SİYAH ZİFİR kitap kapağı

3. bölüm / 19

BÖLÜM 2: RUHUMUN YARISI

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 19Şu an: BÖLÜM 2: RUHUMUN YARISI

Demir kapının ağır gıcırtısı, altı yıllık sessizliği ikiye bölen bir bıçak gibi keskin yankılandı.

​Cezaevinin o devasa, paslı kapısı yavaşça aralandığında; dışarıdaki o soğuk ve rüzgarlı gün ışığı, doğrudan içerideki karanlığa vurdu. Adımını dışarı atan adam, altı yıl önce içeri giren o hırçın delikanlı değil; zihni bellenmiş, öfkesi çelikleşmiş, 25 yaşında, gözü kara bir canavara dönüşmüş Ali’ydi.

Kapının birkaç metre ötesinde, arabaya yaslanmış, ellerini cebine sokmuş sigara içen Barış, kapının sesini duyduğu an başını kaldırdı. İki dostun gözleri birbirine değdi. Barış, yılların yükünü taşıyan o yorgun tebessümle başını salladı. Ali ise ağır ama sarsılmaz adımlarla yürümeye başladı; sanki altı yılın bütün ağırlığını sırtında taşıyor gibiydi.​

Arabaya yaklaştığında Barış uzanıp sarılacak gibi oldu ama Ali bir hamlede çekilip Barış’ı o geniş omuzlarından tuttu, göğsüne yaslayarak iki kez sertçe vurdu sırtına. Konuşmadılar. O iki vuruş, altı yılın hasretini de, "Sağ salim ayaktayız" diyen o erkekçe vedalaşmayı da özetliyordu.

​İçerideki o ilk sessizliği, rüzgarın arabanın camından içeri sızan sigara dumanı bozdu. Ali camı biraz aşağı indirip içine çektiği sigaranın dumanını dışarıya verdi. Gözleri yolda ama aklı bambaşka bir yerdeydi.

​"Nasıllar?" dedi Ali. Sesi altı yıldır pas tutmuş gibi boğuk, pürüzlü ve keskin çıktı. "Annem, Meyra? İyiler değil mi?"

Barış Ali’ye doğru baktı, yutkundu. "İyi abi... Senin yolunu gözledi hep. Aydan teyze seni ayakta karşılamak için evde, biliyorsun zaten. Seni bekliyor."
​
Ali gülümseyip başını hafifçe salladı. Ağzında sigarasıyla, özleri daralan sokaklarda geziniyordu. Asıl soruyu sormaktan kaçınmıyor, sadece diline getireceği o cevabın ağırlığını tartıyordu.

​"Meyra..." dedi Ali, adını söylerken bile sesi gerilen bir yay gibi titredi. "Gerçekten iyi değil mi? Baktın ona değil mi?"

Barış’ın elleri direksiyonda kasıldı. Arabadaki hava bir anda buz gibi oldu; altı yılın o biriken zehri, sıkışan trafik ve mahallenin o boğucu havası üzerlerine çöktü.

​"Abicim..." dedi Barış, sesi hafif kısık gelerek. "Senin girdiğin gece Nevin teyze kapıları duvarları ördü ya... O günden beri kızın üstünde baskısı ağır. Mahallede bile adım attırmıyor. Kıza en son kurşun bile döktürdü. Ama... Aydan teyze ve ben onu yalnız bırakmadık endişelenme, özellikle Aydan teyze hep kalkan oldu ona. Ama..."

"Ne ama?"

"Bil ki Meyra o evde tek başına direndi. Kıza en son-" Barış bir an duraklasa da Ali onun bakışlarını yakaladı.

"En son?"

"Oğlum işte..." dedi Barış, vitese asılırken. "Nevin Teyze nişanı attıktan sonra kafayı iyice bozdu."

"Ne kafası lan?!"

"Meyra hâlâ senin nişanlın, o kız senin helalin... Bütün mahalle de biliyor bunu. Ama kadın gitti kızı kime denk getirse başını bağlamaya çalıştı. Artık zengin memur mu dersin, akrabalarından adamları mı... Meyra eve kapatıldığıyla kaldı, her defasında kıyameti kopardı, kovaladı hepsini ama kadın sürekli eve talip taşıdı durdu."

​"Ulan..." dedi Ali, sesi ciğerinden sökülen devasa bir hırıltı gibi çıktı. "Sanki nakliyeci alıyor eve!"

​"Kardeşim sakin ol..." dedi Barış, sesini yumuşatmaya çalışarak. "Meyra birine bile eyvallah demedi, biliyorsun. Hepsini itin götüne soktu çıkar—"

​"Ağzımı açmıyorum!" diye gürledi Ali. Göğsü körük gibi inip kalkıyordu, gözlerinden alev fışkırıyordu. "Meyra’nın anasıdır diyorum, doğuranıdır diyorum, gıkımı çıkarmıyorum... Ama benim helalim olacak kıza, ben içeride onun namusunu belasında yatarken eve adam taşımak ne demek ulan?!"

​Ali başını geriye atıp tavana baktı, dişlerinin arasından kenetlenmiş bir halde soludu. Annesine duyduğu hürmet, Meyra’ya olan sevdası ellerini kollarını bağlıyordu.

​"Kimmiş o adamlar Barış?" dedi Ali, sesi bu kez hırıltılı değil, buz gibi bir öldürme arzusuyla çıktı.

"Kardeşim, daha içeriden bugün çıktın unuttuysan hatırlatayım."

"İçerisinin damının şimdi... İsim ver bana."

​"Oğlum kimsede o yürek yoktu diyorum sana," dedi Barış, Ali'nin o tehlikeli haline bakıp. "Nevin teyze kendi kendine gelin güvey oldu, gelenler de Meyra’nın diklenmesini, benim de kapıdaki duruşumu görünce topukladı zaten. Kimse cüret edemedi."

Ali camı sonuna kadar indirdi. Sokağın buz gibi ayazı yüzüne çarptı ama içindeki yangını söndürmeye yetmedi. Sigara paketinden titreyen parmaklarıyla bir dal daha yaktı. Dumanı ciğerlerinin en derinine çekip dışarı savururken gözlerini kararan yola dikti.

"O mahalleye girdiğim an..." dedi Ali, sesi kezzap gibi döküldü arabanın içine. "Nevin teyze de görecek, o kapının önünden geçen çakallar da görecek. Meyra benim nişanlım, helalim lan o kız! Benim yokluğumu fırsat bilip kim o kızın adını ağzına aldıysa, tek tek hesabını soracağım orospu çocuklarının."

​"Sadece Nevin Teyze de değil Ali..." dedi Barış, küfür eder gibi bir sesle. "Mevzu pederin ölümü olunca bütün mahalle çalkalandı tabii. Kahvedeki pezevenkler, sokaktaki karılar, eve kızı istemeye niyetlenen o yavşaklar arka arkaya laf taşıdı. 'Babasını öldüren katile kız mı verilir, babasını doğrayan adamdan koca mı olur?' diye laf yaydı bütün piçler... 'Babasının katiline mi varacak bu kız?' diye dedikodunun dibine vurdular."

​O laf... Ali’nin zihnindeki son şalteri de indirdi. Kalbinde, zihninde ne kadar fren, ne kadar sabır kırıntısı varsa hepsi saniyesinde kül oldu. Kayış tamamen koptu.

​Ali’nin gözleri yuvalarından fırlayacak gibi açıldı. O kanlı gece gözünün önüne geldi; anasını ve Meyra’yı o şerefsizin elinden kurtarmak için kendini nasıl siper ettiği, canavarı durdurmak için nasıl gözünü kırpmadan katil olduğu...

"Babamı mı öldürmüşüm?.." diye histerik bir şekilde kahkaha attı Ali. Sesi artık bağırış değil, adeta cehennemin dibinden gelen pis, vahşi bir fısıltıydı. Yüzündeki bütün kaslar seğirdi, boğazındaki damarlar morardı.

​"BABAMI MI ÖLDÜRMÜŞÜM ULAN?!" diye patladı bir anda. Araba sallandı, Ali öndeki koltuğun arkalığına öyle bir yumruk indirdi ki koltuğun demiri gıcırdadı. "O orospu çocuğunu ben onların canını kurtarmak için geberttim lan! Annemi,, Meyra’yı! O orospu çocuğunun eziyetinden yıllarca ben korudum lan ben annemi! Katil oldum lan ben onlar için!"

​Ali nefes alamıyor gibi montunun yakasını hırsla çekiştirip yırttı. Gözlerinden yaş yerine öfke akıyordu sanki.

​"O herif benim babam falan değil... Ben o orospu çocuğunu geberttiğim gün kendi gençliğimi de geberttim!" diye kükredi Ali, yan camın çerçevesine sertçe vurarak. "Yine olsa yine aynı şeyi yaparım, gram sikimin kaygısı olmaz. O mahallenin amına koyayım ben! O dedikodu yapanların amına koyayım! Benim canımı helalim bellediğimi bile bile, kendi canlarını kurtardığım eli 'katil' diye dillerine mi doladı o mahalledeki piçler?!"

"Ali tamam kurban olayım sakin ol, araba devrilecek amına koyayım!" diye bağırdı Barış, direksiyonu zor zapt ederek.

​"SÜR LAN!" diye bağırdı Ali, gözü tamamen dönmüş bir halde, ağzından köpükler saçarak. "Sür şu arabayı Barış. Görecekler, o katil mahallede nasıl kafa kesiyor."

"Oğlum millet zaten sana o gözle bakmaya başladı, ateşi iyice harlama."

"Sen benim tarafımda mısın onların mı?"

"Tabii ki senin amına koyayım!"

"Ben de senin amına koyayım o zaman, sür şu arabayı!"

​Ali camı sonuna kadar indirdi, rüzgar içeri dolarken torpidoya, kapıya vurarak solumaya devam etti. Artık geri dönüş yoktu. İçindeki o hapsedilmiş canavar tamamen serbest kalmıştı.

İşte şimdi mahalledeki o yozlaşmış dedikodu çarkı ve Ali'nin haklı öfkesi tam oturdu.

Barış arabayı mahallenin girişindeki yokuştan aşağı kıvrıldığında, sokaktaki ağır ve boğucu hava bir anda arabanın içine doldu. Mahallenin ortasında koca bir kazan kurulmuş, başındaki adamlar lokma döküyordu. Hoparlörden cızırtılı bir Kur'an tilaveti yükseliyor, mahalleli ellerinde plastik tabaklarla sıradaydı. Ali’nin altı yıl önce öldürdüğü babası Semih’in hayrı yapılıyordu.

Ali dökülen lokmaya, sıradaki garibana, yaşlıya kadına tek bir laf etmedi. O kadar terbiyesi, sokağın raconuna saygısı vardı. Ama arabadan inip ağır adımlarla yürürken, kenarda duran iki tane mahalle çakalının ona bakıp fısır fısır konuştuğunu, bıyık altından piççe güldüğünü gördü. Ali olduğu yerde durup onlara doğru yavaşça döndü.

​O an gözlerinde öyle kapkara, öyle katil bir bakış belirdi ki, piççe gülen çakalların yüzündeki o sırıtış saniyesinde dondu, boğazlarında tıkandı. Ali kafa göz dalmadı, olay çıkarmadı; sadece ellerini cebine sokup üzerlerine doğru tek bir adım attı ve yüzlerine dik dik baktı.

O tek bir adım ve o buz gibi bakış, adamlara yetti. İkisi de yutkunup gözlerini kaçırdı, başlarını öne eğip sıranın arkasına pıstılar. Ali’nin altı yıllık hapis heybeti, o sokakta kimsenin ona kışkırtıcı bir hareket yapmaya yüreğinin yetmeyeceğini tek bakışla kanıtlamıştı.

​Tam o sırada sokağın yukarısındaki pencere sertçe açıldı. Nevin Teyze gürültüye pencereye çıkmıştı. Ali başını kaldırıp Nevin'in gözlerinin içine baktı. Sırf Meyra’nın anasıdır diye gıkını çıkarmadı, ama "Ben buradayım" diyen o dik duruşunu gösterdi.

​Sokağın öte ucundaki ahşap evin kapısı aralandığında ise Ali’nin dünyası durdu. Aydan, gözlerinde yaşlarla, kollarını titreyerek açarak sokağa adım attı:

​"Ali’m... Oğlum!"

​Ali annesinin sesini duyduğu an, o duruşu da, içindeki o öfke de bir anda eridi gitti. Mahalledeki herkese sırtını döndü, gözü anasından başka hiçbir şeyi görmez oldu.

​"Annem..." dedi Ali, sesi titreyerek. Ağır ama hızlı adımlarla anasına doğru koşar gibi yürümeye başladı.

Aydan’ın zayıf elleri oğlunun Ali’nin saçlarına kapandı. Yüzünü oğlunun ensesine, saçlarına gömüp hıçkırıklara boğuldu. Oğlunu öyle bir kokladı ki, sanki altı yılın ciğerine oturan o hissizliği tek bir nefeste çekip almak istiyordu.

​"Oğlum... Benim Mert'im, kurban olduğum Ali’m..." dedi Aydan, hıçkırıklarının arasından. "Geldin mi annem? Yıkılmadın, geldin değil mi?"

​Ali annesinin o kokusunu içine çektiği an, içindeki o canavar sarayları yıkıldı. Ellerini beline doladı, çocuk gibi yüzünü Aydan’ın saçlarına sürdü. Gözlerinden süzülen tek bir damla yaş annesinin eteğine düştü ama hemen başını kaldırıp sildi. Adamdı, mahallelinin gözü önünde ağlamazdı; ama anasının kucağında o altı yıllık yükün altında ezilmişti.
​"Geldim annem..." dedi Ali, annesinin o titreyen ellerini tutup avuç içlerinden uzun uzun öperek. "Bitti çıktım. Buradayım, yanındayım."
​Aydan, Ali’nin yüzünü iki elinin arasına aldı. Oğlunun gözlerinin etrafındaki o yeni çizgilere, şakaklarındaki o erken düşen beyazlara baktı. Parmağıyla Ali’nin yanağını okşadı.

​"Ben hep dik durdum Ali’m," dedi Aydan, gözlerinin içine bakarak. "Senin adını yere düşürmedim. Emanetini de yalnız bırakmadım. Başımızı öne eğdirecek hiçbir şey yapmadık biz..."

​"Biliyorum annem" dedi Ali, dişlerini sıkarak. "Biliyorum... Barış anlattı. Senin de, Meyra’nın da ne çektiğini biliyorum."

​Aydan başını hafifçe yukarı, Nevin’in kapalı penceresine doğru kaldırdı, sonra tekrar oğluna döndü. "Laf eden çok oldu, yolumuza taş koyan çok oldu oğlum... Ama biz senin yolunu bekledik."

Ali yavaşça ayağa kalktı. Anasını belinden tutup incitmekten korkar gibi sımsıkı göğsüne bastırdı. Aydan, oğlunun geniş omuzlarına başını yasladığında altı yıldır ilk kez nefes aldığını hissetti. "Onların da hesabını görülecek elbet..."

Aydan oğlunun koluna tutunup içeri adım atarken, Ali son bir kez başını çevirip sokaktakilere ve üst kattaki o kapalı pencereye baktı. Bakışlarındaki o sözsüz mesaj açıktı: Mert Ali döndü.

Ali, annesini incitmekten korkar gibi belinden tutup kapıdan içeri sokarken, sokağın ortasındaki o hoparlörden yükselen cızırtılı Kur'an sesi devam ediyordu. Babasının mevlüdü, okuması hâlâ sürüyordu. Mahalleli, hocanın okuduğu dualar eşliğinde başları önünde dinliyor; ama bir gözleri de Aydan'ın kapısında, Ali’nin üzerindeydi.

Ama Meyra yoktu.

Mahallenin kadınları, gençleri, yaşlıları oradaydı. Nevin bile yukarıdaki pencereden sokağı süzüyordu. Ama Meyra ortalıkta görünmüyordu.

Barış yanına yanaşıp Ali’nin o kilitlenmiş bakışlarını fark etti. "Oğlum eve girseydik önce, annen—"

​"Meyra yok Barış," dedi Ali, lafını keserek. Sesi buz gibi ama fırtına öncesi sessizliği gibi tehlikeliydi. Barış’ın kolunu hırsla sıktı. "Bütün mahalle burada, annesi pencerede... Meyra nerede? Bir şey mi oldu kıza?"

"Oğlum dur panik yapma hemen..." dedi Barış, Ali’nin gözlerindeki o gözü dönmüş siniri görünce onu yatıştırmaya çalışarak. "Evdedir, Nevin teyze kilitlemiştir belki yine kapıyı, salmamıştır dışarı."

"Hay sikeyim." ​Ali, kapının önünde duran annesine doğru iki büyük adım attı. Annesinin ellerine sarıldı ama gözleri hâlâ Nevin’in evinin kapısındaydı.

​"Anne," dedi Ali, sesi titreyerek. "Meyra nerede?"

Aydan, oğlunun gözlerindeki o endişeyi görünce hemen elini Ali’nin koluna koydu, içini rahatlatmak ister gibi konuştu: "Korkma Ali’m, kötü bir şey yok. Biraz grip sadece.. Kaç gündür yatak döşek yatıyor, ateşi vardı biraz. Nevin de evden çıkarmıyor, yatıyor kız içeride."

​Ali derin bir nefes verdi. Göğsündeki o kor gibi yanan şüphe bir anda söndü ama içi yine de sızladı. Altı yıl sonra çıkmıştı, kız gripten yatıyordu; yüzünü bile görememişti.

"İyi mi peki?" dedi Ali, gözü telaşlı telaşlı Nevin’lerin kapısına kayarak. "İlacını çorbasını içti mi?"

​"Merak etme..." dedi Aydan. "Ben de dün akşam çorba yapıp indirdim zaten. Endişelenme sen, toparlar bir iki güne."

"O incecik hırkalarla yine kesin... Dinlemez ki lafımı." Aydan oğlunun bu hallerini, Meyra’ya olan bu düşkünlüğünü görünce gözleri doldu, gülümsedi.

"O çorbadan bir daha yapacaksın," dedi Ali, annesine dönüp. "İçine karabiberini, limonunu bol koy, bol vitamin. Nevin karısına bırakırsak kız aç kalır. Kadın arkamdan on posta talip yollamış zaten..."

Barış kapının yanında durmuş, Ali’nin bu halini görünce bıyık altından hafifçe güldü. "Oğlum adam altı yıl yattı, mahalleye ayak bastı, raconunu kesti... Hâlâ Meyra'nın üstünü örtme derdin-"

​Ali Barış’a dik dik baktı. "Gülme lan yavşak! Ateşi yükseldi mi havale geçirecek gibi oluyor kız, sen bilmezsin. Gribi çok ağır geçiyor. Ben kaç kere gece yanındaydım."

Tekrar annesine döndü. Bakışlarında katı bir emretme ama bir yandan da çaresiz bir sevda vardı. "Ben o çorbayı kapısına götüreceğim akşam. Ateşi düşmüş mü, ilacını içmiş mi öğreneceğim. Yalan söylemesin o anası bana."

Aydan oğlunun bu hallerini, Meyra’ya olan bu düşkünlüğünü görünce gözleri doldu, gülümsedi. "Tamam Ali’m, tamam kurban olduğum... Ben şimdi mutfağa geçer, ocağa koyarım çorbayı. Sen hele bir soluklan," dedi Aydan, oğlunun koluna okşayarak.

-

Barış arabasını sanayinin de ötesine, mahalleden iyice uzak, tepeye çıkan o karanlık kurak araziye doğru sürdü. Eski tuğla harabelerinin, dökülen molozların olduğu, şehre yukarıdan bakan tenha bir yerdi burası. Ne bir insan vardı etrafta, ne bir çaycı, ne de teyp sesinden başka bir gürültü... Sadece rüzgar esiyor, molozların arasındaki çalıları sallıyordu.

​Barış arabayı bir yıkıntının kenarında durdurup kontağı kapattı. Çıt çıkmıyordu etrafta. Sadece motorun soğuma tıkırtıları ve rüzgarın arabanın kaportasına vuruşu vardı.

​İkisi de arabadan inip arabanın kaputuna yaslandı. Soğuk rüzgar Ali’nin yüzüne çarıp ciğerlerini açarken, Ali montunun cebinden pakedi çıkarıp iki dal çıkardı. Birini Barış’a uzattı, diğerini kendi dudaklarının arasına sıkıştırdı. Barış çakmağı çakıp önce Ali’ninkini, sonra kendininkini yaktı. ​

Ali, rüzgara karşı elini siper edip dumanı derin bir nefesle içine çekti. Şehrin uzak gürültüsüne, aşağıda karınca gibi kıpırdayan binalara baktı. Kimsenin olmadığı yer.

"Kafamın içi rahatladı resmen," dedi Ali, sesi rüzgarın arasında boğuk çıkarak. "Milletin tantanasını, yapmacık suratlarını çekecek kafada değilim zaten. Tek derdim Meyra."

Barış kaputa hafifçe vurup dumanı üfledi. "Seni orada görseler rahat durmazlardı abi. Kahveye girsek ayrı laf, sokakta dursak ayrı dert. En temizi burası."

Ali dudaklarındaki sigarasının külünü rüzgara savurdu. Bacaklarını uzatıp şehre bakmaya devam etti. Kafasındaki o karmaşa, Meyra’nın ateşi, Nevin’in bakışları, içerideyken geçen altı yılın ağırlığı... Hepsi bu sessizlikte daha net, daha keskin çökmüştü üstüne.

​"Meyra’nın ateşi düşer di'mi lan?" dedi Ali aniden. Sesi çaresiz değil ama o içten içe kemiren korumacı takıntısıyla çıkmıştı. "Grip deyip geçiyorlar da kızın gribi çok ağır geçiyor... Ben içerideyken 'Kız fenalaştı, kriz geçirdi' diye haber geldiğinde betonu dövüyordum Barış. Dışarıdayım şimdi, yan sokakta yatıyor ama yine bir şey yapamıyorum."

Barış omuz silkti, dostça kardeşinin omzuna yüklenip sıktı.

"Oğlum kız gripten yatıyor işte, kurma kafanda, verem değil ya bu," dedi Barış net bir sesle. "Aydan teyze çorbasını götürdü, Nevin teyze de ilacını verdi. Bir iki güne ayağa kalkar, gelir yine senin dibinde biter. Sen altı yıldır yoktun, kız senin yokluğuna dayandı lan. İki günlük gribe mi yenilecek? Kimin yengesi o ayıktırayım!"

Ali hafif gülümseyip gözlerini kıstı ve uzaklara daldı, sonra başını Barış’a çevirdi. Sesi, rüzgarın uğultusu arasında pürüzlü ama merakla delinen bir bıçak gibi keskin çıktı: "O değil de..." dedi Ali, gözlerini dikerek. "Ben yokken, neler oldu bitti burada? Şu talip konusunu daha detaylı anlatsana. Hoş hatırlayınca aşırı deliriyorum ama..."

Barış, sigarasından derin bir nefes çekip dumanı yavaşça havaya üfledi. Yüzüne gayriihtiyari omuzları düşüren, sıkıntılı bir ifade yerleşti. Arkadaşının yarasını kaşıyacağını biliyordu ama Ali'nin bunu duymaya ihtiyacı vardı. ​"Ne mi oldu abi..." dedi Barış, başını iki yana sallayarak.

"Kolay mı sandın dışarısı? Sen içerideyken Nevin teyze ortalığı ayağa kaldırdı. Sıkıntılı kadın işleri işte. Her akşam Meyra’nın başındaydı, başka talipler ayarlamaya çalışıp duruyordu kıza. 'Bak' diyordu, 'Ali çıktıktan sonra o mahalleden çıkamayacaksınız, başını belaya sokacak, bu adamla ömrün çürür' diyerek beyin yiyordu kızın."

Ali’nin çene kemikleri anında taştı. Şakaklarındaki damar kabardı, yumruk yaptığı elleri montunun ceplerinde sıkıldı. "Devam et," dedi Ali, buz gibi ve fısıltılı bir sesle. "Meyra ne yaptı peki?" diye sordu, içindeki o siniri bastırmaya çalışarak.

"Kız taş gibi durdu abi, yemin ederim taş gibi," dedi Barış, Ali’nin gözlerinin içine bakarak. "Kızda peygamber sabrı var. Nevin teyze ne kadar üstüne gittiyse, kız o kadar diklendi. Bir gün bile 'bıktım' demedi. Telefonu elinden almışlar, odaya kilitlemişler, mahalleden kaçmaya kalkmasın diye kapıya sürgü vurmuşlar... Yine de her gece senin o ilk sene içeriden yolladığın o buruşuk mektubu yastığının altına koyup uyumuş. Aydan teyze gizli gizli su, yemek taşımasa kız açlıktan bayılacaktı o odada."

Ali derin, sarsıcı bir nefes aldı. Göğsünün sol tarafına sanki kızgın bir demir basmışlar gibi canı yandı. Altı yıl boyunca her gece o beton üstünde "Acaba beni unuttu mu? Acaba anasının baskısına dayanamaz da pes eder mi?" diye düşündüğü anlar zihninden film şeridi gibi geçti. Sevdiği kız için öfkelendiği, kendisi için gurur duyduğu o garip duygu boğazını düğümledi.

​"Peki o gavatlar..." dedi Ali, sesindeki o hırıltı tonda bir tehditle. "Annesinin o bulduğu adamlar... Kimmiş onlar? Yaklaşan eden oldu mu bizim sokağa?"

​"Oldu ya olmaz mı," dedi Barış, sigarasını yere atıp ayağıyla ezerek. "Mahalleden uzakta bir tır şirketi olan bir herif vardı, Nevin teyzenin uzaktan akrabası mı ne... İki kere kapıya kadar dayandı 'istiyoruz' diye. Meyra odadan öyle bir çığlık koparmış, camı çerçeveyi indirmiş ki mahalle ayağa kalkmış. Kız 'Ali içeride de olsa, yolunu da beklesem başkasının adını anmam' diye bağırmış sokağa orta yerine. Yüzüğü de atmadı. Adam bir daha arkasına bile bakmadan kaçtı gitti."

Ali gözlerini kapadı. Ayağını arabanın kenarına yaslayıp içindeki o fırtınanın biraz olsun dinmesini bekledi.
​"Ben içerideyken..." dedi Ali, sesi bu defa fısıltıdan da alçak, içten gelen bir sızıyla çıkarak. "Kız her gün benim için savaştı yani? Üstelik tek başına? Bir kez bile arkasına bakmadı..."

​"Bakmadı abi," dedi Barış, ellerini cebine sokup Ali’nin omzuna hafifçe vurarak. "Yengemdir diye söylemiyorum ama harbi kız yani."

"Peki bu elin gavatları benim helalim olacak kızı istemeye cüret ediyorken sen ne bok yiyordun?"

Barış bir süre sessiz kaldı. Sigarasından son bir derin nefes çekip izmariti çalıların arasına fırlattı. Ali’ye bakarken gözlerindeki o bocalama, söyleyip söylememe arasındaki o tedirginlik çok netti. Ali’nin "psikopat" damarını biliyordu; o bitti sanılan detaylar açıldıkça Ali’nin gözünün nasıl döneceğini kestirebiliyordu.

Ali, Barış’ın bu çekimserliğini fark ettiği an bakışlarını dikti. Ali, Barış’ın bu çekimserliğini fark ettiği an bakışlarını dikti. "Lafı ağzında geveleme Barış. Başka ne var?"

Barış yutkundu. Sesini biraz daha alçalttı, sanki birinden gizliyormuş gibi, tedirgin tedirgin konuştu: "Abi... O ilk dönemler varya, hani sen daha yeni içeri girdiğin zamanlar... O aralar durum çok daha sakattı."

Ali’nin göğsü daraldı, arabanın kaputunu tutan parmakları kenetlendi. "Ne sakattı lan?"

"Kız pes etmedi dedik ama... Kendini bitirmeye çalıştı ilk başlarda," dedi Barış, Ali’nin yüzüne bakmaya korkarak. "Günlerce tek lokma yemek yemedi abi. Aydan teyze ne götürdüyse geri çevirdi. Annesi de kadını zorla doktora götürüp sakinleştirici, ağır haplar yazdırmış buna. 'İçsin de sussun, yatsın' diye..."

Ali’nin çene kemikleri tıkır tıkır kenetlendi. "Eee?"

​"Kız acısından o ilaçları içiyormuş gibi yapıyormuş kardo..." dedi Barış, sesi iyice kısılarak. "Annesi yanındayken dilinin altına saklayıp kadın arkasını döndüğü an ağzından çıkarıp atıyormuş. Ne yemek var bünyede, ne ilaç, ne bir şey tabii... Ben kontrol ediyordum ama... İkinci ayın sonuna doğru odasında tek başınayken birkaç kez krizler geçirdi abi. Bayağı ağır nöbet geçirmiş. Çenesi kilitlenmiş, gözleri kaymış. Aydan teyze çığlıkları duyup kapıyı kırmasa, dili boğazına kaçıyormuş az kalsın..."

Ali öylece kalakaldı. Ne bir küfür çıktı ağzından, ne de bir hareket yaptı. Sadece gözleri bir noktaya kilitlendi, nefesi boğazına tıkandı. İçerideyken "Acaba orada ne yapıyor?" diye ranzada kıvrandığı o ilk aylarda, kızın o soğuk odada çenesi kilitlenmiş halde tek başına can çekiştiği gözünün önüne geldi.

​Barış, Ali’nin bu tehlikeli sessizliğini görünce panikleyip hemen koluna yapıştı. "Abi bak, valla annen zaten son anda yetişti," dedi Barış hızlı hızlı. "Sonra hemen hastaneye kaldırdılar, serumdu bilmem neydi derken topladı. Aydan teyze başında sabahladı günlerce, 'Ali’nin emanetisin sen bana' diye ağlaya ağlaya yedirmeye çalıştı yemeği. O günden sonra topladı kız kendini. Vallahi bak, şimdi gripten yatıyor sadece..."

Ali yavaşça başını salladı. Gözlerindeki o boşluk, herhangi bir bağırtıdan ya da kavgadan çok daha ağırdı. Şakaklarındaki damar zonkluyordu.

​"Ben oradaydım..." dedi Ali, sesi tamamen pürüzlenmiş, fısıltı gibi çıkarak. "Ben orada betona bakıyordum Barış. O burada dilini yutuyordu..."

​"Abi yapma gözünü seveyim..."

"Dilini yutmasından daha kötü şeyler olabilirdi... Çocukluğundan beri, sevgililik dönemlerimizde kaç kere kucağımda hastaneye yetiştirdim kızı."

Barış yutkundu, lafın nereye varacağını bildiği için bir şey diyemedi.

​"Beni ne çıldırtıyor biliyor musun?" dedi Ali, yumruğunu arabanın tavanına vurarak. "Kız orada nöbet geçirirken ben içeride betona bakıyorum! Başında durup 'tamam geçti' diyemedim! Uyandığında gözünü açıp adımı söylediğinde yanında değildim!"

"Abi tamam..." dedi Barış, Ali’nin omzunu sıkıp sakinleştirmeye çalışarak. "Geçti gitti, bak kız hayatta, kurtardı kendini. Aydan teyze yetişti diyorum sana."

​"Ne tamam lan tamamını siktirme bana! Yetişmese ölecekti lan!" diye bağırdı Ali, gözleri kan çanağı gibi. "O annesinin yüzünden, o yaşattığı stresler yüzünden ölecekti kız! Ben orada duvarları yumruklarken kız burada gidiyordu..."

Ali derin derin nefes alıp verdi. Göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Elleriyle yüzünü sıvazladı, saçlarını geriye attı. O içindeki devasa çaresizlik hissi yavaş yavaş yerini buz gibi, tehlikeli bir öfkeye bıraktı.

​"Geç direksiyona," dedi Ali, sesi aniden katılaşarak. "Dönüyoruz mahalleye. Akşam o eve bir daha gidilecek."

-

Mahalleye girdiklerinde hava iyice kararmaya, ayaz ayakta durulmaz bir hal almaya başlamıştı. Sokak tenhaydı. Barış arabayı yine Aydan'ın evinin önüne çekti. İkisi arabadan indi. Ali montunun yakasını kaldırdı, gözü direkt Nevin’lerin kapalı penceresine kaydı.

"Barış," dedi Ali, arabanın kapısını kapatıp yanına gelerek. "Sen buralarda ol. Akşam ben yanına gidip kızı göreceğim."

Barış başıyla onayladı, cebinden çıkardığı sigara paketi Ali’ye uzattı. "Buradayım abi, bir yere gittiğim yok. Sen de soluklan azıcık."

Ali paket içinden bir dal alıp dudaklarının arasına kıstırdı. Çakmağın ateşi yüzündeki o sert, bıçak gibi keskin hatları bir anlığına aydınlatıp söndü. Dumanı sokağın ayazına doğru uzun uzun üfledi. Bakışları hâlâ karşı binanın ikinci katındaki o karanlık penceredeydi.

"Kalkıştığı iş hangi cesaret gerçekten anlamıyorum. Nişanlısı olan kıza talip ayarlamak neyin kafası, kafayı mı yedi bu kadın?"

"Biter abi," dedi Barış, ellerini cebine iyice gömüp sokak lambasının altına çekilerek. "Sen geldin ya, alayının sesi kesildi zaten."

Ali cevap vermedi. Sigarasını sonuna kadar içip izmariti topuklarıyla ezdi. Paketten bir sigara daha alıp çıkarıp dudaklarının arasına bir dal koydu. Çakmağı çaktı, alevi rüzgardan korumak için elini siper etti. Dumanı gecenin ayazına doğru üflerken adımlarını yavaşlattı. Barış yanından yürümeye devam ediyordu ki Ali durup arkadaşının omzuna elini koydu.

​"Barış," dedi Ali, sesi alçak ama netti. "Sen geç istersen eve, ya da işlerini hallet. Yorulduk sabahtan beri."

Barış bir an duraksadı, Ali’nin gözlerine baktı. "Nereye gideceksin abi yalnız başına? Birlikte geçeydik kahveye iki lafın belini kırardık."

​"Yok," dedi Ali, başını iki yana sallayarak. "Meyra’yı görmem lazım. Sen takıl kafana göre, yine ayarlarız." Barış, Ali’nin bu halini iyi bilirdi; bir şey kafasına koydu mu üstüne varmanın âlemi yoktu.

"Tamam abi," dedi Barış, Ali’nin kolunu hafifçe sıkarak. "Sen nasıl dersen öyle olsun. Bir şey olursa bir sigara paketi gibi cebindeyim, ara yeter." Barış arabanın anahtarını cebine atıp sokağın aşağısına doğru adımlarken, Ali yalnız kaldı.

​Ellerini montunun ceplerine soktu. Mahallenin turuncu, cılız sokak lambalarının altında, kendi gölgesini önüne alarak yürümeye başladı. Ne kahveye gitmeye niyeti vardı ne de eve dönmeye. İçerideki altı yılın ardından, Meyra’nın pencereler arkasında geçirdiği o karanlık günlerin sızısı göğsünü sıkıştırırken, mahallenin o sessiz, ıssız arka sokaklarına doğru tek başına ilerledi.

​Ali, Barış’ın gidişini izledikten sonra tek bir saniye bile beklemedi. Arkasına bile bakmadan ahşap binanın önüne geldi. Merdivenleri ikişer ikişer çıktı. Bu sefer kapıya öyle laf olsun diye vurmadı; tok, kendinden emin ve "ben geldim" diyen bir ritimle üç kere vurdu.

Kapıyı açan Nevin ne bağırıp çağırdı, ne de mahalleliye rezil olma korkusuyla sesini yükseltti. Bunun yerine suratını buz gibi asıp kapının kolunu sıkıca tuttu. Gözlerinde ne bir hoşnutluk vardı ne de geri adım atacak bir yumuşaklık; sadece mesafeli, iğneleyici ve soğuk bir duruş.

​"Ooo..." dedi Nevin, sesi buz gibi, imalı bir tonla çıkarken. "Sokakta dikilmeler bitti, şimdi de kapıları zorlamaya mı başladık Ali efendi? Biz de diyorduk altı yıl insanı biraz uslandırır..."

Ali hiç istifini bozmadı. Kapının kanadına bastıran elini çekmeden, Nevin’in buz gibi bakışlarına aynı soğukkanlılıkla karşılık verdi.

"Benim usulüm bu Nevin teyze," dedi Ali, sesi alçak ama mermer gibi sert. "Sokakta hırsız gibi dolanmam. Kızın nişanlısıyım ben hatırlatırım, sizin de her ne kadar kabullenmek istemeseniz de, müstakbel damadınız. Kız yatak döşek yatarken kapı arkasında durmam. Beş dakika yüzünü görüp nasıl olduğuna bakacağım, sonra gideceğim."

Nevin dudaklarının kenarıyla hafifçe, alaycı bir şekilde kıvrıldı. Gözlerini Ali’nin yüzünden ayırmadan, imasını hiç esirgemeden konuştu.

​"Nişanlısıymış..." dedi, kelimenin üstüne basa basa. "Altı yıldır yokken de pek nişanlısıydın zaten. Kızın başında felaketler gezerken, bir de sana üzülüp boğuşurken de çok buradaydın ya... Neyse. İçeri gireceksen gir, bir de akşam soğuğu yemesin."

Sözleri zehir gibiydi ama Ali tek bir tepki bile vermedi. Nevin’in amacını biliyordu; onu damarından yakalayıp parlatmak istiyordu. Ali dişlerini sıktı, çene kemikleri dışarı vurana kadar kenetlendi ama o tuzağa düşmedi.​ Nevin arkasını dönüp salona doğru yürürken kapıyı açık bıraktı. Ali botlarını eşikte çıkarıp koridora geçti. Evin içi eski ahşap ve hafif ıhlamur kokuyordu. Koridorun sonundaki Meyra’nın odasından sarı, cılız bir gece lambası ışığı sızıyordu.

Meyra yatakta, kalın yorganın altına büzülmüş uyuyordu. Uykunun en ağır, en halsiz yerindeydi. Gribin verdiği o vücut kırgınlığı ve ateşin ağırlığıyla yorgana sıkıca sarınmış, başını yastığa gömmüştü. Yüzü hafif solgundu, dudakları kurumuştu; düzenli ama güçlükle aldığı nefesler odadaki cılız sarı ışıkta göğsünü hafifçe indirip kaldırıyordu.

Ali hiç ses çıkarmadan yavaşça Meyra’nın yatağının ucuna oturup sevdiği kızın yüzünü izlemeye başladı. ​Öne doğru biraz daha eğildi. İki elini dizlerinin üzerinde birleştirmişti ama gözleri bir saniye bile ayrılmıyordu Meyra'dan. Aralarındaki o altı yıllık mesafe, şimdi yatağın ucundaki bu birkaç santimlik alana kadar küçülmüştü.

Gribin ve ateşin ağırlığıyla yorgana büzülmüş olan kızın yüzünü, sanki altı yılın her bir gününü tek tek arıyormuş gibi milim milim inceliyordu. Kirpiklerinin yanaklarına düşen gölgesini, gripten hafifçe kızarmış burnunun ucunu, kurumuş dudaklarını...​İçeride, o dört duvar arasında en çok korktuğu şey Meyra’yı unutmak değildi; Meyra’nın yüzündeki o incecik detayları zihninde kaybetmekti. Zihnindeki resim soldukça ranzada çıldıracak gibi olurdu. Şimdi ise tam karşısındaydı. Ama bu karşılaşma, Ali’nin içindeki o ağır, oturmuş sızıyı dindirmiyordu.

"Ne hale getirmişler seni...”

​Gözleri çene çizgisine kaydı. Barış’ın dışarıda anlattıkları bir bıçak gibi saplandı göğsüne. Meyra’nın o odada tek başınayken geçirdiği nöbet geldi gözünün önüne. Çenesinin kilitlenişi, nefessiz kalışı, ilacı dilinin altına saklayıp direnişi... Ali içeride betona bakıp tespih çekerken, bu kız burada ölümün kıyısında tek başına dolanmıştı.

İçindeki psikopatlık damarı tekrar zonkladı. Ama sonra Meyra hafifçe soluk alıp verdi. Düzensiz, kırgan bir nefes... Ali’nin yüzündeki o taş gibi sert ifade bir anda eridi. Yumruklarını gevşetti. O öfke yerini devasa, ezici bir koruma içgüdüsüne bıraktı. Artık dışarıda değildi. Dört duvar arasında, bir müdürün ya da gardiyanın ağzına bakmıyordu, sokakta kavga etmiyordu. Buradaydı. Tam başucunda.

Yavaşça ona doğru eğildi. Sigara kokan parmaklarını uzattı, uyanmasından korkar gibi, inanılmaz bir ürkeklikle elini Meyra’nın alnına dokundurdu. Cildi sıcak ama ateşi kırılmıştı. Parmağının ucuyla alnına yapışan o nemli tutam kızıl saçını usulca geriye itti.

O küçük dokunuşla birlikte Meyra hafifçe kıpırdadı. Dudaklarından boğuk, kırık bir iç çekiş döküldü. Kirpikleri titreşti, ardından yavaşça aralandı. Sarı ışığın içindeki o puslu gözleri, önce odanın tavanına, sonra tam başucunda oturan Ali’nin o iri, gölge gibi çökmüş siluetine kaydı.

Meyra bir an için uykunun mahmurluğuyla rüya gördüğünü sandı. Gözlerini birkaç kez kırpıştırdı. Bakışları Ali’nin yüzündeki o derin çizgilere, keskin çene kemiğine ve doğrudan kendi gözlerinin içine bakan o simsiyah, korumacı bakışlara odaklandığı an durdu. Göğsü hızla inip kalkmaya başladı.

​"Ali?.." dedi fısıltıyla, sesi uykudan ve hastalıktan tamamen pürüzlenmiş halde.

Meyra’nın ağzından dökülen o tek kelimeyle birlikte gözlerindeki pus darmadağın oldu. Altı yıldır biriktirdiği ne kadar soru, ne kadar kırgınlık, ne kadar korku varsa bir anda yok olup gitti. Bir saniye bile düşünmedi; annesinin baskılarını, rahatsızlık geçirdiği kötü anlarını, sevdiği adamsız o yalnız geceleri, üzerindeki kırgınlığı tamamen unuttu.

Yorganı üzerinden savururcasına geriye itti. Yatağın ucunda oturan Ali’ye doğru atıldı. Yüzünü Ali’nin boynuna gömüp teninin kokusunu doya doya içine çekti.

"Buldun mu sonunda..." dedi Ali, sesi kendi bile fark etmeden çıkacak kadar kısıktı, hırıltılı bir soluk gibi. "Bırakmam bir daha... Tutarım seni."

​Meyra ağlamaktan hırsını alamıyormuş gibi yüzünü Ali’nin boynuna daha da gömdü. Nefesi Ali’nin tenini yakıyordu. Meyra yüzünü Ali’nin boynundan bir an bile çekmedi. Yüzünü Ali’nin tenine, o tanıdık, sigara ve ayaz kokan sıcaklığa öyle bir yaslamıştı ki sanki yüzünü oradan kaldırsa dünya başına yıkılacaktı. Ağlamaktan körük gibi inip kalkan göğsü Ali’nin göğsüne kenetlenmişti. Yüzünü Ali’nin boyun çukuruna biraz daha gömdü, nefesi Ali’nin şah damarını yakıp geçiyordu.

Ali, sevdiği kızın bu çaresiz, bu gözü kara ve çaresiz sığınışını hissedince duramadı. Sol elini Meyra’nın ensesine koydu, sert parmaklarını saçlarının arasına geçirip başını kendi boynuna daha da bastırdı. Kızın boyun çukurundaki o titrek nefesini, kendi tenindeki ıslaklığını hissederken, başını hafifçe yana yatırdı. Dudaklarını doğrudan Meyra’nın saçlarının arasına, kulak arkasına ve oradan kızın sıcak tenine bastırdı.Sıcak, derin ve uzun bir öpücük kondurdu oraya. Dudakları kızın teninde uzun uzun kaldı. İçeride geçirdiği o karanlık altı yılda, ranzada tavanı izlerken burnunda tüten o koku tam olarak buydu işte.

"Çekme..." dedi Meyra fısıltıyla, sesi Ali’nin boynunda boğularak. Böyle kalalım."
​Ali göğsünden derin, hırıltılı bir nefes verdi. Sevdiği kızın sırtındaki elini biraz daha sıkılaştırdı, sert parmaklarıyla kızın zayıf kürek kemiklerini bastıra bastıra okşadı.

"Kalalım güzel kızım," dedi Ali, dudağını kızın şakaktaki saçlarına sürterek. "Sabaha kadar böyle kalalım. Kimse söküp alamaz seni artık buradan."

​Meyra’nın elleri Ali’nin ceketinin sırtını o kadar sıkı kavramıştı ki parmak boğumları bembeyaz olmuştu. O boyun girintisindeki sıcaklık, altı yıldır kızın bedenini çürüten o soğuk nöbetleri, o yalnız geceleri bir bir yakıp yok ediyordu. Ali daha fazla dayanamadı. Meyra’nın boyun çukurundaki o titrek nefesi, tenine değen ıslaklığı içindeki o altı yıllık açlığı hepten patlattı.

Elini sevdiği kızın ensesine doladı; sert parmaklarını saçlarının arasına kenetleyip başını yavaşça ama karşı konulmaz bir kararlılıkla boynundan kaldırdı. Meyra’nın gözleri ağlamaktan kızarmış, dudakları aralıktı. Ali kızın yüzüne, o çaresizce ona bakan gözlerine bakıp, başını eğip dudaklarını Meyra’nın gripten sıcak, çatlamış dudaklarına bastırdı.

Meyra’nın göğsünden kesik, hırıltılı bir nefes döküldü ama geriye çekilmedi. Aksine, ellerini Ali’nin ensesinde birleştirip onu kendine daha da çekti. Öpüşleri aç, yakıcı ve derin bir patlamaydı.

Altı yıl boyunca hapishane ranzasında betona bakarak kurduğu hayal de, Meyra’nın o soğuk odada nöbet geçirirken dilediği son dilek de tam olarak bu andı. Ali, kızın canını acıtmaktan korkarak ama bir daha asla bırakmayacak bir sertlikle bastırdı dudaklarını. Kızın dudaklarından kendi adının boğuk fısıltısını, o sıcak nefesini içine çekti.

Meyra, Ali’nin boynuna öyle bir kenetlenmişti ki, dudakları birbirine kenetlendikçe dışarıdaki ayaz da, içerideki o sinir bozucu ıhlamur ve hastalık kokusu da yok oldu. Sadece ikisinin birbirine karışan, düzensiz nefesleri kaldı.

Ali, yatağın kenarında oturuyordu. Kızın ceketinin yakasını bıramayan o küçük, titrek ellerini, yüzündeki o çaresiz sığınma halini gördükçe içindeki o altı yıllık açlık hepten alev aldı. Hiç itiraza yer bırakmayacak bir kararlılıkla Meyra’yı belinden ve bacaklarının altından kavradı. Zaten bir deri bir kemik kalmış narin bedenini yatağın üzerinden hızlı ama usulca çekip kendi kucağına oturttu.
​Meyra'nın bacakları Ali’nin belinin iki yanına düştü. İki elini sevdiği adamın geniş omuzlarına, ensesine sardı. Yüzleri tam anlamıyla aynı hizadaydı; Ali’nin sigara, sokak ve ayaz kokan sıcak nefesi doğrudan Meyra’nın dudaklarına çarpıyordu.

​"Bana bak..." dedi Ali, sesi ciğerinden sökülen alçak, pürüzlü bir fısıltıyla. "Altı yıl lan... Ben içeride ranzaya uzandığımda hep şu anın hayalini kurdum. Bakışını, nefesini, kokunu unutmama çabası mahvetti beni."

Meyra’nın gözlerinden süzülen tek bir damla yaş Ali’nin elmacık kemiğine damladı. Meyra ellerini Ali’nin ensesindeki saçlara biraz daha sabitledi. Yüzünü Ali’nin kirli sakallarına sürttü, burnunu adamın boyun çukuruna bastırdı.

"Buradayım bak," dedi Ali, başparmağıyla kızın yanağındaki ıslaklığı silerken. "O günler bitti kızım. Bundan sonra yalnız kalmak yok, korkmak yok. Ben varım."

Ali, bir yandan kızın sırtını yavaşça sıvazlayıp saçlarına dudaklarını bastırırken, bir yandan da o içindeki öfkeyi bastırmaya çalışan ama sesine yansıyan o sert, hesap soran tonuyla fısıldadı:

​Ali, bir yandan kızın sırtını yavaşça sıvazlayıp saçlarına dudaklarını bastırırken, bir yandan da o içindeki öfkeyi bastırmaya çalışan ama sesine yansıyan o sert, hesap soran tonuyla fısıldadı:​

"Ama şimdi söyleyeceksin bana..." dedi Ali, sesi kulağının dibinde hırıltılı ve net çıkarken. "Barış anlattı her şeyi. Ben yokken ağzına bir lokma koymamışsın. Su içmemişsin, o lanet ilaçları dilinin altında saklayıp çöpe atmışsın. Kendine bunu neden yaptın kızım? Beni mi cezalandırıyordun?"

Meyra, Ali’nin boynundaki yüzünü biraz geriye çekti. Gözleri kızarmış, dudakları titriyordu. Ali’nin o sert, suçlayıcı ama arkasında devasa bir korku barındıran bakışlarıyla karşılaştı.

​"Sen yoktun..." dedi Meyra, fısıltıyla, sesi can çekişir gibi. "O ilaçlar beynimi uyuşturuyor, seni bile rüyamda unutmama sebep oluyordu. İçmek istemiyordum... Eğer unutursam, seni tamamen kaybederim sandım."

Ali’nin çene kemikleri yeniden kasıldı. Gözleri doldu ama o yaşı akıtmadı. Büyük, sert elini sevdiği kızın zayıflamış çenesine koydu.

"Beni unutmaktan korktuğun için kendini mi öldürecektin lan?" dedi Ali, sesindeki o hınç ve çaresizlik birbirine karışarak. "Ben içeride her gün senin hayalinle nefes alırken, sen burada aç susuz ölmeyi mi seçtin? Ya o nöbetlerden birinde uyanamasaydın? Aklıma o ihtimali getirdiğimde bile kafayı yemeye başlıyorum!"

​"Çıkamayacaktın ki..." dedi ağlamaklı sesiyle. "Herkes 'Ali bitti, bir daha ihtimali yok' diyordu. Bir tek ben inanıyordum. Ama gücüm kalmamıştı Ali... Yemin ederim kalmamıştı."

Ali derin, sarsıcı bir nefes aldı. İçindeki o hesap sorma öfkesi yine eriyip gitti; geriye sadece bu kızın kırık dökük hali kaldı. Başını eğdi, Meyra’nın dudaklarına uzun, derin bir öpücük bıraktı.

​"Bir daha duymayacağım bunları," dedi Ali, tavizsiz ve kararlı bir ses tonuyla. "Yemek de yiyeceksin, o ilacını da vaktinde alacaksın. Yoksa ağzına zorla tıkarım duydun mu beni? Senin o lokmanı da ben yedireceğim, suyunu da ben içireceğim."

Meyra, Ali’nin göğsüne iyice sokulup başını onun boynuna gömdü. Onun sigara, ayaz ve sokak kokan derisi burnunun dibindeydi. Ali’nin "Ben yedireceğim, ben içireceğim" derkenki o emredici ama canını verecekmiş gibi korumacı sesi, altı yıldır kimsesiz kalan içine ilmek ilmek işledi.

​"Duydum..." dedi Meyra fısıltıyla. Sesi Ali’nin boyun çukurunda titreşti. "Ama sen yokken boğazımdan geçmiyordu Ali. Gerçekten geçmiyordu..."

Meyra hafifçe başını kaldırdı. Ağlamaktan göz pınarları kızarmıştı ama dudaklarının kenarında altı yıl sonra ilk kez hafif, kırılgan bir tebessüm belirdi. Bacaklarını Ali’nin beline biraz daha sıkı doladı, ellerini sevdiği adamın kirli sakallı yanaklarına koydu.

​"Gerçekten buradasın değil mi?" dedi, parmak uçlarıyla Ali’nin elmacık kemiğini, çenesindeki sert çizgileri okşayarak. "Rüya değil bu... Yarın sabah uyandığımda yine o soğuk odada tek başıma olmayacağım?"

Ali’nin bakışları bir anlığına karardı, içindeki o derin sızı gözlerine vurdu. Kızın elini tutup nasırlı avucunun içine aldı, dudaklarına götürüp uzunca öptü.​

"Rüya görsem ben çıldırırdım kızım," dedi Ali, sesi ciğerinden gelen pürüzlü bir fısıltıyla. "Altı yıl betona baktım ben. Şimdi seni kucağımdan indirirsem, sabahı çıkaramam..."

Göğsü Ali’nin göğsünün üzerinde hırsla kalkıp inerken, parmaklarını adamın ensesindeki sert saçlara geçirdi.

​"O zaman gitme bu gece," dedi Meyra, sesi hem bir çocuk gibi çaresiz hem de sadece Ali’ye özel bir kararlılıkla. "Sesim çıkmaz, ilacımı da içerim sabah... Yeter ki bu gece gitme."

​"Gitmem..." dedi Ali, sesi mermer gibi sağlam ama odadaki sarı cılız ışığın altında sadece Meyra’nın duyacağı bir fısıltıyla. Büyük elleriyle kızın belini biraz daha kavradı, sırtını okşayarak kendini daha da göğsüne bastırdı. Meyra’nın gripten sıcak nefesi Ali’nin boyun çukurunu yakıp geçiyordu.

​​"Uykum var ama gözlerimi kapatmaya korkuyorum," dedi Meyra, sesi çocuk gibi kırılgan. "Kapatırsam uyanırım da sen yine hapiste olursun diye..."​

Ali’nin gözleri doldu ama o yaşı akıtmadı. Çenesinden tutup yüzünü kaldırdı. Eğilip dudağının kenarından, o titreyen teninden uzun ve derin bir öpücük aldı.​ "Kapat o gözlerini..." dedi Ali, pürüzlü ve şefkat dolu bir fısıltıyla. "Ben buradayım, nefesim yüzünde. Kapat gözlerini, ben sabaha kadar başındayım."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

53okunma 8beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…