SİYAH ZİFİR kitap kapağı

7. bölüm / 19

BÖLÜM 6: KARGALAR SOFRASI

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 19Şu an: BÖLÜM 6: KARGALAR SOFRASI

Ali, arkasından sertçe kapatıp mahallenin loş sokağına adım attı. Kafasının içi darmadağındı; bir yanda Meyra’ya hissettirmemeye çalıştığı o karanlık dünyasının yükü, diğer yanda evden çıkmadan önceki o yarım kalan konuşmanın yarattığı huzursuzluk...

​Sokağın ilerisinde, kaldırımın kenarında duran Naz’ı fark ettiği an Ali’nin adımları anında duraksadı. Naz’ın kendisine karşı olan hislerini çok iyi biliyordu; kızın çocukluğuna, mahalledeki geçmişlerine hürmeti vardı ama ona en ufak bir umut ışığı yakmak istemiyordu. Naz’la göz göze gelmemek ve bir diyaloğa girmemek için hiç bozuntuya vermeden adımlarını sokağın karşı tarafına, diğer kaldırıma doğru kırdı. Yolunu değiştirip hızlı adımlarla yürümeye başladı.

Fakat Naz, Ali’nin kendisinden kaçtığını anında fark etti. Gözleri parladı, Ali’yi kaçırmamak için durduğu yerden fırlayıp sokağı çaprazlamasına geçti.

​"Ali! Ali, dursana bir dakika!" dedi Naz, heyecanla seslenip hızla Ali’nin yolunu kesmeye çalışarak.

​Ali durmadı ama Naz tam önüne kırıp adımlarını yavaşlatmak zorunda bırakınca mecburen durakladı. Ceketinin yakasını düzeltip elini cebine soktu, aralarındaki mesafeyi koruyarak soğuk ve net bir duruş takındı.

Ali, kızın yüzüne bakarken sesindeki mesafesini hiç bozmadı.

​"Kusura bakma Naz, dalgınım biraz görmedim..."

​Naz, Ali’nin o duvar gibi duruşunu hissetse de geri adım atmadı. Ali’nin yanına bir adım daha yaklaşıp yüzündeki o gergin, kafası dolu hali süzdü.

"Sorun değil... Geçerken seni gördüm de, halini hatırını sorayım dedim. Nasılsın? Çok gergin görünüyorsun Ali, bir şey mi sıktı canını?"

​Naz, Ali’nin o mesafeli ama centilmen duruşunu hissedip gözlerinin içine hayranlıkla bakarken, Ali yüzündeki gerginliği mülayım bir tebessümle hafifletmeye çalıştı. Naz’a karşı ne bir öfkesi ne de nefret hissi vardı; neticede Meyra’nın arkadaşının kardeşiydi, aynı mahallede büyümüşlerdi. Ali’nin kızlara, özellikle mahallenin kızlarına sesini yükseltmek ya da kaba davranmak vibi bir yanlışı yoktu, nezaketini ve efendiliğini bozmazdı.

​Ellerini ceketinin cebinde tutup aradaki saygı mesafesini koruyarak Naz’a doğru hafifçe başını salladı. Sesi son derece nazik, sakin ama bir o kadar da sınır çizen bir tondaydı.

"İyiyim Naz, sağol, sen nasılsın?" dedi Ali, yüzündeki olgun ve hürmetkar ifadeyi bozmadan. Ardından kızı kırmayacak ama uzatmasına da fırsat vermeyecek şekilde ekledi: "Kusura bakma, biraz acelem var, işleri yetiştirmem lazım. Sonra konuşuruz, olur mu?"

​Naz, Ali’nin bu kibar, beyefendi cevabı karşısında bir an duraksadı. Ali’nin kaba davranmayıp halini hatırını sorması içini ısıtsa da, aradaki o kırılmaz saygı duvarını ve gitme telaşını hissetti.

​"Ben de iyiyim Ali... Sağ ol," diyebildi Naz, Ali’nin yolunu daha fazla tıkamayarak hafifçe kenara çekilirken. "Kolay gelsin o zaman sana."

​Ali, "Eyvallah" anlamında başını tekrar sallayıp Naz’ın yanından geçti ve adımlarını hızlandırarak mahallenin loş sokaklarında ilerlemeye devam etti. Kafasında hâlâ Meyra’nın evdeki o endişeli hali ve yarım kalan konuşmalar dönüp duruyordu.

Ali, Naz’ın yanından ayrıldıktan sonra adımlarını daha da hızlandırdı. Mahallede laf söz çıkmasın, kimsenin gözüne batmasın diye sokak lambalarının ışığına girmeden, gölgelerin içinden hızlı hızlı ilerledi. Başını hafifçe önüne eğip ceketinin yakasını kaldırdı; girdiği her sokakta adeta izini kaybettirmek istercesine seri hareket ediyordu.

​
Ali, kimsenin gözüne batmadan mahallenin dışındaki o metruk depoya vardığında, Barış’ın arabayı içeri çekmiş hazırda beklediğini gördü. Barış, adama kaçacak tek bir delik bile bırakmamış, deponun ortasına çekip işini bitirmişti. Adam deponun soğuk, tozlu beton zemininde baygın ve kanlar içinde yatıyordu. Yüzü gözü patlamış, elleri arkadan sıkıca bağlanmıştı.

​ Ali’nin içeri girdiğini gören Barış, köşedeki paslı su kovasını işaret etti. Ali hiç konuşmadan ceketini çıkarıp kenardaki kasanın üzerine fırlattı, gömleğinin kollarını yavaş yavaş dirseklerine kadar katladı. Yüzündeki o her zamanki sakin, olgun ifadeden eser kalmamıştı. Bakışlarına, Ali’nin bile bazen zapt edemediği o karanlık, acımasız ve psikopat tarafı oturmuştu.

Köşedeki su kovasını kavradı. Yerde baygın yatan adamın tepesine dikilip buz gibi suyu adamın suratına dökerken, adam nefesi kesilerek, gırtlağından gelen boğuk bir hırıltıyla anında ayılmaya başladı.

"Ne oluyor be?!

O sırada sessiz deponun köşesinden ise tam o anda çok tuhaf, gamsız bir ses geldi,

Çıtır... çıtır...

Ali, adamın o çaresiz çırpınışını buz gibi bir tebessümle izledi. Çömelip adamın ıslak saçlarına yapıştı, başını geriye doğru sertçe çekip yüzünü kendi yüzüne hizaladı. Gözlerinin içindeki o karanlık, adamın iliklerine kadar işledi.

"Günaydın mösyö..." dedi Ali, gülüşü fısıltı kadar kısık ama bir o kadar vahşiydi. "Öyle hemen bayılmak yok. Daha karpuz keseceğiz."

"Yapmazsan adam değilsin ulan..."

Ali adama cevap bile vermedi. Yüzündeki o soğuk gülümsemeyle adamın saçından tuttuğu gibi başını betona gürültüyle çarptı! Adamın çığlığı depoda yankılandı. Ali, adamın suratından akan kanı izlerken gözünü bile kırpmıyordu. Meyra’ya uzanan o pis elleri düşündükçe içindeki o canavar daha da besleniyordu.

​"Sana benim kadınıma el uzatmaya kalkmayacaksın demiştim..." dedi Ali, adamın göğsüne dizini basıp ağırlığını vererek. Dişlerinin arasından gülerek fısıldadı: "Şimdi seni burada parça parça ederken, o attığın çığlıkları tek tek dinleyeceğim."

Ali, adamın saçından tutup başını betona çarptığında herifin yüzü kan içinde kaldı, ama adam öksürerek tükürdüğü kanın ardından o sırtı yere gelmez ukalalığından vazgeçmedi. Gözlerini acıyla kırpıştırıp kanlı dişlerini sergileyen pis bir sırıtışla Ali’ye baktı.

​"Tek bildiğin... bilek gücü mü lan?" dedi adam, gırtlağından gelen hırıltılı ve ukala bir sesle. Yerde yatıyor olmasına, kemikleri kırılacak gibi durmasına rağmen gözlerinde zerre pişmanlık yoktu. "O kız senin karın mıydı yoksa? Valla güzel manita bulmuşsun kendi-"

Cümlesini tamamlayamadan Ali’nin botunun tabanı, adamın tam ağzının ortasında patladı. Burnundan ve kırılan dişlerinden fırlayan kanlar tozlu betona saçıldı, kafası arkaya doğru savrulup yere yapıştı.

​"Ama senin de hiç dilinin kemiği yok," dedi Barış, ağzındaki mısırı çiğnerken. "Terbiyesiz tavuk!"

Ali hiç cevap vermedi. Yüzünde ne bir hırs, ne bir öfke ifadesi vardı; sadece kapkaranlık, ölümcül bir boşluk... Gözlerindeki o efendi adam gitmiş, yerine zapt edilmesi imkânsız, soğukkanlı bir psikopat gelmişti.

​Ağır adımlarla yerdeki adamın tepesine dikildi. Adam acıdan ve ağzına dolan kendi kanından boğulacak gibi öksürüyor, gırtlağından hırıltılar çıkarıyordu. Ali dizini adamın göğüs kafesine öyle bir bastırdı ki, herifin kaburgalarından çatırtı sesleri geldi.

Cebinden çıkardığı katlanır bıçağı tık diye açtı. Çeliğin soğuk yüzü deponun sarı ışığında parıldadı.

​"Ne diyordun?" dedi Ali, sesi mırıltı kadar alçak ama zımpara kâğıdı kadar sertti. "Söylesene, lafın yarım kaldı."

​Adam kanlı gözlerini zorla açıp Ali’nin gözlerindeki o kapkaranlık deliliği gördü. Ali, bıçağı yavaşça adamın suratına doğru yaklaştırdı. Çeliğin soğuk, gri yansıması adamın gözlerinde kırıldı. Bıçağın sivri ucunu herifin tam yanağına, o yayvan, yılışık sırıtışın başladığı yerin birkaç milim üstüne dayadı. Metaller temas ettiği an adamın derisi hafifçe sızladı, ama Ali acele etmedi; bıçağı yüzün üzerinde santim santim gezdirerek o ölümcül baskıyı hissettirdi.

​"Aynısınız..." dedi adam, yanağına dayalı duran bıçağın dondurucu soğukluğuna rağmen gırtlağından gelen hırıltılı, piç bir gülüşle. Yerde kanlar içinde yatıyor olması umrunda bile değildi, gözlerinde o arsız, ukala ışıltı patladı.

"Parmağında yüzüğü vardı... Karındı galiba? O da senin gibi haşat etmişti beni..." dedi, diliyle dudaklarındaki kanı yalayarak. "O gün bakkalın önünde, sokağın ortasında... Kediye iki tekme attım diye üzerime bir atlayışı vardı, görmen lazımdı. Yüzümü gözümü tırnaklarıyla parçaladı hırçın kısrak. Valla helal olsun, tam senin kadınınmış! Ama bir görsen, fıstık gibi hatun. Kendine iyi manita seçmişsin. Yüzüme o kadar yakınlaşınca içim bir hoş oldu, sokağın ortasında öyle yırtıcı durması bile-"

Cümlesini tamamlayamadan, Ali’nin içindeki o kapkaranlık ruhu tam o uyandı. Ali bıçağı tutan eliyle adamın boğazına çöküp herifin suratının tam ortasına buz gibi, acımasız bir yumruk indirdi. Adamın kafası beton zemine gürültüyle çarptı, kırılan burnundan fışkıran kanlar suratına ve Ali’nin eline saçıldı.

Barış arkadaki kasanın üstünde oturmuş, elindeki karton kovadan bir avuç mısırı daha ağzına atıp çıtır çıtır çiğnerken gözlerini tavana dikti.

​"Vay arkadaş..." dedi Barış, ağzındakini gamsızca yutup. "Herif harbi ölmeye ant içmiş. Hem dayağını yemiş hem hâlâ yengeye asılıyor. Abi mısır bitmeden hallet şunun işini, valla içim şişti dinlemekten karı gibi dır dır."

Ali bıçağı nereye fırlattığını bile bilmeden yere attı. Adamın boğazına iki eliyle yapışıp kafasını betona tüm gücüyle vurmaya başladı. Her çarpışta beton çınlıyor, adamın kafatasından çıkan o korkunç ses deponun tavanında yankılanıyordu.

​Adamın gırtlağından boğuk, hırıltılı bir çığlık kopmaya çalıştı ama Ali herifi soluksuz bıraktı. Sağ yumruğunu gerip adamın elmacık kemiğine indirdi, ardından durmaksızın bir daha, bir daha, bir daha...

Sol, sağ, sol...

Sanki karşısındaki bir insan değil de patlatılması gereken bir torbaydı. Ali’nin yüzü kan sıçramalarıyla kaplandı. Yumruklarının ritmi hızlandıkça Ali’nin göğsü körük gibi inip kalkıyor, ağzından insan dışı, hırçın bir hırıltı çıkıyordu. Adamın burnu içeri çöktü, dişleri kırılıp boğazına kaçacak raddeye geldi. Yerdeki adamın elleri çaresizce havayı dövdü, ardından tamamen kendinden geçip iki yanına düştü.

​Ama Ali durmadı.

Adamın pıhtılaşmış kanla kaplanan yüzünü yumruklamaya devam etti. Eklemleri parçalandı, kendi ellerinden de kan sızmaya başladı ama acıyı hissetmiyordu bile. Bakışları tamamen kaymış, göz bebekleri küçülmüş, zihni kapkaranlık bir sisle kaplanmıştı. Adama tek bir kelime etmiyor, tek bir laf etmesine müsaade etmiyor, sadece kör bir nefretle vuruyordu.

​Barış bile köşedeki mısır kovasını elinden düşürdü. Yüzündeki o gamsız, alaycı ifade bir anda silindi. Ali’yi daha önce hiç böyle, benliğini tamamen kaybetmiş bir halde görmemişti.

"Ali! Ali dur lan!"

​Barış öne fırlayıp Ali’yi omzundan yakaladı. Ama Ali öyle bir kuvvetle geri savruldu ki Barış’ı kenara itip adamın üzerine çökmeye devam etti. Çenesine bir yumruk daha, burnunun üstüne bir yumruk daha... Yerdeki herifin yüzü artık tanınmayacak, et yığınına dönmüş bir haldeydi.

​Barış tekrar atılıp Ali’yi arkadan kollarıyla kenetledi, var gücüyle geriye doğru çekti.

​"Yeter lan, geberecek herif! Ali, kendine gel!"

Barış, Ali’yi güç belâ geriye doğru çekip bıraktığında, Ali deponun soğuk duvarına sırtını yaslayarak dizlerinin üstüne çöktü. Göğsü körük gibi inip kalkıyor, parçalanmış, kan içindeki el eklemleri sızlıyordu. Yüzüne sıçrayan sıcak kanlar yavaş yavaş çenesinden süzülürken gözlerindeki o kapkaranlık delilik sis perdesi gibi dağılmaya başladı.

​Depoda çıt çıkmıyordu; sadece Ali’nin kesik kesik, ağır nefes sesleri yankılanıyordu.

​Barış, tırsmış bakışlarla bir Ali’ye, bir de yerde et yığını gibi baygın, hareketsiz yatan adama baktı. Yavaş adımlarla herifin tepesine çömeldi. Parmaklarını adamın kan içindeki boynuna, nabız noktasına bastırdı. Birkaç saniye öylece kaldı. Yüzündeki o her zamanki gamsız, alaycı tavır tamamen silinmiş, yerini ciddiyete bırakmıştı.

"Atıyor..." dedi Barış, başını kaldırıp Ali’ye bakarak. Sesi bu sefer buz gibiydi. "Pamuk ipliğine bağlı ama atıyor. Çok durmaz böyle... Bir saate kalmaz geberir bu herif!"

"Ali, oğlum ne bok yiyeceğiz şimdi?" dedi Barış, nefes nefese. "Lan hani sadece dövecektin? Herif yarı ölü vaziyette amına koyayım! Bakkalın önüne atsak, sabah polis gelse, soruşturma açılsa doğrudan sana çıkacak ucu! Bakkalın önü diyoruz lan, mahallenin göbeği! Sokağın başındaki kameralar, mahallenin lafı sözü... Zaten bir kere mapusta yattın, trafikte kapıştın, herkes gördü! Polis senin yaptığını anlarsa ne bok yiyeceksin oğlum? Bir daha o deliğe girsen bu sefer ömrün çürür orada!"

Barış herifi zorlukla doğrultmaya çalışırken panikle etrafa bakındı, sesi gitgide yükseliyordu

​"Oğlum Meyra ne olacak lan o zaman? Polis kapıya dayandığında, seni alıp götürdüklerinde o kadına ne diyeceksin? Altı yıl yattım yetmedi, başka bir herifi komalık ettim, hapse giriyorum' mu diyeceksin?"

Barış, Ali’nin o tınlamayan, ölüm gibi sessiz duruşunu görünce daha çok korkmaya başladı. Ali’nin zihninden geçenleri, o altı yıllık yatışın arkasındaki o eğilmez mantığı çok iyi biliyordu. Ali için dünya bir yana, Meyra bir yanaydı; hapishane de neymiş, cehennem olsa yine yürürdü.

​"Ulan Ali..." diye bağırdı Barış, kanlı itin gövdesini kucaklamaya çalışırken nefes nefese. "Harbi iflah olmazsın sen... Oğlum ne yapacağız bir şey söylesene!"

Ali, Barış’ın bu çaresiz söylenmelerini arkasında bırakıp ağır adımlarla deponun kapısından çıktı.
Öğlen sıcağının altında deponun kapısının yakınlarında yürürken adımları yavaş, zihni ise kasırga gibiydi. Yüzüne vuran o keskin güneş ışığı, kafasının içindeki karanlığı daha da katlanılmaz kılıyordu.

Cebinden çıkardığı sigarayı, yaralı ve kanlı parmaklarının arasında zorlukla yakıp sıkıntılı bir nefes çekti.Ne polisin iz sürmesi umurundaydı ne de o itin depoda geberip gitmesi... Ama Barış’ın o lafı bile Ali’nin iliklerini dondurmaya yetmişti;

"Meyra ne olacak?"

Zihni anında altı yıl öncesine, o kara güne gitti. Babasının boğazına çöktüğü, kelepçelerin bileklerine soğukça geçtiği ve arkasını döndüğünde Meyra’nın o çaresiz, gözü yaşlı yüzünü gördüğü an... Altı koca yıl boyunca o betonda yatarken en büyük işkencesi, parmaklıkların arkasında olmak değildi; Meyra’nın bu kurtlar sofrasında tek başına kalmasıydı.

Altı yıl öncesinin o kabusu, öğlen sıcağında merdivenleri çıkarken Ali’nin zihninde tekrar patladı.

6 YIL ÖNCE

​O gün, o daracık evin salonunda kan gölü ortasında dururken, polis sireni sesleri sokağı inletiyordu. Meyra şoktan kriz geçirmiş, ne olduğunu anlayamadan yerdeki halının üzerine yığılıp bayılmıştı. Ali’nin ellerine kelepçe vurulup evden çıkarılırken görebildiği son şey, salonda Barış'a emanet ettiği kucağında baygın yatan Meyra, ve kapının ağzında ne yapacağını şaşırmış halde duran annesi Aydan'dı. Ali ancak "Barış... Meyra sana emanet!" diye bağırabilmiş, kapıdan çıkarılırken sadece kafasını çevirip arkasına, o şuursuzca yatan sevdiği kıza bakabilmişti.

​Sigarasından ciğerlerini sökercesine derin, hırslı bir nefes daha çekti. Dumanı öğlen sıcağına üflerken parçalanmış, kanlı eklemlerine baktı. Ellerindeki sızı umurunda bile değildi, göğsündeki o daralma nefesini kesiyordu.

​Arkasından deponun ağır paslı kapısı gıcırtıyla açıldı. Barış, elleri üstü toz içinde, nefes nefese dışarı fırladı. Ali’nin öylece durup sigara içtiğini görünce çıldıracak gibi oldu, yanına koşup sesini bastırmaya çalışarak bağırmaya başladı.

"Ali! Sen beni dinlemiyor musun lan?" dedi Barış, sesi öfkeyle titreyerek. "Adam gebermek üzere diyorum sana! Ne bok yiyorsun burada, neyi bekliyorsun? Polis gelse, herif orada geberse ne bok yiyeceğiz? Yine mi arkanda bırakacaksın kızı? Anneni, Meyra'yı yine mi yıkacaksın ulan?"

​Barış’ın gözleri dehşetle açılmıştı, göğsü körük gibi inip kalkıyordu. Ali’nin o altı yıl önceki gibi gözünü karartıp her şeyi yakmaya hazır hali onu iliğine kadar ürkütmüştü. Ali sigarasından son bir nefes daha çekti. İzmariti yere atıp botunun ucuyla yavaşça, ezerek söndürdü. Dumanı öğlen sıcağına doğru ağır ağır üflerken başını çevirip Barış’a baktı. Yüzünde en ufak bir panik, pişmanlık ya da tereddüt yoktu. Sadece simsiyah, kaskatı bir kararlılık vardı.

​"Polis de sikimde değil, o itin gebermesi de..." dedi Ali. Sesi alçak, fısıltı gibi ama öğlen sıcağında adamın kanını donduracak kadar soğuk ve ağırdı. "...Ama Meyra bir daha o salonda yalnız kalmayacak Barış. Bir daha asla."

Lafını bitirdiği an, parçalanmış ve vıcık vıcık kan içindeki ellerini ceketinin ceplerine soktu. Parmaklarından süzülen taze kan ceketinin astarını sırılsıklam ederken arkasını döndü. Deponun önündeki tozlu yoldan mahalle yönüne doğru yürümeye başladı. Adımları hızlı değildi ama her bastığı yerde toprağı eziyordu. Ne elindeki parçalanmış derilerin sızısını hissediyordu ne de arkasında bıraktığı ceset adayını düşünüyordu. Zihninde tek bir görüntü vardı: Altı yıl önce kelepçelenip götürülürken arkasında bıraktığı o salon, o kanlı halının üstünde baygın yatan Meyra... O kız bir daha o korkuyla uyanmayacaktı. O kapı bir daha onun üzerine kapanmayacaktı.

Barış deponun kapısında öylece kalakalmıştı. Ali’nin peşinden bir adım attı, sonra dönüp içeride hırıldayan itin yattığı yere baktı. Çaresizlikle, çıldırmış gibi küfretti:

​"Ulan Ali... Ulan gerizekalı, kafasız herif!"

​Barış ne yapacağını bilemeyerek panikle ellerini saçlarına geçirdi. Ali kafayı takmıştı, durmayacaktı. Ama polis adamı depoda o halde bulursa, Ali’nin kapısına dayanmaları yarım saat sürmezdi.

Barış, göğsüne sertçe bastırıp Ali’yi taş duvara yasladı.

​"Kendine gel Ali! Meyra seni bu halde görse ne yapar lan? Kızın gözünün önünde seni bir daha mı kelepçeleyip götürsünler? Yine mi nöbet geçirsin o salonda? İstediğin bu mu ulan senin?"

Meyra' ismi ve 'kelepçe' kelimesi yan yana gelince Ali’nin göğsü şiddetle körüklendi. Barış’ın gözlerinin içine baktı. O katı, yürüyen ölüm gibi duran bakışlarında ilk defa gerçek bir dehşet, derin bir panik çaktı. Barış, Ali’nin bu açığını yakaladığını anlayınca sesini biraz daha düşürdü ama baskıyı artırdı, yakasına yapıştı.

​"Eğer o kızı gerçekten korumak istiyorsan, o salonda bir daha yalnız bırakmak istemiyorsan şimdi o eve gidemezsin! Önce şu sıfatını toplayacaksın, önce bu pezevengi ortadan kaldıracağız! Bırak ben halledeyim. Yoksa o kıza en büyük kötülüğü yine kendi ellerinle yapacaksın Ali!"

Ali’nin yumrukları sıkıldı, nefes nefeseydi. Ağzını açıp tek bir laf etmedi ama Barış’ın yakasındaki elleri yavaşça gevşedi. Ali gözlerini kapatıp avuçlarını şakaklarına bastırdı. Kafasının içi zonkluyor, altı yıl önceki o siren sesleri, annesinin çığlığı ve Meyra’nın halının üzerindeki o hareketsiz bedeni kulaklarında çınlıyordu. Ölüp ölmemesi umurunda bile değil, tek derdi, zihnini yiyip bitiren o lanet kilitlenmeydi.

​"Ali! Ali dur lan, kendine gel!"

Arkasından gelen sert bir kol hareketiyle Ali savruldu. Barış, arabayı yolun kenarına kırıp kapıyı açık bırakarak fırlamıştı. Ali’nin tamamen dünyadan kopmuş, gözü dönmüş halini görünce omuzlarından tutup var gücüyle sarstı.

"Bana bak Ali! Kendine gel, bu işin şakası yok..." dedi Barış, yüzü kıpkırmızı, nefes nefese. Ali hâlâ boşluktaymış gibi durunca Barış çıldırdı. Sağ elini geriye çekip Ali’nin suratına okkalı bir tokat geçirdi.

​"Kendine gel diyorum sana! Meyra’nın sana ihtiyacı var, unutma!"

"Meyra'nın sana ihtiyacı var..."

Barış hırsını alamayıp Ali’nin göğsüne bir yumruk daha indirdi. ​O yumrukla birlikte Ali’nin göğsü şiddetle körüklendi. Derin, kesik bir nefes aldı. Gözlerindeki o katı, boş sis perdesi ağır ağır dağılmaya, yerini tekrar o tehlikeli, canlı öfkeye bırakmaya başladı. Başını kaldırıp Barış’ın yakasına yapışan ellerine baktı, sonra gözlerinin içine dikti bakışlarını. Nefes nefeseydi. Ağzından tek bir kelime çıkmadı ama o kitlenmiş, kopmuş halinden eser kalmamıştı. Yavaşça Barış’ın bileğini kavradı, parmaklarını sıkıp ellerini göğsünden söküp attı.

Barış, Ali’nin o gözlerindeki bakışın biraz olsun kendine geldiğini görünce derin bir nefes çekti ama zamanları yoktu. Deponun kapısının ortasındaydılar, Ali’nin ellerinden hâlâ taze kan akıyordu ve deponun sapa caddesinde her an biri belirebilirdi.

​Barış bir küfür mırıldanıp hızlı adımlarla arabasını açtı. Ali’yi kolundan tutup zorla arabanın ön koltuğuna doğru itti.

"Geç otur şu arabaya! Ben şimdi ambulansı arayıp 'Sokakta yaralı biri var' diyeceğim, gelsinler alsınlar piçi. Sonra da keseceğiz sesimizi, bu olay hiç yaşanmamış gibi davranacağız."

​Ali, Barış’ın onu itmesine izin verip arabaya oturdu. Kanlı ellerini kucağında birleştirdi. Kafasının içindeki o siren sesleri ve altı yıl önceki o kriz anı hâlâ uğuluyordu ama Barış’ın bu telaşlı koşturmacası onu tamamen gerçekliğe döndürmüştü.

Barış sürücü koltuğuna atlayıp arabayı çalıştırdı. Telefonunu tam açıp ambulansı arayacakken elinde tutakaldı. Bir an duraksadı, kaşlarını çattı. Kafasındaki tilkiler ardı ardına dönmeye başladı.

"Dur lan... Dur, sikeyim!" dedi Barış kendi kendine söylenerek. Telefonunu pat diye arka koltuğa fırlattı.

​"Ambulans mambulans çağramayız ki," dedi Barış, direksiyona hırsla vurarak. "Ambulans gelirse doğrudan polise bildirim düşer. Polis gelir gelmez o it kime çatmış, mahallede kimle kapışmış ortalık karışacak. Trafikteki kavganızı duyan esnaf anında senin adını verir. Zaten sabıkalısın, 'Babasını öldüren herif' diye ilk senin kapına dayanırlar! Anlaşılır oğlum, direk sana çıkar ucu... Zaten sabıkalısın! Ben senin kafanı sikeyim Ali!"

"Eee?" dedi Ali, buz gibi bir sesle. "Ne boka yarayacak peki?"

"Eesi şu abicim,"" dedi Barış, gaza basıp arabayı ara sokaklara kırarken. "Ölmeyecek ama polisin de haberi olmayacak! Bizim merdiven altı çalışan, dikiş dikip soru sormayan sağlıkçı Kenan var ya... Onu bulacağım. Gerekirse herifi arabanın bagajında Kenan’ın yerine atarım. Parasını basar, yaralarını sardırırım, kafasını toparlayınca da şehirden uzağa bir yere postalarız. Kimse ne ihbar geçebilir, ne de polis çağırabilir!"

Barış hırsla direksiyona vurdu, dişlerini sıkarak Ali’ye döndü.

​"Polisle falan işin çıkmayacak ucu, o iş bende. Ama o kızı tekrar yalnız bırakmana izin vermeyeceğim Ali, duydun mu beni?!"

Ali kılını bile kıpırdatmadı. Sadece gözlerini kapatıp sırtını koltuğa yasladı. Barış’ın planları, itin yaşayıp yaşamaması, polisin gelip gelmemesi... Hiçbiri zihninde yer kaplamıyordu. Kafasının içindeki tek ses, altı yıl önceki o siren sesleri ve Meyra’nın yerde baygın yatan haliydi.

Barış arabayı ani bir frenle dükkanın arka sokağındaki tenhalığa çekti. Torpidodan temiz bir bez çıkarıp Ali’nin kucağına fırlattı.

​"Al şu bezi, ellerini sarıver şimdilik. Ben depoya dönüp herifi arabanın bagajına atacağım, icabına bakacağım. Sen burada bekle, kafanı topla. Sakın kızın yanına bu halde gitmek yok!"

Ali, kucağındaki bezi alıp parçalanmış, kanlı parmak boğumlarına dolamaya başladı. Bez anında kırmızıya keserken derin, kesik bir nefes verdi. Sokak sakindi, öğlen güneşi arabanın camından içeri vuruyordu.

​İçinden tek bir cümle geçiyordu;

"Senin güvende olman için gerekirse içerde müebbet yatarım."

Ali arabada yalnız kaldığında, sokaktaki derin sessizlik üzerine çöktü. Arabanın içi fırın gibi sıcaktı ama onun elleri buz kesmişti. Kucağındaki bezi parmak boğumlarına sıkıca sardı; bez anında koyu bir kırmızılığa büründü, kan bezi sırılsıklam etti.

​Gözlerini kapatıp başını koltuğun başlığına yasladı. Zihninde dönüp duran o tek anı söküp atamıyordu: Kelepçeler bileklerine geçerken polislerin arasında sürüklenişi, kapının ağzında Aydan’ın feryatları ve salonda, halının üzerinde ruhu çekilmiş gibi cansız yatan Meyra...

​Pişman değildi. O gün o şerefsizi gebertmek hayatında yaptığı en doğru şeydi. Ama Meyra’nın o gün öldüğünü biliyordu. Kızın içindeki o neşeli, cıvıl cıvıl çocuk o salonda, Ali’nin arkasından kapanan kapıyla birlikte ölmüştü. Altı yıl boyunca bir ölü gibi yaşamıştı o kız. Şimdi Ali çıkıp gelmişken, tam ona yeniden nefes olmaya başlamışken... bir kez daha aynı felaket yaşanamazdı.

Cebindeki sigara paketine uzandı. Kanlı parmaklarıyla paketi açmak bile işkenceydi ama umursamadı. Bir dal çıkardı, çakmağı çakıp derin bir nefes çekti. Güneşin altında titreyen dumanı camdan dışarı üflerken bakışları sabitlendi.

​O sırada sokağın başından Barış göründü. Üstü başı toz toprak içinde, nefes nefese arabaya doğru koşuyordu. İtin işini bir şekilde halletmişti; ya Kenan’ın dükkanına atmıştı ya da iz bırakmayacak bir yere çekmişti. Yüzündeki o panik havası biraz olsun dağılmış, yerini yorgun ama rahatlamış bir ifadeye bırakmıştı.

​Barış sürücü kapısını açıp kendini içeri attı. Kapıyı sertçe kapatıp direksiyona yaslandı, nefeslenmeye çalıştı.

"Tamam..." dedi Barış, Ali’ye bakmadan. "Piç emin ellerde, geberse de polis senin kapına gelemez. İz miz kalmadı."

"Kafanı topladın mı? Bak Ali... Ben o gün o salonda Meyra’yı kucağımda tutarken kendime söz verdim. Bir daha seni de o kızı da o hale düşürtmeyeceğim. Şimdi git yanına. Ellerin için de "Arabayla uğraşırken kaportaya sıkıştırdım' dersin. Bir yalan uydur işte!"

​Ali, parmaklarının arasındaki sigarayı camdan dışarı attı. Beze sarılı, kanı durmuş ama hâlâ sızlayan ellerine baktı.

​"Benim yalanla işim yok Barış," dedi Ali, sesi tamamen durulmuş ama tunç gibi sertti. "O kız benim yüzüme baktığında bir daha o siktiğimin kara gününü görmeyecek. Bir daha bensiz kalmayacak. Görmemesi için ne gerekiyorsa yapacağım..."

​Arabının kapısını açtı. Öğlen sıcağı yüzüne bir kez daha vurdu ama bu sefer adımları tereddütsüzdü.

Barış bir anda çıldırdı. Ali tam kapıyı açmışken, Barış uzanıp onu omzundan sertçe yakaladı ve geriye doğru savurdu.

​"Ulan amına koyayım, nasıl bu kadar rahatsın?!" diye bağırdı Barış, sesi öfkeyden ve hiddetten titriyordu. "Ne yapıyorsun lan sen?! Az kalsın ikinci kez hapse giriyordun lan! İkinci kez lan o kızı yalnız bırakacaktın farkında mısın?!"

​Direksiyona hırsla bir yumruk indirdi. Arabanın içi Barış’ın nefes nefese çıkışıyla yankılanıyordu. Ali’nin yüzüne bakarken gözleri neredeyse yuvalarından fırlayacaktı.
​
"Ben tekrar girip kızı yalnız bırakacaksın diye göbeğim çatlıyor, sen tutmuş 'Ben eve gideceğim' diyorsun! Şu ellerinin haline bak lan! Üstüne başına, yüzündeki o ifadeye bak! Sen bu halde Meyra’nın karşısına çıkacaksın da ne olacak sanıyorsun? Kız seni böyle görse, ellerindeki o kanlı bezleri fark etse ne anlayacak? O gözlerinin halini görünce ne yapacak lan?"

Ali omzunu Barış’ın elinden silkti ama gözlerini Barış’a diktiğinde yüzünde tek bir mimik bile oynamadı. Barış pes etmedi, Ali’nin göğsüne doğru parmağını salladı.

"Sen bir kere daha içeri girip onu yakarsan, o kız bunu kaldıramaz Ali. Ve şimdi hiçbir yere gitmiyorsun! Bir dur, bir soluklan! Şimdi gidersen o kız senin kokundan bile anlar bir boklar yediğini. Akşamı bekleyeceksin. Hava kararsın, şu ellerinin kanı dinsin, yüzündeki o psikopat ifadesi biraz silinsin... Dükkana geçeceğiz, elini yüzünü adam gibi yıkayacaksın, pansuman yapıp üstünü başını değiştireceksin. Önce kafanı toplayacaksın."

​Ali, Barış’ın öfkeyle bürünen gözlerine baktı. Beze sarılı parmak boğumları zonkluyordu. Barış’ın dediklerinde, ne kadar kabul etmek istemese de, kapkaranlık bir hakikat vardı. Meyra onu bu halde görse, o altı yıl önceki hayaletler o eve saniyeler içinde dolşacaktı.

​Ali derin, ağır bir nefes verdi. Kapının kulubunu yavaşça bıraktı.

​"Akşam..." dedi Ali, sesi kuyu kadar derinden geldi. "Hava karardığında."

-

Naz, salonun kapısından içeri adım attığında ortamda ağır, kasvetli bir sessizlik vardı. Yüzüne sahte bir rahatlık verip annesinin tam karşısındaki koltuğa oturdu. Annesi elindeki el işini dizine indirip gözlüklerinin üstünden Naz’a baktı. Derin bir iç çekti. Yüzündeki çizgiler, kızının bu halinden duyduğu huzursuzluğu bas bas bağırıyordu.

​"Naz..." dedi annesi, sesi sitem ve yorgunluk doluydu. "Bak yine dalmış gitmişsin uzaklara. Neyi kimi düşündüğünü bilmiyorum sanma."

​Naz omuz silkti, bakışlarını halının desenlerine dikti. "Bir şey düşündüğüm yok anne. Öyle oturuyorum işte."

"Yeme beni Naz," diye sertleşti annesi. "Yine Ali geçiyor kafandan, biliyorum. Bak kızım, ben senin annenim. Sen o çocuğun peşinde mahvoldun, tüketiyorsun kendini. Bırak artık çocuğu, zaten nişanlı! Bunu sana önce de söylemedi mi, kardeşi gibi gördüğünü söylemedi mi? Görmüyor musun adamlar zaten düğün için gün sayıyor. Bırak artık, vazgeç nişanlı çocuktan. Kendini de bizi de yakacaksın."

Naz’ın çenesi kasıldı. Annesinin her kelimesi sinirine dokunuyordu ama renk vermemeye çalıştı. "Abartıyorsun anne, uzatma," dedi kestirip atarak.

​"İşin olsun da istemiyorum zaten," dedi Songül ayağa kalkarken. "Akıllanmayacaksın sen. Neyse, yemeğe bakayım ben, yanmasın da..."

Songül söylene söylene salondan çıkarken, ayak sesleri koridorda tamamen kesildiği an, Naz’ın yüzündeki o umursamaz ifade bıçak gibi yok oldu. Saniyeler içinde öne doğru fırladı. Sehpanın üzerinde duran annesinin telefonunu kaptı.

Rehbere girip arama çubuğuna hızla tıklattı. Parmakları ekranda adeta uçuyordu. 'Nevin' ismini bulduğu an duraksadı. Ekrandaki numarayı görür görmez dudaklarında karanlık, tehlikeli bir tebessüm belirdi. Kendi telefonunu cebinden çıkarıp Nevin’in numarasını hızla kaydetti.

​Annesinin telefonunu aynen bıraktığı yere yerleştirdi. Cebindeki kendi telefonunun ekranını sıkıca kavrarken gözlerinde soğuk, hesapçı bir parıltı vardı. Artık elinde Ali’nin dünyasına sızacak o ilk kilit anahtar duruyordu.

"Nevin, komşuluk hakkı için yazıyorum. Senin o melek sandığın kızın Meyra var ya... Mahallede hakkında laflar dönüyor, kulaklarıma kadar geldi. Kızına sahip çık Nevin, evlenmeden hamile kalmış diyorlar. Ali'yle ne yaptıkları belli değil, adınız iki paralık olsun, Meyra evlenmeden hamile kalmış demelerini istemem. Haberin olsun."

Naz, mesajı tekrar okuduğunda gözlerinde sinsi ve muzaffer bir parıltı çaktı. Geri gönder ikonuna bastı.

"Bakalım evlenmeden çocuk yaptığın mahallede öğrenilince insan içine çıkabilecek misin Meyra... Altı yıl önce beni çıkarmadığınız, canımı yaktığınız gibi..."

6 YIL ÖNCE

Mahallenin çıkmaz sokağında, kaldırım kenarlarına dizilmiş gençler çekirdek çitliyor, kola kutularının ve cips paketlerinin hışırtısı arasında kahkahalar yükseliyordu. Sıcak bir yaz gecesiydi. Sokak lambasının sarı, cılız ışığı altında herkes birbiriyle şakalaşıyor, havadaki o tasasız mahalle havasını soluyordu.

​Naz, oturduğu duvardan yavaşça kayıp ayağa kalktı. Üstünü başını düzeltti, saçlarını arkaya attı. Kalbi göğsünü delecek gibi çarpıyordu. Ağır ve emin adımlarla grubun arasından sıyrıldı, doğruca Ali’nin durduğu yere, motorun yanına yürüdü.

Naz, etraftakilerin duyup duymadığını kontrol etmek ister gibi hafifçe Ali’ye doğru eğildi, gözlerinin içine bakarak fısıldadı. "Nasılsın Ali?

​Gürültünün ve cips paketlerinin arasında Ali’nin dibine kadar geldi. Ali başını yavaşça kaldırdı, sigarasından derin bir nefes çekip dumanını üflerken soğuk gözlerle Naz’a baktı.

Naz’ın yaklaşmasıyla gözlerini ona çevirdi. Yüzünde ne bir öfke vardı ne de en ufak bir ima; Naz’a her zaman baktığı o düz, abice ve samimi ifadeyle baktı. Ali o zamanlar, Naz’ın içindeki o aşkından tamamen habersizdi.

​"İyidir abim, ne olsun," dedi Ali, sesinde en ufak bir mesafe ya da şüphe olmadan. "Sen nasılsın?"

Naz, Ali’nin 'Abim' sözüyle duraksadı. O çocuksu, saf kalbi bir anlığına tekledi. Ali ona her 'abim' dediğinde, içindeki o çocuksu heves hafifçe kırılıyor ama sevgisi eksilmiyordu. O zamanlar ne kıskançlığın ne de intikamın ne olduğunu biliyordu; sadece Ali’nin yanında olmak, onun bir tebessümünü görmek yetiyordu ona. Naz’ın sevgisi henüz tertemizdi.

"İyiyim..." dedi Naz, gözlerini Ali’nin koyu kahve gözlerinden ayırmadan. ​Naz, Ali’nin bu ilgisizliği karşısında öylece kalakaldı. Ne bir kelime daha edebildi ne de bir adım atabildi. Ali’nin gözlerindeki o kapkaranlık ama sadece Meyra’ya açılan dünyayı görmek, o yaştaki saf kalbine ağır bir yük gibi oturdu. Aralarındaki görünmez mesafe hiçbir zaman kapanmayacak bir uçurum gibi açılmıştı.

Naz, o akşam Ali’nin yüzündeki o mutlak ilgisizliğin ve gözlerinin Meyra’dan başkasını görmeyişinin ağırlığıyla adımlarını geriye doğru attı. Ali’ye tek bir kelime daha edemedi, edemezdi de. Göğsündeki o ince, çocuksu sızı büyüyüp boğazına bir düğüm gibi oturdu.

​Sokaktaki gülüşmeler, cips paketlerinin hışırtısı, çekirdek sesleri Naz için bir anda uğultuya dönüştü. Oradan sessizce sıyrıldı. Ayakları onu Ali’lerin evinin tam karşısındaki kaldırıma götürdü.

Kaldırımın kenarına büzülüp oturdu. Dizlerini kendine doğru çekip kollarını etrafına doladı. Başını dizlerine yaslayıp gözlerini Ali’lerin kapısına dikti. İçinde ne nefret vardı o zaman ne de intikam... Sadece "Neden ben değil?" diyen, 16 yaşındaki bir kız çocuğunun o saf, çaresiz kırgınlığı vardı. Ali’nin Meyra’ya bakarken yumuşayan o gözleri zihninden silinmiyordu.

​Tam o sırada, kaldırımın gölgesinden bir karartı süzüldü.

​Mahallenin şom ağızlısı, nerede bir dert görse kokusunu alıp kaşla göz arası orada biten Şengül, adeta bir yılan gibi sessizce Naz’ın arkasında belirdi. Mahallede kim kiminle konuşmuş, kim kime bakmış hepsini tırnaklarıyla kazıyıp çıkaran Şengül, üstünü toplar gibi yapıp Naz’ın tam yanına, çökerttiği gövdesiyle sessizce oturdu.
​
"Ne zamandır seni gözlemliyorum... Sen Ali’yi mi seviyorsun?"

Naz, o kadar kendi içindeki o derin, çocuksu yangına gömülmüştü ki, Şengül’ün yanına yaklaşan ayak seslerini bile duymamıştı. Ne kadının yanına sokulduğunu fark edebilmişti ne de kulağının dibinde biten o sinsi sesin ağırlığını tartabilmişti. Zihninde sadece Ali’nin Meyra’ya bakarken yumuşayan o bakışları, o ulaşılmazlığı ve kendi göğsünün ortasındaki o ilk büyük sızı dönüp duruyordu.

​Naz, dudaklarının arasından bir cevap verdi belki... Belki sessizce "Evet" dedi, belki çaresizce başını sallayıp "Hayır" diye fısıldadı. Ama ağzından çıkan o tek kelimenin ne olduğunu kendi bile duymadı, idrak edemedi. Bilinci tamamen kapalı, duyguları o 16 yaşın acemi ağırlığı altında paramparça olmuştu.

Şengül, Naz’ın ağzından dökülen o belirsiz ama her şeyi ele veren cevabı aldığı an, yüzünde iğrenç bir zafer tebessümü belirdi. Kızın halini daha fazla sorgulamadı; kaldırımdan hırsla doğrulup tülbendini şöyle bir düzeltti.

​Sokağın tozunu dumana katarak doğruca Ali’lerin kapısına doğru seğirtti. Elindeki bu taze, zehirli lafı bir an önce satmanın heyecanıyla bacaklarını sallaya sallaya merdivenleri tırmandı. Kapı tokmağını alacaklı gibi vurmaya başladı.

​"Aydan! Aydan, aç kız kapıyı!"

Kapı çok geçmeden aralandı. Aydan, elinde mutfak beziyle, ne olduğunu anlayamamış şaşkın ve huzursuz bir ifadeyle belirdi.

​"Ne oluyor Şengül, hayırdır? Ne bu halin?"

"Ali nerede, evde mi?"

Aydan, Şengül’ün heyecanlı halini görünce hiçbir şey demeden kenara çekildi. Şengül, ev sahibi kendisiymişçesine bir edayla içeri adımını attı.

​"Evde, balkonda sigara içiyor," dedi Aydan, kapıyı arkalarından kapatırken. "Hayrola Şengül, oldu?"

Aydan, Şengül’ün bu patavatsız ama mahalle usulü samimiyetine alışkındı. İçi fesat bir kadın değildi Aydan; kimsenin kötülüğünü istemez, komşusuna hürmette kusur etmezdi. Mutfak bezini tezgahın üzerine bırakıp Şengül’ün peşinden balkona doğru yürüdü.

​Balkon kapısı aralıktı. Ali, balkonun demirlerine yaslanmış, parmaklarının arasında tüten sigarasından derin bir nefes çekiyordu. Bakışları sokağın yukarısına, Meyra’ların evinin olduğu tarafa çakılıydı. Dünyadan soyutlanmış gibiydi; aklı da, fikri de, gözü de sadece sevdiği kızdaydı.

​Şengül’ün içeri girdiğini görünce başını hafifçe o tarafa çevirdi. Sigarasının dumanını dışarı üflerken o mesafeli, hürmetkar edasıyla başını salladı.

"Hoşgeldin Şengül Teyze," dedi, sesi düz ve sakindi.
​"Hoş bulduk yakışıklı, hoş bulduk..." dedi Şengül. Gözleri Ali’nin o umursamaz, heybetli duruşunda gezindi. Sonra Aydan’a dönüp kısık, zehirli bir fısıltıyla Aydan’ın dibine sokuldu.

​"Aydan... Kız Aydan, sen burada Ali sigara içiyor diye bakıyorsun ama dışarıda, kapının önünde ne dönüyor haberin var mı?!"

​Aydan kaşlarını hafifçe çattı. "Ne dönüyormuş Şengül? Ne oldu yine?"

​Şengül, Ali’nin duymayacağı bir tonda, ama gözleri parlayarak Aydan’ın kulağına doğru eğildi.

​"Şu Songül’ün kızı Naz var ya..." dedi, çenesiyle aşağıyı işaret ederek. "Az önce kapınızın karşısındaki kaldırımda buldum kızı. Gözleri sizin balkona, Ali’ye çakılmış kalmış! Ağzından lafı çektim aldım Aydan... Bu kız senin oğluna sevdalıymış! Ali de Ali diye eriyip bitiyor, sizin oğlana takmış kafayı!"

​Sonra hiç hızını alamadan başını Ali’ye çevirdi. "Seni diyorum aslanım, seni! Naz kızımız eridi bitti karşı kaldırımda, gözünü senin üzerinden alamıyor!"

​Aydan duydukları karşısında donakaldı. İçi fesat bir kadın değildi Aydan; Naz’ı gözünün önünde büyüyen masum bir çocuk olarak bilirdi. Şengül’ün bu lafı felaket müjdesi gibi hevesle Ali’nin yanında patlatması Aydan’ın canını sıktı.

"Tövbe de Şengül, tövbe de! Kız gencecik daha, ne anlar sevdadan? Çocuk o, kaç yıllık komşumuzun kızı! Hem, seviyorsa da seviyordur canım, suç değil ya! Gerçi söz keseceğiz ama," dedi Ali'ye dönüp. "Bunu uygun dille kırmadan anlatman gerekir oğlum."

Aydan’ın sözleri üzerine Ali, başını saygıyla hafifçe önüne eğdi. Annesinin her kelimesine hak veriyordu; Aydan onun başının tacıydı, onun rızası ve merhameti Ali için her şeyden önemliydi.

​"Ben onu kardeşim olarak görüyorum zaten," dedi Ali, sesindeki o derin, hürmetkar tonla. "Benim ona başka bir gözle bakmam mümkün değil..."

Ali bir an duraksadı. Annesine hürmetle bakıp sesini biraz daha yumuşattı.

​"Ama... Ben gidip kızla yüz yüze konuşursam 'Sen beni seviyormuşsun, yapma' dersem daha çok kırılır. Mahcup olur, yüzüme bakamaz bir daha. Onurunu zedelemek istemem. Mahallenin kızı sonuçta."

​Ali sonra bakışlarını, gözleri fal taşı gibi açılmış heyecanla kendilerini dinleyen Şengül’e çevirdi. Sesindeki o saygılı ton yerini daha net ve mesafeli bir uyarıya bıraktı.

​"Şengül teyze... Git sen konuş Naz’la. Ama kızın kalbini kırmadan, rencide etmeden tatlı dille anlat. Yanlış sevdalara kapılmasın. Ama mahalleye duyulur da o kızın kalbini kıran olursa, hesabını kendim keseceğim. Kimseye duyurma."

Şengül, Ali’den aldığı bu icazetle adeta bayram etti. Hem mahallenin en büyük gizli sevdasına aracılık edecek hem de bu lafı evden eve taşımak için kapı gibi bahanesi olacaktı. Yüzüne sinsi bir tebessüm yayıldı. ​Aydan ise oğlunun bu olgun, incelikli düşüncesi karşısında ona hayranlıkla bakıyordu. İçi biraz olsun rahatlamıştı ama Şengül’ün bu işi ne kadar "incitmeden" yapabileceği konusunda hâlâ şüpheleri vardı. Yine de Ali’nin dediği mantıklıydı; Ali’nin doğrudan gitmesi kızın gururunu ayaklar altına alabilirdi.

Ali’nin bu son sözleri, balkondaki o ılık akşam havasını bir anda kış ayazına çevirdi. Sesindeki o karanlık, tavizsiz ton, Şengül’ün yüzündeki o ucuz zafer tebessümünü anında dondurdu.

Şengül yutkundu. Boğazına bir şey düğümlenmiş gibi hürmetle başını salladı, az önceki o neşeli gerdan kırmalarından eser kalmamıştı.

​"Tövbe... Ben hiç öyle şey yapar mıyım?" dedi, sesi bu kez hırsından değil, harbi bir çekinceden kısık çıkıyordu. "Lafım laf, aramızda kalacak. Ben sadece kızı uyaracağım, gözünü açacağım... Merak etme sen, Şengül Teyzen halleder."

Aydan, oğlunun koyduğu bu mesafeden sonra derin bir nefes aldı. Oğlunun mertliğine, hem Naz’ın onurunu hem de mahallenin huzurunu koruma şekline içten içe gurur duydu. Şengül’ün kolunu hafifçe tutup balkondan içeri doğru yönlendirdi.

​"Hadi Şengül," dedi Aydan, uyarısını son bir kez bakışlarıyla yineleyerek. "İn aşağıya, kızı da daha fazla oralarda perişan etme. Düzgünce konuş, evine yolla."

Şengül daha fazla duramadı. Ali’nin o gözdağı kulağında çınlaya çınlaya merdivenleri alelacele indi. Dışarı çıktığında gece sokağa çökmüştü. Karşı kaldırıma, hâlâ dizlerini göğsüne çekmiş, dünyadan habersiz oturan Naz’a doğru adımlarını attı. Yüzüne bu defa Ali’nin korkusuyla karışık, temkinli ve sinsi bir "abla" edası yerleştirmişti.

​Naz’ın tam tepesinde durdu. Gölgesi kızın üzerine düştü.

​"Kız Naz..." dedi Şengül, sesini olabildiğince alçaltarak. "Kalk bakalım oradan. Sana diyeceklerim var."

Naz’ın kalbi boğazında atmaya başladı. "Ne... Ne dedi Şengül teyze?" diye fısıldadı, sesi pürüzlüydü.

​Şengül dudaklarını büküp başını iki yana salladı. "Yüzüme karşı 'Ben Naz’ı öz kardeşimden ayrı tutmam, o benim kardeşimdi, kardeşim kalacak' dedi. 'Yüzüne karşı söylersem kızın gururu kırılır, rencide olur. O yüzden benim söylememi istedi."

Naz duyduğu her bir kelimeyle sanki göğsüne ağır bir taş oturmuş gibi soluksuz kaldı. "Kardeşim" lafı, ruhunda zaten ince ince yanan ateşi bir anda dev bir yangına çevirdi.
​Şengül tam bu sırada Ali’ye verdiği sözün arkasına saklanıp zehrini alttan alttan akıtmaya devam etti. Naz’a doğru bir adım daha yaklaşıp sesini sertleştirdi.

​"Sonra da bana döndü, dedi ki: 'Şengül teyze, söyle o kıza, biraz da yerini bilsin! Ben onun abisi yaşındayım, kaç yaş büyüğüyüm ondan, olmayacak duaya amin demesin dedi," dedi.

​Şengül, Ali'nin ağzından bu yalanı da uydurup Naz'ın yüzüne vururken kızın gözlerindeki o son ışığın da sönüşünü zaferle izledi.

​Naz olduğu yerde donakaldı. Göğsü hızla inip kalkıyor, dişlerini birbirine kenetlemekten çenesi titriyordu. Gururu, masum sevdası, Ali’ye duyduğu o çocuksu hayranlık... hepsi tek bir anda, Şengül’ün o acımasız diliyle paramparça olmuştu. Ali onu sadece bir "çocuk" veya "kardeş" olarak reddetmemiş, bir de üstüne "yerini bil" diye haber göndermişti—en azından Naz’ın zihninde artık bu böyleydi.

Mesajın iletildi yazısı ekranda belirdiği an telefonunu cebine kaydırdı ve arkasına yaslandı. Nevin’in bu mesajı okuduğu an evde kopacak olan fırtınayı, Meyra’nın yaşayacağı o çaresiz yıkımı ve Ali’nin bu kaosun ortasına nasıl düşeceğini zihninde canlandırdı.

Nevin’in telefonuna düşen o mesaj, sadece bir dedikodunun fitili değil; altı yıl önce o kaldırımda dökülen her damla gözyaşıyla ve acıyla birikecek fırtınanın habercisiydi.

​Ekranı karartıp masaya fırlattı. Kalbi göğsünü dövüyordu ama bu kez korkudan ya da hücrelerine kadar işleyen o 16 yaşındaki çaresizlikten değil; saf bir öfkenin ve zehirli bir rahatlamanın verdiği o karanlık güçtendi.

-

Aynı dakikalarda, mahallenin diğer ucunda, Nevin elindeki telefonla mutfak tezgahının başında adeta taşa kesmişti. Ekrandaki satırlar gözlerinin önünde büyüyor, kelimeler birbirine karışıyordu.

"Evlenmeden hamile kalmış diyorlar... Ali'yle ne yaptıkları belli değil...”

​Nevin’in eli titredi, telefon neredeyse parmaklarının arasından kayıp düşecekti. Kanı çekilmiş gibi yüzü sarardı. Meyra... Gözünden sakındığı, üzerine titrediği, mahallede adı lekesiz bilinen kızı... Şimdi bu iftira bütün mahallenin diline mi düşecekti?

​Şok yerini yakıcı bir öfkeye bıraktı. Yüzü sinirden kıpkırmızı kesildi, elleri titreyerek başörtüsünü bağladı ve bir saniye bile düşünmeden evden fırladı. Sokak lambalarının altında, gözü hiçbir şeyi görmeden doğrudan Ali’lerin evine doğru yürüdü. Meyra kaç gündür Ali’nin evinde kalıyordu zaten; Nevin de komşuların bakışlarını saymaz olmuş, kızı orada diye ses etmemişti. Ama bu mesaj... Bu mesaj gururunu, şerefini yerle bir etmişti.

​Ali’nin evinin önüne geldiğinde merdivenleri üçer beşer çıktı. Kapıya öyle bir yüklendi ki, yumruklarının sesi boş binada yankılandı. Meyra kapıyı açar açmaz, ne olduğunu anlayamadan suratına inen o sert tokatla sarsıldı.

"Anne?" dedi Meyra, sesindeki o ani korkuyla. "Ne yapıyorsun ya?"

Nevin ise attığı tokadın ateşiyle göğsü hızla inip kalkarak içeri daldı. Kapıyı arkasından öyle bir çarptı ki koridordaki aynalı portmanto zangırdadı. Yüzü öfkeden ve utançtan kıpkırmızı kesilmişti, parmakları zangır zangır titriyordu. Meyra’nın tepesine dikildi.

​"Sen ne yaptın?!" diye bağırdı Nevin, sesi binayı inletecek bir tonda yırtılarak. "Siz ne haltlar karıştırdınız bu evde?!"

​Meyra yanağındaki o sızıyı bastırmaya çalışırken geri adım attı, sesi titreyerek, "Anne... Ne oluyor ya?"

"Elinin körü oldu!" diye bağırdı Nevin, gözlerinden süzülen öfke ve utanç yaşlarıyla. Ekrandaki yazıyı Meyra’nın gözünün dibine kadar soktu. "Al! Al oku! Bak ne olmuş! 'Evlenmeden hamile kaldı' diyorlar senin için! 'Adınız iki paralık oldu' diyorlar!"

​Meyra ekrandaki zehirli satırları daha tam süzemeden, Nevin hırsını alamayıp kızının omzundan tuttuğu gibi geriye doğru savurdu.

​"Ben seni bunun için mi büyüttüm ha?! Mahallenin diline peşkeş çekilesin diye mi baktım gözünün içine?!"

"Nevin! Ne oluyoruz, ne bu gürültü?!" diyerek içeri daldı Aydan.

​Salondaki manzarayı görünce kanı dondu. Nevin, Meyra’nın tepesinde gözü dönmüş bir halde duruyordu; Meyra ise yerde, yanağı kıpkırmızı, kollarını kapanmış ağlıyordu.

Nevin, Aydan’ın içeri girmesiyle birlikte öfkesini yöneltecek yeni bir hedef bulmuş gibi arkasına döndü. Gözleri kan bürümüş halde, elindeki telefonu Aydan’ın yüzüne doğru sallayarak avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı.

​"Sen ne soruyorsun hâlâ Aydan?! Ne olduğunu bu namussuz oğluna, bu iffetsiz kızıma soracaksınız!"

​Aydan neye uğradığını şaşırarak bir adım geriledi. "Nevin, sen ne diyorsun Allah aşkına? Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin?!"

​"Duyuyor Aydan, duyuyor!" diye haykırdı Nevin, gözlerinden yaşlar boşanırken. Telefonu Aydan’ın göğsüne doğru fırlatır gibi bastırdı. "Al, al oku! Bütün mahalle bunu konuşuyor! Sizin o öve öve bitiremediğin dürüst oğlun, benim kızımı evlenmeden hamile bırakmış! Adımızı iki paralık ettiniz, el aleme rezil ettiniz bizi!"

​"Tövbe de, ağzını topla!" dedi Aydan, sesi titreyerek ama yine de dik durmaya çalışarak. "Benim oğlum öyle bir şey yapmaz! Kim atıyor bu iftirayı, kime inanıp da basıyorsun burayı?!"

​"Ne iftirası Aydan, ne iftirası?!" diye köpürdü Nevin, Aydan’ın üzerine yürüyerek. "Kaç gündür burada yatıp kalkıyor zaten!Komşular yüzüme bakıp bıyık altından gülerken ben kızımın arkasında durdum! Siz benim namusumu, temizliğimi kullandınız! Oğlun kızımın namusunu kirletti!"

Aydan, Nevin’in Meyra’ya tekrar saldırmak için yaptığı hamleyi görünce daha fazla dayanamadı. Senelerdir komşuluk ettiği, halden anladığı kadının gözünün bu kadar dönmesi ve kendi evinde terrör estirmesi Aydan’ın sabrını taşırdı. Meyra’yı gövdesiyle tamamen arkasına alıp bir duvar gibi Nevin’in karşısına dikildi. Yüzü sertleşti, gözlerindeki o mülayım ifade yerini kasırga öncesi bir sessizliğe bıraktı.

​"Yeter Nevin!" diye bağırdı Aydan, sesi evin içinde tokat gibi patladı. "Yeter artık, kendine gel! Benim evimde, benim gözümün önünde ne kızıma vurabilirsin ne de oğluma namussuz diyebilirsin! İftiraya, komşu dedikodusuna kanıp gözün kör olmuş senin!"

​Nevin neye uğradığını şaşırıp bir an duraksasa da hırsından kuduruyordu. "Aydan sen ne diyorsun, neyi savunuyorsun hâlâ?!"

​"Arkadaşımsın diye seni kırmak istemiyorum Nevin!" dedi Aydan, parmağıyla hışımla dış kapıyı göstererek. "Aklını başına toplayana, ne konuştuğunu bilene kadar çık git benim evimden! Dört duvar arasında kendi evladını katledeceksin hırsından! Çık git!"

Nevin gözyaşları ve nefretle kızaran yüzünü koridora, yerde büzülmüş titreyen Meyra’ya doğru uzattı.

"Yazıklar olsun! Duydun mu beni, yazıklar olsun! diye haykırdı Nevin, gözlerinden alevler saçarak. Meyra’ya bakıp parmağını salladı. "Benim senin gibi bir kızım yok artık! Evlatlıktan reddediyorum seni! Analık hakkımı helal etmiyorum! Bundan sonra o kapıdan içeri adımını atarsan bacaklarını kırarım! Ne ölün gelsin evime, ne dirin! Bittin sen benim için, bittin!"

​Nevin son bir nefretle Meyra’ya tükürür gibi baktı, ardından Aydan kapıyı Nevin’in yüzüne hırsla kapattı. Aydan, kapının arkasındaki o ağır sessizlikte bir an öylece kaldı. Kalbi yerinden çıkacak gibi atıyordu ama arkasını dönüp yerdeki Meyra’ya baktığı an, içindeki bütün öfke uçup gitti. Meyra, bir köşe sıkışmış, elleri karnında, yanağında kıpkırmızı bir tokat iziyle sessizce hıçkırıyordu. Aydan, canından öte gördüğü bu kızın o halini görünce ciğeri yandı.

​Hiç tereddüt etmeden koşup Meyra’nın yanına diz çöktü. Yılların merhametiyle, ana şefkatiyle kollarını açıp kızı sımsıkı bağrına bastı.

​"Geçti yavrum, geçti... Ağlama, buradayım ben," dedi Aydan, sesi titreyerek. Meyra’nın saçlarını öptü, okşadı. "Biliyorum ben seni, bilmez miyim hiç? Sakın kulak asma o laflara, anandır, öfkesi geçince anlayacak..."

Meyra, Aydan’ın o sıcak, koruyucu koynuna sığınır sığınmaz bendini aşan bir nehir gibi hıçkırıklara boğuldu. Başını Aydan’ın omzuna gömdü, elleriyle teyzesinin hırkasına tutundu.

​Aydan, kızı göğsünde bastırıp sakinleştirmeye çalışırken gözü Meyra’nın ellerine kaydı. Meyra refleks olarak hâlâ karnını korur gibi tutuyordu, yüzündeki o tarifsiz korku sadece yenen tokadın acısı değildi. Aydan o an bir ananın hissiyle kederin arkasındaki o gerçeği sezdi; içini ılık, derin ama endişeli bir kabulleniş kapladı. Hiçbir şey sormadı, sormazdı da. Sadece kızın başını daha bir merhametle okşadı, "Geçti..." diye fısıldadı.

​Meyra biraz olsun nefes almaya başlayınca Aydan yavaşça geri çekildi. Kızın gözyaşlarını başörtüsünün ucuyla sildi, yüzünü avuçlarının içine aldı.

"Meyra..." dedi Aydan, nefesini tutup kızı süzerek. "Bana bak kızım."

​Meyra başını daha da öne eğip gözlerini kaçırmaya çalıştı ama Aydan çenesinden tutup yüzünü hafifçe yukarı kaldırdı.

​"Doğruyu söyle bana," dedi Aydan, sesi fısıltıyla karışık bir ağırlıkla salonda yankılanırken. "Bu mesaj... Bu laflar doğru mu Meyra? Sen hamile misin?"

​Meyra’nın gözlerinden yeni bir damla yaş süzüldü, dudakları titredi. Ne "hayır" diyebildi ne de "evet"... O suskunluk, Aydan için en net cevap oldu.

"Halledeceğiz... Ama Ali’ye söylemeyeceğiz."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

55okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…