Bölümler 19Şu an: BÖLÜM 10 (ÖZEL BÖLÜM)
- 1 GİRİŞ288 kelime
- 2 BÖLÜM 1: GEÇMİŞİN AYNASI5.438 kelime
- 3 BÖLÜM 2: RUHUMUN YARISI5.664 kelime
- 4 BÖLÜM 3: MİSAFİR5.066 kelime
- 5 BÖLÜM 4: İKİ RUH6.117 kelime
- 6 BÖLÜM 5: TEHLİKE ÇANLARI9.435 kelime
- 7 BÖLÜM 6: KARGALAR SOFRASI6.704 kelime
- 8 BÖLÜM 7: İMERA FERA4.673 kelime
- 9 BÖLÜM 8: NAYİNO5.249 kelime
- 10 BÖLÜM 9: DİLHUN9.787 kelime
- 11 BÖLÜM 10 (ÖZEL BÖLÜM)7.883 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 BÖLÜM 11: HİCRAN9.482 kelime
- 13 BÖLÜM 12: KIŞ RÜZGARI5.146 kelime
- 14 BÖLÜM 13: ALENİ7.511 kelime
- 15 BÖLÜM 14: YERALTI8.720 kelime
- 16 BÖLÜM 15: KARADENİZ FIRTINASI16.943 kelime
- 17 BÖLÜM 16: KARA SEVDA13.358 kelime
- 18 BÖLÜM 17: SEVDA ATEŞİ12.427 kelime
- 19 BÖLÜM 18: LAZ KIZI14.614 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Herkese merhaba 🫶🏻
Bu hikayenin genel kısmı, benim kendi gerçek hayatıma aittir. Yaşadıklarımın çoğu ve buraya döktüğüm kısımlar gerçektir; fakat araya kurgu sahneleri ekleyerek harmanladığım bir kitaptır. Bu yüzden bu kitabın benim için özel bir yeri var. Duygusal bölümleri bu yüzden daha fazla.
Eğer kitap içindeki duyguları daha gerçekçi ve iyi, iliklerinize kadar hissetmek isterseniz; duygusal bölümleri Taşacak Bu Deniz dizisinin hüzün müziği ile dinlemenizi tavsiye ederim.
İyi okumalar 🩶
-
Deniz, Meyra'nın narin vücudunu ılık bir masaj gibi sarıyordu. Beline kadar gelen berrak suyun içinde, yaklaşan her dalganın ritmiyle ayaklarını kumdan kesip yukarı zıplıyordu. Her yükselişinde göğsünü hafif bir neşe kaplıyor, dalgaların köpüğü yüzüne vururken çocuksu bir kahkaha dökülüyordu dudaklarından.
Meyra, çocukluğundaki o hiç bitmesini istemediği yerdeydi, denizde.
"Ali!" diye seslendi arkasına dönüp, nefes nefese bir sevinçle. Ama Ali denizde değil, kumların üzerinde oturmuş, kumdan büyük bir kale yapmakla meşguldü.
Meyra ayağına vuran ılık dalgaların arasından neşeyle sıçrayıp, nemli kumların üzerine çökmüş olan Ali’ye el salladı. Ali, önündeki devasa kumdan kalenin surlarını yapmakla uğraşan o ciddi halinden sıyrıldı; Meyra’nın sesini duyar duymaz başını kaldırdı. Elleri ıslak deniz kumuyla kaplıydı. Şortunun paçalarını dizlerine kadar kıvırmış, nemli kuma diz çökmüştü. Bütün dikkatini ve özenini önündeki devasa kumdan kaleye vermişti. Tıpkı Meyra’yı korur gibi, o kalenin surlarını da büyük bir titizlikle yükseltiyor, kulelerini parmaklarıyla şekillendiriyordu.
"Sen de gelsene! Çok eğlenceli!
Ali, önündeki devasa kumdan kalenin surlarını yapmakla uğraşan o ciddi halinden sıyrıldı; Meyra’nın sesini duyar duymaz başını kaldırdı. Meyra’ya bakıp yüzünü kocaman, sıcacık bir gülümseme kapladı. Islak kumla kaplanmış elini kaldırıp denizin ortasında çocukça zıplayan kız çocuğuna coşkuyla el salladı.
"Geleceğim!" diye bağırdı Ali, neşeyle elindeki deniz kabuğunu kalenin en yüksek kulesine oturturken. "Ama önce şu kaleyi bir bitirmem lazım. Senin için kocaman bir kumdan kale yapıyorum... Bekle, tamam mı?"
Meyra, Ali’nin o sıcacık gülüşünü ve hevesle yükselttiği surları görünce içinin tarif edilemez bir huzurla dolduğunu hissetti. Bir an bile tereddüt etmeden, arkasından gelen köpüklü büyük dalganın üzerine kendini bırakıp kahkahalarla denizin dalgasına kendini bırakıp zıplamaya başladı. Rüzgârın getirdiği tuz kokusu, Ali’nin kıyıdan gelen sesi ve kumdan kalenin heybeti, zihnindeki tüm karanlık hatıraları silip süpürüyordu.
Meyra tam bir kez daha dalgaların üzerine doğru zıplayacakken, ayağına takılan çakıl taşıyla sendeleyip dalgaların üstüne düşerken, denizin tuzlu suyu genzine kaçtı. Başını endişeyle etrafına çevirdiğinde Ali’nin yaptığı kumdan kale yıkılmış, dahası Ali gitmişti.
"Ali?!"
Kafasını yanına çevirdiğinde, yanında, denizin tam ortasında kıpırtısızca oturan bir karaltı fark etti. Suyun yüzeyinde, köpüklü dalgaların hemen üstünde adeta süzülür gibi oturan biri vardı.
Dalgaların üstünde oturan kadın son derece üzgündü. Yüzü tanıdık gelmiyordu, kim olduğunu hiç anlamamıştı. Kadın hiç konuşmadan, tek bir kelime bile etmeden sadece küçük kız çocuğuna bakıyordu.
"Sen kimsin?"
Kadının üzerinde, etek uçları yırtık pırtık olmuş beyaz bir elbise vardı. Sırılsıklam olmuş sert dalgaların ritmiyle suda süzülüyordu. Kadın kim olduğunu söylemedi, tek bir kelime bile etmedi. Sadece o derin, tarif edilemez kederiyle küçük kıza bakmaya devam etti.
Meyra, kadının o üzgün bakışları karşısında suda bir adım daha atıp tam ağzını açıp, "Sen kimsin?" diye tekrar soracağı anda aniden devasa, sert bir dalga yükseldi. Ne bir rüzgâr uyarısı vardı ne de bir ses.
Kadın kim olduğunu söylemedi, tek bir kelime etmedi. Konuşmadan öylece duruyordu. Sadece o derin, tarif edilemez kederiyle küçük kıza bakmaya devam etti.
Meyra, kadının o üzgün bakışları karşısında suda bir adım daha attı.
"Sen?..."
Meyra, gördüğü şeyin dehşetiyle olduğu yerde çakılı kaldı. Soluğu kesildi, dudaklarından dökülmek istese de o adını koyamadığı acı boğazına tıkandı. Kadın, kucağındaki o minik çarşafa son bir kez, içi kan ağlayan bir ana şefkatiyle baktı ve başını yavaşça iki yana salladı.
"Ali! Ali neredesin?!" diye bağırmaya başladı ama sesi denizin büyüyen uğultusunda cılız bir fısıltı gibi çıkıyordu.
"Ali, korkuyorum! Neredesin Ali?!"
-
Gece, mahallenin üzerine ağır, kurşuni bir sessizlik gibi çökmüştü. Sokak lambalarının sarımtırak ışığı, pencerelerden içeriye uzun, hüzünlü gölgeler düşürüyordu.
Nevin’in evinin içindeki o boğucu hava, gece ilerledikçe yerini dışarıdaki ayazın ve sessizliğin derinliğine bırakmıştı. Salonda, o loş karanlığın ortasında zaman adeta durmuş gibiydi. Dışarıdan ne geçen bir arabanın sesi ne de sokak köpeklerinin havlaması duyuluyordu; her şey, sanki bu evdeki fırtınanın dinmesini bekler gibi derin bir uykuya çekilmişti.
Gece yarısının o derin sessizliği, mahallenin taştan taş duvarlarına vuran o yabancı gürültüyle aniden yırtıldı. Önce sokak kapısına dayanan sert, ardı arkası kesilmeyen yumruk sesleri yankılandı karanlıkta; ardından da o tanıdık, huysuz ve sinirli ses kulakları tırmaladı.
"Melek aç şu kapıyı!"
"Sen şimdi niye ağlıyorsun kızım? Benim kardeşim öyle bir şey yapmaz bilmiyor musun?"
Dışarıdan gelen gürültü hınçla kapılara vurmaya devam ederken, Ali’nin üzerindeki o ani gerginlik sesin tonunu ve yankılandığı yönü fark etmesiyle biraz olsun yerini temkinli bir sessizliğe bıraktı.
Sesler birkaç bina öteden, sokağın diğer ucundan yankılanıyordu. Mahallenin bilindik kavgalarından biriydi; gece yarısı yine bir evden yükselen bağırış çağırışlar, birbirine giren ev halkının öfkesi karanlığı delip geçiyordu. Komşulardan birinin kapısının önünde kopan gürültü, küfürler ve kırılan eşya sesleri sokağı inletirken, Ali derin bir soluk vererek sırtını yeniden duvara yasladı.
"Şu mahallede olaysız bir gün yok amına koyayım."
Ali, dizinde uyuyakalmış Meyra'yla başını yatağın kenarına yaslayıp bir süre sokağın diğer ucundan gelen o bağırışları, kırılan cam seslerini ve küfürleri dinledi. Dişlerini sıkıp kış ayazının sızdığı pencereye doğru baktı. Mahallenin pisliği de stresi de bitmiyordu; ama şu an tek umurunda olan şey, dizinin dibinde nefesi kıpır kıpır uyuyan kadındı.
Meyra’nın huzurunu, o kıl payı yakaladığı uykuyu bu hırgür yüzünden bozmaya hiç niyeti yoktu.
Büyük, sert ellerini son derece sakınarak Meyra’nın beline ve dizlerinin altına kaydırdı. Onu tüy gibi hafif bir hareketle kucağına alırken nefesini bile tuttu Ali. Genç kadının başı hafifçe Ali’nin göğsüne düştü; uykusunda huzursuzca mırıldanıp kokusuna biraz daha sokuldu ama uyanmadı. Ali, o küçük kıpırtıyla kalbinin tam ortasında beliren o ılık sızıya engel olamadı.
Yavaşça ayağa kalkıp iki adımda yatağa yanaştı. Meyra’yı yorganın altına, o yumuşak yatağa nazikçe bıraktı. Üzerini omuzlarına kadar örtüp, alnına dökülen bir tutam saçı tüy kadar hafif bir dokunuşla kenara çekti.
"Uyuyun siz..." diye fısıldadı içinden.
Sessiz adımlarla odadan çıkıp salonun balkon kapısına yöneldi. Sürgülü kapıyı en ufak bir ses çıkarmadan aralayıp dışarıya, gecenin ayazına adımını attı. Buz gibi hava sweatshirtünün ince kumaşını delip geçerken Ali umursamadı. Cebinden hafifçe ezilmiş sigara paketini çıkarıp bir dal yaktı. Çakmağın sarı alevi gecenin loşluğunda bir anlığına yüzündeki o sert, yorgun hatları aydınlattı.
Korkuluklara yaslanıp sigarasından derin bir nefes çekti. Dumanı ciğerlerine doldururken, gözlerini sokağın aşağısında, ışığı yanmış ve bağırışların yükseldiği o iki katlı eve dikti. Sokakta yankılanan bağırışlar, arada bir kapıya vurulan tekmeler gecenin sessizliğini yırtmaya devam ediyordu. Ali, bir yandan sigarasının korunu izliyor, bir yandan da mahalledeki bu ani kargaşanın kendi kapılarına kadar uzayıp uzamayacağını tartmak ister gibi çatık kaşlarla sesleri dinliyordu.
Sokağın aşağısından yükselen bağırtılar giderek daha da çirkin bir hal alıyordu. Ali, sigarasının dumanını gecenin ayazına doğru üflerken, bağırıp çağıran sesin sahibini de, o kapının arkasındaki insanı da çok geçmeden çıkardı. Mesele, birkaç bina ötede oturan Melek’in mevzusuydu.
Melek, mahallelinin arkasından binbir türlü laf ettiği, geçimini bir barda çalışarak sağlayan sessiz sakin bir kızdı. Kimseye zararı dokunmaz, kendi yağında kavrulurdu ama bu mahalle öyle bir yerdi ki, yalnız yaşayan bir kadının gölgesi bile insanlara batardı. Şimdi ise o kapıya dayanan, içip içip aklını yitirmiş sevgilisiydi.
"Aç ulan şu kapıyı! Melek kime diyorum lan ben, aç kapıyı yoksa kırarım o kapıyı!"
Adamın alkolden kalınlaşmış, ağzında geveleyerek savurduğu tehditler sokağın boşluğunda yankılanıyordu. Arada bir kapının demirine inen tekme sesleri, mahallenin o tedirgin uykusunu bölmeye yetiyordu. Evlerin pencerelerinden birkaç Perde hafifçe aralanıyor, insanlar korkudan ve "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" kafasından sadece gizlice izlemekle yetiniyordu. Kimse dışarı çıkıp da o sarhoş herifin karşısına dikilmeye cesaret edemiyordu.
Ali, balkonun korkuluğuna dirseklerini dayamış, gözlerini o kapının önüne dikmişti. Sigarasından son bir derin nefes çekip izmariti parmaklarının arasında ezdi. Göğsündeki o öfke yavaş yavaş kabarırken dişlerini sıktı. Kendi derdi başından aşkındı, sevdiği kız içeride yaralı bir kuş gibi yatıyordu ama aşağıda bir kadının kapısına dayanıp şov yapan bir it kopuğa sessiz kalmak da Ali’nin kitabında yazmazdı.
Gözlerini Melek’in dairesinin yanan ışığına çevirdi. Kızın korkudan ışığı söndürmeye bile cesaret edemediği ortadaydı. Ali, cebindeki paketi tekrar çıkarıp bir sigara daha yakarken, bakışları tehlikeli bir şekilde karardı.
Ali için işin rengi o an tamamen değişti. Mahallenin o boş kavgalarına, sıradan sarhoş gürültülerine benzemiyordu bu. Bir kadının kapısının önüne dayanıp o zavallı durumu zorbalıkla kullanmak, Ali’nin hem karakterine hem de o içindeki demir gibi adalet duygusuna tamamen ters bir şeydi. Kendi içinde kadına şiddete, o güçsüzü ezmeye çalışan zihniyete karşı öteden beri bizzat keskin bir öfkesi vardı.
Aşağıdan adamın hırlamaları, kapıyı tekmeleyişi ve sesi yankılanmaya devam ediyordu.
"Açsana lan kapıyı! Seni o bardakilerle görmediğimi mi zannediyorsun sen?! Tek tek bana hesabını vereceksin kızım!"
Ali, balkondaki demir korkuluğu sıkan parmaklarının boğumlarının beyazladığını fark etti. İçeride Meyra’nın yaşadığı o derin travmaları, mahallenin o riyakar yüzü bir an için gözünün önünden geçti. Savunmasız bir kadının kapısına dayanan o sarhoş adam, Ali’nin o an tüm hıncını kusabileceği günah keçisi gibiydi.
Daha fazla bekleyemedi. Sigarasını balkondaki küllüğe sertçe bastırıp söndürdü, üzerindeki ince hırkayı çekiştirip sessizce salona geçti. Meyra’nın kapalı oda kapısına kısa ve koruyucu bir bakış attıktan sonra dış kapıya yöneldi. Kilidi tek bir ses bile çıkarmayacak bir dikkatle açıp sokağın serinliğine adımını attı.
"Açacaksın lan bu kapıyı! Sen kime hava cıva yapıyorsun?!" Adam hırsını alamayıp kapının ortasına bir tekme daha indirdi.
Ali, aradaki mesafeyi birkaç iri adımla kapattı. Yüzünde ne bir tereddüt ne de ufacık bir kararsızlık vardı; bakışları tamamen kararmış, çenesi kenetlenmişti. Kadına el kaldıran, bir kadını korkuyla sindirmeye çalışan herifler Ali’nin dünyasında en aşağılık varlıklardı.
"Neyi açacakmış bir daha söylesene sen."
"Sana ne lan sikik?!" diye bağırdı herif, parmağını Ali’ye doğru sallayarak. "Sen ne karışıyorsun? Manitam değil mi! İşine bak sen, bas git şuradan!"
Sokakta kopan bu gürültü, küfürler ve duvara çarpan yumrukların yankısı, kapalı pencereleri delip içeri sızmayı başarmıştı. Odanın içinde, uykunun o derin ve puslu sularında dinlenmeye çalışan Meyra, kulağına dolan yabancı, öfkeli seslerle huzursuzca kıpırdandı. Alnı hafifçe kırıştı; rüyasıyla dış dünyadaki sert gerçeklik birbirine karışırken göz kapakları istemsizce aralandı. Gözlerini açtığında odanın loş karanlığıyla karşılaştı, hemen ardından dışarıdan gelen o boğuk bağrışmaları ve ortalığı inleten tekmeleri net bir şekilde duydu.
"Ne oluyor yine ya..." diye mırıldandı uykulu ve hâlâ sersemlemiş bir sesle. Doğrulmak için yorganın altından kımıldandığında, Ali’nin yanında olmadığını, yatağın o tarafının boş ve soğuk olduğunu fark etti.
Kalbi, saniyesinde orantısız bir korkuyla hızlanmaya başladı. Korku dolu gözlerini odanın kapısına çevirdi; dışarıdaki o kavganın sesleri, Meyra'nın içindeki o taze güven duygusunu bir anda yerle bir etmişti.
Meyra yorganı üzerinden atıp çıplak ayaklarıyla soğuk zemine bastı. Kalbi göğüs kafesini dövüyor, kulaklarında sadece kendi nefesinin ve dışarıdan gelen o boğuk kavga gürültüsünün uğultusu çınlıyordu. Kapıya doğru birkaç adım attı; içerideki o yalnızlık hissi, dışarıdaki tehlike sesleriyle birleşince iyice boğucu bir hâl almıştı.
Dışarıda ise Ali'nin gözü tamamen dönmüştü. Öfkesi beynine sıçramış gibi bir panter gibi adamın üzerine atıldı. İlk yumruk, adamın tam çenesinin ortasına ağır bir balyoz gibi indi; sokakta patlayan kemik ve et sesi gecenin sessizliğini parçaladı. Adam neye uğradığını şaşırdı, dengesini kaybedip geriye doğru savruldu ama Ali yakasından kavradığı gibi adamın kaçmasına izin vermedi. Seri ve acımasız bir öfkeyle peş peşe yumruklar indirmeye başladı.
İkinci yumrukla adamın dudağı patladı, sokağın soğuk ve kirli parke taşlarına doğru sersemlemiş bir halde devrildi. Ama Ali durmadı; yerde yatan adamın üzerine çöküp yakasından tuttuğu gibi kafasını kaldırdı ve peş peşe indirdiği sert yumruklarla herifi tam anlamıyla yumruk manyağı yaptı. Adamın yüzü gözü kana bulanırken, elleriyle zayıfça kendini korumaya çalıştı ama Ali’nin o demir yumruklarının önünde durabilmek imkansızdı.
O sırada Meyra, titreyen elleriyle kapının kulbunu yavaşça aşağı indirdi ve araladığı aralıktan dışarıdaki karanlık koridora, oradan da açık duran dış kapıya doğru baktı. İçerideki o mutlak sessizliğin yerini alan bu şiddet dalgası, genç kadının yüreğini ağzına getirmeye yetmişti.
Sokakta yankılanan küfürler, patlayan kemik sesleri ve Ali’nin öfkeden gözünün dönmüş hali mahalleyi ayağa kaldırıyordu. Ali, adamın üzerine oturmuş, peş peşe indirdiği yumruklarla neredeyse yüzünü gözünü kan içinde bırakacakken, o sırada Barış nefes nefese kalmış bir halde araya girdi. Ali’nin bu kadar gözünün dönmesini beklemeyen Barış, hemen Ali’nin arkasına atıldı.
Barış’ın Ali'nin arkasına atılması sokağın sessizliğini kırarken, nefes nefese kalmış bir halde araya girdi.
"Ali, dur! Lan oğlum öldüreceksin adamı içmiş zaten kafayı çekmiş görmüyor musun!"
Güçlü ellerini Ali’nin omuzlarına dolayarak onu geriye doğru çekmeye çalıştı. Ali, Barış’ın asılmasıyla bir an bile dengesini kaybetmedi. Ama öfkesi hâlâ damarlarında sıcak bir zehir gibi dolaşıyordu. Barış bütün gücüyle Ali’yi geriye doğru iterken, "Değmez lan, bırak şu şerefsizi, hapse mi gireceksin!" diye soludu.
O sırada, evin kapısının önünde olan biteni korkuyla izleyen Meyra, içeriden açılan aralıktan dışarıya, bu kanlı ve karanlık tabloya bakıyordu. Gözleri dehşetle açılmış, nefesi boğazına düğümlenmişti; Ali’nin bu halini ilk defa bu kadar yakından görüyordu.
Uzaklardan, sokağın girişine doğru yaklaşan polis arabasının siren sesleri yankılanmaya başladı. O tizlik, gecenin bütün bu boğucu gerilimini ve şiddetini bir anda başka bir boyuta taşıdı. Mahallenin pencerelerinden merakla bakan gölgeler apar topar perdeleri çekerken, sokaktaki birkaç kişi panikle sağa sola kaçışmaya başladı.
Barış, polisin yaklaştığını görünce neye uğradığını şaşırdı; panikle Ali’nin kollarına asıldı.
"Lan Ali, polis geliyor! Oğlum, bırak artık şu herifi!" diye bağırdı.
Ama Ali’nin gözü öyle bir dönmüştü ki, Barış’ın çektiğini falan takmıyordu. Bütün gücüyle yerde yatan adamın yakasına yapışmış, vurmaya devam etmek istiyordu. Barış iki eliyle Ali’nin omuzlarından kavrayıp geriye doğru var gücüyle yüklendi, adamı Ali’nin ellerinden söker gibi çekip almaya çalıştı. Ali, Barış’ın bu hamlesiyle sarsıldı, dengesini kaybedip geriye doğru savruldu ama öfkesinden hırlayarak yine ileri atılmaya çalıştı.
Barış, Ali’yi zapt edebilmek için neredeyse tüm ağırlığını verip onu belinden sarstı ve adeta boğuşur gibi geriye doğru iterek sokağın karanlık köşesine doğru sürüklemeye başladı. Ali, söylene söylene, arkasına baka baka zorla uzaklaştırılırken; kapının aralığından dışarıyı izleyen Meyra, polisin sirenleri ve yaşanan bu arbede karşısında donakalmışt
Siren sesleri sokağın başından yankılanıp, pencerelerden meraklı başlar hızla çekilirken, Barış dehşet içinde Ali’yi omuzlarından kavradı. Kanlar içinde yerde yatan adamın üzerinden Ali’yi söküp alabilmek için bütün gücüyle asıldı, adeta kavgayı ve Ali’yi birbirinden koparmaya çalıştı.
Ali, hırsından kaskatı kesilmiş bir şekilde hâlâ ileriye doğru atılmaya çalışırken, Barış panikten ne dediğini bilmez bir halde, herkesin duyabileceği o cümleyi ardı ardına sıraladı.
"Ali, bırak artık! Oğlum sen polisi mi özledin? Lan kendine gel, bırak şu şerefsizi! Bak geçenki herifi az daha öldürecektin elinden zor aldım. Ya bunu da dayaktan öldürseydin amına koyayım! Geçenkini zor temizledik, başına yine aynı belayı mı alacaksın?!"
Barış’ın o nefes nefese haykırışı, siren seslerinin ve gecenin ayazının ortasına bıçak gibi saplandı. O sırada, Nevin’in evinin kapı aralığında, dışarıdaki arbedeyi izleyen Meyra; Barış’ın o cümlesini ve polisin yaklaşan seslerini net bir şekilde duydu. Genç kadının elleri, tutunduğu kapı pervazında buz kesti.
"Geçenkini zor temizledik, başına yine aynı belayı mı alacaksın?!"
Meyra beyninden vurulmuşa dönerken, karnının üstüne kayan elleri dondu kaldı. Bu cümle beyninde yankılanıp duruyordu. Ali’nin o her zaman koruyucu, kollayıcı, kendine sığınak olan o devasa varlığının ardında, içindeki karanlığında saklanan o tehlikeli, ölümcül yüzü ilk defa bu kadar net bir açıklıkla önündeydi. Ancak saniyeler ilerledikçe, o korkunun yerini çok daha keskin, çok daha yakıcı bir duygu aldı.
Meyra’nın asıl takıldığı, kanını donduran şey Ali’nin birini ölesiye dövmesi ya da o karanlık geçmişi değildi. Bu mahallenin, bu hayatın gerçeğinde şiddetin yabancı bir şey olmadığını biliyordu zaten. Onu içten içe yiyip bitiren, nefesini kesen asıl detay; Ali’nin bunu ondan saklamış olmasıydı.
Kendini kandırılmış, dışlanmış ve o güven çemberinin dışında bırakılmış gibi hissediyordu. Ali, en zayıf anlarında bile onu korumaya çalışırken, kendi ellerini böyle karanlık sırlarla kirletmiş ve bunu Meyra’dan ustalıkla saklamıştı. Aralarındaki o taze, henüz adını bile koyamadıkları yakınlığın temeline koyulan dinamit gibiydi bu gerçek. Katil ya da şiddet yanlısı olmasından ziyade, Ali’nin ona yabancı bir yüzünü saklaması, Meyra’nın asıl canını yakan şeydi.
Barış, zapt etmekte zorlandığı Ali’yi en sonunda yerden tamamen koparıp geriye doğru sarstı ve polisin görüş alanına girmeden karanlık sokağa doğru çekiştirmeye başladı. Ali, arkasından öfkeyle soluyarak, zar zor da olsa sokağın köşesine doğru sürüklendi.
Sokağın kargaşası, polisin siren sesleri ve mahallenin üzerindeki o boğucu gerginlik yavaş yavaş kabuk bağlarken; Barış, Ali’yi zapt edip binanın loş girişine doğru zar zor sokmuştu.
Ali, hâlâ nefes nefese, üstü başı toz içinde, gözlerindeki o sönmeyen hırsla soluk alıp veriyordu. Kapının önüne geldiklerinde Barış onu duvara yaslayıp soluklanmaya çalıştı.
"Ulan Ali, kesin boku yedik lan! Az kaldı içeri girmene..." diyerek söyleniyordu Barış, alnındaki teri kolunun tersiyle silerken.
Cümlesi yarım kaldı.
Ali, Barış’ın söylediklerini bile duymuyordu; gözü, aralık duran dış kapıya takılmıştı. Tam o sırada binanın loş girişindeki o hafif kıpırtıyı, karanlığın içinde gölge gibi dikilen silueti fark etti. Hemen ardından Barış da başını çevirdi ve kapının aralığında, içeriye sızan o sönük sokak lambasının ışığında dikilen Meyra’yı gördü.
Barış’ın da Ali’nin de kanı damarlarında bir anlığına dondu. Ali’nin yüzündeki o az önceki ölümcül öfke bir anda silindi, yerine ne diyeceğini bilemeyen o suçlu ve panik dolu bir ifade oturdu. Meyra’nın gözlerindeki o bomboş, her şeyi idrak eden bakışı gördükleri an, aralarındaki o sessizlik bin kat daha ağırlaştı.
Barış yutkundu, eli havada öylece kaldı. Ali ise derin bir nefes alıp adım atacak gibi oldu ama bacaklarına kurşun bağlanmış gibi yerinde çakılıp kaldı. Meyra oradaydı. Ve en başından beri her şeyi, her kelimeyi duymuştu.
Sessizlik, kapı eşiğindeki o daracık koridora demir atıp kalmıştı. Ne polisin uzaktan gelen siren sesleri ne de sokaktaki telaşlı koşturmacalar artık umurlarındaydı.
Ali, üzerindeki tozun toprağın, ellerindeki kurumaya yüz tutmuş kan lekesinin içinde öylece kaldı. Yıllardır koruyup kolladığı, her şeyini paylaştığı, çocukluğundan beri kilitli olduğu o kadının gözlerindeki bakışı yakaladığında, içi buz kesti. Az önce o sarhoş herifi devirirken damarlarında kabaran o vahşi öfke, şimdi yerini göğsüne oturan devasa bir suçluluk duygusuna bırakmıştı.
Meyra ise adım atamadı, olduğu yerde kaldı. Ali, Barış’ın dürtüklemesiyle anında toparlanıp hızla adımlarla balkona doğru seyirtti; Barış da hemen arkasından bodoslama seğirtti, ikisi soluk soluğa balkon kapısının önünde Meyra’nın yanında bittiler. Ali hemen balkonda, Meyra’nın önünde soluk soluğa çömeldi ellerinden tutarak. Barış da hemen arkasında ayakta dikiliyor, ensesini kaşıyarak suçlu suçlu sağa sola bakıyordu.
"Sen... Bana..." dedi Meyra, sesi can çekişir gibi çıkarak. Genç kadının rengi kireç gibi solmuş, nefesi kesilmişti. Karnını tutarak yüzünü buruşturdu.
Meyra’nın gözünün önündeki dünya, o saniyede bir tül gibi karardı, bulanıklaştı. Kulaklarında uğuldayan rüzgâr sesi uzaklardan gelen uğultulu bir dalgaya dönüştü; balkonun demir korkulukları ve karşısında çömelmiş duran Ali’nin silueti gözünün önünde kayıp gitmeye başladı. Başı öne doğru düşerken, dizlerinin bağı tamamen çözüldü.
"Meyra!" diye boğuk bir çığlık kopararak anında ileri atıldı; genç kadın yere yığılmadan hemen önce onu kollarından ve belinden kavrayıp kendine çekti.
"Meyra bende kal, bende kal, bende kal... Ne olursun bende kal!"
Ama aralarındaki o aceleci telaş, balkonun soğuk ve sessiz havasına çarptığı an bıçak gibi kesildi. Meyra'nın zihnine doluşan o ağırlık, göğsüne saplanan o sessiz hüzün bir anda bedenine ağır geldi. Balkonun soğuk mermerinden yükselen ayaz, damarlarındaki kanı çekmiş gibi bir anda bedenini sarstı.
Meyra’nın gözünün önündeki dünya, o saniyede bir tül gibi karardı, bulanıklaştı. Kulaklarında uğuldayan rüzgâr sesi uzaklardan gelen uğultulu bir dalgaya dönüştü; balkonun demir korkulukları ve karşısında çömelmiş duran Ali’nin silueti gözünün önünde kayıp gitmeye başladı. Başı öne doğru düşerken, dizlerinin bağı tamamen çözüldü.
Sevdiği kızın kollarına düşmesiyle gözü dönen Ali, boğuk bir çığlık kopararak anında ileri atıldı; genç kadın yere yığılmadan hemen önce onu kollarından ve belinden kavrayıp kendine çekti. Ali’nin kollarına yığıldığı an, Meyra’nın gözleri tamamen karardı ve bilinci tamamen kapanarak kollarının arasında kayıp gitti. Ali, aklını kaçırmış gibi "Meyra!" diye haykırarak onu düşmesine izin vermeden göğsüne bastırdı; kollarının arasında kaskatı kesilen bedeni sıkıca sardı. Barış panikle öne atılıp bağırdığı sırada, Ali’nin eli genç kadının beline ve karnına doğru kaydı.
İşte o an, Ali’nin avucuna tuhaf, sıcak ve yoğun bir ıslaklık yayıldı. Ali, titreyen eliyle sert parmaklarını çektiğinde, gördüğü manzara karşısında kanı çekildi. Meyra’nın karnının üzerindeki kumaş hızla koyulaşıyor, sıcak ve koyu kıvamlı bir kan parmaklarının arasından sızarak zemine damlamaya başlıyordu. Sokağın o karanlığında, az önceki boğuşma sırasında kime ait olduğu veya nereden geldiği anlaşılamayan o bıçak darbesi, ya da görünmeyen bir kesik şimdi bütün acı gerçekliğiyle ortaya çıkmıştı.
"Hayır hayır, yapma, yapma... Meyra ne olursun yapma!"
Ali’nin beyninden vurulmuşa döndüğü o saniyede, dünya başına yıkıldı. Genç kadının karnından sızan o sıcak, koyu leke gözünün önünde büyürken, içeriden kopan o çığlık bütün evi sarstı. Barış gördüğü manzara karşısında bir an nefesini yuttu, yüzü kireç gibi soldu.
"Siktir... Siktir!"
"Barış..." dedi Ali, sesi o kadar kısıktı ki kelime boğazında düğümlendi. Gözleri kollarındaki sevdiği kadından kanın bulaştığı ellerine kayarken, nefesi kesildi. "Barış, kan... Barış araba... Arabayı al!"
Ali, zamanın durduğu o dehşet anında kollarındaki baygın bedeni bir tüy gibi göğsüne bastırdı. Tek kelime etmeye, nefes almaya bile vadesi kalmamış gibi fırladı yerinden. Gözlerinde o katil öfkesi değil, kör bir korkunun bıraktığı o yıkım vardı; kanlar içindeki Meyra’yı saniyeler içinde kucakladığı gibi dışarı, arabanın olduğu yere doğru koşturmaya başladı.
Arabanın kapısını açtığı gibi Meyra'yı arka koltuğa nazikçe, sanki camdan bir eserde kırılacakmış gibi yatırdı. Ellerindeki, parmaklarının arasından sızan o sıcak kan lekesi gözünün önünü bulandırıyordu.
"Barış! Bas, bas gaza bas! Yemin ederim yolda kalırsak seni de gömerim oraya, sür lan!" diye kükredi Ali, sesi karanlık sokakta yankılanırken. Kendisi de hemen arkaya, Meyra'nın yanına atıldı; genç kadının başını dizlerinin üzerine alıp elleriyle karnındaki kanamayı durdurmaya çalıştı.
Barış, kontağı çevirdiği gibi lastiklerin çığlığıyla aracı fırlattı. Dikiz aynasından arkaya baktığında, Ali’nin o dev adam halinin nasıl titrediğini, yüzünün kireç gibi solduğunu gördü.
"Meyra, dayan güzelim... Lütfen dayan. Kurban olduğum, ne olur dayan..." diye fısıldıyordu Ali, kendi elleriyle o kanı durduramayacağını anladıkça çıldıracak gibi oluyordu. Meyra’nın hâlâ bilinci kapalıydı, nefesi o kadar zayıf ve sığ geliyordu ki, her saniye ellerinin arasından kayıp gidecekmiş gibi bir dehşet donduruyordu damarlarını.
Gece yarısı olmasına rağmen şehrin ana arterleri kilitlenmişti; sağda dörtlü yakıp duran doblolar, solda milim oynamayan tırlar ve ortada tam bir mahşer yeri oluşturan o sabırsız sürücüler yüzünden yol tamamen tıkanmıştı. Kilometrelerce uzanan o demir yığını, Ali’nin hayatta en nefret ettiği, sabrının gram olmadığı o meşhur trafik kargaşasını gözler önüne seriyordu.
Barış, önlerindeki gri sedanın gitmesi için kornaya abanıyor, bir yandan da panikle başını arkaya çevirip dikiz aynasından Ali ile Meyra'ya bakıyordu: "Lan çekil! Yol verin hasta var!"
Ali ise dişlerini öyle bir sıktı ki çene kemikleri dışarı fırladı; kafayı yememek, direksiyona yapışıp aracı parça pinçik etmemek için kendini zor zapt ediyordu. İçeride Meyra kanlar içinde can çekişirken şurada iki kelime daha etse katliam çıkacaktı; tek kelime etmeden çenesini kilitledi, gözlerini yola dikti.
Önlerindeki gri sedanın sürücüsü camı yarılayıp "Lan ne korna çalıyorsun, yolu görmüyor musun amına koyayım!" diye diklenince, Barış’ın şalteri attı. Araçtan fırladığı gibi adamın kapısına yürüdü: "İndir o camı lan! İçeride hasta var diyorum, yol ver yoksa sikerim senin yolunu da arabanı da!"
İki adam arasında sokak ortasında kavga koparken, arkadan gelen diğer sürücüler de korna sesleriyle ortalığı birbirine kattı; trafik tam anlamıyla kilitlendi ve ortalık mahşer yerine döndü. Arkadaki diğer araçlardan da korna sesleri gelirken, Barış adamın üzerine doğru öfkeyle bağırmaya başladı. "İndirme o camı, indir de kafanı dağıtayım senin! Ver yolunu lan hasta var!"
Ali ise arkada, Meyra’nın kanlar içindeki bedenini kollarının arasında tutarken gözlerini kapatmış, dişlerini çene kemikleri beyazlaşana kadar sıkarak tek kelime etmeden bu laf dalaşının bitmesini bekliyordu; zira tek bir ses daha çıkarırsa o camdan dışarı fırlayıp adamı arabayla birlikte bizzat parçalayacaktı.
"Barış geç şu belasını siktiğimin trafiğini!" diye kükredi Ali; sesindeki o patlamaya hazır, zıvanadan çıkmış vahşi öfke arabanın camlarını titretti. İçeride canı kanı, sevdiği kadın ve henüz doğmamış çocuğu avuçlarının kayıp giderken, şu sikik trafikte o şerefsizle laf dalaşına girmek bile Ali’yi delirtmeye yetmişti. Gözleri dönmüş, alnındaki damarlar dışarı fırlamıştı.
"Ulan herif çekil dedikçe direksiyonu üstüme kırıyor, ne yapayım havaya mı uçayım arabayı!" diye bağırdı Barış, o da bardağın taştığı noktada sinirle direksiyona vurarak. Korkudan ya da saygısızlıktan değil, asıl gerginlikten ve stresten eli ayağı titriyordu; ama Ali’nin o cehennemî kükremesi karşısında o da altta kalmıyordu.
"Barış o direksiyonu götüne sokmama ramak kaldı," diye gürledi Ali, arka koltuktan öne doğru öyle bir atıldı ki, sesi arabanın içinde bir patlama gibi yankılandı. "Bas şu gaza bas amına koyayım!"
"Lan görmüyor musun milim oynamıyor yol!" diye karşılık verdi Barış, sesindeki o panik ve öfke katlanarak artarken. İkisi de gerginlikten birbirine patlıyordu; ama birbirlerine olan o köklü bağ yüzünden ne Ali Barış’a gerçekten el kaldırabiliyor ne de Barış Ali’ye ters bir laf edebiliyordu. Sadece o korkunç stresin, o çaresizliğin yarattığı patlama noktasıydı.
Ali, dişlerini gıcırdatarak elini Meyra’nın kanlı karnından bir saniye çekip pencerenin camına başlığına öyle bir geçirdi ki plastik hiç zorlanmadan kırıldı.
"Sikerim yolunu da seni de, kır o direksiyonu şarampole dal Yoksa temelli katil olacağım amına koyayım!"
"Ol amına koyayım ol! Sen zaten içeri girmek için can atıyorsun anlamıyorum sanki."
"Barış, karı gibi bıdı bıdı yapmayı kes de bas şuradan amına koyayım!" diye kükredi Ali, arka koltuktan öne doğru öyle bir yüklendi ki arabanın tavanını yumruklayacak gibi oldu. Gözleri dönmüştü; içeride Meyra’nın her saniye azalan nefesi, boğazına batan o demir yumruk gibi onu boğuyordu. Hayatta en nefret ettiği, beynini yakan o trafik kargaşasının ortasında, saniyenin bile hayatî önemi varken bu laf dalaşına hapsolmak delirtiyordu onu.
"Sikeyim o arabaları da seni de, kır o lanet direksiyonu!"
Barış, Ali’nin o kulakları sağır eden kükremesiyle iyice zıvanadan çıktı; direksiyonu iki eliyle öyle bir kavradı ki boğumları beyazladı.
"Ulan amına koyduğumun oğlu akıl vermesi kolay, sen gel bir de koltuğa otur o zaman!" diye bağırdı Barış, sesindeki o panik dolu tiz ton karambolde kaybolurken. "Şarampole dalayım da hepimiz tahtalıköye mi gidelim?! Görmüyor musun davar gibi dikilmiş herifler!"
Barış bir an durdu ama daha fazla dayanamadı; Ali’nin o ölümcül baskısıyla gözünü kararttı. "Peki amına koyayım!" diye haykırıp direksiyonu solundaki kaldırıma doğru vahşice kırdı.
Araç kaldırıma çıktığı an, alt takımdan gelen o kulak tırmalayıcı metal çığlığıyla sarsıldı. Yoldaki yayalar ve diğer sürücüler çığlık çığlığa kenara sıçrarken, Barış motoru bağırtarak kaldırımdan akmaya başladı; önlerindeki engelleri eçe eçe, acil servisin ışıklarına doğru mermi gibi fırladılar. Acil servisin otomatik cam kapıları metalik bir gürültüyle açıldığı an, Barış aracı kapının önüne fırlatıp stop bile etmeden kapıyı açtı.
"Sedye! Çabuk olun, kan kaybediyor!" diye bağırdı Barış, içeriye doğru koşarken hastanenin beyaz ışıkları altında nefesi tıkanmıştı.
Ali ise arka kapıyı açtığı gibi Meyra’yı kollarının arasına aldı. Yüzündeki o kasvetli, buz gibi öfke acil odasını bastı. Sağlık personelleri sedyeyle koşarak yanlarına geldiğinde, Ali genç kadının kanlar içindeki bedenini sedyeye yatırırken tek bir saniye bile ellerini üzerinden çekmedi.
"Nesi var?"
"Hamile, şoka girdi sonra da karnından kan gelmeye başladı, getirdik."
Sedyeyi hızla içeri doğru iterlerken, kapı yüzlerine kapandı. Koridorun o steril, mide bulandırıcı beyaz ışığı Ali’nin gözüne battıkça içeriden gelen o sessizlik beyninde çan gibi çalıyordu.
"Lan... lan!" diye mırıldandı Ali, sesi boğazından hırıltıyla koparken. Duvara dayadığı eli birden yumruk haline geldi ve "Sikeceğim böyle işi!" diye kükreyerek o beton duvara öyle bir geçirdi ki, kemiklerinden çıkan o tok ses koridorda yankılandı. Yetmedi; bir kez daha, bu sefer tüm gücüyle, parmak aralarından kan sızana kadar duvara vurdu.
O beton duvarın soğukluğu ve yumruğundan parmaklarına yayılan o keskin acı, Ali'yi altı yıl öncesine, o demir parmaklıkların ardındaki zifiri karanlığa fırlatıp attı. Gözlerinin önüne, o lanet günün her bir karesi bir film şeridi gibi düştü. Babasının üzerine atıldığı, o canavarla boğuşurken canını almak zorunda kaldığı o saniye... Ve tam o nefes nefese boğuşmanın ortasında, köşede yere yığılıp kalan Meyra, Korkudan ağlayarak çığlık atan annesi...
Her şeyi, her bir detayı o an yaşamıştı. Babasını öldürdüğü için kelepçelenip götürülürken akli dengesi hapishanenin o beton duvarlarında kalmıştı. Meyra’ya bir şey olma korkuları, altı yıl boyunca o hücrenin, o taş betonlarını her gün yumruklamasının tek sebebiydi. O gün de hapiste elleri kan içinde kalana kadar o duvarları dövmüştü; çünkü asıl cezası içeride yatmak değil, dışarıda koruyamadığı o sevdiği kadının hayaliyle kafayı yemekti.
Ama şimdiyse durum farklıydı. Meyra, ikisinin canını taşıyordu.
Hastane koridorunda, elinden kanlar damlarken yine aynı acı göğsünü delip geçti. Altı yıl önce de eli kanlıydı, şimdi de elleri kanlıydı. O zaman da eli duvardaydı, şimdi de duvardaydı. Hiçbir şey değişmemişti.
"Yine..." diye hırladı Ali, gözleri öfkeden ve o geçmişin hayaletinden kıpkırmızı kesilerek. Dişlerini öyle bir sıktı ki çene kemiğinden çıtırtı geldi. "Yine! Yine koruyamadım lan... Altı yıl önce benim yüzümden oradaydı, yine orada!"
Barış, Ali’nin gözlerindeki o ani değişimi, geçmişin o zehirli hayaletiyle boğuştuğunu görünce daha da sert kavradı bileklerini. "Ali, kendine gel! Oğlum şimdi zamanı değil, kendine gel amına koyayım!" diye kükredi, ama Ali’nin o an zihni tamamen kopmuştu. Geçmişle bugünün kanı ellerinde birbirine karışmıştı.
Ali’nin göz bebekleri büyümüş, nefesi kesik kesik ve hırıltılı çıkıyordu. Altı yıl önceki o zifiri karanlık hücre, o betonun üzerindeki kurumuş kan kokusu ve Meyra’nın yerde kasılıp kalan o beyaz yüzü şimdiki hastane koridoruyla üst üste binmişti. Beyninin içindeki sesler uğultuya dönüşmüştü; kulaklarında hem o gün babasının çıkardığı ölüm hırıltısı hem de Meyra’nın boğuk nefesleri yankılanıyordu.
"Yine..." diye fısıldadı, sesi bu sefer deliliğin sınırında, tüyler ürpertici bir sakinliğe bürünmüştü. Ama bu sakinlik fırtınanın önündeki sessizlikten başka bir şey değildi. "Yine aynı yerde bıraktım, Barış. Altı yıl o hücrede betonu yumrukladım, 'İyi mi, nöbet geçirdi mi, ne yapıyor' diye kafayı yedim. Şimdi yine kapı aralarındayım. Yine ellerim kan içinde ve içeride belki de ölüyor... Benim yüzümden. Şimdi de o orospu çocuğunu az daha geberteceğimi duydu onun şokuna girdi... Yine benim yüzümden!"
Ali, kendisini tutmaya çalışan Barış’ı öyle bir hışımla itti ki, Barış dengesini kaybedip duvara savruldu. Ali’nin gözü dönmüştü; zapt edilemeyen o vahşi öfke, bu kez yönünü dış dünyaya değil, tamamen kendi içine, o çaresizliğin yarattığı yıkıcı deli güce çevirmişti. Tekrar o hastane duvarına döndü, parmaklarını duvara geçirip bizzat o betonu tırnaklarıyla kazıyacak gibi bir hırsla üzerine atıldı. Tam o sırada, ameliyathane ya da acil müdahale odasının o ağır, beyaz kapısı gıcırtıyla aralandı.
İçeriden çıkan doktorun yüzündeki o yorgun ve temkinli ifadeyi gördüğü an, Ali’nin havadaki yumruğu öylece donakaldı. Zaman, o saniyede tamamen durdu. İçeriden çıkan doktorun yüzündeki o yorgun ve temkinli ifadeyi gördüğü an, Ali’nin havadaki yumruğu öylece donakaldı. Zaman, o saniyede tamamen durdu.
Doktor kapının eşiğinde durdu, gözlerini koridoru dolduran o iki adama çevirdi. Ali, havada asılı kalan yumruğunu yavaşça indirdi; nefesi boğazında düğümlenmişti, parmaklarından sızan kan damlaları linolyum zemine tek tek damlıyordu. Ne bir nefes alabiliyor ne de adım atabiliyordu. Beynindeki o altı yıllık uğultu, o babasının boğuk sesi, Meyra’nın epilepsi nöbetindeki kasılmaları... hepsi tek bir saniyede sessizliğe gömüldü.
Barış, duvardan doğrulup hızla doktorun önüne atıldı, sesindeki o titrek korkuyu gizleyemedi.
"Doktor... Nasıl? İyi mi? Durumu ne?"
"Meyra hanım gayet iyi. Ama maalesef bebeği kurtaramadık. Başınız sağ olsun, çok üzgünüm..."
"Bebek..." kelimesi kulaklarında çınladığı an, Ali’nin zihnindeki o zaten pamuk ipliğine bağlı olan denge tamamen koptu. Dünyanın sesi kesildi; geriye sadece o kelimenin, o yitip giden küçük kalbin duvarda yankılanan uğultusu kaldı. Gözleri karardı, nefesi boğazına tıkandı. Altı yıl önce babasını öldürmek zorunda kaldığı o gün, Meyra’nın yerde kasılıp kalarak geçirdiği o epilepsi krizi ve şimdi hastane koridorunda ellerinden kayıp giden o bebek... Her şey, bir kabus gibi üst üste bindi. Koruyamamıştı. Yine, tam o sınırda, elleri kan içinde kalmasına rağmen yine koruyamamıştı.
"Eşi, Ali bey, siz olmalısınız herhalde," dedi doktor, yorgun gözlerini Ali’nin kan içindeki ellerinden ayırmadan. "Serum takarken sürekli sizin adınızı sayıkladı."
O kelimeler, Ali’nin beynine saplanan paslı bir bıçak gibi, delice çarpan kalbini aniden durdurdu. Kendi öfkesi, o hıncı, hastane duvarlarını yumruklayan o manyaklığı bir anda havada asılı kaldı. İçeride ölüm kalım savaş verirken bile kendi adını sayıklayan o kadının sesi, kulaklarındaki bütün uğultuyu susturdu.
Ali, Barış’ın kollarının arasında birden ağırlaştı; bütün gücü çekilmiş gibi dizlerinin bağı çözüldü. Başını öne eğdi, ellerindeki kan damlalarına bakarken boğazından kopan o hırıltılı, boğuk nefes bütün koridoru doldurdu.
"Ben..." diye mırıldandı, sesi ilk defa bu kadar kırık, bu kadar çaresiz çıkıyordu. Başını kaldırıp doktorun yüzüne baktı, gözlerindeki o deli öfke yerini devasa bir enkaz bırakmıştı. "İyi mi? Yanına girebilir miyim?"
"Fiziksel olarak kritik dönümünü atlattı, hayatta," dedi doktor, başını hafifçe sallayarak. "Ama içeride... yaşadığı travma ve kaybın yarattığı şok çok ağır. Kendine geldiğinde yanında olmanız iyi olur. Stresten olabildiğince uzak durması lazım."
Doktor arkasını dönüp koridorun ilerisine doğru uzaklaşırken, Ali kaldığı o dipsiz boşlukta öylece çakılı kaldı. Barış, arkadaşının omuzundaki yükü hissederek sessizce kolundan tuttu, yavaşça içeriye, Meyra’nın yanına doğru yönlendirdi.
"Ben buradayım abi."
-
Hastane odasının o steril, ağır kokulu havasında, Meyra yarı baygın bir halde uykunun ve ilacın sisleri arasında sayıklamaya devam ediyordu. Göz kapakları aralanmıyordu ama dudakları titriyor, sevdiği adamın ismini korkuyla fısıldıyordu.
Ali, yatağın kenarına sanki bacaklarında hiç derman kalmamış gibi çöktü. Meyra’nın terden sırılsıklam olmuş alınındaki saçlarını elleriyle itmek istedi ama parmaklarındaki kurumuş kanı görünce eli havada asılı kaldı. O kanlı ellerini genç kadının tenine sürmekten korktu; sanki dokunduğu her yeri yakacak, rüyasındaki o kanlı tabloyu gerçeğe dönüştürecekmiş gibi titredi.
"Ali..." diye mırıldandı Meyra uykusunda, sesi rüyanın o buzlu suyunun altından gelen cılız bir inilti gibiydi. "Ali, neredesin?
"
O kelime, Ali’nin göğsüne saplanan paslı bir hançer gibiydi. Gözlerini sıkıca yumdu, başını Meyra’nın yatağının kenarına yasladı ve altı yıldır içine akıttığı, o demir parmaklıklar ardında bile kusamadığı bütün o zehirli hıçkırık, boğazından kopup gelen sarsıcı bir nefesle dışarı döküldü.
"Buradayım güzelim..." diye fısıldadı, sesi kırık bir cam gibi keskin ve acizdi. "Buradayım canımın içi... Yanındayım.
Eliyle Meyra’nın yorganın üzerindeki parmaklarını buldu, kendi kan lekesine bulaştırmaktan korkarak usulca, sadece serçe parmağıyla onun elini kavradı. İçeride kopan o büyük fırtınanın, o kaybın ağırlığı altında sessizce sarsılıyor, kendini o odanın ortasında paramparça ediyordu. Ali’nin omuzları, içinden kopup gelen hıçkırıklarla sarsılıyor, o devasa, büyük gövdesi yatağın kenarında küçüldükçe küçülüyordu. Başını Meyra’nın ellerinin arasına gömmüş, o minik, narin parmakları sanki dünyadaki son tutunacak dalıymış gibi dudaklarına götürüp defalarca öpmüştü. Sıcak gözyaşları Meyra’nın soğuk parmaklarına damlıyor, ama Ali hissetmiyordu bile.
"Meyra..." dedi, sesi o kadar kırık, o kadar aciz çıkıyordu ki, koridordan geçen bir rüzgâr bile o sese acırdı. "Güzelim... Canımın içi, affet beni."
Alnını yatağın örtüsüne bastırıp hırsla, canını yakmak ister gibi dişlerini sıktı.
"Ben bir boku beceremedim..." diye fısıldadı, kelimeler boğazına diziliyor, her biri zehirli bir ok gibi ciğerine saplanıyordu. "Altı yıl o deli delikte, 'İyi mi, nasıl' korkusuyla yedim bitirdim kendimi. Babamı öldürdüm de o cehenneme girdim, bir tek seni ve o içerideki umudumuzu koruyabileyim diye yaktım kendimi. Ama asıl cezayı dışarıda, senin elini tuttuğumda kestim kendi elime... Seni de, evladımızı da o bok çukurunun içinde koruyamadım..."
"Benim yüzümden..." dedi, başını iki yana sallarken sesi fısıltıya döndü. "Şimdi sen uyanacaksın... 'Ali, bebeğimiz nerede?' diyeceksin. Ben o gözlerine nasıl bakacağım? Nasıl söyleyeceğim sana 'gitti' diye?"
Alnını yeniden Meyra’nın eline yasladı, hıçkırıklarını bastırmak için dudaklarını kanatırcasına ısırdı.
"Benimle birlikte gömüldün sen oraya... Al ellerimi, ne tarafa istersen fırlat, parçala beni.. İster bağır ister söv ister dök, yık. Ama gitme. Ne olur uyan, bana kız, bağır, parala beni ama sensiz bırakma..."
Ali’nin ocağı söndüren fısıltıları, hastane odasının o antiseptik kokulu sessizliğinde yankılanmaya devam ederken, yatağın üzerindeki o minik kıpırtı odadaki bütün havayı dondurdu. Meyra’nın uzun süredir kirpikleri yapışmış gibi kapalı olan gözleri, sonunda yavaşça aralandı. O ağır sedatiflerin sisli perdesi aralanmış, ama zihni rüyanın o kanlı denizinden hâlâ tam olarak kurtulamamıştı. Boğazı kurumuş, nefesi göğsüne taş gibi oturmuştu. Başını çevirmeye bile mecali yoktu, ama yanındaki o tanıdık, sarsıla sarsıla ağlayan adamın varlığını hissetmişti.
Gözlerini kırpıştırarak tavanın beyazlığına baktı, ardından yavaşça başını yana çevirdi.
Ali’nin o darmadağın halini, saçlarına bulaşan teri, gözlerindeki o devasa korkuyu ve dudaklarından dökülen o sessiz yakarışları gördü. Ali, Meyra'nın gözlerini açtığını fark ettiği an nefesini tuttu; sanki suçüstü yakalanmış bir çocuk gibi geriye çekilmek istedi ama elleri hala kadının parmaklarının ucundaydı. Göz bebekleri büyümüş, korkuyla Meyra’nın bakışlarının içine bakıyordu. Uyanmasını ömrü billah istemediği o an gelmiş çatmıştı.
Meyra’nın kuru dudakları aralandı. Sesi, hastane odasının duvarlarında yankılanan incecik, kırık bir cam tınısı gibi çıktı.
"Ali..."
Ali, kadının o bitkin ama net çıkan sesini duyunca yutkundu, boğazındaki o demir yumruyu yutmaya çalıştı ama başaramadı. "Buradayım..." diyebildi sadece, sesi çıkmaz sokaktı. "Buradayım güzelim, canımın içi... Yanındayım."
Meyra, Ali’nin bu kadar paramparça, bu kadar suçlu baktığını görünce zihnindeki o bulutlar yavaş yavaş dağıldı. Rüya ile gerçeğin çizgisi silindi. Kanlı çarşaf, sırılsıklam beyaz elbiseli o kadın ve denizin ortasında kaybolan o ses... Hepsi birer birer zihnine hücum etti.
Nefesi kesilir gibi oldu. Eli, refleksle yavaşça, titreyen parmaklarıyla kendi karnına doğru gitti. Karnının o düzleşmiş, o iç yakan boşluğunu hissettiği an, gözlerindeki o şaşkınlık yerini tarifsiz bir dehşete bıraktı.
"Ali..." dedi, gözyaşları yanaklarından aşağı süzülürken sesi korkunç bir fısıltıya döndü. "Neden bana söylemedin?"
Ali’nin soluk borusu tıkandı; o soru, odadaki bütün oksijeni tek bir saniyede emip bitirdi. Gözlerindeki o yalvaran, darmadağın ifade aniden kilitlendi. Başını iki yana sallamak istedi ama boynu taştan yapılmış gibi kıpırdamadı.
"Güzelim..." dedi, sesi göğsünün en derininden kopan hırıltılı bir feryat gibi çıktı. Elleriyle Meyra’nın elini daha sıkı kavramak istedi ama parmakları zangır zangır titriyordu.
O iki kelime, odadaki bütün duvarları başına yıktı. Odadaki sessizlik, o buz gibi hareketsizlik bir saniye içinde yerle bir oldu. Meyra’nın içindeki o kilitli kapı, rüyanın gerçeğe bürünen dehşetiyle birlikte gürültüyle açıldı. Hırsla değil, sanki canı bedeninden sökülüyormuş gibi bir çığlıkla doğruldu yatakta.
"Öldürmedin değil mi? Yine... Yine katil olmadın... Değil mi?"
O an, Meyra’nın o feryadıyla birlikte odadaki bütün hava bir kez daha çekildi. Ali’nin soluk borusu kilitlendi; sevdiği kızın o haklı, o her şeyi yerle bir eden sorusu göğsüne saplanan en keskin bıçaktan bile daha derine, en karanlık sırrına battı.
"Meyra..." dedi Ali, sesindeki o titreme bütün suçluluğunu ele verirken Meyra’nın ellerine uzanmak istedi. "Güzelim, dinle beni..."
Meyra yatakta doğrulmaya çalışırken nefesi kesiliyor, hıçkırıkları göğsünü parçalayacak gibi sarsılıyordu.
"Sen ne yaptın Ali?" diye fısıldadı, sesi acıdan çatlamış, fısıltı ile çığlık arasında gidip gelen korkunç bir tona bürünmüştü. "Altı yıl... Altı yıl o kapılarda bekledim ben seni... Altı yıl sensiz kaldım, her gece hayaline tutundum, 'Çıkacak, evimize dönecek, nefes alacağız' dedim..."
"Ama sen?.. O pisliği öldürmene ramak kalmışken, o adamı o komalık ederken aklında bir saniye olsun ben var mıydım?! 'Ya o herif geberseydi de sen demir parmaklıklar arasına girseydin, ya ben bir kez daha bu senin adınla, bu yoklukla yapayalnız kalırsam' diye bir saniye düşün-"
Ali’nin içindeki o yılların birikmiş, zapt edilemeyen ne kadar öfkesi, korkusu ve hayranlıkla karışık o ezici sevdası varsa hepsi birden patladı. Boğazından kopan o hırıltılı haykırış, hastane odasının duvarlarını sarsıp geçti.
"Ne demek aklımda bir saniye bile sen var mıydın?! Bu nasıl soru Meyra? Ulan benim seni düşünmediğim tek bir saniye tek bir dakika tek bir damarımdaki kanın akmadığı an yok lan! Altı yıl neden seni bırakmak istemediğim halde zorunda kaldım neden o hücreye girdim sanıyorsun? Neden bu kadar üstüne titriyorum sanıyorsun? Sen burada benim hayalime tutunurken ben tutunmadım mı sanıyorsun kızım sen?! Senin yanında olamadığım her dakika her saniye her an, o an... O siktiğimin yumrukladığım kanlı ellerimle o betonun içine kat kat girdim lan ben zaten! Neden bu kadar üstüne düştüğümü hiç düşündün mü?Hayatımdaki tek gerçek sensin! Önce annem, sen... Sizin kılınıza dahi zarar gelse yaşayamam lan ben, anladın mı?! Duvarlar yıkılsa, bu dünya başıma geçse yine seni bulurum ben, yine o cehennemden çıkıp sana gelirim! Gerekirse katil de olurum, elimi kana da bularım! Benim sevdiklerime kimse zarar veremez!"
Gözlerinden boşalan yaşlar o hırsla haykırırken yüzüne bulaşıyor ama Ali ne acıyı ne de etrafındakileri umursuyordu. Meyra’nın omuzlarını sarsarcasına tutarken, sesindeki o devasa tutku ve çaresizlik odayı kapladı.
Meyra, Ali’nin o kelimeleri haykırışıyla birlikte içindeki bütün o buzların eridiğini, o acının ve korkunun yerini devasa, yakıcı bir dalgaya bıraktığını hissetti. Adamın gözlerindeki o deli sevgiyi, o altı yıllık cehennemin ve bu son kaybın getirdiği o ham, filtresiz tutkuyu gördü.
Nefesi tıkandı ama bu kez korkudan değil; Ali’nin o devasa yüreğinin altında ezildiğinden.
"Ali..." dedi, sesi hıçkırıkların arasından süzülen incecik bir fısıltı gibi çıktı. Ellerini kaldırıp Ali’nin o kanlı, titreyen yanaklarını avuçladı. Gözyaşları avuçlarına dökülürken, canını hiçe sayarak sevdiği adamın boynuna sarıldı, yüzünü o geniş gömleğine gömdü.
Ali, Meyra’nın kollarını boynuna doladığını, o kırılgan ama inatçı bedeniyle yeniden kendisine tutunduğunu hissedince dizlerindeki bütün derman çekildi. Karısını sanki bir daha asla bırakmayacakmış gibi, kemikleri kırılacakçasına göğsüne bastırdı. Alnını Meyra’nın saçlarına yasladı, boğazından kopan o sessiz hıçkırığı içine akıtarak titredi.
"Geçti..." dedi Ali, sesi soluk borusundan sökülür gibi çıkıyordu, dudakları karısının saçlarına değerken yalvarır gibi fısıldıyordu. "Geçti güzelim... Ağlama artık, üzme beni, kıyma bana. Canımız gitti evet, ama buradayım ben... Bak buradayım işte. Gitmiyorum."
Meyra, Ali’nin o geniş göğsünde, o kokusunda soluklanmaya çalışırken ellerini adamın sırtına, o kanlı gömleğine daha da sıkı geçirdi. Dünyanın geri kalanı yıkılmış, hastane odası dışarıda akıp giden hayatla bağını koparmıştı. İkisi de o enkazın ortasında, birbirlerinin yaralarını sarar gibi, hıçkırıkları birbirine karışarak öylece kaldılar.
"Ali..." dedi, sesi adeta rüzgarda savrulan bir fısıltı gibi, zar zor duyuluyordu. Zihni o acının ve iğnenin etkisiyle gidip gelirken, sorusu odadaki o ağır havayı bir bıçak gibi kesti.
"Yaşıyor mu peki? Lütfen yaşıyor de."
Göz bebekleri korkuyla büyümüş, kocasının yüzüne dikilmişti. Nefesi kesik kesik çıkıyordu.
Ali’nin çene kemiği, o ismin zikredildiği an öfkeyle öyle bir kasıldı ki, yüzündeki bütün kaslar gerildi. Gözlerindeki o az önceki yumuşak, can çekişen merhamet bir saniyede silindi; yerini, o altı yıllık cehennemin ve bu son kaybın körüklediği zifiri bir karanlığa bıraktı.
Yavaşça doğruldu, ellerini Meyra’nın omuzlarından çekip iki yana sarkıttı. Sesindeki o hırıltı, bu kez yeraltından gelen bir ölüm fermanı gibi odada yankılandı.
"Yaşıyor kahpenin evladı..." dedi Ali, dişlerinin arasından sızan sesle. Gözleri kan çanağına dönmüştü. "Şerefini siktiğim..."
Meyra hızla kollarını Ali’nin boynuna doladı, başını adamın omzuna gömüp öyle bir hıçkırdı ki, bütün o acının ortasında bulduğu tek nefes dikti.
"Çok şükür..." diye fısıldadı, dudakları Ali’nin boynuna sürtünürken sesi titriyordu. "Çok şükür Allah'ım... Seni bir daha kaybetmedim, sensiz kalmadım, ellerin kana bulanmadı... Bebeğimizi kaybettik ama... ama seni de o hücreye vermedim ya... Çok şükür..."
Ali, sevdiği kızın o kelimeleriyle birlikte derin, hırıltılı bir nefes aldı. Meyra’nın kollarını boynuna doladığını, o titreyen bedeniyle kendisine sığındığını hissedince, gözlerindeki o sert ve delirmiş öfke yerini kırılgan, sızlayan bir teslimiyete bıraktı.
Kollarını karısının ince beline doladı, onu sanki dünyadan sakınırmış gibi göğsüne bastırdı. Alnını Meyra’nın saçlarına yasladı; gözlerinden süzülen yaşlar kadının saç tellerine karıştığında, sesi fısıltıyla kükreme arasında gidip geldi.
"Öldürmedim..." dedi Ali, sesi titriyor ama içinde o inanılmaz bir rahatlamanın nefesi taşıyordu.
"Seni o hücre kapılarında bir başıma bırakmamak için... o piçi gebertmedim ben. Zaten Barış elimden zor aldı. Yoksa az daha geberecekti. Ama sırf senin için bıraktım o leşi, sırf senin gözyaşın bir damla daha akmasın diye yuttum o öfkeyi..."
"Çok şükür gebermedi! Ama canım çok yanıyor, Ali..." diye fısıldadı Meyra, sesi hırıltılı bir iniltiye dönüştü. Yüzünü adamın boynuna gömüp hıçkırıklarıyla sarsıldı. "Çok yanıyor... İçimden bir parça koptu gitti sanki. Nasıl nefes alacağız biz bundan sonra? Nasıl sığacağız?"
Ali, sevdiği kızın o kırık feryadını dinlerken kalbinin ortasına yeniden bıçaklar saplanıyor gibi oldu. Ama bu kez dağılmadı; Meyra’nın o yıkılmış enkazını ayakta tutabilmek için kendi acısını ve suçluluğunu zihnninin en derin karanlığına gömmek zorundaydı.
Dudaklarını karısının terlemiş saçlarına bastırdı, uzun uzun soludu kokusunu. Doya doya.
"Alacağız..." dedi Ali, sesi bu kez kararlı, yemin eder gibi ama bir o kadar da acı dolu çıkıyordu. Sevdiği kızın yüzünü ellerinin arasına alıp, gözyaşlarıyla ıslanmış yanaklarından baş parmağıyla şefkatle sildi. "Beraber alacağız nefes. Sen, ben... Ben olmasam bile alacaksın hatta. Zorundasın. Bu enkazın altından yine birlikte kalkacağız. Bu acıyı da sırtlanıp birlikte taşıyacağız güzelim. Ama şimdi senin kendine daha da dikkat etmen gerekiyor, hastalığına. Ama şimdilik beni bırakmak yok... Sana benden gitmeyi yasaklıyorum. Yaşayacaksın kızım. Anladın mı beni?"
Meyra, o kelimelerin sertliği ve içindeki o devasa sahiplenişle birlikte kirpikleri titreyerek gözlerini yeniden araladı. Ali’nin gözlerindeki o hem ölüme meydan okuyan hem de yalvaran ifadenin derinliğinde boğulur gibi oldu.
"Bana gitmeyi yasaklıyorsun da..." dedi Meyra, sesi uykunun ve gözyaşının buğusuyla çatlayarak, zayıf ama inatçı bir tebessümle sevdiği adamın avucuna biraz daha yaslandı.
"Ya sen? Sen bu enkazın altında benden önce kalırsan, o nefesi ben nasıl alacağım Ali? Bu sefer kime dalacak diye mi bekleyeceğim? Asıl sen bana gitmeyeceğine yemin et."
Ali’nin çene kasları bir kez daha seyirdi; sevdiği kadının o haklı korkusu, göğsüne saplanan en keskin bıçaktan daha derini yaktı canını. Başını yavaşça iki yana salladı, gözlerindeki o zifiri karalığı dağıtır gibi Meyra’nın alnına yeniden, bu kez canını ruhuna mühürler gibi dudaklarını bastırdı.
"Başka yolun yok... Eğer beni yaşatmak istiyorsan, yaşayacaksın kızım. Senin başka yolun yok! Duydun mu?"
"Ben hiçbir yere gitmiyorum," dedi Ali, sesi soluk borusundan sökülen kesin bir ferman gibi çıktı. "Nereye gideceğim kızım? Seni bu dünyada bir başıma bırakıp hangi cehenneme adım atacağım sanıyorsun? Yok öyle kaçıp gitmek... Ne seni bırakırım ne de bu bedeni senden öteye götürürüm. Beraber yaşayacağız."
Meyra, o kelimelerin altındaki o sarsılmaz demir iradeyi hissedince, içindeki o buz tutmuş korku yavaş yavaş yerini derin, sızlı bir kabullenişe bıraktı. Eli, Ali’nin parmaklarını biraz daha sıktı; o kanlı ve nasırlı ellerin sıcaklığı, hastane odasının o ölümcül soğuğunu kırıyordu.
"Tamam, söz..." dedi Meyra, nefesi hafifçe düzene girmeye başlarken göz kapakları yeniden o ağır uykunun çekimine kapıldı. Ali, sevdiği kadının yavaş yavaş uykunun o derin kollarına teslim olduğunu, parmaklarının gevşediğini hissedince kalktı, elini uzatıp Meyra’nın alnına dökülen terli saç tellerini geriye itti; baş parmağıyla o solgun yanakta kalan son yaşı dikkatle sildi. Sessiz ama durgun adımlarla odanın kapısına ilerlemeye başladı.
Meyra’nın göz kapakları kapanmak üzereyken, Ali’nin o kararlı sesi, o yasaklayıcı ama bir o kadar da can yakan emri zihninde yankılandı; genç kadının uyuşan bilinci bir kez daha o sınırdan geri çekildi. Kirpikleri titreyerek gözlerini yeniden açtı. Arkasını dönen Ali’ye, o sabaha kadar başından ayrılmayacağına yemin eden o adama baktı. İçindeki o devasa boşluk, o bebeğin yokluğunun acısı hâlâ oradaydı ama kocasının gözlerindeki o can damarı gibi tutku, o sarsılmaz sahipleniş ruhunu sarıp sarmalamıştı.
"Ali..." diye fısıldadı Meyra yeniden, bu kez sesi daha net, daha inatçıydı. Doğrulmaya çalıştı.
Ali, arkasından gelen o sesle kasıldığı yerde donakaldı. O fısıltı, hastane odasının o steril ve boğucu sessizliğini bir bıçak gibi yardı. Ali, arkasını dönmedi; sert parmakları kanlı ellerinde sımsıkı kenetlendi, yumruk yaptı. Boğazındaki o düğüm yutkunmasıyla birlikte canını yakarak aşağı kaydı. Yüzündeki ifadeyi kimse göremezdi ama o an o yüzde; altı yılın cehenneminden kaçıp gelmiş bir adamın tükenmişliği ile sevdiği kadını kaybetme korkusunun yarattığı, kelimelerin asla ve asla tarif edemeyeceği o zifiri, tarifsiz karanlık ve çaresizlik harmanlanmıştı. Omuzları inip kalkıyor, nefesi boğazında düğümleniyordu. Olduğu yerde çivilenmiş gibi kaldı.
Sırtı hala dönüktü; kilitlendiği o kapının önünde, göğsü düzensiz ve hırıltılı nefeslerle inip kalkıyor, çene kemiği öfkeyle değil, boğazına düğümlenen o devasa hıçkırığı zapt etmeye çalışmaktan taş gibi geriliyordu. Tek kelime edemedi, olduğu yerde kalakaldı. Nefesini bile tutamadı. Omuzlarına binen o tonlarca ağırlığın altında ezilirken, yüzündeki o paramparça, karanlık ve dipsiz ifadeyi kimselerin görmesine izin vermez gibi öylece, dimdik ama yıkılmak üzere olan bir duvar gibi durdu.
"Gitme..." diye fısıldadı Meyra yeniden, bu kez sesi daha net, daha inatçıydı. Doğrulmaya çalıştı.
(Öneri: Okumaya devam ederken bu kısmı daha iyi hissetmek isterseniz, Mustafa Sandal'ın Tesir Altında' şarkısını açarak okumaya devam edebilirsiniz)
Meyra’nın o tek kelimesi, odadaki bütün havayı çekip aldı. Ali, sevdiği kadının son cümlesine daha fazla dayanamadı, omuzlarına binen bütün tonlarca ağırlığı, ve o yumruk yaptığı ellerini bir anda serbest bıraktı. Tek bir saniye bile düşünmeden, hızla geri döndü. Yatağın kenarına nasıl ulaştığını, o mesafeyi nasıl kat ettiğini kendi bile fark etmedi. Ellerini uzatıp belinden ve sırtından kavradı, hastane yatağında onu dikkatle destekleyip yarı oturur pozisyona getirdi. Aralarındaki o mesafe tamamen yok oldu; Ali’nin nefesi Meyra’nın dudaklarına değecek kadar yakınındaydı.
Meyra’nın zayıf bedenini, terden sırılsıklam olmuş omuzlarından ve belinden yakaladığı gibi göğsüne çekti. Meyra ağzını açıp daha başka bir şey söyleyemeden, Ali’nin dudakları onun dudaklarını tutkuyla, adeta nefesini çalar gibi kapattı.
Meyra, ellerini kaldırıp Ali’nin o sert, terli yanaklarını, ensesini kavradı. Gözlerinde intikamın ya da o kör öfkenin külü değil, hayatta kalmanın verdiği o çıplak acı, ve kaybetmekten deli gibi korktuğu sevdiği adama olan açlığı, deli bir tutku parlıyordu.
Ali daha fazla bekleyemedi. O boğazındaki düğümü, içindeki bütün o zifiri karanlığı ve korkuyu siler gibi dudaklarını Meyra’nın dudaklarına bastırdı. Öpüşleri ne sadece yumuşak ne de sadece şefkatliydi; o, ölüme meydan okuyan, birbirlerini o cehennemden geri çeken, acıyla ve tutkuyla mühürlenmiş vahşi bir hayatta kalma çığlığı gibiydi.
Meyra hıçkırıkla karışık bir iniltiyle Ali’nin boynuna daha sıkı sarıldı; dudaklarındaki o kan tadına, o gözyaşlarının tuzuna karışan öpücük, ikisinin de göğsündeki o deli yangını körükledi. Ali, sevdiği kadının belini saran ellerini biraz daha sıkılaştırarak onu sanki içine çeker gibi derinleşti, öpücüğündeki o keskin sahipleniş odayı sarstı. Nefesleri tükenene kadar, birbirlerinin acısını dudaklarından yutarcasına öpüştüler. Ayrıldıklarında ikisinin de göğsü körük gibi inip kalkıyor, alınları birbirine yaslanmış halde soluklanmaya çalışıyorlardı.
Ali, gözleri kararmış bir halde, nefes nefese Meyra’nın alt dudağındaki hafif kızıllığa baktı. Genç kadın, tutkusundan aklını kaybetmiş adamın o güven veren, bir an olsun bırakmayacağını bildiği elinin sıcaklığıyla içindeki o deli fırtınanın biraz olsun dindiğini hissetti. Göz kapakları o ağır ilacın ve dökülen gözyaşlarının baskısıyla yeniden ağırlaşırken, dudaklarında hafif, yorgun ama huzurlu bir tebessüm belirdi.
Bölüm etkileşimi
