bir teline göz dikecek adamın, babası olsa neslini silerim ulan bu dünyadan!"
Arabadaki Meyra, pikabın arkasından duyduğu bu manzarayla dehşet içinde kalbini tuttu. Ali tamamen kontrolden çıkmıştı. İçindeki o kaybetme korkusu, onu koruma hırsı ve Kuzey'in o iğrenç kışkırtması birleşmiş; Ali'yi diri diri yakan bir cehenneme dönüştürmüştü. Ali, silahın namlusunu Kuzey’in şakağına biraz daha bastırdı, nefesi Kuzey’in yüzünü yakıyordu.
Ama Kuzey, şakağına dayanan soğuk namluya, Ali’nin gözlerindeki o cinnet getiren karanlığa rağmen geri adım atmadı. Hatta betona diz çökmüş vaziyetteyken, dudaklarında o kan donduran, meydan okuyan pis sırıtış yeniden belirdi. Boğazındaki acıya rağmen başını hafifçe kaldırdı; korkmuyor, aksine Ali’yi daha da delirtmekten keyif alıyordu.
"Sıkarsın..." dedi Kuzey, hırıltılı ama bir o kadar da küstah bir sesle. Gülmeye çalıştı. "Sıkarsın Ali, biliyorum. Ama neyi değiştirir?"
Ali’nin kaşları çatıldı, parmağı tetiğin üzerinde biraz daha kasıldı. Kuzey, gözlerini Ali’nin kan çanağı gözlerinden ayırmadan, o zehirli fısıltısını sürdürdü.
"Beni öldürdüğün an, sadece benim işim biter. Ama Trabzon’daki o makine durmaz, Ali. Sen beni buraya gömersin, arkandan on kişi daha gelir. O kız... O kız o adamların radarından bir kez çıktı mı, ne sen koruyabilirsin ne de bu dağlar, taşlar saklayabilir. Ben korkmuyorum Ali. Çünkü kaybedecek bir şeyim yok. Asıl korkması gereken sensin... Çünkü o kadının ellerinden kayıp gidişini sadece izleyeceksin."
Kuzey’in bu korkusuz, hatta meydan okuyan tavrı Ali’yi vurmak yerine içindeki o ateşi iyice körükledi. Ama bu kez o körüklenen ateş, Ali’yi sessiz bir uçuruma sürüklüyordu. Ali’nin nefesi yavaşladı. Gözlerindeki o deli öfke aniden dondu; yerine, o zihninde kurduğu senaryoların en karanlık, en acımasız versiyonu yerleşti. Silahı kaldırmadı ama namlunun ucunu Kuzey’in şakağından biraz aşağı indirip çenesine dayadı.
"Öyle mi?" dedi Ali. Sesi o kadar alçak, o kadar ürkütücü bir tınıdaydı ki, rıhtımdaki dalga sesleri bile sanki sustu. "Kaybedecek bir şeyin yok demek... Çok doğru söyledin."
Ali’nin yüzündeki o donuk, ölümcül ifade Kuzey’in yüzündeki sırıtışı ilk defa sildi. Çünkü Ali bağırmıyordu; Ali, artık bu oyunu kurallarına göre değil, kendi kurallarına göre bitirecekti. Kuzey’in çenesine dayanan o soğuk demir, artık bir tehdit olmaktan çıkmış, infazın kendisi haline gelmişti. Kuzey her ne kadar korkmadığını o küstah sırıtışıyla belli etmeye çalışsatrialsa da, Ali’nin gözlerindeki o dipsiz boşluk, o zerre kadar tereddüt barındırmayan donukluk, onun bile omurgasından aşağı soğuk bir ter süzülmesine neden olmuştu. Karşısında sinirlenen, bağırıp çağıran bir adam yoktu; karşısında canı alınmış, her şeyi göze almış bir cellat duruyordu.
Kuzey, çenesindeki baskının hafiflemesiyle birlikte yutkundu, ama Ali’nin o durgunlaşan yüz ifadesindeki tehlikeyi sezip gerildi.
"Neymiş o?" diye sordu Kuzey, hırıltılı bir sesle.
Ali, silahın namlusunu Kuzey’in kalbinin tam üzerine, göğsüne yasladı. Gözlerini bir milim bile kırpmadan, o dipsiz karanlıkla baktı.
"Benim kaybedecek hiçbir şeyimin olmayacağı zaman, o masadakilerin kaybedeceği her şeyi ellerinden alacağım. Trabzon’a da geleceğim. O ağalarınıza da, o patronunuza da bizzat kendim çıkacağım. Ama bu masada... bu sabah... seninle işim bitti. Şimdilik."
Ali, silahın namlusunu Kuzey’in göğsünden çekti ve dikleşti. Gözlerindeki o tehlikeli parıltı sönmemişti; aksine, bu işin burada bitmediğini, asıl fırtınanın şimdi kopacağını bas bas bağırıyordu. Kuzey’in yüzünde hâlâ o inatçı, meydan okuyan hırs eksik olmamıştı. Nefes nefese kalmıştı ama Ali’nin arkasından bakarken gözlerindeki o hırs sönmemişti.
"Bekleniyorsun kayınço!" dedi Kuzey, arkasından hırıltılı ve nefes nefese bir sesle.
Dudaklarından sızan o kanı omzuyla silerken sırıtmaya çalıştı. "Trabzon’da seni nasıl ağırlayacağımızı göreceksin!"
Ali arkasını bile dönmedi. Kuzey’in o tehditkâr sesini rüzgara bırakıp, gergin, öfkeden zangır zangır titreyen adımlarla kendi arabasına doğru yürüdü. Kapıyı sertçe açıp kendini direksiyon koltuğuna attı. Kapıyı kapattığı an kabinin o boğucu sessizliği yüzüne çarparken, derin ve sarsıcı bir nefes alarak direksiyona yaslandı. Sargılı eli hâlâ titriyordu. Beyni, Trabzon tehditleriyle, Kuzey’in söyledikleriyle ve en önemlisi "evde, güvenli bir şekilde onu beklediğini sandığı" Meyra’nın düşüncesiyle dövünüyordu.
Motoru çalıştırıp aracı rıhtımdan hızla uzaklaştırırken, içindeki o zapt edilemeyen fırtına kabine sığmıyordu. Tek bir eliyle direksiyonu sıkıca kavrarken, diğer eliyle titreyen parmaklarıyla cebindeki telefonu çıkardı. Gözü yoldaydı ama zihni tamamen başka bir yerde, o tehlikeli kararın üzerindeydi. Rehbere bile bakmadan, ezbere bildiği o numarayı tuşlayıp telefonu kulağına götürdü. Hat çaldığı her saniye Ali’nin kasları daha da geriliyor, kalbi göğüs kafesini dövüyordu.
İkinci çalışta karşı taraftan o net ve sakin ses yükseldi.
"Ali? Oğlum neredesin lan sen?"
Ali’nin boğazından hırıltılı, soluk soluğa bir ses çıktı. Zamanı yoktu, lafı uzatamazdı.
"Barış," dedi Ali, sesindeki o demir gibi sert ama derinden sarsılan tonla. "Dinle beni. Şimdi söyleyeceklerimi ikiletmeyeceksin."
Telefonda Barış’ın sesi anında ciddileşti, o rahat tavır yerini anında bir kriz anına bıraktı, "Yine ne oldu amına koyayım..."
"Trabzon’a gitmek zorundayım." dedi Ali, dişlerinin arasından soluyarak. Arabayı hızla viraja sokarken lastikler çığlık attı. Telefonda kısa bir sessizlik oldu, ardından Barış’ın şaşkın ama sert sesi duyuldu.
"Oğlum sen kafayı mı yedin, ne Trabzon'u?!"
"Sorusu yok, zamanı yok!" diye kükredi Ali, direksiyonu parmakları beyazlaşana kadar sıkarak. "Beni iyi dinle... Meyra’yı evden alacaksın. Ya da sen oraya gideceksin, onu kendi evinde saklayacaksın. Kimsenin haberi olmayacak, o adamların pususundan uzak, en güvenli yerde tutacaksın onu."
Telefondaki Barış’ın nefesi hızlandı.
"Oğlum, lan, dur bir dakika, ne saklaması? Sen tek başına..."
"Barış!" dedi Ali, sesindeki o yalvaran ama bir o kadar da mutlak emreden tonla lafını kesti. "Ona bir şey olursa... O adamlardan biri yaklaşırsa... Seni de dünyayı da yakarım, biliyorsun. Meyra sana emanet. Tıpkı altı yıl önce emanetime sahip çıktığın gibi, canıma gözün gibi bakacaksın. Ben dönene kadar, gözünü üzerinden ayırmayacaksın. Ona iyi bakacaksın."
Arabanın pikabında, olduğu yerde duran ve Ali’nin bu konuşmasını dinleyen Meyra’nın ise kanı çekildi. Telefonun ahizesinden sızan o kelimeler beyninde çınlıyordu.
"Trabzon’a gitmek zorundayım... Onu evinde saklayacaksın..."
Ali, Barış’ın tek kelime etmesine izin vermeden telefonu yüzüne kapattı ve cihazı ön konsola fırlattı. Gözlerinden süzülen o öfke ve çaresizlik karışımı bakışla gaza daha da yüklendi. Trabzon’a doğru açılan o karanlık kapıdan içeri girmeye, o ateşi tek başına göğüslemeye, en çok da Meyra'yı oradan uzak tutmaya kararlıydı.
Ali telefonu ön konsola öyle bir fırlattı ki cihaz torpido gözüne çarpıp kabinin içine düştü. Direksiyonu tutan elleri, öfkeden ve içini kemiren o görünmez korkudan bembeyaz kesilmişti. Gözlerini yoldan bir an olsun ayırmadan gaza daha da yüklendi. Motorun çıkardığı o hırçın kükreme geceyi yırtarken, Ali’nin zihni bir an olsun durmuyordu. Trabzon’a gidecekti; o masaya oturacak, o pisliğin içine bizzat, elleriyle dalacaktı. Ama en azından şimdi, geride bıraktığı o kadının Barış’ın koruması altında, o güvenli dört duvar arasında olduğunu düşündükçe göğsünü sıkıştıran o demir çember biraz olsun gevşer gibi oluyordu.
'En azından güvende...' diye geçirdi içinden, dişlerini birbirine geçirerek.
'Ben o cehennemdeyken kimse ona dokunamayacak. Uzağında da olsam.'
Ancak arabanın pikabında, ön olduğu yerde duran o karanlık boşluğa sinmiş olan Meyra’nın dünyası o an baş aşağı dönmüştü.
Telefon konuşmasının her bir kelimesi kulağında çınlıyordu. Barış’a verilen o emir, "Trabzon’a gidiyorum" deyişi, sanki Ali’nin kendi idam fermanını kendi elleriyle imzalaması demekti. Meyra’nın boğazına tıkanan o zehirli yumru, gözlerini yakan o sıcaklık artık bastırılamayacak bir boyuta ulaşmıştı. Ali, onu korumak için kendi hayatını tepsiye koyup Trabzon’un o kurtlar sofrasına tek başına yürüyordu.
-
Ali’nin kullandığı araba geceyi yaran bir mermi gibi karanlık yollarda ilerlerken, kabinin içindeki boğucu sessizlik sadece rüzgârın cama vuran uğultusuyla bölünüyordu. Ali, Barış’la yaptığı o kısa ve keskin telefon konuşmasının ardından direksiyona kilitlenmişti; zihni, Trabzon’daki o masaya nasıl çıkacağının, o şerefsizlerin ellerini kırmak için hangi hamleyi yapacağının planlarıyla kaynıyordu.
Aklında tek bir teselli vardı;
Meyra güvende.
Barış o telefonu kapattığı an harekete geçecekti, biliyordu. Meyra’yı o tehlikeli çemberin dışına çıkaracak, kimsenin bulamayacağı o güvenli yere tıkacaktı. Ali de böylece arkasında bıraktığı tek zayıf noktasının kaygısını bir kenara bırakıp, o kurtlar sofrasına kafası rahat, sadece kan kusmaya hazır bir şekilde gidebilecekti.
Öyle sanıyordu.
Arabanın hızı gittikçe artıyordu. İstanbul’un kalabalık ve ışıltılı caddeleri geride kalıyor, şehirlerarası yolun o karanlık ve ıssız betonuna bağlanıyorlardı. Her kilometre taş geride kaldığında, Ali Trabzon’a, o ölüm masasına biraz daha yaklaşırken; arkasındaki o tehlikeli sessizlik, patlamaya hazır bir bomba gibi büyüyordu. Arabanın pikabında duran, o soluk sokak lambası ışığında Meyra’nın yüzü netleşiyordu. Elinde ne bir telefon vardı ne de başka bir şey; parmakları, üstündeki hırkanın ucunu öfkeden ve stresten delicesine çekiştiriyordu. Gözlerinde ne bir korku damlası ne de o anın şoku vardı; aksine, yüz hatları taştan oyulmuş gibi sert, bakışları ise kararlı bir uçurum kadar keskinleşmişti.
Ali, kendisini bu ateşten uzak tutacağını, o pisliğin ve tehlikenin uzağında, güvenli bir köşede bırakacağını zannediyordu. Meyra’nın gözlerindeki o inatçı, kapkara ateş tam o an harlanıp tüm benliğini sardı. İçindeki öfke, yerini buz gibi, sarsılmaz bir kararlılığa bıraktı. Barış’ı arayıp haberdar etmek mi? Asla. Ali’yi durdurmaya çalışmak mı? Artık çok geç.
Araba hızla karanlık ve ıssız otoyolu devirirken, ön konsoldaki o monoton uğultunun arasına yavaşça başka bir ses karıştı. Motorun devri aniden teklemiş gibi sarsıldı, ardından hafifçe öksürerek gaz pedalının tepkisi zayıfladı. Ali’nin kaşları çatıldı. Önce yolun eğiminden ya da rüzgârdan olduğunu sandı, gaza biraz daha yüklendi. Ama araba hızlanmak bir yana dursun, yığılırcasına yavaşlamaya başladı. Gözü anlık olarak ön panele kaydığı an, kanının çekildiğini hissetti.
Yakıt göstergesi, o kırmızı çizginin bile altına, en dipteki sıfırın üzerine çökmüştü. Deponun bittiğini belirten o turuncu lamba, kör bir göz gibi kabinin içinde inatla yanıp sönüyordu.
"Zamanlamanı sikeyim," diye kükredi Ali, direksiyona sert bir yumruk indirerek. Direksiyondan ellerini çekip dörtlü flaşörlerin o kesik turuncu ışığı altında torpido gözüne uzandı, telefonunu kaptığı gibi arabadan dışarı attı kendini. Kapıyı çarptığı an İzmir otoyolunun o gece ayazı yüzüne bir tokat gibi çarptı.
Aracın içinde, arabanın pikabında o sıcak kabinde büzüşen Meyra ise dışarıdan gelen sesleri dikkatle dinliyordu. Ali’nin dışarı çıktığını, pompayı depoya yerleştirdiğini biliyordu ama en ufak bir ses çıkarıp kendini ele vermeye niyetli değildi. Ali’nin sırtı tamamen kendine dönüktü; kafası yolda, Trabzon’da ve geride bıraktığı krizdeydi. Ali, direksiyondan elini çekmeden aracı benzin istasyonunun ışıklı pompalarından birinin önüne yanaştırdı ve vitesi boşa alıp el frenini çekti. Zihni hâlâ, Meyra’nın İzmir'de, o güvenli evde olduğunu sanmasıydı.
Gecenin bu saatinde otomatike bağlamış bir refleksle camı indirdi. Dışarıdaki genç pompacı, ellerini montunun ceplerine sokmuş, uykulu adımlarla araca doğru yaklaşıyordu.
"Doldur koçum," dedi Ali, tok ve sabırsız bir sesle.
Pompadan gelen hafif tıkırtı eşliğinde görevli işine koyulurken, Ali oturduğu yerden kıpırdamadı bile. Tek bir an olsun arkaya dönüp bakmak aklının ucundan geçmedi; çünkü zihninde Meyra hâlâ İzmir'in güvenli duvarları arasındaydı. Aracın arka kısmında, o içeride oturan Meyra ise nefesini tutmuş, dışarıdaki sesleri dinliyordu. Ali’nin cama yanaşan pompacıyla konuşmasını, acele etmesini söyleyişini tek kelime kaçırmadan dinliyordu. Ali’nin hâlâ kendisinin arabanın pikabında olduğundan habersiz, önden yola devam etmeyi planladığı her halinden belliydi. Meyra, parmaklarını birbirine kenetlemiş, yüzünde o inatçı ve kararlı gülümsemeyle sessizce bekliyordu.
Pompacı tabancayı depoya yerleştirip akışı başlattığında, Ali direksiyona yaslanmış bir şekilde parmaklarıyla sabırsızca direksiyona vuruyordu. Zihni tamamen Meyra’daydı.
Pompacı birkaç saniye sonra camı tıklatıp, "Tamamdır abi" dediğinde, Ali cüzdanından çıkardığı parayı uzattı, "Üstü kalsın" diyerek camı açık bıraktı. Ağzına götürdüğü sigarasının ucunu çakmakla yaktı, hiç vakit kaybetmeden vitese astı, gaza basıp benzinlikten çıktı ve aracı tekrar otoyolun karanlık asfaltına fırlattı. Motor yeniden homurdanarak hızlanırken, Ali direksiyonu sıkıca kavrayıp önündeki upuzun yola odaklandı.
Aracın içinde ise Meyra, Ali’nin o sırtından yayılan gerginliği, o koruma içgüdüsünün altındaki devasa kaygıyı hissedebiliyordu. Ali, onu korumak için dünyayı yakmaya hazırdı; ama asıl yakacağı kişinin, şu an hemen sırtının gerisinde, o arabanın içinde nefes aldığından hâlâ haberi yoktu.
Kilometreler ardı arkasına devrilirken, İzmir otoyolunun o ıssız ve karanlık şeridinde sadece lastiklerin çıkardığı hırıltı ve motorun derin uğultusu vardı. Ali, direksiyonu tutan ellerinin eklemleri beyazlayana kadar sıkmış, gözlerini farların aydınlattığı daracık asfalt şeridine dikmişti. Her saniye Trabzon’a, o ölüm masasına biraz daha yaklaşıyordu. İçini kemiren o tek teselli, Meyra’nın İstanbul’da, o güvenli evin duvarları arasında olduğundan emin olmasıydı.
-
Gece yarısının o karanlık, dipsiz tüneli yavaş yavaş silinmeye başlamıştı. Saatler ilerledikçe, otoyolun üzerindeki o zifiri karanlık yerini ufuk çizgisinde beliren gri, soluk bir sabaha bıraktı. Doğuştan gelen o ilk ışıklar arabanın camlarından içeri sızarken, dışarıdaki dağların ve tarlaların silüetleri de netleşmeye başladı.
Aracın arka tarafındaki o sıcacık kabinde, saatlerdir yorgun düşen sinirleriyle derin bir uykuya dalmış olan Meyra, üzerindeki o ağırlığın yavaş yavaş kalktığını hissetti. Göz kapakları titredi. Zihni, rüyalarla gerçek arasında gidip gelirken, kulaklarına ilk olarak motorun o monoton, hiç durmayan homurtusu ve lastiklerin asfaltta çıkardığı o sürekli hışırtı çalındı.
Meyra derin bir nefes aldı; sabahın soğuk havası ve içerideki o uykunun sersemliği ciğerlerine dolarken, yüzünde istemsizce o inatçı, kararlı tebessüm yeniden belirdi. Hâlâ yoldaydılar. Hâlâ birlikteydiler. Ve Ali, arkasında uyuyan Meyra’dan hâlâ habersiz, onları aralıksız bir şekilde Trabzon’a taşıyordu.
Sabahın erken saatlerinin soluk, gri ışığı dağların tepesinden süzülüp arabanın camlarına vururken, Karadeniz’in o hırçın ve nemli havası yavaş yavaş kendini hissettirmeye başlamıştı. Kilometrelerce geride bırakılan o uzun yol, yerini nihayet Karadeniz’in o yeşille mavinin sarmaş dolaş olduğu virajlı yollarına bırakmıştı.
Ali, saatlerdir gözünü kırpmadan, direksiyonu sıkan o nasırlı elleriyle arabayı durmaksızın sürmüştü. Zihni yorgunluktan uyuşmuş, ama içindeki o intikam ateşi ve öfke zerre kadar azalmamıştı. Önlerindeki tabelada beliren o yeşil harfler, katettikleri uzun yolun sonuna geldiklerini haykırıyordu: Trabzon, Sürmene.
Araba, şehrin girişindeki o sakin ama gergin sabah trafiğine karışırken, Ali dişlerini sıkarak aracı merkeze doğru yönlendirdi. Burası, hem memleketi, hem de o hesaplaşmanın yaşanacağı, her şeyin masaya döküleceği cehennemin ta kendisiydi. Ali, arabayı kalabalık ama henüz tam anlamıyla uyanmamış sokaklardan birinde, gözlerden uzak bir köşeye yanaştırıp kontağı kapattı.
Motorun o yorgun sesi tamamen susunca, kabine ağır ve gergin bir sessizlik çöktü.
Ali, ellerini direksiyona dayayıp alnını hafifçe kollarına yasladı; derin ve sert nefesler alarak kendini yaklaşan fırtınaya hazırlıyordu. Aklı hâlâ İstanbul’da, Barış’ın yanında bıraktığını sandığı kadındaydı. Arkasından gelen o nefeslerden, arka kabinde uyanıp sessizce gözlerini açmış Meyra’dan kesinlikle hiçbir haberi yoktu.
Trabzon’un sabah ayazı, duran motorun ardından camlara ince bir buğu olarak yayılırken, Ali arabanın içinde hâlâ derin ve yorgun nefesler alıyordu. Gözlerini direksiyondan ayırmadan birkaç saniye öylece kaldı; omuzlarındaki yük, katettiği yüzlerce kilometrenin kaslarında bıraktığı o sızı... Hepsini bir kenara itip kapıyı açmaya yeltendi.
Aracın pikabında ise uykunun sersemliğini üzerinden atan Meyra, sessizce yerinde doğruldu. Gece boyunca o sıcak kabinde dinlenen bedeni şimdi tamamen zindeydi. Meyra, parmaklarıyla montunun fermuarını hafifçe düzeltti, derin bir nefes alarak yaklaşan fırtınaya hazır bir şekilde Ali’nin ilk hamlesini beklemeye başladı. Ali elini kapının koluna attı, dışarı çıkıp o cehennemin ortasına adım atmak üzereydi, sevdiği kadını atmak istemediği cehennemin ta orta göbeğinde.
Ali, parmaklarını sertçe kapı koluna geçirdi ve dışarıdaki sabah ayazını içeri dolduracak bir hareketle arabanın kapısını açtı. Soğuk Karadeniz rüzgârı kabine hücum ederken, Ali dışarı adımını attı ve kapıyı arkasından ağır bir tok sesle çarptı. Ali, köşe başını dönmeden hemen önce durdu. Sabahın o keskin ayazı boğazına batarken, parmakları titreyen bir hareketle ceketinin cebine uzandı. Çıkardığı paketten son sigarasını çekti aldı, dudaklarının arasına sıkıştırdı ve çakmağını çaktı.
Ali, sigarasından son derin nefesini çekip izmariti nemli asfalta atarak ayağının ucuyla ezdi. Tam adımlarını yeniden hızlandıracakken, cebindeki telefonun o sert ve keskin titreşimi sessizliği yardı. Kaşlarını çatarak telefonunu çıkardı; ekranda "Barış" yazısını gördüğünde içi anlık bir rahatlamayla genişledi. İzmir'deki kendi evinde, her şeyin yolunda gittiğine dair bir haber alacağını sanarak ekranı kaydırdı ve telefonu kulağına götürdü.
"Söyle Barış," dedi, sesi hâlâ o sabah ayazı gibi sert ve netti. Hattın öbür ucundan Barış’ın nefes nefese, panik içinde hayhuy eden sesi yükseldi.
"Ali, evde yok! Dünden beri çocuklarla bakmadığımız yer kalmadı! Ali... Ali, abi bittik amına koyayım!
Ali’nin elindeki telefon sanki bir anda kor gibi kızgınlaşmış gibi parmakları kasıldı. Dünyası baş aşağı dönerken, o an zihninde kurduğu bütün o güven kalesi yerle bir oldu. Gözleri şokla açıldı; nefesi boğazına tıkandı.
"Ne... Ne diyorsun lan sen?!" diye kükredi Ali, sesi sokağın buz gibi duvarlarında yankılandı. "Nasıl evde yok?!"
"Amına koyduğum nasıl evde yok?!" diye tekrar kükredi Ali. Sesi sokağın tenhalığında bir kırbaç gibi şakladı, şakakları öfkeden delicesine zonklamaya başladı. "Dünden beri yok ne demek Barış?! Lan siz ne bok yemeye duruyorsunuz orada, kaç kişi bir kıza sahip çıkamadınız mı lan?!"
Hattın öbür ucundan Barış’ın çaresiz, hırpalanmış sesi gelmeye devam ediyordu.
"Amına koyayım yemin ederim her yere baktık, kameralara baktırmadığımız yer kalmadı, telefonuna da kapalı... Kenan’ın çocukları saldık, Kerem'le Özgür de arıyor hala..."
"O buraya geldiyse, o ayaklarıyla o ateşe adım attıysa hepinizi yakarım!" diye bağırdı Ali, göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Telefonu tutan parmaklarının eklemleri bembeyaz kesilmişti. Öfkesinden, korkusundan etrafındaki dünyayı görmüyordu bile. "Bulacaksınız lan! Duyuyor musun beni? Taşın altına bakacaksınız gerekirse ama bana onu-"
Tam o sırada, arkasındaki pikabın içinden gelen o hafif metalik tıkırtı sokağın sessizliğinde yankılandı. Meyra, cebinden çıkardığı anahtarla ya da kendisi içeriden pratikçe açtığı kapıyla dışarı süzülmüştü. Kilitleme derdi yoktu; içeride büzüştüğü o sıcak kabinin kapısını kendi elleriyle açıp Trabzon’un soğuk asfaltına sessizce adım attı.
Ali hâlâ telefonda Barış’a saydırırken, ensesinde hissettiği o yakın nefesle ve hemen arkasından gelen o sakin sesle donakaldı.
"Çok bağırma çocuğa... Kulak zarını patlatacaksın."
Ali’nin beyninden aşağı kaynar sular döküldü. Dünyanın dönmesi bir saniyeliğine durdu. Hattın öbür ucundan Barış’ın "Abi? Abi ses ver, kim konuşuyor orada?!" diye bağıran sesi kulaklığın içinde yankılanmaya devam ediyordu ama Ali’yi duyan yoktu. Telefon elinde kaskatı kaldı. Gözleri şokla ardına kadar açıldı. Kalbi göğüs kafesini parçalayacak gibi atmaya başlarken, boynundaki damarlar gerildi.
Yavaşça, kafasını arkasındaki pikaba doğru çevirdi. Meyra, arabanın pikabının içinde ona doğru eğilmiş, yüzünde o korkusuz, inadıyla içeriden camı tıklatıyordu. Ali’nin nefesi kesildi. Öfkeden, şoktan ve aniden tepesine binen o tarifsiz dehşetten ne yapacağını bilemeyerek telefonu sıkıca kavradı ve kaskatı kesilmiş bir halde bakakaldı. Elindeki telefonun ekranına ve arkasındaki pikabın kasasına bakarak birkaç saniye boyunca adeta taşa kesildi. Hattın öbür ucundan Barış’ın "Abi! Orada kim var? Abi ses ver, abi!" diye çırpınan sesi kulağının içinde çınlıyordu ama Ali dünyayla tüm bağını koparmıştı.
Beynindeki tüm dişliler durdu, geriye sadece o devasa, yakıcı bir öfke ve zihnini altüst eden o şok kaldı. Binlerce kilometre boyunca o pikabın kasasında, o rüzgârın, o ayazın altında büzüşerek onunla birlikte geldiğini şimdi idrak ediyordu.
Ali, iki dev adımla pikabın arkasına ulaştı. Öfkeden kasılan, parmak eklemleri bembeyaz kesilmiş ellerini kasanın kapağına attı; metal mandalları sertçe kavrayıp aşağı doğru çekti. Ağır demir kapak küt diye açılıp asfalta doğru düştüğünde, içerideki o buz gibi hava ve sıkışmış rüzgâr birden dışarı yayıldı.
Meyra ise olduğu yerde, kasanın içinde öylece duruyordu. Ne bir adım attı ne de aşağı atladı; kapağın açılmasıyla birlikte sadece başını hafifçe kaldırdı ve doğrudan Ali’nin gözlerinin içine baktı.
Ve o an, Trabzon’un o ıssız, gri sokağında zaman sanki tamamen durdu.
İkisi de kıpırdamadı. Ali pikabın arkasında, elleri kapağın kenarında kaskatı kalmış bir halde dikiliyordu; solukları boğazına dizilmişti. Gözlerinde öfkenin o yakıcı ateşi ile binlerce kilometre boyunca bu tehlikeyi hiç hesap etmemiş olmanın o anlık şoku birbirine karışmıştı. Şakaklarındaki damarlar zonkluyor, göğsü düzensiz ve sert soluklarla inip kalkıyordu. O kadar büyük bir fırtınanın ortasındaydı ki, kadını sarsıp kendine çekmekle ona dokunmaya bile korkmak arasında ipin üstünde yürüyordu.
Meyra da zerre kadar geri adım atmadı. Kasanın içinde, o soğuk demirin üzerinde ayaklarını bile kıpırdatmadan öylece durdu. Saçları rüzgârda yüzüne dağılıyor, yorgun ama bir o kadar da dik ve meydan okuyan gözleri Ali’nin kaskatı kesilmiş yüzünden bir saniye bile ayrılmıyordu. Ne bir pişmanlık vardı o bakışlarda, ne de en ufak bir geri vites. Binlerce kilometre boyunca o ayazı sırtında taşımanın, o gizli yolculuğun nihayet kopacağı o patlama noktasında, adamın gözlerinin içine baka baka meydan okuyordu.
Sokakta rüzgârın metal yüzeylerde çıkardığı hafif uğultudan ve ikisinin de göğsünden inip kalkan derin soluklarından başka hiçbir ses yoktu. Ne Ali kasadan bir adım öteye geçti, ne Meyra oradan indi. Aralarındaki o birkaç adımlık mesafe, iki tarafın da zihninde kopan fırtınalarla doldu taştı. Bakışları birbirine kenetlenmiş, adeta sessiz bir savaşın en keskin saniyelerini yaşıyorlardı; kelimelerin bittiği, sadece öfkenin, inancın ve tarifi imkânsız bir tutulmanın konuştuğu o uzun, nefessiz an uzadıkça uzadı.
Ali’nin eli, kasanın kapağını tutan parmakları, öfkeyle bir kez daha kasıldı. Kadının bu inatçı, gözünü budaktan sakınmayan tavrı, içinde bir yerlerde hem dehşete düşürüyor hem de o öfkeyi daha da körüklüyordu. Birkaç saniye daha öylece, aralarındaki o görünmez duvarları yumruklarcasına birbirlerine baktılar. Fırtınanın tam kopacağı o ince çizgi, sokaktaki rüzgârla birlikte daha da gerildi.
Ali’nin zihnindeki o buz gibi gerçek, kafasına indirilmiş bir balyoz gibi çarptı. İstanbul’daki o güvensizliği, oradaki hesaplaşmaları, arkasından çevrilen dolapları düşünerek içten içe kendini yiyordu; ama Trabzon… Trabzon başkaydı. Burası onun mabedi olduğu kadar, hataların, kanın, kural tanımazlığın ve dökülecek son damlaya kadar sürecek hesapların merkezîydi. Buraya adım atmak, doğrudan ateşin ortasına yürümek demekti.
İşte tam da bu yüzden, o ölümcül tehlikeyi çok iyi bildiği için Meyra’yı o cehennemden uzak tutmuş, İzmir'in güvenli betonları arasında, kendi evinde bırakmaya çalışmıştı. Kalbinin en hassas yerini, tek zaafını bu karanlık coğrafyaya getirmemek için kendini paralıyordu.
Şimdi ise... O zaafı, o korumaya çalıştığı kadın, koca bir dağ gibi önünde duruyordu.
Ali’nin yüzündeki o öfke dalgası aniden silindi; yerine kelimenin tam anlamıyla buz kesmiş, kanı çekilmiş bir şok oturdu. Gözleri kaskatı, karşısındaki kadının üzerinde gezindi. Trabzon’un o gri, affetmez sabah ayazı, rüzgârın sokağın köşelerinden uluyarak esişi, arkadaki o ıssız ve tehlikeli sokaklar... Her şey bir anda bizzat gerçekliğe büründü. Meyra, tehlikenin en kralının, en acımasızının olduğu bu yere, kendi ayaklarıyla gelmişti.
Ali’nin nefesi boğazına tıkandı. İçindeki o koruyucu panik, devasa bir kabusa dönüşerek tüm benliğini sarstı. Buranın ne anlama geldiğini, burada atılacak yanlış bir adımın bedelini en iyi o biliyordu. Şimdi o tehlikenin tam orta yerinde, koruması gereken kadının canı canlı karşısında dikildiğini görmek... Beynindeki tüm mantık devrelerini yaktı.
"Sen..." dedi Ali, sesi bu kez o kükremelerden bile uzak, fısıltı gibi ama tüyler ürpertici bir dehşetle çıktı. Olduğu yerde kalakalmıştı, elleri bile kasanın kenarından yavaşça düştü. "Sen ne yaptığının farkında mısın?"
Ali’nin içindeki fırtına, o kelimelerin ötesinde, beynini içeriden kemiren devasa bir uçurum gibi açıldı. Delirmemek için dişlerini öyle bir sıktı ki, çene kaslarından gelen o sert ses kulaklarında yankılandı. Delirse şu sokağı birbirine katardı; delirse o demirleri elleriyle söker, bu şehri yakardı. Ama karşısında duran sevdiği kadına bakınca öfkesi boyut değiştiriyor, zihnindeki bütün barikatları yerle bir eden o korkunç, katıksız bir infiale dönüşüyordu.
Aşırıydı; o öfke normal insan kalbinin taşıyamayacağı kadar aşırıydı, ama o öfkenin hemen altında yatan şey çok daha tehlikeliydi. Duygusal bir patlamanın eşiğindeydi. Gözlerinin önü buğu gibi kararıyor, göğsü aldığı nefesi reddedecek kadar sıkışıyordu. Burası Trabzon’du; burası adını anmanın bile mermi sayıldığı, kuralın, merhametin bulunmadığı o cehennemin ta kendisiydi. İzmir’i, arkada bıraktığı bütün o hesapları unuttu. O, bu şehre tek bir leke gelmesin, tırnağı bile kanamasın diye canını ortaya koyduğu kadını, kendi elleriyle getirmekten korktuğu o en tehlikeli, en kanlı ocağın ortasında görünce bütün dünyası zangır zangır titredi.
"Sen..." dedi Ali, sesi nefessiz, çatlak ve öfkeyle olduğu kadar içindeki o bastırılamaz, devasa bir sevdayla sarsılarak çıktı. Adeta canı yanıyordu. "Sen ne yaptın... Hay sikeceğim. Kafayı yiyeceğim! Kızım sen burada ne arıyorsun? Senin burada olmaman lazım!"
Hâlâ hareket etmiyordu, kasanın kenarına tutunan elleri titriyor ama kadına uzanmamak için kendini zor tutuyordu. O kadar sinirliydi ki ağlamak istiyordu, o kadar duygusaldı ki göğsünün orta yerine bıçak saplanmış gibi hissediyordu. Gözleri kan çanağı gibi açılmış, karşısında o buz gibi rüzgârda dikilen kadının yüzündeki her bir çizgiyi, o inatçı bakışı ezberler gibi izliyordu. Romantizm bu coğrafyada, bu sokaklarda küfür gibi bir şeydi; ama Ali’nin o gözlerinde parlayan, o inatçı kadını o cehennemin ortasında gördüğü an hissettiği şey, dünyanın en hastalıklı, en kusursuz, en yakıcı tutkusuydu. Ölümüne korkuyordu, ölümüne aşırı sinirliydi ve kalbi o kadının o tek bir bakışıyla yerinden çıkacak gibi atıyordu.
Gözleri kan çanağı gibi açılmış, karşısında o buz gibi rüzgârda dikilen kadının yüzündeki her bir çizgiyi, o inatçı bakışı ezberler gibi izliyordu. Romantizm bu coğrafyada, bu sokaklarda küfür gibi bir şeydi; ama Ali’nin o gözlerinde parlayan, o inatçı kadını o cehennemin ortasında gördüğü an hissettiği şey, dünyanın en hastalıklı, en kusursuz, en yakıcı tutkusuydu. Ölümüne korkuyordu, ölümüne aşırı sinirliydi ve kalbi o kadının o tek bir bakışıyla yerinden çıkacak gibi atıyordu.
"Nasıl geldin buraya?" diye fısıldadı bu kez, sesi öfkeyle karışık o acı dolu feryat gibi çatlayarak. Kolları arasında sıkıca tuttuğu kadından biraz ayrıldı, gözlerini Meyra'nın gözlerine mıhladı. Yüzündeki o deliye dönmüş ifade, şimdi çok daha karmaşık, çok daha derin bir karanlığa bürünmüştü. Trabzon’dan, sokağın kurşunlarından ya da ölümden korktuğu için saklamamıştı onu. Burası onun sahasıydı, burada kimin ne olduğunu en iyi o bilirdi; ama mesele bu değildi. Mesele, içine çektiği o karanlık, o pis bataklıktı.
İllegal işlerin, adını anmanın bile adam harcamaya yeteceği o kirli çarkların tam ortasındaydı şimdi. Daha da kötüsü, yıllardır kapatmaya çalıştığı o eski defterler, aile meseleleri, kan bağıyla bağlanmış ama düşmanlıkla bilenmiş o zehirli bağlar... Ve en önemlisi Kuzey’di. Kuzey’in o gözü dönmüşlüğü, bu hesaplaşmanın ne kadar kanlı biteceğini en iyi Ali biliyordu. Bütün o pisliği, bütün o tehlikeyi bu kadından uzak tutmak, onu bu karanlığın bir parçası yapmamak için canını verirdi. Şimdi ise o pisliğin, o aile savaşının ve Kuzey’in nefesini ensesinde hissettiği bu cehennemin ortasına kendi ayaklarıyla gelmişti.
"Kızım," diye devam etti Ali, sesi hırıltılı bir fısıltıya dönüşürken elleri kadının omuzlarını daha da sert kavradı. Canını yakmaktan korkuyor ama içindeki o devasa fırtınayı durduramıyordu. "Burası benim cehennemim! Ben bu pisliği, o siktiğimin aile meselelerini, o Kuzey denilen piçin buralarda çevirdiği dolapları sana dokunmasın diye temizlemeye çalışıyorum! Sen buraya adım atarak o orospu çocuğunun tam ortasına sıçradın... Ben seni oradan korumaya çalışırken, sen kendi ayağınla kurşunun önüne atladın lan kendini!"
Meyra, adamın gözlerindeki o derin acıyı, o omuzlarına binen yükün ağırlığını ve içindeki o suçlulukla karışık öfkeyi sonuna kadar hissetti. Aile meselelerini de, Kuzey’in adını duyduğunda Ali’nin kasılan çenesini de biliyordu. Ama bir adım bile geri atmadı; ellerini kaldırıp Ali’nin göğsüne, o sert ve düzensiz atan kalbinin üzerine koydu.
"Biliyorum," dedi Meyra, sesi rüzgârın sesini bastıracak kadar kararlı ve net çıktı. "Kuzey’in ne olduğunu da biliyorum, o aile meselesinin seni nasıl içten içe yediğini de... Sen o pisliğin içinde tek başına boğulurken, benim arkada hiçbir şey olmamış gibi oturacağımı nasıl düşündün Ali? Sen o cehenneme yalnız yürüyecektin, ben de arkandan seyredecektim öyle mi?"
Başını biraz daha yukarı kaldırıp, adamın o kor gibi yanan gözlerinin içine meydan okurcasına baktı.
"Korktuğunu biliyorum," dedi, sesinde ne bir alay ne bir küçümseme, sadece sonsuz bir aidiyet vardı. "Bana o pislik bulaşacak diye, o aile masasının kanı elime bulaşacak diye ödün koptuğu için sakladın beni. Ama geç kaldın... Ben o pikabın arkasında o yolu gelirken, zaten o ateşin içine çoktan atladım. Şimdi ne yapacaksın? Beni geri mi göndereceksin?"
Ali, sevdiği kadının o meydan okuyan sorusu karşısında ne yapacağını bilemeyerek başını göğe doğru kaldırdı ve derin, dişlerinin arasından sızan bir soluk bıraktı. Gülümsemekle delirmek arasında gidip gelen o absürt çizgide, yüzü kasıldı.
"Geri gönderecekmiş..." diye mırıldandı Ali, kendi kendine konuşur gibi başını iki yana sallarken. Bir an için gözlerini devirdi, ellerini Meyra'nın omuzlarından indirip beline doğru kaydırdı ve kadını kendine bir kez daha, bu sefer kaçamayacağı kadar sert ama bir o kadar da çaresiz bir hamleyle çekti. "Kızım, senin kafatasının içinde beyin yerine beton my dökülü? Ben seni İzmir'de benim evimde 'güvenli odalarda otur' diye mi bıraktım sandın? Binlerce kilometre o siktiğimin pikabın kasasında, rüzgârın altında büzüşerek seyahat etmek hangi akla hizmet lan? Sen kendini kargo paketi falan mı zannediyorsun?! O Barış’ın da götünü ayrı sikeceğim, benden kurtuluşu yok pezevengin."
Meyra, adamın bu ani çıkışına kaşlarını çatıp göğsüne vurdu ama Ali kıpırdamadı bile.
"Ne kargo paketi be!" diye çıkıştı Meyra, o da en az Ali kadar hırsla. "Gayet de konforluydu! Hem ne olacaktı, sabaha kadar otelde camdan dışarı mı baksaydım? 'Acaba Ali başına ne iş açtı, acaba Kuzey onu neresinden vurdu' diye kahvemi yudumlayıp magazin mi izleseydim?"
"Magazin mi?!" Ali’nin gözleri kocaman açıldı, sesi sokağın tenhalığında yankılandı. "Kızım burası magazin programı mı, mafya dizisi mi sanıyorsun burayı? Kuzey'in eline koz verdim diye az önce içim çürüyordu, sen gelmiş 'kahvemi yudumlasaydım' diyorsun! Sen varya... sen başına bela arıyorsun, bizzat talep ediyorsun!"
"Aynen öyle!" dedi Meyra, hiç geri adım atmadan çenesini dikleştirip adamın gözlerinin içine baktı. "Talep ediyorum! Senin o 'başa bela' dediğin paket var ya, şu an karşında dikiliyor. Şimdi ne yapacaksın başkan? İhracat mı edeceksin geri, yoksa kasanın arkasına geri mi tıkacaksın?"
Ali, kadının o dalga geçer gibi sırıtarak söylediği söze bakıp bir saniye boyunca öylece kaldı. İçindeki o devasa fırtınanın ortasında, kadının bu inanılmaz dik kafalılığı karşısında gülümsememek için dudaklarını birbirine öyle bir bastırdı ki, en sonunda dayanamayıp sabrı taştı.
"Başımın tatlı belası... Seni kasanın arkasına tıkmayacağım," dedi Ali, sesindeki o tehlikeli ve bir o kadar da baştan çıkarıcı tınıyla başını biraz daha yaklaştırarak. Burnunun ucunu Meyra'nın burnuna neredeyse değdirecek kadar eğildi. "Ama seni burdan sonra bir adım bile yanımdan ayırırsam şuracıkta yatırıp siksinler. Gittiğimiz her yerde olacaksın; tuvalete giderken bile kapıda bekleteceğim seni, gör o zaman kargo paketini."
Meyra gözlerini kısarak meydan okumaya devam etti.
"Bekletirsen beklet, boyun posun devrilsin da..."
Ali, sevdiği kadının o tatlı laf sokmasına dayanamayarak kendine çekti derin bir nefes aldı ve alnını Meyra’nın alnına yasladı. Sokak buz gibiydi, rüzgâr hala uğulduyordu ama ikisinin arasında kaynayan o öfke, o kavga ve o deli dolu romantizm ortalığı fena halde ısıtıyordu.
Ali, kadının o son söylediği lafa karşılık sabır diler gibi gözlerini kapatıp derin bir soluk aldı; ama dudaklarındaki o engel olamadığı küçük, kaçamak kıvrılmayı gizleyemedi. Alnı Meyra’nın alnına yaslı bir halde, sıcak nefesi kadının yüzüne vururken fısıltıyla konuştu.
"Şive mi yapıyorsun sen bana şimdi?" dedi Ali, sesindeki o sert tını yerini iyice o ele avuca sığmaz bir yumuşaklığa bırakırken. Başını hafifçe geri çekip gözlerinin içine baktı. "Birkaç saatlik yolculukla Karadenizli mi olduk başımıza? Bak, burası İzmir’e benzemez kızım, burada 'boyun posun devrilsin' falan dersen adama toz yuttururlar, adamı dağda ararlar."
Meyra ise hiç oralı olmamaya çalışıp, yüzündeki o inatçı ve tatlı sırıtışla kollarını Ali’nin boynuna daha da doladı. Soğuktan buz tutmuş parmakları, adamın ensesindeki hafif sert saçlara dokunurken o da aşağıdan yukarıya doğru süzdü Ali’yi.
"Beni dağda aratacak adamın da alnını karışlarım, Ali Bey," dedi Meyra, sesindeki o meydan okuyan tınıyla. "Hem sen beni korkutmaya çalışmaktan vazgeçsene. Burası Trabzon’muş, Kuzey’miş... Gören de karşında çaresiz bir turist var zanneder. Ben o pikabın arkasında o ayazı yerken korkmadım da şimdi mi korkacağım?"
"Korkmuyorsun ha?" diye mırıldandı Ali, gözleri yavaşça kadının dudaklarına kayıp yeniden gözlerinde sabitlenirken. Sesi o kadar alçak, o kadar pürüzlü ve yakıcıydı ki sokağın gürültüsü tamamen yok olmuş gibiydi. "Şimdi seni o arabaya bindirip geri götürmediğim için akşama kadar dua edersin sen. Çünkü bundan sonra adımı atsan arkanda beni bulacaksın... Kurtuluşun yok."
"Kim demiş kurtulmak istediğimi?" diye fısıldadı Meyra, gözlerindeki o parıltı bir an bile sönmeden. Ali, kadının o meydan okuyan, nefesini kesen cevabı karşısında daha fazla direnemedi. Elini ensesinden tutup başını biraz daha kendine doğru çekti ve hiç hesapta yokken, o buz gibi sokağın ortasında, Trabzon’un o sert rüzgârına inat dudaklarını Meyra’nın dudaklarına bastırdı.
Öpücük ne kadar hırpalayıcı ve öfkeden doğmuş gibi başladıysa, saniyeler içinde o kadar derin, o kadar sahiplenici ve yakıcı bir hâle büründü. Ali’nin içindeki bütün o korkular, Kuzey’in tehditleri, aile meselesinin o zehirli karanlığı o an tek bir nefeste silindi gitti. Meyra da kollarını adamın boynuna sıkıca sararak o öpücüğe bütün benliğiyle karşılık verdi; sanki binlerce kilometre boyunca o pikabın kasasında çektiği tüm ayazın, tüm yorgunluğun ödülü bu kadarcık yakınlıkmış gibi.
Nefes nefese birbirlerinden ayrıldıklarında, Ali’nin alnı hâlâ Meyra’nın alnına dayalıydı. İkisi de gözleri kapalı, sadece birbirlerinin göğsünden inip kalkan sert soluklarını dinliyordu.
"Yürü," diye fısıldadı Ali, gözlerini yavaşça açıp kadının o kızarmış dudaklarına ve ardından güven dolu gözlerine bakarak. Elini Meyra’nın eline kenetledi. "Önce seni en güvendiğim yere yere götüreceğim, yoksa bu inatla başımıza daha büyük bela olacaksın."
Ali, parmaklarını Meyra’nın parmaklarına sımsıkı kenetleyip kadını arkasına değil, tam yanına, omzunun hizasına alarak pikabın sürücü kapısına doğru yöneldi. Meyra ise o buz gibi havaya ve yorgunluğuna rağmen tek kelime etmeden adımlarını Ali’ye uydurdu; elinin sıcağı, bu tehlikeli şehrin ayazına karşı aralarındaki tek kalkan gibiydi. Ali kapıyı açıp Meyra’yı ön koltuğa bindirdikten sonra, kendi tarafına geçip direksiyona oturdu. Motoru çalıştırdığı an, arabanın kaloriferinden gelen ılık hava sokağın o dondurucu havasını bir nebze olsun dağıttı. Ama içerideki asıl sıcaklık, o kapalı alana sığmayan tansiyon ve ikisinin de göğsünde inip kalkan derin soluklardandı.
Vitesi takıp aracı hareket ettirdiğinde, Trabzon’un o dar, gri ve kıvrımlı sokaklarından sessizlik içinde süzülmeye başladılar. Ali bir yandan gözü yolda, bir yandan da istemsizce sık sık yan koltuğa, omuzları dik bir şekilde dışarıyı izleyen kadına kaydırıyordu bakışlarını.
"Nereye gidiyoruz peki?" diye sordu Meyra, sessizliği bozarak. Sesi hem yorgun hem de içinde hâlâ o bastırılamaz merakı taşıyan bir tondaydı. "En güvendiğin yer derken? Kuzey’in ve o akrabalarının henüz haberi olmadığını varsayarsak, bizi ilk bulacakları yer neresi?"
"Kuzey’in haberi olmasından ziyade, şu an kimsenin adım atmaya cesaret edemediği, benden başka kimsenin anahtarını eline sürmediği bir yayla evine çıkıyoruz," dedi Ali, sesindeki o koyu ve korumacı tınıyla. Gözlerini yoldan ayırmadan devam etti. "Köyde bizi ilk gördükleri yerde balyoz gibi üzerimize çökerler. Önce seni oraya bırakıp bakacağım. Sonra... sonra o hesapları tek tek kesmek için kimle görüşmem gerekiyorsa göreceğim."
Meyra başını hafifçe koltuğa yaslayıp adamın o kararlı profiline baktı. "Beni yalnız bırakacağını sanıyorsan büyük yanılıyorsun, Ali. Artık o dağ evinde de seninleyim, o hesaplaşmanın ortasında da."
Ali, kadının o inatçı cümlesini duyunca direksiyonu tutan ellerinin eklemleri biraz daha beyazladı. İçten içe hem deli gibi kızıyor hem de bu kadının o gözü kara sadakatine karşı içeride bir yerlerde sarsılıyordu. Başını hafifçe sağa çevirip Meyra’ya öyle bir baktı ki, o bakışta hem "Seni buraya getirdiğime pişman edeceğim" tehdidi hem de "Seni deli gibi öpmek istiyorum" itirafı aynı anda saklıydı.
"Göreceğiz bakalım o dağ evinde kim kimi dinliyor," diye mırıldandı Ali, dişlerinin arasından hafif bir tebessümle karışık.
Araba, Trabzon merkezini geride bırakıp Sürmene’nin dağlarına doğru tırmanan o sarp ve virajlı yollara saptığında, dışarıdaki sis koyulaşarak demir gibi ağırlaşmıştı. Sokağın o boğucu gerginliği, şimdi yerini bu uçsuz bucaksız, vahşi doğanın ortasındaki o ıssızlığa bırakmıştı. Ali, gözlerini yoldan bir an olsun ayırmadan direksiyonu sert bir manevrayla çevirdi. Sürmene’nin bu yükseklerinde, rüzgâr dağların arasından uluyarak esiyor, arabanın metal gövdesini sarsıyordu. Burası İzmir'e benzemezdi; burası Ali’nin köklerinin, kural tanımayan aile hesaplarının ve adını anmanın bile mermi sayıldığı o gerçek karanlığın tam merkeziydi.
"Geldiğimiz yer..." dedi Ali, sesindeki o koyu tınıyla direksiyonu son bir kez kırarak ormanın içine gizlenmiş, taştan ve ahşaptan yapılma müstakil bir dağ evinin önüne yanaştı. Far ışıkları evin demir kapısına vururken, etraftaki o mutlak sessizlik adeta tekinsiz bir el gibi üzerlerine çöktü. "Burası. Kuzey’in tırnaklarıyla kazısada bulamayacağı, benden başka kimsenin anahtarını sürmediği yer."
Motoru stop ettiğinde, içerideki o ılık hava birden sessizliğe gömüldü. Ali hemen emniyet kemerini çözüp yan tarafa döndü; gözleri Meyra’nın üzerinde gezindi. Yorgunluğuna rağmen hâlâ dimdik duran, o buz gibi ayazda bile gözlerindeki ışıltıdan ödün vermeyen kadına baktı. İçindeki o koruyucu panik ile sarıp sarmalama arzusu bir kez daha çarpıştı.
Hiçbir şey söylemeden, bir anda iki dev adımla Meyra’nın önüne geçti. Hızlı ve karşı konulamaz bir hamleyle kollarını kadının dizlerinin altına ve sırtına doladığı gibi, Meyra’yı yerden kestiği gibi kucağına aldı. Meyra hafif bir şaşkınlıkla nefesini tuttu; elleri refleksle Ali’nin boynuna sarılırken, yüzünde hem o anlık şok hem de istemsiz bir tebessüm belirdi.
"Ne yapıyorsun ya?!" diye mırıldandı Meyra, sesindeki o hafif itiraz tınısı adamın o devasa korumacılığı karşısında hemen erirken. "İki adım yürüyebilirdim herhalde, ne gerek vardı şimdi kucak falan?"
Ali içten içe deli gibi sinirliydi, hâlâ o kasada seyahat etmiş olmasına kafayı takmış durumdaydı; ama aynı zamanda gözünün önünden bir an olsun ayırmak istemiyordu. Doymuyordu. Ne kadar sarılsa, ne kadar "Ne işin var burada!" diye kızsa az geliyordu. O gergin, barut fıçısı gibi ortamda bile içinde kaynayan o tutku, adamı zıvanadan çıkaracak kadar ağır basıyordu.
Ali, kadının o cüretkâr sözleri karşısında dudaklarında yayılan o tehlikeli gülümsemeyle başını hafifçe geriye çekti; ama kollarını Meyra’nın belinden bir saniye bile olsun çözmedi. Tam aksine, sedirin ahşap zemininde dizlerinin üzerinde biraz daha doğrulup kadını kendine daha da yasladı.
"Önce şu hesabı almam lazım," diye fısıldadı Ali, sesindeki o hınzır ve meydan okuyan tını ocağın çıtırtısına karışırken. Parmakları yavaşça Meyra’nın saçlarının arasına, ensesine doğru kaydı; tenine değen o sıcaklık ikisini de anında sardı. "Sen şimdi burada, benim evimde, benim dağ başımda böyle meydan okuyorsun ama... Birazdan o dilleri nasıl yutacağını çok iyi biliyorum."
Meyra, adamın bu baskın ve kendinden emin tavrı karşısında zerre kadar geri adım atmadı. Gözlerini Ali’nin gözlerine mıhlamış, parmakları hâlâ o geniş omuzlarda hafifçe geziniyordu.
"Yutmam," dedi Meyra, nefesi Ali’nin dudaklarına neredeyse değecek kadar yakınken, meydan okuyan o tatlı ses tonuyla. "İddiaya var mısın? Göster bakalım o cezayı, kim kimin dilini yutuyormuş."
Ali, sevdiği kadının o meydan okuyan sözleri karşısında kısa bir an duraksadı, ardından sesli bir şekilde gülerek başını iki yana salladı. Kucağında hâlâ dimdik oturan, kollarını boynuna dolamış bir halde gözlerini kırpmadan kendisine bakan kadına baktı.
"Haklısın..." dedi Ali, sesindeki o hınzır ve teslimiyet dolu tını ocağın çıtırtısına karışırken. Kollarını Meyra’nın belinden bir milim bile gevşetmedi, aksine onu kucağında tutmaya devam ederek sedirin üzerine biraz daha yayıldı. "Seni o pikaptan indirdim ama kucağımdan indirmeyi unutmuşum... Ya da akıl edememişim, çünkü şu an buradan indirmek gibi bir niyetim hiç yok."
Meyra, adamın bu doymak bilmez haline karşı kahkahayla karışık bir nefes bırakırken, başını biraz daha geriye çekip gözlerini kısarak süzdü Ali’yi.
"Hele şükür farkına vardın," dedi Meyra, parmaklarıyla Ali’nin saçlarının ucunu hafifçe çekiştirerek. "Zaten o kadar yolu o buz gibi kasada çektikten sonra bacaklarımın üstüne basabileceğimi düşünüyorsan büyük yanılıyorsun başkan. Şimdi kucağında oturmaya devam ediyorum, cezayı kesme kısmına da oradan devam edebiliriz mesela?"
Ali, kadının bu hiç durulmayan, her fırsatta lafı gediğine koyan haline karşı sabır diler gibi gözlerini göğe doğru devirdi ama yüzündeki o sırıtış bir saniye bile silinmedi.
"Sen kaşınıyorsun, yemin ediyorum kaşınıyorsun," diye fısıldadı Ali, başını eğip burnunu Meyra’nın burnuna sürterek. "Dağ başındayız, kimse yok, dışarıda kıyamet kopuyor; sen hâlâ 'ceza' diyorsun. Bak, o cezayı öyle bir keserim ki bir daha bu dağlardan aşağı kendi ayağınla inemezsin..."
"İnmem!" diye meydan okudu Meyra, hiç geri adım atmadan. "İndiremezsin de zaten!"
Ali, kadının bu cüretkâr meydan okumasına daha fazla sessiz kalamayarak Sürmene’nin dağ başındaki o ıssız ve taştan yapılma yayla evinin ağır ahşap kapısını anahtarla çevirip içeriye adını attığı an, arkasından kucağındaki kadını da çekerek daha kapının eşiğindeyken, dışarıda kalan o koca dünyanın, Kuzey’in ve bütün o tehlikeli hesapların yükünü bir kenara fırlatır gibi Ali’nin gözlerinde bambaşka bir ateş yandı. Kucağındaki, kollarını boynuna dolamış olan Meyra’ya bir saniye bile bakışlarını indirmeden, girişin hemen önündeki kalın, desenli halının üzerine doğru yumuşak ama karşı konulamaz bir hamleyle yatırdı.
Ali’nin sabrı, o an zihninde kalan son kırıntıyla birlikte tamamen buhar olup uçtu. Konuşmaya, laf uzatmaya, hatta nefes almaya bile tahammülü kalmamıştı; tek bildiği şey, altındaki kadının tenini solumak, aralarındaki o son engelleri birer birer söküp atmaktı. Gözleri kararmış bir halde dudaklarını Meyra'nın dudaklarından ayırıp boynuna, oradan köprücük kemiğine doğru vahşi ama bir o kadar da aceleci öpücükler bırakırken, elleri hızla kadının üzerindeki kalın kıyafetlere uzandı. Parmakları, Meyra’nın pantolonunun düğmesine ulaştığı an, aralarındaki o didişme tamamen yerini ateşe kesmiş bir sabırsızlığa bıraktı. Kumaşı çözerken çıkardığı o hafif ses, evin içindeki sessizliği yırtıp geçerken, Ali’nin nefesi kadının teninde kavurucu bir rüzgâr gibi esiyordu.
Meyra, adamın bu durdurulamaz, gözü dönmüş aceleciliği karşısında soluğunu tuttu. Kalbi göğsünü parçalayacakmış gibi atarken, ellerini Ali’nin omuzlarına, saçlarına doladı; onu kendine daha da çekerek bu tutkuya bütün ruhuyla teslim oldu. Kapının arkasında kalan dünya, Sürmene'nin dağları, o dondurucu ayaz... Hiçbiri artık var olamazdı. Halının üzerinde, sadece ikisinin nefesinin çarpıştığı o odada, geriye kalan tek gerçek birbirlerine duydukları o yıkıcı, aç ve kusursuz tutkuydu.
Ali’nin elleri kadının tenine ulaştığında, dışarıdaki o vahşi dağ rüzgârı evin çatısını dövmeye devam ediyordu. Aralarındaki o didişme, o inatlaşma ve o uzun yolun tüm yorgunluğu, yerini tamamen birbirine mühürlenen nefeslere ve durdurulamaz bir çekime bırakmıştı. Meyra, parmaklarını adamın saçlarının arasına geçirip başını hafifçe geriye attığında, Ali’nin bakışlarındaki o koyu, zapt edilemez tutku her şeyi söylüyordu zaten. O halının üzerinde zaman kavramı tamamen silinmişti; geriye sadece birbirlerinin teninde kayboldukları, dış dünyayı ve her türlü tehlikeyi unuttukları o yoğun, kesintisiz anlar kaldı.
Ali, sevdiği kadının omuzlarının aniden küçük bir titremeyle sarsıldığını hissetti. O içeri girdikleri andaki adrenaline dayalı sıcaklık yavaş yavaş çekiliyor, Sürmene dağlarının o kemik donduran ayazı üzerlerindeki ince kıyafetlerden tenlerine kadar işliyordu Meyra dişlerinin birbirine çarpmasına engel olmaya çalışarak, ellerini Ali’nin gömleğine biraz daha sıkı sarıp hafifçe büzüldü.
"Ali..." diye fısıldadı Meyra, sesi o inatçı tınısından sıyrılıp aniden zayıf ve sızlanan bir hâl alırken; dişleri tatlı tatlı birbirine çarpıyordu. "Sen... sen haklıymışsın galiba. Donuyorum resmen... Burası İstanbul’a ya da İzmir’e benzemiyormuş hakikaten."
Ali’nin o gözü dönmüş, her şeyi unutan hali, kadının o titreyen sesini duyar duymaz bir anda buz gibi eridi. İçindeki o tutku ateşi yerini anında panikle karışık bir koruma içgüdüsüne bıraktı. Hiç vakit kaybetmeden, oturduğu yerden doğruldu ve Meyra’nın üzerinden hızla kalkarak kadının üşümesini engellemek için üzerindeki montu hemen çıkardı.
"Tamam, güzelim, tamam..." dedi Ali, sesindeki o hınzır ton tamamen yok olmuş, yerine aceleci ve endişeli bir sıcaklık oturmuştu. Yere savrulan montunu saniyeler içinde Meyra’nın o titreyen omuzlarına örttü, ardından eğilip kadını oturduğu halının üzerinden dikkatle ayağa kaldırdı. "Ben sana demedim mi burası dağ başı, zıpkın gibi delikanlıyı bile dondurur diye? Hadi bakalım, şimdi hızlıca o sobanın dibine geçiyoruz."
Meyra, Ali’nin omuzlarına örttüğü montun içine biraz daha büzülürken, dişleri hâlâ hafifçe birbirine çarpıyordu ama yüzündeki o inatçı gülümseme yerli yerindeydi.
"Tamam, kabul ediyorum..." dedi Meyra, ayaklarının üstünde hafifçe sallanarak ocağın önüne doğru adımlarken. "Karadeniz ayazı hazır cenge varmış meğer. Ama bu soba yanmadığı sürece bu iddiadan vazgeçtiğimi sanma sakın."
Ali, çıtırdayan sobanın kızıl ışığı yüzüne vururken, kadının o hâlâ geri adım atmayan hınzır haline doğru eğildi. Gözlerinde alevlerin yansımasından çok daha koyu, çok daha derin bir ateş parlıyordu. İki eliyle Meyra’nın omuzlarından tutup onu kendine biraz daha çekti; nefesi, kadının hafifçe üşümekten kızarmış yanağına ve dudaklarına çarparken sesi kısık, sabırsız ve sinirden ziyade katıksız bir tutkuyla titreşti.
"Sen var ya..." dedi Ali, dişlerinin arasından derin bir iç çekerek, başını hafifçe iki yana salladı. "Beni bilerek ve isteyerek deliye döndürüyorsun, farkındayım. O buz gibi yolda, o pikabın içinde bile aklımı başımdan aldın... Şimdi burada, bu dağ başının ortasında, o inatçı dille hâlâ beni imtihan ediyorsun."
Parmakları montun yakasından içeri sızıp Meyra’nın boynunda, narin göğüslerinde dolanırken, başını biraz daha yaklaştırdı.
"Beni illa kudurtacaksın, değil mi?" diye fısıldadı Ali, sesindeki o hırıltılı tını evin içindeki çıtırtıyı bastıracak kadar yoğunlaşmıştı. Gözleri kadının dudaklarına mühürlenmiş gibiydi. "O iddiayı sabaha bırakmaya niyetim yok, güzelim. Sobanın ısınmasını beklerim beklemesine ama... Sabrımın da bir sonu var, ve sen o sınıra çoktan dayandın."
Meyra, adamın gözlerindeki o koyu, zapt edilemez kararlılığı gördüğü an, az önceki o şımarık meydan okumanın yerini kalbinde hızla çarpan o tanıdık heyecana bıraktığını hissetti. Dişlerinin arasından sızan o küçük titreme yerini yavaş yavaş sobanın yaydığı gerçek bir sıcaklığa bırakıyordu ama asıl ısı, Ali’nin o devasa bedeninden ve üzerine diktiği aç bakışlardan yayılan roket hızıyla çarpıyordu sanki. Hiç geri adım atmadan, ellerini Ali’nin geniş göğsüne yasladı; parmakları kumaşın üzerinden o sert, kaslı yapıyı hissederken yüzünde yine o tehlikeli, baştan çıkarıcı gülümseme belirdi.
"Kuduruyorsan kudur, başkan," diye fısıldadı Meyra, sesi sobanın çıtırtısına karışırken nefesi adamın dudaklarına neredeyse değecek kadar yakındı. "Ben buraya o yolları buz yiyerek, o pikapta tir tir titreyerek sırf seninle 'beklemek' için gelmedim herhalde..."
Ali, kadının bu son darbeyi vuran sözleriyle birlikte daha fazla kendini tutamadı. Zihnindeki o mantık kırıntısı, Kuzey’in tehditleri, dağ başının ıssızlığı... Hepsi buhar olup uçtu.
Eğilip dudaklarını Meyra’nın dudaklarına öyle bir kapattı ki, o an ne sobanın ısısı ne de dışarıdaki fırtına kaldı. Ali’nin elleri montun üzerinden kayıp kadının belini kavradığı gibi onu kendine yapıştırdı; öpücük az önceki gibi oynaş dolu değil, artık tamamen hırslı, aç ve sabırsız bir yangına dönüşmüştü. Meyra da kollarını adamın boynuna dolayarak bu ateşe bütün ruhuyla karşılık verirken, evin içindeki o loş karanlık sadece ikisinin nefesiyle aydınlanıyordu. Ali’nin dudaklarından kopup gelen o derin inilti, sobanın demir gövdesinden yayılan çıtırtıya karıştı. Öpücüğün o hırslı ve aceleci temposu, yerini giderek birbirine kenetlenen, soluk soluğa bir teslimiyete bırakırken, evin içindeki o dondurucu ayaz adeta tamamen unutulmuştu.
Ali, kollarının arasındaki kadını bir an bile serbest bırakmadan, oturduğu yerden hafifçe geriye yaslandı; ama Meyra’yı da aynı hamleyle kucağına, bu kez sedirin ahşap kenarına doğru çekti. Aralarındaki o son kalın kıyafetler, kalın montlar ocağın önündeki sıcaklıkla birlikte birer birer etkisini yitirirken, dokunuşlar çok daha yakıcı, çok daha derin bir hâl alıyordu.
Meyra, parmaklarını adamın ensesindeki saçların arasına daldırmış, soluk soluğa başını geriye atarken göğsünden kopan her bir nefes Ali’nin köprücük kemiğine düşüyordu. Dışarıda Sürmene’nin dağlarını döven o fırtına ne kadar vahşiyse, içerideki o ateş de bir o kadar zapt edilemezdi. Ali, dudaklarını kadının boynundan, köprücük kemiğine ve oradan tekrar inatla aralanan dudaklarına geri götürürken, sesindeki o hırıltılı fısıltı küçük yayla evinin içinde yankılandı.
"Seni buraya getirdiğime pişman olmayacağım demiştim..." dedi Ali, soluk soluğa, gözleri kadının nemli dudaklarında ve parıl parıl parlayan gözlerinde gezinirken. "Ama sen benden kurtulmanın o kadar da kolay olmayacağını çok geç olmadan öğreneceksin, güzelim."
Meyra, adamın bu meydan okuyan fısıltısına karşılık dudaklarında yayılan o tatlı tebessümle başını hafifçe yana eğdi. Gözlerindeki o inatçı parıltı bir an olsun sönmemişti; aksine, Ali’nin içindeki o zapt edilemez ateşi daha da harlayan tehlikeli bir cazibeyle parlıyordu.
"Kurtulmak isteyen kim?" diye fısıldadı Meyra, parmaklarını Ali’nin geniş omuzlarından göğsüne doğru kaydırarak kalbinin o düzensiz ve hızlı atışlarını bizzat hissetti." Ben buraya çoktan razı gelerek geldim, sadece sana geldim... Şimdi o lafları bırak da ne yapacaksan yap."
Ali, kadının bu son meydan okumasına daha fazla kelimeyle karşılık vermedi. Zihninde kalan son mantık kırıntısı da o an tamamen silindi; dudakları bir kez daha Meyra’nın dudaklarına kapanırken, sedirin üzerindeki o loş ve sıcak dünya tamamen onlara ait bir sığınağa dönüştü. Sobanın demir gövdesinden yayılan kızıl ışık ikisinin üzerindeki gölgeleri uzatırken, dışarıdaki dağ ayazı ve fırtına artık sadece dışarıda kalan birer detaydan ibaretti. İçeride ise ne bir kural kalmıştı ne de bir engel; geriye sadece birbirlerinin teninde eridikleri o kusursuz, kesintisiz tutku ve şehvet kalmıştı.
Ali, kadının o meydan okuyan sözleri karşısında dudaklarında beliren hafif ve tehlikeli bir tebessümle başını biraz daha eğdi. Aralarındaki o yoğun nefes alışverişi, sobanın demir gövdesinden yayılan çıtırtıya karışırken, içerideki o loş ve sıcak hava her saniye biraz daha ağırlaşıyordu.
"Razı geldiğini biliyordum zaten, güzelim," diye fısıldadı Ali, sesi o kadar derin ve hırıltılı çıkıyordu ki, kelimeler adeta birbirine eziliyordu. "Ama bu saatten sonra geri dönüşü olmadığını da en az benim kadar iyi biliyorsun."
Meyra, adamın bu kararlı ve sahiplenici bakışları altında gözlerini bir saniye bile kaçırmadı; aksine, kollarını Ali’nin boynuna biraz daha dolayarak aralarındaki o son mesafeyi de tamamen sıfırladı. Dışarıdaki Sürmene fırtınası dağları dövmeye devam ederken, o dağ evinin içi sadece ikisinin kalp atışlarıyla ve birbirlerine mühürlenen nefesleriyle doluydu. Zamanın ve dış dünyadaki bütün o tehlikeli hesapların tamamen geride kaldığı o an, ikisi için de artık kelimelerin bittiği, sadece bu derin ve kopmaz bağın kaldığı bir gerçeğe dönüşmüştü.
Ali, kadının boynuna düşen gölgeli ve sıcak nefesini derin bir solukla içine çekerken, sedirin ahşap dokusunda yankılanan o sessizliği bozdu. Dışarıdaki rüzgârın sesi pencereyi dövmeye devam ederken, içerideki o sığınak tamamen zamanın dışına çıkmış gibiydi.
"Benden başkasına böyle bakmak yok," diye fısıldadı Ali, parmakları kadının saç tellerine hafifçe dokunurken. "Tamam mı?"
Meyra, adamın sesindeki o saf sahiplenme ve kıskançlıkla harmanlanmış tınıyı duyduğunda, dudaklarında istemsizce derin, meydan okuyan bir tebessüm belirdi. Başını hafifçe geriye çekip gözlerini doğrudan Ali’nin o karanlık, alev alev yanan gözlerine dikti.
"Ya bakarsam?" diye fısıldadı Meyra, sesindeki o inatçı tını odayı doldururken. Parmaklarını Ali’nin geniş ensesine dolayıp onu kendine biraz daha çekti. Ali, kadının bu hiç durulmayan, her an yeni bir meydan okuma yaratan haline karşı koyu bir nefes verirken, yüzündeki o tehlikeli gülümseme daha da belirginleşti.
"Dağları yıkmam belki ama..." dedi Ali, sesi hırıltılı ve adeta bir tehdit gibi fısıltıyla dökülürken, başını eğip dudaklarını Meyra’nın kulağına yaklaştırdı. "Seni o dağlarda benden başka kimsenin bulamayacağı bir yere saklarım. Bir daha o gözlerin benden başkasını görürse, yemin ederim o bakan gözleri de dağa kaldırırım."
Meyra, adamın bu gözü dönmüş, bir o kadar da tutkulu tehdidi karşısında soluğunu tuttu. İçindeki o heyecan dalgası bütün bedenini sararken, aralarındaki o son savunma duvarı da tamamen yıkıldı. Ali’nin dudakları yeniden onun dudaklarını bulduğunda, dışarıdaki fırtına artık sadece onların sessizliğine çalınan bir ezgiden ibaretti. Ali’nin dudakları yeniden Meyra’nın dudaklarına kapandığında, aralarındaki o son kelimeler de buharlaşıp gitti. Öpücük, artık ne bir uyarı ne de bir meydan okumaydı; tamamen birbirine mühürlenmiş iki ruhun, dış dünyadaki her şeyi reddeden saf teslimiyetiydi. Meyra, ellerini adamın sırtına, o geniş omuzlarına daha sıkı sararak kendini tamamen o akıntıya bıraktı. Sedirin ahşap gıcırtısına, dışarıdaki dağ rüzgârının camlara vuran hırçın uğultusu ve sobanın içinden yayılan çıtırdayan alevlerin sesi eşlik ediyordu. Ali’nin elleri, kadının üzerindeki o son ağırlıkları, kalan örtüleri ve engelleri birer birer aralarken, odadaki sıcaklık her saniye biraz daha kavurucu bir hâl alıyordu.
Nefesler birbirine karışıyor, ten tene değdikçe dışarıdaki ayaz, o dondurucu Karadeniz soğuğu tamamen anlamını yitiriyordu. Ali, başını kadının boynundan göğsüne doğru kaydırırken kopan o boğuk inilti, evin loş ve güvenli duvarları arasında yankılandı. Zaman, Sürmene’nin o dağ başındaki yalnız evinde tamamen durmuştu. Geriye ne Kuzey kaldı, ne geçmişteki hesaplar, ne de yollar; sadece birbirlerinin teninde kaybolan iki insan ve o odanın içinde gürül gürül yanan o koca ateş kaldı. Ali, kadının tenindeki her bir titremeyi, kendisine sarılan parmakların o sabırsız ve sıkı tutuşunu soluk soluğa takip ederken, dünyada o odadan ve o kadından başka hiçbir şeyin var olmadığını biliyordu. Sedirin üzerinde birbirlerine mühürlenen bedenleri, dışarıdaki dağ başının bütün o sertliğine ve soğuğuna karşı dikilmiş en güçlü duvardı sanki.
Meyra, başını hafifçe geriye atıp nefes nefese kalan dudaklarından dökülen o boğuk iniltiyi bastırmaya çalışırken, gözlerini Ali’nin üzerinden bir saniye bile ayırmıyordu. Ali’nin elleri, kadının teninde bıraktığı her bir dokunuşla o içindeki zapt edilemez sahiplenme duygusunu biraz daha körüklüyor; her nefes, aralarındaki o ateşi daha da büyütüyordu. Evin içindeki o kızıl ışık, gölgeleri duvara vururken, ikisinin de kalp atışları sobanın çıtırtısıyla yarışıyordu. Ne bir eksik kelimeye yer vardı artık ne de başka bir hesaba; sadece birbirlerinin kollarına bıraktıkları o derin, kusursuz ve soluksuz anlar vardı.
Ali’nin elleri, kadının çıplak tenine dokunduğu anda odadaki hava bir anda ağırlaştı; sobanın harlanan ateşiyle ısınan oda, ikisinin bedeninden yayılan o yakıcı sıcaklıkla tamamen kavurucu bir hâle büründü. Ali, nefes nefese, başını kadının boynundan omuzlarına doğru kaydırırken, dudaklarının değdiği her noktada Meyra’nın teninin ince bir titremeyle irkildiğini hissetti. Meyra, parmaklarını adamın sırtına, kaslı tenine öyle bir geçirdi ki, sanki onu kendi içine mühürlemek ister gibiydi. Gözleri yarı aralık, nefesi göğsünden kopan hırıltılı iniltilere karışırken, dışarıdaki fırtınanın uğultusu kulağında tamamen silindi. Geriye sadece Ali’nin parmaklarının teninde bıraktığı o yakıcı iz ve her dokunuşta biraz daha çıldıran nabzı kaldı.
Ali, kadının bacaklarını beline doladığı o an, içindeki bütün dizginleri tamamen kaybetti. Sobanın kızıl alevi odadaki gölgeleri dans ettirirken, sedirin ahşap gıcırtısı ve ikisinin teninden yayılan ter kokusu, o dağ evinin havasını tamamen ağırlaştırmıştı.
-
Dışarıdaki fırtına saatler ilerledikçe şiddetini biraz olsun yitirmiş, Sürmene dağlarını döven o hırçın rüzgâr yerini bacada uğuldayan derin bir sessizliğe bırakmıştı. Odanın içindeki sobanın ateşi artık harlanmıyor, demir gövdesinden geriye sadece sönmeye yüz tutmuş kızıl, sıcak bir kor yığını kalıyordu.
Yerde, sobanın önünce serilen kalın yatağın üzerinde, birbirlerinin kollarında uykuya dalmışlardı. Üzerlerine örtülen battaniyenin altındaki tenleri çıplaktı; günün o vahşi, yakıcı tutkusunun izleri, odanın serinleyen havasında birbirine karışan sakin nefeslerle dinlenmeye çekilmişti. Meyra, başını Ali’nin geniş, kaslı göğsüne yaslamış, bir kolunu adamın beline dolamış, rüya ile gerçek arasında huzurlu bir uykuya teslim olmuştu.
Ali hariç.
Karanlıkta parlayan gözleri, odanın tavanına vuran cılız kor alevlerinin gölgelerinde geziniyordu. Düşünceleri, dışarıdaki o karlı dağlar kadar karanlık ve karışıktı. Parmakları, uykusunda bile kendine sığınmış olan kadının açıkta kalan omzunda, sırtında yavaşça, neredeyse istemsiz bir refleksle dolaşıyordu.
İçindeki o huzursuzluk, dışarıdaki dağların soğuğundan değil, kafasının içini kemiren o malum gerçektendi. Kuzey’in tehditleri, bu dağ evinin bile onları ne kadar süre koruyabileceği ve en önemlisi, bu kadını hayatının tam merkezine koymanın getirdiği o devasa tehlike zihnini bir mengene gibi sıkıştırıyordu. Meyra’nın saçlarının arasına burnunu gömüp derin bir soluk çekti; içine çektiği o yasak koku, bir yandan ruhunu yatıştırırken diğer yandan onu daha da büyük bir uçuruma sürüklüyordu.
"Nasıl vazgeçeceğim senden..." diye geçirdi içinden, sesi odanın sessizliğinde sadece kendi kulaklarında yankılandı. Başını biraz daha eğip kadının alnına sabırsız ama korumacı bir öpücük kondurdu, ardından gözlerini yeniden karanlığa dikip sabahın ilk ışıklarına kadar kiprik bile kırpmadan beklemeye devam etti.
Odanın içindeki o koyu sessizlik, telefonun ekrandan yayılan o keskin ve soğuk ışığıyla bir anda bölündü. Sedirin hemen yanındaki ahşap sehpanın üzerine bırakılmış olan telefon, sessizde olmasına rağmen titreşimiyle tahtada hafif bir ses çıkardı. Ali, gözlerini tavandan ayırıp bakışlarını o küçük ekrana çevirdi. Ekranın üzerinde parlayan isim, gecenin o saatinde bütün odanın havasını bir anda buz kesti: Kuzey.
Ali’nin kaşları tehlikeli bir şekilde çatılırken, parmakları uykusunda mırıldanan Meyra’nın omzundan yavaşça kaydı. Sessizce uzanıp telefonu aldı. Ekrandaki mesaja baktığında, gözlerindeki o karanlık ifade daha da derinleşti.
"Kayınço, memlekete gelmişsin ama seni göremedim, haber de vermiyorsun hiç aşk olsun. Sana karşılama yapardım... Artık görüşelim ama, anlaşmayı unuttun sanırım."
Ali, mesajı okurken parmakları telefonu öyle bir sıktı ki, ekrandan gelen cılız ışık boğuklaştı. Çenesindeki kaslar sert bir taş gibi gerildi. Kuzey’in "kardeşim" diyerek işaret ettiği o isim ve bu cüretkar oyun, Ali’nin zihninde tüm sınırları yerle bir etti. Dağ evinin gizliliğinin delindiği, hatta adım adım izlendikleri gerçeği yüzüne bir tokat gibi çarpmıştı.
Ali, başını yavaşça eğip, hâlâ kollarının arasında, çıplak teniyle sabahsız gecenin huzuruna sığınmış olan Meyra’ya baktı. Kadının her sakin nefesi, Ali’nin içindeki o zapt edilemez öfkeyi ve sahiplenme dürtüsünü biraz daha körüklüyordu. Telefonu sessizce başucundaki sehpaya bırakırken, dudaklarından dökülen o hırıltılı fısıltı odanın karanlığında yankılandı.
"Görüşeceğiz tabi, Kuzey..."
Telefonun ekranındaki o tehditkâr satırlar karanlık odada kaybolurken, Ali’nin zihni adeta bir baraj kapağının patlaması gibi kilitlenmişti. İçindeki öfke damarlarında zehir gibi dolaşıyordu. Fakat Ali’yi asıl boğan, Kuzey’in tehditleri değil, hemen yanında, çıplak teniyle, hiçbir şeyden habersiz göğsüne sığınmış yatan sevdiği kadındı.
Bakışları Meyra’nın huzurlu yüzüne kaydığında, içindeki o sert, demirden duvar aniden çatladı. Onu korumak için buraya, bu dağ başının en ücra köşesine kaçırmıştı kaçırmasına ama cehennemi de beraberinde getirmişti. Kuzey’in bu hamlesi, oyunun bittiğini ve tehlikenin kapıya dayandığını açıkça söylüyordu. Onu bu ateşin ortasında tutmaya devam ederse kendi elleriyle yakacaktı.
Severek ayrılmak zorunda kalacaktı.
Bu kelime zihninden geçtiği anda boğazına demirden bir yumruk oturdu. Göğsü acıyla kasıldı. Daha dün gece tenine mühürlediği, her bakışında aklını yitirdiği, bu kadar delicesine severken... Onu nasıl buralardan gönderecekti? Ona bu tehlikeyi nasıl anlatacaktı?
Sevdiği kadını bu tehlikeden nasıl koruyacaktı?
Meyra uykusunda mırıldanarak başını adamın göğsüne biraz daha gömdü, çıplak omzu Ali’nin kaslı tenine sürtündü. O masum ve sabırsız temas, Ali’nin içindeki o direnci bir anda tuz buz etti. Ona "git" demenin, kendi elleriyle kalbini söküp atmakla aynı şey olduğunu biliyordu. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte bu masalın bittiğini, gerçeğin o acımasız kılıcını ikisinin arasına saplaması gerektiğini düşünmek bile nefesini kesiyordu. Ali, parmaklarını kadının saçlarında titreyen bir öfkeyle gezdirdi. Hem Kuzey’in kanını dökmemek için kendini zor tutuyor, hem de Meyra’ya bu ayrılığı nasıl açıklayacağının, onu bu cehennemden sağ salim nasıl koparıp atacağının çaresizliğiyle kıvranıyordu.
Ali, odanın içinde tek başına kopan o sessiz fırtınanın ortasında, zihnindeki o acımasız gerçekle boğuşmaya devam ediyordu. Onu zora sokan, ne Kuzey’in o pişkince attığı mesaj ne de dağ başındaki o izlenme hissiydi. Asıl mesele, kelimenin tam anlamıyla manyak gibi, köpek gibi aşık olduğu kadını, kendi elleriyle ateşe atma korkusuydu. Bakışları yeniden Meyra’nın huzurla inip kalkan sırtına, tenine mühürlenmiş o masum ve savunmasız haline kaydı. İçindeki o sahiplenme dürtüsü, normal bir insanın taşıyamayacağı kadar ağır, hastalıklı ve bir o kadar da kusursuz bir tutkuya gebeydi. Onu kokusundan, teninden, sesinden bir an bile ayırmak istemezken; şimdi sırf yaşasın, sırf o güzel gözleri bir daha korkuyla açılmasın diye onu kendinden uzaklaştırmak zorundaydı.
Aralarındaki bağın ne kadar saf, ne kadar yakıcı olduğunu en iyi kendisi biliyordu. Onu kendinden uzaklaştırma fikri, kulağına mantıklı ya da korumacı gibi gelse de, aslında ikisi için de ölüm fermanından başka bir şey değildi. Nasıl atacaktı o adımı? Nasıl vazgeçecekti o tenin sıcaklığından, sevdiği kadından?
Meyra uykusunda hafifçe kıpırdanıp yüzünü Ali’nin boynuna daha da gömdüğünde, Ali, kadının o inatçı ve deli divane teslimiyeti karşısında gözlerini kapatıp derin, yakıcı bir nefes çekerken, kollarını Meyra’nın çıplak beline ve sırtına biraz daha doladı; onu kemiklerine kadar sarmalayıp kendi içine mühürlemek ister gibi sıktı. Hiçbir şey söylemedi. Kelimelerin o an bu yoğunluğu taşımaya yetmeyeceğini biliyordu çünkü. Yavaşça başını eğdi; yüzünü, hâlâ düzensiz ama sakin nefesler alıp veren kadının saçlarının arasına, boynunun o hassas çukuruna tamamen gömdü. Burnuna dolan o taze ten kokusu ve lavanta karışımı, az önce zihnini kemiren bütün o karanlık kabusları bir an için susturdu. Dışarıdaki Sürmene ayazı pencereleri dövmeye, Kuzey’in mesajı o karanlıkta beklemeye devam etse de, Ali o an her şeyi unuttu. Yüzünü kadının saçlarına iyice bastırıp, sadece ikisinin kalp atışlarının birbirine karıştığı o odaya, o sığınağa gömüldü.
-
Sürmene dağlarının üzerindeki o ağır, kurşuni karanlık yavaş yavaş çekilmeye başlarken, pencerelere vuran ilk soluk ve kirli beyaz ışık odanın içine süzüldü. Dışarıdaki fırtına dinmişti ama dağların tepesini kaplayan o kalın kar tabakası, sabahsız gecenin ardından her şeyi kusursuz bir sessizliğe gömmüştü. Yerde serili olan yer yatağının üzerinde, gecenin o vahşi ve yakıcı sıcaklığının izleriyle hala sarmaş dolaş yatıyorlardı. Üzerlerindeki battaniye belden aşağılarına kaymış, çıplak omuzları, birbirine yaslanmış tenleri sabahın o soğuk ve net ışığıyla aydınlanmıştı.
Sabahın o soğuk ve net ışığı ahşap odanın içine dolarken, ikisinin de dudaklarından tek bir kelime dökülmedi.
Meyra başını biraz kaldırıp gözlerini doğrudan Ali’nin o karanlık, delicesine bakan gözlerine dikti. Aralarında ne bir açıklama, ne bir uyarı, ne de dışarıdaki tehlikeye dair tek bir cümle vardı; sadece sabahsız gecenin bıraktığı o açlık ve birbirlerine duydukları o kökten aidiyet vardı.
Ali, kadının o meydan okuyan ve hâlâ uykulu bakan gözlerindeki ateşi gördüğü anda içindeki bütün buzlar eridi. Çenesindeki o gergin kaslar gevşerken, tek bir söz bile etmeden belindeki ellerini biraz daha sertleştirip Meyra’yı doğrudan üzerine çekti. Tenin tene çarptığı o anda odadaki bütün hava kesildi. Sabahın ayazı, dışarıdaki karlı dağlar, Kuzey’in attığı o tehditkâr mesaj... hepsi bir saniyede silinip gitti. Aralarındaki o sessiz ve kusursuz çekim, kelimelerin bittiği yerde, nefeslerin birbirine karıştığı o vahşi ve tutkulu döngüyle yeniden alevlendi.
Aralarındaki o yoğun ve kelimesiz çekim, odanın içindeki havayı tamamen tüketirken, Ali’nin zihnindeki o karanlık fırtına bu temasla birlikte biraz olsun kabuk bağladı. Dışarıdaki karlı dağlar ve pencerelere vuran sabah ayazı, sanki bu korunaklı dağ evinin sınırlarında eriyip gidiyordu. Meyra’nın parmakları adamın sırtında derin izler bırakırken, her nefes alış verişlerinde aralarındaki o aidiyet biraz daha kemikleşti. Ne dışarıdan gelecek bir ses ne de Kuzey’in o tehditkâr gölgesi, o an bu odadaki dokunulmazlığı bozabilirdi.
Zaman, ikisinin de kalp atışlarında yeniden kurulurken, o sessiz ve inatçı bağ her saniye biraz daha derinleşti. Ali, avuçlarının arasında tuttuğu sevdiği kadının teninde kendini unuturken, içindeki o deli divane sahiplenme hissi zihnini tamamen ele geçirdi. Başını hafifçe kaldırıp, dağılmış saçları ve nefes nefese kalmış yüzüyle kendisine bakan Meyra’nın gözlerinin içine, o en derin karanlıkla baktı. Hiçbir şey söylemediler. Ne bir vaat, ne bir korku, ne de dışarıdaki o pis gerçekliğe dair tek bir kelime... Sadece tenin tene verdiği o en sert, en tutkulu yanıt vardı. Ali, ellerini kadının belinden kavrayıp onu kendine biraz daha bastırırken, odadaki o ağır ve sıcak sessizlikte birbirlerinin içinde kaybolmaya devam ettiler.
Dağ evinin üzerine vuran o soluk sabah ışığı, yavaş yavaş yerini Sürmene dağlarının tepesinden süzülen keskin ve parlak bir öğle güneşine bıraktı. Pencerelerdeki buzlar dışarıdaki ısınan havayla hafifçe eriyip camdan aşağı süzülürken, odanın içindeki o boğucu ve yoğun hava yerini sakin ama hâlâ gergin bir sükûnete bırakmıştı. Yatakta, hâlâ birbirine sarılı ve örtünün altında çıplak bir şekilde uzanıyorlardı. Aralarındaki o deli divane fırtına biraz olsun durulmuş, yerini yavaş ve derin nefeslere bırakmıştı. Meyra, gözlerini kısarak içeri süzülen parlak öğle ışığına karşı huzursuzca kıpırdandı; parmaklarıyla Ali’nin göğsüne hafifçe dokunup mırıldandı.
"Öğle olmuş..." dedi sesi uykulu ve tok bir tınıyla. Başını kaldırıp adamın yüzüne baktı, aralarında hâlâ o kelimesiz, inatçı bir çekim vardı. "Hâlâ burada mı tıkılacağız?"
"Ne o hanımefendi, itirazınız mı var yoksa?"
Ali’nin dudaklarından dökülen o alaycı, meydan okuyan fısıltı odanın içindeki gergin havayı bir anda dağıttı; yüzüne yayılan o tehlikeli tebessüm, gece boyunca çektiği bütün o zihinsel işkenceyi saniyeliğine unutturur gibiydi.
Meyra, adamın bu tavrı karşısında kaşlarını hafifçe çattı ama gözlerindeki o kahve rengi parıltı, kınamaktan çok daha fazlasını ele veriyordu. Çenesini biraz yukarı kaldırıp, tek eliyle örtüyü çıplak omuzlarında daha sıkı tutarken, inatçı bir sesle cevap verdi.
"Var tabii ki," dedi, sesi hem baştan çıkarıcı hem de kışkırtıcı bir tınıyla. "Ama size değil beyefendi..."
Hiçbir şey söylemeden, üzerindeki örtüyü tutan o inatçı elleri bileklerinden yakalayıp yatağa doğru bastırdı. Aralarındaki o mesafe tamamen sıfırlanırken, soluğu doğrudan Meyra’nın dudaklarının hemen üzerinde bitti.
"Allah Allah," dedi Ali, sesi fısıltı gibi ama tehlikeli bir uçurumun kenarındaymışçasına boğuk ve baskındı. "Kimeymiş o itiraz? Başka birini mi koydun aklına bu dağ başında, güzelim?"
Meyra, adamın bu hamlesiyle nefesini tuttu; gözlerindeki o meydan okuyan ateş bir kat daha harlanırken, boynunu hafifçe geriye atıp kışkırtmaya devam etti. "Belki de..." diye mırıldandı, dudaklarında alaycı ama baştan çıkarıcı bir kıvrımla. "Belli mi olur? Belki de bu dağ başından daha cesur birini bekliyorumdur."
Ali, kadının bu meydan okuyuşunu daha fazla dinlemedi. Dudaklarını onun dudaklarına bastırdığı an, odadaki bütün o sözler, bütün o alaylar ve dışarıdaki dünyanın soğukluğu tek bir hamleyle yok oldu. Aralarındaki o deli divane fırtına, kelimelere gerek kalmaksızın kaldığı yerden yeniden koptu.
Ali, dudaklarını Meyra’nın dudaklarından ayırdığında, ikisinin de nefesi göğüslerinin hızlı hareketleriyle dışarı dökülüyordu. Aralarındaki o gerilim, o an sadece bir tutku patlaması değil, birbirlerine karşı duydukları o inatçı ve koparılamaz bağın en sert kanıtıydı. Ali, alnını hafifçe Meyra’nın alnına yaslayıp gözlerini kapattı; içindeki o fırtına biraz olsun yatışırken, zihnindeki o karanlık gerçek yine de akıp gitmemişti. Evlilik meselesi, dışarıda bekleyen o tehdit... Hepsi kapının ardında onları bekliyordu.
Meyra, parmaklarını adamın saçlarının arasında dolaştırarak nefesini topladı, gözlerindeki o meydan okuyan parıltı yerini derin ve sarsıcı bir yumuşaklığa bırakmıştı.
"Hem dört duvar arasında ömür çürütecek halimiz yok ya. Dışarıda bizi bekleyen birileri, daha doğrusu hesabı sorulmayı bekleyen bir pislik olduğunu unuttun herhalde?"
Ali, kadının o haklı ve inatçı hatırlatmasıyla gözlerini açtı; içindeki o deli divane fırtına, yerini yeniden o buz gibi gerçekliğe bıraktı. Meyra’nın parmakları saçlarının arasından yavaşça kayarken, adam geriye doğru çekildi ve üzerindeki kıyafetleri hızla üzerine geçirmeye başladı. Odanın içindeki o sıcak, korunaklı hava yerini yavaş yavaş dışarıdaki dağ ayazının getirdiği serinliğe bırakıyordu. Ali, botlarını bağlarken bir yandan da göz ucuyla yatakta toparlanan kadını izliyordu. Zihnindeki o karanlık ağırlık, her geçen saniye daha da baskın hale geliyordu. Kuzey’in attığı tehditkâr mesaj bir yana, asıl canını yakan şey, kapıdan dışarı adımlarını attıkları anda Meyra’nın yüzüne çarpacak o zorunlu evlilik gerçeğiydi.
Meyra, üzerinden sarkan battaniyeyi bir kenara bırakıp yere ayak bastı. Üzerine kalın kazaklardan birini geçirirken, aynaya ya da camdaki yansımasına bakmadan doğrudan Ali’ye odaklandı. Gözlerindeki o sarsıcı yumuşaklık yerini yine o kararlı ve dik duruşa bırakmıştı.
"Ne o, başkan?" dedi Meyra, kollarını göğsünde kavuşturarak hafifçe gülümsemeye çalışsava da sesindeki o sezgisel gerginliği gizleyemeyerek. "Yine kara kara ne düşünüyorsun? Yoksa o dağ faresi Kuzey’den korktun mu?"
Ali, ayakkabısının bağcığını sertçe çekip ayağa kalktı. Adımları ağır ama kararlı bir şekilde kadına doğru yaklaştı. Ellerini Meyra’nın omuzlarına koyduğunda, parmaklarının biraz titrediğini kendisi bile fark etti ama bunu belli etmemek için yüzündeki o sert maskeyi sıkıca tuttu.
"Beni bilen bilir, güzelim," dedi Ali, sesi fısıltı gibi ama içinde koca bir uçurumu barındırarak. "Korktuğum tek şey... dışarıdaki o pisliğin yapacakları değil. Sana burada, bu dağın başında verdiğim huzurun, dışarıya adım attığımız an nasıl darmadağın olacağı."
Meyra, adamın bu şifreli ve acı dolu cümlesi karşısında kaşlarını çattı. Kalbinde ansızın beliren o tuhaf sıkıntı, nefesini daraltır gibi oldu.
"Ne saçmalıyorsun yine Ali?" dedi, sesi bu kez biraz daha sertleşerek. "Ne tuzağı, ne darmadağın olması? Biz buradan çıkacağız, o Kuzey denilen şerefsizin hesabını göreceğiz ve bitecek. Başka ne olabilir ki?"
Ali, kadının o masum ve bir o kadar da iddialı sorusu karşısında yutkundu. Gözlerini Meyra’nın gözlerinden kaçırmak zorunda kaldı; çünkü o kahverengi bebeklerdeki güveni yerle bir edecek o gerçeği söylemeye henüz cesareti yoktu.
"Hazır mısın?" dedi Ali, konuyu sertçe kapatarak ve cebindeki anahtarı kontrol ederek. "Çıkıyoruz."
Ali’nin konuyu bu şekilde kestirip atması, odadaki o kırılgan havayı bir anda bıçak gibi kesti. Meyra, adamın gözlerini kaçırışındaki o anlık tereddüdü, sesindeki o gizli kaosu yakalamıştı; kadının içindeki o huzursuzluk hissi, şimdi göğsünü sıkan demir bir çembere dönüşmüştü.
"Ali," dedi, sesi bu defa ne kışkırtıcı ne de meydan okuyucu standartlarındaydı; doğrudan adamın bileğini kavrayarak onu durdurdu. "Bana bak."
"Ne saklıyorsun?" diye fısıldadı Meyra, yüzü Ali’nin yüzüne sadece birkaç santim kala. Sesindeki o tehlikeli sakinlik, yaklaşan büyük fırtınanın habercisiydi. "Dışarıda bizi ne bekliyor, ya da... ya da sen ne biliyorsun da bana söylemiyorsun? İzmir'deki herifi az daha geberteceğini de söylemedin."
Ali, kadının bu keskin sezgileri karşısında dişlerini öyle bir sıktı ki çene kemikleri neredeyse kırılacak gibi oldu. Daha fazla kaçamayacağını, bu sırrın bu dağ evinin duvarları arasında bile boğulmaya başladığını biliyordu. Ama o gerçeği ,arkalarından çevirdiği o zorunlu evlilik oyununu bu kadının yüzüne nasıl kusacağını, o gözlerdeki alevin söndüğünde yerine ne geleceğini kestiremiyordu.
"Meyra..." dedi Ali, sesi ilk defa bu kadar yorgun, bu kadar çaresiz çıkarak. Elini kaldırıp kadının yanağına koydu, başparmağı elmacık kemiğinde titredi. "Bazı şeyler... sandığın gibi değil. Dışarı çıkalım, her şeyi o zaman göreceksin."
Meyra, adamın yanağındaki elini sertçe itip bir adım geriye çekildi. Gözlerindeki o sarsıcı yumuşaklık tamamen silinmiş, yerine acımasız bir öfke yerleşmişti.
"Ali," dedi, sesi titriyor ama dik duruşundan ödün vermiyordu. "Ne oluyor? Yine mi kan dök-"
"Şşş... Güzelim, sakin ol," diye fısıldadı Ali, sesi bir orduyu dize getirecek o hırslı halinden sıyrılmış, tamamen ona teslim olmuş bir yumuşaklıkla doluydu. Başını eğip alnını Meyra’nın alnına yasladı, nefesleri birbirine karışırken parmakları kadının belini sımsıkı kavradı. "Ne kan dökülecek, ne de seni o cehennemin ortasına atacağım. Yemin ederim..."
Son cümlesi dudaklarının arasında yarım kalırken Ali, kadının o hâlâ ikna olmamış, tehlikeli bir ışıltıyla bakan gözlerindeki tüm direnci kırmak için daha fazla bekleyemedi.
Başını biraz daha eğip, konuşmasına izin vermeyen o tutkulu ve bir o kadar da sahiplenici bir hareketle dudaklarını Meyra’nın dudaklarına bastırdı. Aralarındaki o inatçı gerilimi, o kelimeleri ve bütün o şüpheleri tek bir hamlede susturan derin, nefes kesici bir öpücüktü. Meyra, adamın bu ani ve zapt edilemez hamlesiyle bir an için nefesini yutsa da, o dondurucu öpücüğün altındaki saf teslimiyete karşı koyamayarak ellerini Ali’nin ensesine doladı; ikisinin de nefesi birbirine karışırken, dünya o an dışarıdaki dağ ayazıyla birlikte tamamen yok oldu.
Ali, dudaklarını yavaşça ayırdığında, ikisinin de göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Alnını hâlâ Meyra’nın alnına yaslı tutarken, nefes nefese fısıldadı.
"Benim halletmem gereken birkaç şeyler var güzelim," dedi Ali, sesindeki o ani gerginlik ve acelecilik odaya yeniden düşerken. Hızla yatağın kenarındaki montuna uzandı, iç cebinden çıkardığı küçük bir tabanca silahı ve yedek şarjörü çekip çıkardı. Meyra, adamın elindeki silahı gördüğünde kaşları çatıldı; ama Ali, kadının tek bir kelime etmesine izin vermeden silahı dikkatle Meyra’nın ellerine bıraktı, parmaklarını onun parmaklarına dolayarak sıkıca kavradı.
"Bunu al," dedi Ali, gözlerini doğrudan kadının gözlerine dikip, sesindeki o ölümüne ciddiyeti ve koruma içgüdüsünü açıkça hissettirerek. "Eğer bir ses duyup korkarsan... Lazım olur, buradan uzaklaşma sakın."
"Ali saçmalama ben silah kullanacağım?! Nereye gidiyorsun?"
Ali, kapıya doğru attığı adımı yarıda kesip aniden durdu; omuzları gerildi, yüzündeki o aceleci maske anında dağıldı. Gözlerini kaçırmadan, doğrudan o öfkeyle ve endişeyle parlayan kahverengi gözlere kilitlendi. Aralarındaki o mesafeyi tek bir hamlede kapatıp, ellerini Meyra’nın omuzlarına bastırdı.
"Kuzey’in o piç kurusu..." dedi Ali, sesi dişlerinin arasından tıpkı bir hırıltı gibi döküldü. "Sana o mesajı atıp buranın yerini öğrenen o şerefsizin biletini kesmeye gidiyorum. Seni burada, bu dağın başında savunmasız bırakamam. O silahı kullanmayı bilmene gerek yok, sadece... sadece parmağını tetikte tut ve tetiğe bas. Benden başkasına kapıyı açma. Anladın mı beni?"
Meyra, adamın gözlerindeki o ölümcül kararlılığı ve onu arkasında bırakacak olmanın getirdiği o deliliği gördüğünde soluğu kesildi. Elindeki silahın metalik soğukluğu avucunu yakarken, kafasını şiddetle iki yana salladı.
"Yalnız gidemezsin," dedi Meyra, sesi bu kez emir gibi, karşı çıkılamaz bir netlikle çıktı. Silahı beline ya da kazağının arasına sıkıştırıp Ali’nin bileğini kavradı. "Beni burada dağın başındaki yayla evinde yapayalnız mı bırakacaksın?"
Ali, kadının o inatçı ve gözü kara meydan okuyuşu karşısında durdu; çenesindeki kaslar gerildi. Meyra’nın onun arkasında kalmayı reddedeceğini, bu tehlikenin ortasına kendisini de atacağını çok iyi biliyordu. Zaten bu kadını arkasında bırakmak, göğsüne saplanan bir bıçağı çevirmekten farksızdı. Eğilip alnını yeniden Meyra’nın alnına yasladı, nefesi kadının dudaklarına çarparken sesi hem bir yalvarış hem de karşı konulmaz bir teslimiyetti.
"Seni arkamda bırakmak zaten ölüm benim için, güzelim..." dedi Ali, parmakları hâlâ Meyra’nın bileğini sımsıkı kavrayarak. "Ama burası tekin yer değil. O yüzden..."
"Bana o silahı elime tutuşturup 'bekle' diyemezsin Ali! Ben de geliyorum."
Ali, kadının o buz gibi ve kesin emrini duyduğu an, atmak üzere olduğu adımı da, az önceki o yumuşama çabasını da anında kesti. Gözlerindeki o direniş, Meyra'nın o kararlı bakışı karşısında bir kez daha yerle bir oldu ama bu kez geri adım atmaya niyeti yoktu; çünkü mesele tartışmak değil, bu kadını o cehennemden korumaktı. Yavaşça ellerini indirdi, ama aralarındaki o mesafeyi kapatmaktan bir milim bile vazgeçmedi.
"Gelmeyeceksin," dedi Ali, sesi bu kez tartışmaya, itiraz etmeye kapalı, demir gibi sert ve net bir emre dönüştü. "Orada ne olacağını, o piçin karşısında neyle karşılaşacağımı ben bile bilmiyorum. Seni o ateşin içine atacağımı mı sandın gerçekten?"
Meyra’nın gözlerindeki öfke daha da harlanırken, ağzını açıp yeniden kafa tutmaya hazırlanıyordu ki Ali elini kaldırıp kadının çenesini sıkıca ama canını yakmayacak bir hassasiyetle kavradı; baş parmağıyla dudaklarının kenarını bastırıp tek kelime etmesine izin vermedi.
"Dinle beni," diye fısıldadı Ali, sesi canının nasıl yandığını ele veren o boğuk hırıltıyla doluydu. "O silahı eline verdim, çünkü burada, bu dört duvar arasında güvende olmanı istedim. Ben dışarıda o hesaplaşmayı yaparken, aklım burada, sende kalırsa... O herifi yaşatmam, Meyra. Gözümü bile kırpmadan buraya calı canlı gömerim. Kendimi de yakarım, o dünyayı da başlarına yıkarım. O yüzden burada kalacaksın. Beni bekleyeceksin."
Meyra’nın daha fazla itiraz etmesine, o küçük odada yankılanacak başka bir çığlık koparmasına izin vermeden arkasını döndü. Kapıyı ardına kadar açıp dışarıdaki o dondurucu dağ ayazına adım attı ve ağır ahşap kapıyı Meyra’nın yüzüne kapatıp dışarıdan kilitledi.
Dışarıdan gelen o ağır demir sürgünün kilide oturma sesi, ahşap kulübenin içindeki sessizliği bir bıçak gibi kesti. Meyra, kapının tahtasına çarpan yumruğuyla birlikte hınçla ileri atıldı; ama geç kalmıştı. Parmakları boşlukta kalırken, arkasından kilitlenen kapının sertliği yüzüne çarptı.
"Ali! Aç şu kapıyı!" diye bağırdı Meyra, sesi daracık odanın duvarlarında yankılanırken öfkeyle kapıya iki kez yumruğunu vurdu. "Ali, yine aynı şeyi yapıyorsun! Beni tek başıma bırakıp kendin ateşe atlıyorsun!"
Dışarıdan tek bir ses bile gelmedi; sadece rüzgârın dağ evinin çatısında uğuldayan keskin sesi ve Ali’nin karda uzaklaşan botlarının boğuk hışırtısı duyuldu. Ali, arkasında bıraktığı kadının çığlıklarını duymamazlıktan gelmek için adımlarını daha da hızlandırmıştı. Çünkü biliyordu ki; eğer bir saniye daha o kapının arkasında durursa, Meyra’nın o kararlı gözlerine bakıp yine yumuşayacak, yine kendi elleriyle onu o cehennemin ortasına sürükleyecekti.
Meyra, kapının önünde birkaç saniye öylece soluk soluğa kaldı; göğsü öfkeyle inip kalkıyor, gözlerinden alevler saçılıyordu. Kilitli kapıyı bir kez daha sertçe tekmeledikten sonra hınçla geriye çekildi. Adamın kendisine bıraktığı o küçük siyah silahı kazağının cebinden çıkardı. Parmakları metalin soğukluğuyla titrese de, gözlerindeki o hırs anında netleşti.
Burada, o dört duvar arasında ellerini bağlayıp oturmayacaktı.
Ali, patikanın çıkışındaki kayalıkların arasına vardığında durdu. Solukları dondurucu havada beyaz bir buhar olarak dağılırken, cebinden telefonunu çıkardı. Kuzey’in yüzünü görmek, bu işi en kısa yoldan bitirmek istiyordu. Ekranı açtı, numarayı tuşlayıp telefonu kulağına götürdü; hınçla ve sabırsızlıkla beklemeye başladı. Telefonun ilk çalışında karşı taraf açtı.
"Belanı sikmeden çabuk söyle," diye hırladı Ali, sesi ormanın sessizliğini yardı geçiti. "Konum at geliyorum."
-
Kuzey, karların ve rüzgârın ortasındaki terk edilmiş o eski depo binasının önünde, elleri montunun cebinde, dudaklarında o sinir bozucu sırıtışla bekliyordu. Ayaklarının dibinde sönen sigarasını ezdiği an, tahta kapı gürültüyle açıldı ve Ali içeri girdi.
Ali’nin üzerindeki o dondurucu dağ ayazı, içeriye keskin bir soğukla birlikte girdi; ama asıl dondurucu olan, adamın gözlerindeki o ölümcül, kaybetmeyi çoktan göze almış karanlıktı. Ali, tek bir kelime etmeden adımlarını attı, doğrudan Kuzey’in karşısına, aralarında sadece birkaç nefeslik mesafe kalacak şekilde dikildi.
Kuzey, karşısındaki bu öfkeden kudurmuş adama bakıp alayla tek kaşını kaldırdı. "Geldin demek..." dedi, sesi boş depoda yankılanırken. "Yalnız gelmiş olman şaşırtıcı, Ali."
"Ne o, Ali? Ödün mu patladı?" dedi Kuzey, alayla gülerek. "Kargoyu dağ başındaki yayla evinde tek başına bırakıp buralara kadar tek başına gelmen ne büyük mertlik ama... O kız da orada seni bekliyordur şimdi, zavallı senin o devri kapanmış kahramanlık hikayelerine inanarak."
Ali, Kuzey’in hâlâ Meyra’nın o yayla evinde tek başına olduğunu sandığını, hatta onun Trabzon’da bu dağın ardında soluk alıp verdiğinden bile habersiz olduğunu gördüğü an içten içe derin bir rahatlama nefesi aldı. Kuzey, Meyra’nın varlığından yalnızca onu tehdit etmek için haberdardı; ama şu an burada, bu cehennemin tam ortasında olduğundan bihaberdi. Bu, Ali’nin elindeki en büyük kozdu. Meyra o yayla evinde güvendeydi, Kuzey’in hedef tahtasından uzaktı.
"Onun adını bir daha o pis ağzına alırsan, seni buraya gömerim, Kuzey," dedi Ali, sesi odayı inleten bir hırıltı gibiydi. "Şimdi uzatmadan öt; arkanda kim var, o nikâh masası olayını kiminle tezgahladınız?"
Kuzey, Ali’nin bu dik duruşu karşısında hafifçe kaşlarını çatsa da, o yapışkan sırıtışını yüzünden silmedi. Ellerini cebine sokup deponun loş köşesinde bir adım attı.
"Arkamda kimin olduğunun ne önemi var, Ali?" dedi Kuzey, sesi yankılanırken. "Önemli olan senin kaçacak yerinin kalmadığı gerçeği. O masaya oturacaksın. O kızla evleneceksin. Yoksa... ne o dağdaki yayla evinin huzuru kalır, ne de arkanda saklamaya çalıştığın o hayat."
Ali’nin beyninden aşağıya kaynar sular döküldü, ardından o su kana dönüştü. Kulaklarındaki uğultu bütün dünyayı susturdu. Yayla evi. O kelime, zihninde kilitli olduğunu sandığı tüm kapıları tek bir balyoz darbesiyle darmadağın etti. Kuzey biliyordu. Bütün bu süredir Kuzey’in gözü dağda, Meyra’nın üzerindeydi. Ali, onu bu cehennemin uzağında, güvende tuttuğunu zannederken... Meğer kurdun ocağına, bizzat kurdun kendisini çağırmıştı.
Ali’nin göz bebekleri korkunç bir şekilde büyüdü; o anki dehşet, yerini saniyeler içinde zihni yakan, her şeyi kül etmeye yemin etmiş bir deliliğe bıraktı. Çenesindeki kaslar öyle bir kilitlendi ki kemiklerim çatırdayacak sanıldı. Boğazından, insan sesinden ziyade yaralı bir canavarın hırıltısını andıran boğuk, tüyler ürpertici bir nida koparken atıldı.
"Sen..." diye kükredi Ali, sesi deponun çatı katındaki demirleri bile sarsacak kadar vahşiydi. "Sen ne dedin lan?! Hangi yayla evi?!"
Kuzey, Ali’nin yüzündeki o ani, dehşet verici renk değişimini ve gözlerindeki o mutlak ölüm ışıltısını görünce ilk defa geriledi; o yapışkan sırıtış yüzünde donup kaldı. Ama çok geç idi. Ali, aradaki mesafeyi tek bir dev adımla kapattığı gibi Kuzey’in boğazına öyle bir yapıştı ki, adamın ayakları yerden kesildi.
"Seni buraya gömeceğim!" diye haykırdı Ali, tükürükler saçarak, Kuzey’in başını arkadaki beton duvara bir kez, iki kez, can alıcı bir vahşetle çarptı. "Seni buraya canlı canlı gömmeyen namussuzdur lan! O dili koparmazsam, o adı bir daha o pis ağzına alırsan..."
Ali, Kuzey’i duvara mıhlamış, soluk soluğa, genzinden gelen hırıltılarla adamın boğazını sıkmaya devam ederken, zihni tamamen o dağ evine kilitlenmişti. Meyra. Orada yapayalnızdı. Savunmasızdı. Ve Kuzey buradaydı... O halde o evde başkaları vardı.
"Kim var orada?!" diye kükredi Ali, Kuzey’in yakasını bırakmadan yüzünü adamın mosmor olmuş yüzüne dayadı. Gözleri kan çanağıydı, ağzından adeta alev saçılıyordu. "Kimi gönderdin oraya, lan? Konuş! Kim var o dağ evinde?!"
Kuzey, Ali’nin namluyu alnına dayamış olmasına ve nefesini kesen o vahşi baskıya rağmen, boğazından hırıltıyla sökülen o alaycı kahkahayı kesmedi. Yüzündeki mosmor lekeler ve kan izleri arasında parlayan gözlerinde, en az Ali’ninki kadar karanlık ve korkusuz bir meydan okuma vardı. Pısırık falan değildi; bu oyunu kurarken her adımı, her ihtimali hesaplamış bir kumarbazdı.
"Gerçekten hiç akıl edemedin mi?" dedi Kuzey, boğuk ama bir o kadar zehirli bir sesle gülmeye devam ederek. "Kızı Trabzon’a getireceksin ve benim ruhum bile duymayacak sandın, öyle mi? Ali... Sen o dağ başında aşk divanı kurarken, biz masayı çoktan kurmuştuk."
"Kim var orada diyorum lan?!" diye kükredi Ali, sesi deponun çatı katını inletti. "İsim ver! Kimi saldın o yayla evine?"
Kuzey, canının yanmasını hiçe sayarak başını hafifçe kaldırdı ve Ali’nin o kan çanağı gözlerinin içine dikti bakışlarını.
"Tek bir adamım yok ki benim, Ali..." dedi Kuzey, dudaklarındaki o kanlı sırıtışla. "O masanın ayakları derindir. Ben burada seninle oynarken, çoktan o dağ evinin etrafı sarıldı bile. Sen o yayla evini kilitleyip kaçtığını sandın ama... o kızın o kapıdan dışarı atacağı her adım, ya bizimle o masaya oturacağı bir bilet ya da o karların üstünde son nefesi olacak."
Ali’nin tetiği tutan parmağı bembeyaz kesilmiş, namluyu Kuzey’in şakağına kanatacak kadar sert bastırmıştı ki, Kuzey o ölümün eşiğinde bile o pis, kanlı sırıtışını yüzünden silmedi.
"Daha oyun yeni başlıyor... Sen burada benimle dans ederken, o dağ evindeki kapı çoktan çalındı bile. Geri dönmek için çok geç kaldın!"
Ali’nin beyninde o an bütün şimşekler çaktı. Kuzey’in hâlâ konuşuyor olması, o meydan okuyan bakışları... Ali, adamı duvara mıhladığı gibi belindeki silahı sertçe kılıfına vurdu ve yakasından tutup ayağa kaldırdı. Gözlerinden adeta ateş fışkırıyordu.
"Konuş!" diye kükredi Ali, sesi sokağı titretti. "Kimi gönderdin oraya? Kim var kapıda?!"
Ali’nin beynindeki bütün damarlar, Kuzey’in o zehirli fısıltısıyla birlikte aynı anda zonkladı. Dünyanın durduğu, zamanın büküldüğü o salisede, sokağın loş ve tozlu köşesinden, tahta zemin üzerine basan hafif ama keskin bir gıcırtı sesi duyuldu..
Ali’nin başı refleksle o tarafa döndü.
Üzerindeki o büyük montla nefesini tutmuş duran silueti gördüğü an, kanı dondu. Meyra. O lanet kilitli kapıda kalması gereken kadın, dağ yolunu tırmanmış, buraya kadar arkasından gelmişti. Kuzey, Ali’nin bakışlarının bir an için arkaya kaydığını ve adamın gözlerindeki o ani şok dalgasını yakaladığı an, yüzündeki o kanlı sırıtış daha da genişledi. Zihnindeki o karanlık çarklar bir saniyede döndü; dağ evine adam yollamasına gerek kalmadığını, avın kendi ayağıyla bu cehennemin ortasına geldiğini o an çaktı.
"Bak sen..." dedi Kuzey, boğuk bir kahkahayla gülerek, başını hafifçe Meyra’nın olduğu yöne doğru çevirdi. "Beklemeye katlanamayıp peşimizden gelmiş!"
Ali’nin deliye döndüğü o an, Kuzey bütün gücüyle Ali’nin bileğini iterken, belinden çıkardığı gizli bıçağı ya da silahı o tarafa, Meyra’nın tam üstüne doğrulttu.
"Madem kendi ayağıyla geldi..." diye kükredi Kuzey, yüzündeki o vahşi sapkınlıkla tetiğe ya da bıçağa uzanarak, "Önce bu ufak işi bitiririz, Ali!"
"MEYRA!"
Ali’nin boğazından kopan o can havli kükreme sokağın tozlu tavanında yankılanırken, dünyadaki bütün sesler bir anda kesildi. Kuzey, elindeki silahın namlusunu doğrudan karanlığın içinden beliren Meyra’ya doğrultup tetiğe uzandığı o mikro saniyede, Ali kendi canını, aklını, kemiklerini hiçe sayarak gövdesini bir kalkan gibi Meyra’nın önüne fırlattı.
Gümbedek iki beden yere kapaklanırken, tam o anda patlayan silah sesi deponun içini sağır edici bir gürültü ve keskin bir barut kokusuyla doldurdu. Mermi Ali’nin hemen omzunun yanındaki beton zemini delip geçerken, sıçrayan kıvılcımlar ve taş tozları ikisinin de yüzüne çarptı. Ali, Meyra’yı göğsünün altına alıp kendi gövdesiyle tamamen siper etmişti. Soluk soluğa, titreyen elleriyle kadının yüzünü, boynunu kontrol etti. "İyi misin? Bir şeyin var mı, söyle?!" diye haykırdı, gözlerindeki o mutlak ölüm korkusuyla.
Ama Meyra’nın gözlerinde ne merminin korkusu vardı ne de canının derdi...
Kuzey’in az önce Ali’ye söylediği o zehirli cümleler Meyra’nın zihninde bir kurşundan çok daha derin bir yara açmıştı. Göğsü Ali’nin baskısı altında inip kalkarken, bakışlarını Ali’nin kan çanağı gözlerine kilitledi. Yüzündeki o sarsılmaz hırs, yerini yakıcı bir hesap sorma arzusuyla kavrulan bir ateşe bırakmıştı.
"Evlilik ne Ali?" dedi Meyra, sesi silah sesinin yankısını bıçak gibi keserek. Parmağı Ali’nin montunun yakasını sıkmaktan bembeyaz kesilmişti. "Sen ne işler çeviriyorsun?"
Arka tarafta hırsla ayağa kalkan ve elindeki silahı yeniden ikisine doğru doğrultmaya çalışan Kuzey ise kanlı yüzüyle sırıtarak kükredi.
"Anlat ona Ali! Anlat da bilsin o dağ başında kime güvenip peşinden geldiğini!"
Ali, zihnindeki son tahtanın da kırıldığını hissettiği o an, adeta çıldırdı. Bir panter gibi atılıp Kuzey’in yakasından tuttuğu gibi adamı yerden kestiği an, öfkesiyle haykırdı.
"KES SESİNİ! KES LAN!"
Ama çok geç kalmıştı. O kelime, o zehirli gerçek deponun soğuk duvarlarında çoktan yankılanmış, Meyra’nın kalbinin tam ortasına bir hançer gibi saplanmıştı. Ali, başını yavaşça, dehşet içinde Meyra’ya çevirdiğinde, gözlerindeki o ateşi ve kelimenin tam anlamıyla dünyayı durduran o sessizliği gördü.
"Ali ne diyor bu? Yalan söylüyor değil mi?"
Ali’nin dünyası o saniye adeta başına yıkıldı. Göz bebekleri korkuyla büyümüş, eli havada asılı kalmıştı; sanki birazdan vereceği o tek cevapla ya o odayı kana boyayacak ya da kendi elleriyle can verecekti. Yerdeki kanlar içinde yatan Kuzey, acıyla inleyerek ama o pis, zehirli sırıtışını yüzünden bir an olsun düşürmeden araya girdi.
"Kayınço... Söylesene sevgiline, kiminle evleneceğini," diye hıkırtıyla güldü Kuzey.
Ali, Kuzey’in sesini bastırmak için bir panter gibi adamın üzerine atılacakken, Meyra’nın o buz gibi, tir tir titreyen ama bir o kadar da ölümcül netlikteki sesi deponun tavanında yankılandı.
"Ali."
Kuzey’in o zehirli fısıltısı deponun dondurucu ayazında yankılanıp yok olurken, aradaki kelimeler, açıklamalar, o an için tamamen anlamını yitirdi. Ali’nin boğazına oturan o demir yumruk ne ses vermesine izin veriyordu ne de nefes almasına. Ama ikisinin de zihninde, o kelimelerin çok ötesinde, her şeyi susturan bambaşka bir gerçeğin ateşi yandı.
Meyra’nın nefesi kesilir gibi oldu. Gözleri doldu ama ağlamadı; o an, o buz gibi beton deponun ortasında, ikisinin de iliğine kadar işleyen o ten hafızası birdenbire zihinlerine hücum etti. Daha birkaç saat önce, o dağ evinin o loş odasında, dışarıda fırtına ulurken birbirlerine nasıl mühürlendikleri çarptı akıllarına. Tenlerinin birbirine değdiği o anlar, parmak uçlarının birbirinin teninde bıraktığı o yakıcı iz, nefeslerinin birbirine karıştığı o dipsiz an... Sanki o ten uyumu, o vahşi ve koparılamaz çekim, dışarıda kopan kıyametin orta yerinde onlara ait tek gerçek sığınaktı. Şimdi ise o tenin sıcaklığı, bu buz kesen ihanet yalanının ortasında ikisini de içeriden yakıyordu.
Ali’nin bakışları, Meyra’nın o an istemsizce titreyen dudaklarına, soluk alıp verirken inip kalkan göğsüne kaydı. Tenine kazıdığı o kadının kokusu, o tenin tenine verdiği o mutlak aidiyet hissi beynini uyuşturuyordu. Sen benimsin diye geçirdi içinden, gözlerinden alevler saçılırken. Bu adamın o pis ağzıyla kirletmeye çalıştığı o ten, o mahremiyet, sadece Ali’ye aitti.
Meyra da aynı ateşin içinde kavruluyordu. Ali’nin o güçlü kollarının arasında nasıl eridiğini, o ten teno olunan o anları hatırladıkça boğazı düğümlendi. İçindeki o parça parça olan öfke, yerini korkunç bir sızıya bıraktı. O teni bana unutturamazlar diye geçirdi içinden, ellerini yumruk yaparak tırnaklarını avuç içine geçirdi.
Yerde kanlar içinde yatan Kuzey, ikisinin de o an kelimesiz bir şekilde birbirlerinin gözlerinde neler yaşadığını, o tenin ve o bağın ağırlığını sezmiş gibi çarpık bir gülümsemeyle başını kaldırdı.
"Görüyor musun?" diye fısıldadı Kuzey, nefesi kesile kesile. "Bıraktı seni işte."
Trabzon’un o puslu ayazında Kuzey’in kahkahası yavaşça sönüp giderken, odadaki bütün gürültü bir anda kesildi.
Ali, Meyra’nın attığı o geri adımın karşısında çivi gibi çakılı kaldı. Boğazına saplanan o demir yumruk, konuşmasına, kendini savunmasına, hatta nefes almasına bile izin vermiyordu. Kuzey’in zehir zemberek sözleri, o iğrenç ima... hepsi bir duvara çarpıp yok oldu; geriye sadece Meyra’nın o buz kesen bakışları ve aralarındaki o yıkık dökük sessizlik kaldı.
Ali hiçbir şey söylemedi. Diyemezdi.
O, dağların, sokakların, kanın ve barutun orta yerinde bükülmeyen o adam, şimdi karşısındaki kadının bakışları altında paramparça olmuştu. Gözlerindeki o dipsiz karanlık yerini, kelimelerin bittiği yerde başlayan o acı acı, yakıcı bir sevdaya bıraktı. Meyra’nın yüzünün her çizgisine, o titreyen dudaklarına, hâlâ üzerinde taşıdığı o devasa montuna bakarken, içi kan ağlıyordu. Tenine kazıdığı o kadının kokusu, o tenin ruhuna verdiği o mutlak aidiyet şimdi boğazını yakıyordu; ama gururdan değil, sevdadan, kaybetme korkusunun o kör bıçağından...
Ali öylece baktı. Gözlerindeki o feragat eden, canı yana yana ama sadece sevdiği kadının canı yanmasın diye susan o aşık bakış, deponun tüm karanlığını delip geçecek kadar derindi. Ne bir öfke kaldı geriye ne bir isyan... Sadece karşısındaki kadının o öfkesini bile kabullenen, o öfkeyle yanmaya razı olan devasa bir teslimiyet.
Kuzey, yerde kanlar içinde, ikisinin bu kelimesiz ama dünyayı yerinden oynatan sükûnetine bakarak dişlerini sıktı; ama bu defa ne bir şey söyleyebildi ne de o zehirli gülüşünü yüzüne takınabildi.
Ali bir adım daha atmadı. Sadece gözlerindeki o sonsuz sevdanın ağırlığıyla baktı, baktı... ve o sessizliğin içinde kadının her bir nefesini kendi ciğerine mühürledi.
Bölüm etkileşimi
