Bölümler 19Şu an: BÖLÜM 18: LAZ KIZI
- 1 GİRİŞ288 kelime
- 2 BÖLÜM 1: GEÇMİŞİN AYNASI5.438 kelime
- 3 BÖLÜM 2: RUHUMUN YARISI5.664 kelime
- 4 BÖLÜM 3: MİSAFİR5.066 kelime
- 5 BÖLÜM 4: İKİ RUH6.117 kelime
- 6 BÖLÜM 5: TEHLİKE ÇANLARI9.435 kelime
- 7 BÖLÜM 6: KARGALAR SOFRASI6.704 kelime
- 8 BÖLÜM 7: İMERA FERA4.673 kelime
- 9 BÖLÜM 8: NAYİNO5.249 kelime
- 10 BÖLÜM 9: DİLHUN9.787 kelime
- 11 BÖLÜM 10 (ÖZEL BÖLÜM)7.883 kelime
- 12 BÖLÜM 11: HİCRAN9.482 kelime
- 13 BÖLÜM 12: KIŞ RÜZGARI5.146 kelime
- 14 BÖLÜM 13: ALENİ7.511 kelime
- 15 BÖLÜM 14: YERALTI8.720 kelime
- 16 BÖLÜM 15: KARADENİZ FIRTINASI16.943 kelime
- 17 BÖLÜM 16: KARA SEVDA13.358 kelime
- 18 BÖLÜM 17: SEVDA ATEŞİ12.427 kelime
- 19 BÖLÜM 18: LAZ KIZI14.614 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölüm Şarkısı: Mor ve Ötesi - Bir Derdim Var
Ali, Meyra’nın parmaklarının kendi kollarını sıkıca kavradığını hissedince, yüzündeki o sert çizgiler biraz olsun yumuşadı. Zifiri karanlığın ortasında, uçurumun kenarındaki o ahşap korkuluklarda, sanki bütün dünyaya karşı tek bir kale gibi kenetlenip kaldılar.
İçerideki fırtınanın ve dışarıdaki ölümün ortasında, o an için sadece ikisi vardı.
Uzaklardan, ormanın derinliklerinden gelen o şüpheli çıtırtı bu defa daha net, daha yakın bir yerden duyuldu. Ağaçların arasından süzülen ince bir gölge, ay ışığının altında milim milim hareket etti. Ali’nin kollarındaki kaslar anında çelik gibi gerildi. Meyra’yı belinden kavradığı gibi tek bir hamlede tamamen arkasına, gövdesinin en güvenli siperine çekti. Sağ eli maharetle belindeki silaha uzanırken, gözleri zifiri karanlığın içinde bir avcı gibi parladı.
"Kıpırdama," dedi Ali, fısıltısı neredeyse duyulmayacak kadar alçak ama ölümcül bir netlik taşıyordu.
Bahçenin karanlık köşesinden, karların üzerine basan hırıltılı nefes sesleri yükseldi. Ancak adam tetiğe basmaya dahi fırsat bulamadı. Ali’nin belinden çektiği tabancadan çıkan patlama, dağın sessizliğini bir bomba gibi yardı.
Kurşunlar karlı zemini ve ahşap korkulukları parçalayarak geçerken, Ali sol koluyla Meyra’yı tamamen gövdesine siper edip tek hamlede kapının eşiğinden içeri savurdu.
"Barış! Arka odaya!" diye kükredi Ali, sesi evdeki bütün camları titretecek kadar gür ve korkunçtu.
Barış eliyle anında Meyra’nın kolundan tutup onu korumaya alırken, Özgür ile Kenan pencerelerden gelen gölgelere karşı seri atışlarla karşılık veriyordu. Odanın içi bir anda barut dumanıyla, havada uçuşan tahta kıymıklarıyla ve kulakları sağır eden silah sesleriyle doldu. Ali, Meyra’nın arkasından içeri girer girmez ahşap kapıyı omzuyla öyle bir kapattı ki kilit mekanizması yerinden oynadı; ardından demir sürgüyü fırtınaya tutunur gibi büyük bir öfkeyle yerine geçirdi.
Meyra, Barış tarafından arka odanın güvenlilığına doğru çekilirken, son bir kez başını çevirip Ali’ye baktı. Adamın yüzündeki o zifiri karanlık, o korumacı ve acımasız öfke, dışarıdaki yüzlerce düşmana tek başına kafa tutmaya yemin etmiş bir celladın bakışıydı.
Arka odanın kırık pencere boşluğundan içeri sızan buz gibi dağ rüzgârı, duman altı olmuş odanın havasını bir anda buz gibi kesti. Ali koridora çıkıp Barış’ın yanına doğru adımlayacağı sırada, dışarıdaki karların üzerinde yankılanan o yabancı, tok ve kimseden korkusu olmadığı her halinden belli olan bir ses yayla evinin etrafını sardı. Topuklu çizmelerin sesi geceyi buz kesti, siyah kabanlı bir kadın sesi duyuldu.
Karanlığın, ağaç gölgelerinin ve uçurumun kenarındaki sisin içinden yavaşça süzülerek çıkan siluet netleşti. Üzerinde kalın siyah kabanı, saçları rüzgârda savrulan, siyah deri eldiveniyle silahı son derece profesyonel bir soğukkanlılıkla tutan biriydi gelen.
Derya Karasu.
Derya, elindeki silahın namlusunu hafifçe indirip doğrudan evin açık kalan kapısına, içerideki Ali’ye doğru baktı. Yüzünde ne bir korku ne de acele vardı; aksine, yıllardır bu dağda hesabın kapatılmasını bekleyen birinin o tehlikeli tebessümü hakimdi.
"Kim ula benim evime girmeye cesaret eden o şerefsiz," diye seslendi Derya, sesi rüzgârı kesip geçecek kadar netti.
Barış silahını indirip şaşkınlıkla pencereye doğru dönerken, Ali’nin adımları olduğu yerde çivi gibi çakıldı. Gözlerindeki o acımasız avcı öfkesi bir an için dondu; kaşları çatıldı. Bu sesi tanıyordu. Ya da tanımak istemiyordu.
"Laz kızı..."
Ali'nin dişlerinin arasından sızan o kelime, adeta okun yaydan çıkışı gibi zehirli ve keskin bir öfkeyle döküldü. Bu dağın, bu coğrafyanın kurallarını bilen ama o kuralları kendi zevkine göre eğip bükmekten başka bir şey yapmayan tek kadınıydı o.
"Kim lan bu laz kızı?" dedi Barış nefes nefese.
Derya'nın dağın ayazında yankılanan o sesi, ortalıktaki barut kokusuna inat meydan okurcasına saftı.
"Üçe kadar sayıyorum," diye bağırdı Derya, elindeki silahla havaya doğru ateş atarak. "Ya her kimsen sessizce aşağı in, yoksa gelip beyninin pekmezini akıtacağım."
"Allah'ın manyağı..." diye tısladı Ali göz devirirken. Kenan, omzundan sızan kanı unutup şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Karşıdaki onca adam, ölümün burnunun dibinde soluduğu bu cehennem ortamı yetmezmiş gibi, bir de dağın en belalı delisi buraya konmuştu.
"Lan Ali," dedi Barış, sesindeki o inanmaz tınıyla tüfeğini biraz daha sıkı kavrayarak. "Bu kadın sağlam kasaya benziyor."
Ali gözlerini devirip derin ve küfür dolu bir nefes çekti içine. Ömründe bu kadar sinir bozan, bu kadar kafasının dikine giden ikinci bir insan evladı daha tanımamıştı.
Dışarıdan Derya’nın o karları ezen ayak sesleri ve hemen ardından meydan okuyan sesi bir kez daha yankılandı.
"Bir! İki..." diye gürledi Derya, arkasındaki kayalardan birine rahatça yaslanmış, elindeki tüfeği omuzlamış bir şekilde evin kapısına doğru sırıtarak bakıyordu. "Bak vallahi saymam biter, o kapıdan içeri girdiğim an kafanı patlatırım ha!"
"Üç!" diye bağırdı Derya. Sesi karların üzerinde yankılanırken, tek bir saniye bile beklemeden ahşap merdivenleri koşarak tırmandı ve doğrudan yayla evinin açık kalan kapısının pervazına yaslandı. Elindeki silahı hafifçe indirmiş, yüzünde o her zamanki deli ve korkusuz gülümsemeyle doğrudan Ali’nin gözlerinin içine bakıyordu.
Ali, Derya’nın içeri dalmasına izin vermemek için tam bir adım atıp yolu kesecekti ki, evin arka cephesinden gelen o kulak sağır edici patlama sesiyle bütün bina yerinden sarsıldı.
Ali, kadının "Canım sıkıldı geldim" der gibi bakan o rahat yüzüne baktı, bir an için ne diyeceğini bilemeyip öylece kaldı. Başını iki yana sallayıp derin bir "allah sabır versin" nefesi çekti.
"Ulan Allah'ın delisi..." dedi Ali, sesi inanmazlık ve sinir arasında gidip gelirken. "Allah'ın manyağı! Niye eve fuhuş operasyonu yapar gibi dalıyorsun?"
Derya'nın yüzündeki o inatçı ve cüretkar tebessüm bir milim bile solmamıştı.
"Ne bileyim hırlı mısınız hırsız mı," dedi Derya, sesindeki o neşeli ve umursamaz tınıyla tüfeğini parmaklarının arasında hafifçe döndürerek. "Bu yayla evine benden başkası giremez. De bakayım bana şimdi, evimde ne yapıyorsun ula sen?"
Derya lafını bitirir bitirmez tek hamleyle sağdaki kırık pencerenin dibine çömeldi, dışarıdaki karanlıkta hareket eden bir gölgeyi gördüğü gibi silahını doğrulttu. Kurşun gecenin sessizliğini ve dışarıdaki adamların küfürlerini yardı geçiti. Derya memnuniyetle sırıtarak arkasındaki Ali’ye göz kırptı.
"Eve kadın mı attınız yoksa?" dedi gülerek.
Arka odanın kapı aralığından dışarıyı dinleyen Meyra, kadının doğrudan konuyu kendisine getirmesiyle birlikte buz kesildi. Ali ise Derya’nın o dertsiz tasasız ama her şeyi şakaya vurup işin gerçeğini parmak ucuyla tutan tavrı karşısında dişlerini sıktı; kadının bu deli hali ne kızdırabiliyor ne de tamamen atılmasına izin veriyordu. Çünkü Derya’yı çok iyi tanıyordu.
"Tövbe tövbe..." dedi Ali, sinirle saçlarını çekiştirirken. O sırada Derya’nın tekrar havaya sıkmasıyla kıpırdanan kapı yavaş yavaş açıldı. İçeriden titreyen bacaklarıyla Meyra süzüldü.
Derya, oturduğu pencerenin kenarından kafasını hafifçe uzatıp dışarıya yeni bir mermi sürecekken, arkasından gelen o tahta gıcırtısıyla birlikte duraksadı. Gözlerini hafifçe kısıp omzunun üzerinden geriye, koridorun karanlığına doğru baktı.
Karanlık koridorun köşesinde, titreyen elleriyle üzerindeki hırkanın etrafına sarınmış, yüzü kireç gibi beyazlamış bir kadın süzülerek çıkıyordu. Meyra... Dışarıdaki cehennemin, barut kokusunun ve bu deli kadının seslerinin ortasında daha fazla saklanamayacağını anlayan o kırılgan enkaz, nihayet gün yüzüne çıkmıştı.
Derya, silahını indirdi. Yüzündeki o neşeli, alaycı sırıtış bir anda silindi; yerine kadının o halini süzen, her şeyi şıp diye anlayan keskin, meraklı ama bir o kadar da tepkisiz bir bakış yerleşti. Derya bu kızı ilk defa görüyordu. Kim olduğunu, nereden geldiğini bilmiyordu ama kadının gözlerindeki o korkunun, o darmadağın olmuşluğun sadece dışarıdaki adamların kurşunlarından ibaret olmadığını anlamak için dahi olmaya gerek yoktu.
"Ooo..." diye fısıldadı Derya, sesi bu sefer alaydan uzak, şaşkınlıkla karışık bir ton taşıyordu. Tüfeği elinde serbestçe sallanırken gözlerini Meyra’nın üstünden bir an olsun ayırmadı. "Demek misafirimiz buymuş ha? Koca dağ evini ayağa kaldıran kraliçe meğer buradaymış."
Ali, Meyra’nın odaya adım attığını gördüğü an bizzat cehennemin ateşine basmış gibi gerildi. Hızlı adımlarla aradaki mesafeyi kapatıp Meyra’nın önüne dikildi; kadının o pişkince gülüşüne karşı derin bir nefes verip başını iki yana salladı; dişlerinin arasında gizli bir homurtuyla elini havaya kaldırdı. Söylenecek sözün, atılacak fırçanın bu kadına sökmediğini ezbere biliyordu. Yıllardır bu dağda birbirlerinin sinir uçlarına basarak yaşamayı öğrenmişlerdi işte; ne biri altta kalırdı ne de iş cidden o kavga dediğimiz kılıç kalkan noktasına varırdı. Sadece saf, inat dolu bir didişmeydi bu.
"Allah’ım, sabır..." diye mırıldandı Ali, yüzünü sıvazlayıp yeniden pencereye doğru dönerken. "Seninle uğraşacağıma Kuzey’in bütün sülalesiyle tek başıma dövüşseydim daha az yorulurdum, laz kızı."
Derya, Ali’nin bu söylenmesine karşılık omuzlarını neşeyle silkti. Silahını duvara yaslayıp ellerini iki yana açtı; yüzünde hâlâ o iğneleyici ama eğlenceli sırıtış duruyordu.
"Bunu iltifat olarak kabul ediyorum," dedi Derya, sanki çok mantıklı bir şey söylüyormuş gibi kafasını hafifçe yana eğerek. Daha sonra gözleri yavaşça Meyra’ya döndü. "Şimdi de bakayım bana... Kim bu kız? Yoksa sevgilin falan mı?"
Ali, Derya’nın o lafı doğrudan çengeline takıp yine en merak edeceği yerden sormasına karşı derin bir iç çekti. Başını iki yana sallayıp, sanki bu soruyu duymamak için can atıyormuş gibi yüzünü sıvazladı.
"Karım," dedi Ali, sesi ne bir şaka tınısı taşıyor ne de geri vites yapmaya niyetli bir ton barındırıyordu; tam aksine, bu deli kadının o meraklı dilini bir hamlede kesip atacak kadar net ve keskin çıkmıştı. "Meyra Karan."
Derya’nın o an yüzündeki o alaycı, neşeli sırıtış dondu kaldı. Gözleri hafifçe büyüdü; önce Ali’nin o taş kesilmiş yüzüne, ardından arkasında korkuyla sinmiş duran Meyra’ya çevrildi. Birkaç saniye boyunca evde sadece dışarıdan gelen rüzgârın uğultusu ve tahtaların gıcırtısı duyuldu. Meyra, Ali’nin arkasında sessizce dururken, bu iki kişinin ölüm kalım savaşının ortasında sanki köy kahvesinde çay içiyormuş gibi laf dalaşına girmesine şaşkınlıkla baktı. Korkusu bir an için hafifler gibi olmuştu ama bu tablonun gerçekliğini hâlâ idrak edemiyordu.
Derya’nın o an yüzündeki o alaycı, neşeli sırıtış dondu kaldı. Gözleri hafifçe büyüdü; önce Ali’nin o taş kesilmiş yüzüne, ardından arkasında korkuyla sinmiş duran Meyra’ya çevrildi. Birkaç saniye boyunca evde sadece dışarıdan gelen rüzgârın uğultusu ve tahtaların gıcırtısı duyuldu.
"Ha..." dedi Derya, sonunda şaşkınlığını üzerinden atıp kaşlarını hafifçe kaldırarak. Sesindeki o cüretkar ton yerini ani bir merak dalgasına bırakmıştı. "Baştan deseydin ya. Bizde kadınlara saygısızlık olmaz, biliyorsun."
Meyra, bu deli kadının ölüm kalım savaşının ortasında hâlâ laf sokacak bir yer bulmasına şaşkınlıkla bakarken, karnındaki o sancı ve içindeki o zehirli şüphe nefesini kesmeye devam ediyordu. Ali’nin "karım" demesi dışarıdakiler için belki bir kalkan, Derya içinse anlık bir eğlence malzemesiydi; ama Meyra için göğsüne saplanan paslı bir bıçaktı. Çünkü o sıfatı hak etmediğini, o kirlenmişliğiyle o adama yük olmaktan başka bir şey yapmadığını biliyordu.
Ali, Derya’nın bu rahatlığına karşı dişlerini sıktı; kadının bu durumdan bile dalga geçecek malzeme çıkardığını görünce sabrı yine son raddeye geldi. Çenen bir saniye durmasa, Laz Kızı, belki dağın başına toplanan o itleri daha çabuk postalardık," diye tısladı Ali, sesi zehir gibi keskin çıkmıştı.
Derya hiç istifini bozmadı, sadece gülerek ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı. "Tamam, tamam, kızma enişte! Kızla arana girmeye niyetim yok," dedi, ardından yüzünü Meyra’ya çevirdi. "Memnun oldum canım."
-
Dağın tepesindeki o koca yayla evinde sabahın sessizliği, dışarıdaki rüzgârın ahşap pencereleri döven uğultusuyla ikiye bölünüyordu. Gece boyu süren o dondurucu ayazın yerini, camlara vuran puslu bir gün ışığı almıştı. Evin içindeki herkes gece yaşadıkları o ölümcül gerilimin, korkunun ve yorgunluğun yüküyle derin bir uykunun kollarına bırakmıştı kendini.
Odanın ortasındaki rahat koltukta Ali, sırtını duvara yaslamış duruyordu. Meyra ise başını Ali’nin dizine koymuş, bir eli Ali’nin ceketinin kenarına sıkı sıkıya dolanmış halde mışıl mışıl uyuyordu. Ali’nin sert, sert parmakları dalgınca genç kadının saçlarının arasında geziniyor; Meyra her derin nefes alışında Ali’nin dizinde hafifçe kıpırdıyordu. Yüzündeki o günlerdir süren gerginlik, Ali’nin dizinin sıcaklığıyla yerini tam bir teslimiyete bırakmıştı.
Tam o sırada, evin hemen dışından, bahçeden yükselen o sağır edici ses patladı. Silah sesleri ahşap duvarlarda yankılanıp odanın içine bir balyoz gibi indiği an, Meyra fırlayarak yerinden sıçradı.
"Ali!" diye haykırdı Meyra, gözleri yarı açık, ne olduğunu anlayamadan, kalbi güm güm atarak çırpındı. Nefes nefese kalmış, etrafına deli gibi bakınıyordu. Ellerini Ali’nin göğsüne koyup kontrolsüzce etrafı taradı.
Ali bile bir anlık refleksle elini belindeki silaha atmış, gözlerini çatıp kapıya kilitlenmişti. Ama dışarıdan gelen seslerin ritmini ve hemen ardından yükselen boş kovan şakırtısını duyunca derin, hırıltılı bir nefes verip elini silahtan çekti. Ali bile bir anlık refleksle elini belindeki silaha atmış, gözlerini çatıp kapıya kilitlenmişti. Ama dışarıdan gelen seslerin ritmini ve hemen ardından yükselen boş kovan şakırtısını duyunca derin, hırıltılı bir nefes verip elini silahtan çekti.
"Ulan senin ben..." diye homurdandı Ali, çatık kaşlarının altından gözlerini yumup alnını ovuştururken.
Aşağı kattan da aniden panik dolu gürültüler, devrilen sandalyeler ve Barış ile Kenan’ın söve söve uyanma sesleri yükseldi.
"Deprem oluyor!" diye bağırıyordu Barış aşağıda, koridorda birbirlerine çarparak koşuşturuyorlardı. Pencereden dışarı bakıldığında ise tablo bambaşkaydı. Derya, avludaki derme çatma ahşap çitin üstüne dizdiği cam şişelerine doğru, elinde şarjörünü yeni değiştirmiş bir silahla dikilmişti. Rüzgâr sarı kumral saçlarını yüzüne savururken, gözlerini kırpmadan hedef tahtasına dönüştürdüğü kutulara tek tek tetiği çekiyordu. Sabaha karşı içindeki o Duru’nun acısını, öfkesini ve hırsını tek başına atış talimi yaparak kurşunlara boşaltıyordu.
Meyra, Ali’nin dizinde hâlâ tir tir titrerken ve şoktan ne yapacağını bilemez halde Ali’nin yüzüne bakarken, Ali gözlerini pencereden dışarıdaki Derya’ya dikti.
"Sakin olun, bir şey yok..." dedi Ali, sesi uykudan boğuk ama bir o kadar da sinirli çıkarak. Meyra’nın omzuna kolunu sarıp onu tekrar kendine doğru çekti. "Günlük rutin hali."
"Hep böyle bir kız istemiştim!" dedi Kenan, doğum gününde istediği hediye alınmış küçük bir çocuk gibi sevinerek. Kenan’ın bu neşesi üzerine Barış, hâlâ uykunun ve paniğin etkisiyle arkasından Kenan’ın ensesine okkalı bir tokat patlattı.
"Aynen gerizekalı!" diye bağırdı Barış, sesini dışarıya hissettirmemeye çalışarak ama öfkeyle fısıldayarak. "O kız da sana bakacaktı zaten. 'Aa Kenan, ben de seni bekliyordum' diyecekti!"
Kenan, ensesini ovuştururken yüzünü buruşturdu ama sırıtışını bozmamakta ısrarcıydı. "Ne var lan? Ben sert kız seviyorum, suç mu? Kız darmadağın ediyor ortalığı, imrenmek de mi yasak?"
"Lafla imrenilmez, dayakla imrenilir! Kes sesini de Ali duymasın, sabah sabah ikimizi de o şişelerin yanına hedef diye diker valla!" diye fısıldadı Barış, kapının kenarından yukarı kattaki merdivenlere ürkek bir bakış fırlatarak.
Ali, Kenan ile Barış’ın aşağıdan gelen kavgalarına dönüp bakmadı bile. Derya’nın bu sabaha karşı deli fişek hallerine, kafasına estiği gibi dağın ortasında atış yapmalarına, uykusuzluğunu şiddetle bastırma çabalarına yabancı değildi; yıllardır bu masada, bu kirli sokaklarda ve dağlarda birlikte piştiklerinden, Derya’nın neyi, neden yaptığını çok iyi biliyordu.
Pencereyi sert bir hareketle kapatıp arkasını döndü. Odadaki o gergin ama bir o kadar da rahatlamış havayı inceden süzdü. Meyra’nın oturduğu sedirden ona baktığını, gözlerindeki o yorgun ama minnet dolu pırıltıyı gördü; yüzündeki o sert çizgiler anında biraz olsun yumuşadı.
"Sen burada kal," dedi Ali, sesindeki o buyurgan ama şefkatli tonla Meyra’ya doğru eğilip saçlarına hafifçe dokunarak. "Hemen döneceğim."
Meyra koltukta başını sallarken, Ali belindeki silahını yeniden yerine sabitledi ve odadan çıkıp hızla tahta merdivenlerden aşağıya süzüldü.
Aşağıda Kenan’ı hâlâ azarlayan Barış’ı ve köşede sinmiş diğerlerini geçip kapıyı sertçe ittirdi. Dondurucu Karadeniz ayazı ve barut kokusu doğrudan yüzüne çarptı. Avlunun ortasında, hâlâ elindeki silahın namlusundan tüten ince dumanı umursamadan boş çite bakan Derya’nın yanına doğru, ayakları dağın toprağına ağır basarak yürümeye başladı.
Derya, Ali’nin arkasından yaklaştığını adım seslerinden değilse bile o ağır havasından hemen anladı; ama ne silahı indirdi ne de başını çevirdi. Sadece çitin üzerine yeni bir cam şişeyi koyup şarjörünü yeniledi.
"Günaydın," dedi Derya, sesi rüzgârda yankılanırken. "Uykun bölündü diye kalay çekmeye geldiysen hiç yorulma, Ali. Gidip uykuna kaldığın yerden devam edebilirsin. Ben buradayım."
Ali, Derya’nın hemen yanına kadar sokuldu. Bir elini cebine sokup gözlerini genç kadının gerilmiş omuzlarına dikti; sesindeki o bıkkın ama bir o kadar da korumacı tınıyla konuştu.
"Uykumun bölündüğü falan yok, laz kızı," dedi Ali, elini uzatıp Derya’nın elindeki silahın namlusunu sert ama net bir hareketle aşağıya, toprağa doğru bastırdı. "Bok var gibi sabahın köründe mermi yakıyorsun. Kuzey’in piçleri daha uyanmadan dağı ayağa kaldıracaksın."
Derya, silahın namlusu aşağı indirilirken dişlerini sıktı, başını çevirip doğrudan Ali’nin o katran karası gözlerinin içine baktı. Gözlerindeki o uykusuzluğun kan çanağına çevirdiği bakışta, Duru’nun acısıyla bilenmiş o inat vardı.
"Kalkarsa kalksın, Ali," dedi Derya, sesi fısıltı gibi ama bıçak keskinliğinde çıkarak. "Çünkü o kız senin için ne ifade ediyorsa... o sahilin kumlarında bıraktığımız da benim canımdı. İçimdeki o ateşi başka türlü söndüremezsin. Anlıyor musun?"
Ali, Derya’nın bu hırçın meydan okumasına karşı tek kelime etmedi. Aralarındaki o acı dolu ortak geçmişin ve kardeşliğin ağırlığı o an avluya çöktü. Uzun parmaklarıyla Derya’nın omzundan sertçe kavrayıp onu kendine doğru hafifçe sarstı; yüzündeki o katı ifade bir anlığına kırıldı.
"Biliyorum," dedi Ali, sesini alçaltarak. "Ama mermileri havaya sıkmakla o adamlardan intikam alınmaz, Derya. İçerideki işimiz bittiğinde, o cehennemin kapısını asıl o zaman çalacağız. Şimdi indir o silahı, içeri geçiyoruz."
Derya, Ali’nin omzundaki o sert baskıya rağmen başını bir milim bile eğmedi. Gözlerindeki o inat, Karadeniz’in hırçın dalgaları gibi kıyıya vurup duruyordu.
"Aç değilim," dedi Derya, sesi dişlerinin arasından sızan bir zehir gibi fısıltıyla dökülürken. Ali, Derya’nın bu dik başlılığı karşısında sabrının son sınırında olduğunu gösteren derin, öfkeli bir nefes çekti içine. Başını iki yana sallayıp elini Derya’nın omzundan çekti.
"Seninle bu inat savaşını burada bitiremeyeceğim galiba, laz kızı" diye mırıldandı Ali, sesindeki o tehlikeli tınıyla. Omuzlarının gerildiğini, sırtındaki o kasların yay gibi gerildiğini odadakiler bile net bir şekilde hissedebiliyordu. Başını yavaşça omzunun üzerinden arkaya, avlunun ortasında dikilen o inat yumağına çevirdi. Gözlerindeki o katran karası öfke, bu kez saf bir çaresizlikle karışık hırsla parladı.
"Derya," dedi Ali, dişlerinin arasından tıslayarak. Sesi bu sefer sadece bir uyarı değil, bardağı taşıran son damlanın habercisiydi. "Sabrımı zorlama. İçeri giriyorsun, dedim."
"Girmiyorum, dedim" diye bağırdı Derya, rüzgârın uğultusunu bastıran o hırçın sesiyle. Başını dikleştirip Ali’nin gözlerinin içine dikti baktı. "Ne yapacaksın Ali? Kolumdan tutup zorla mı sokacaksın? Dene ve gör."
Evin kapısından kafasını uzatan Kenan, elindeki yarım bardak çayla manzarayı izlerken fısıltıyla Barış’a döndü.
"Oğlum bunlar kesin daha ilk haftada evi birbirine katacaklar. İnatlarında on numara beş yıldız yarışıyorlar. Dişe diş kana kan hesabı."
Barış, Kenan’ın ensesine bu kez tokat değil, doğrudan çay bardağını dökmemesi için dirseğiyle sert bir darbe indirdi. "Kes sesini mal! Adam zaten patlamak üzere, şimdi ikimizi de merdivenden aşağı atacak!"
Meyra, kapının eşiğinde durmuş, dışarıda birbirine kilitlenen o iki inatçı adam ve kadının bakışlarındaki ateşi izliyordu. Yüreğindeki korku ve mide bulantısı hâlâ yerli yerindeydi ama bu ikisinin o katı, sarsılmaz inatları sanki evin etrafına çekilmiş görünmez bir duvar gibiydi; ne kadar hırpalansalar da yıkılmıyorlardı. Meyra tam nefesini tutup ne yapacaklarını anlamaya çalışırken, Derya’nın yüzünde aniden meydan okuyan, tehlikeli bir gülüş belirdi. Belindeki silahı bir anda çekip akılalmaz bir hızla doldurdu.
Ali’nin gözleri kısıldı. Gözlerini bir an bile Derya’dan ayırmadan belindeki silahı aynı refleksle çıkardı. Aralarındaki o didişme bir anda dağın tepesinde, buz gibi havanın ortasında sessiz ve gerim gerim gerilen bir silah düellosuna dönüştü. İkisi de silahları birbirlerinin tam göğüs hizasına doğrultmuş, parmakları tetiğin üzerinde beklemedeydi. Ortamda sadece rüzgârın uğultusu ve ikisinin hırslı nefes alıp verişleri vardı.
Evin kapısındaki Kenan’ın elindeki çay bardağı neredeyse kayıp düşecekti. "Oha..." diye fısıldadı, gözleri fal taşı gibi açılarak. "Hatuna bak..."
Barış bu kez Kenan’a vurmayı bile unuttu, dehşetle gözlerini açmış avluya bakıyordu. "Ulan saçmalamayın! Ali! Derya! İndirin lan şu silahları!"
"Geri bas," dedi Derya, silahın arpacığından Ali’nin gözlerinin içine bakarak. Sesinde ne bir korku ne de bir tereddüt vardı. "İlk sen indireceksin o namluyu. Yoksa o tetiğe basarım, biliyorsun."
Ali’nin çene kasları seğirdi, dudaklarında karanlık, alaycı bir tebessüm belirdi. Silahı tutan eli milim bile titremiyordu.
"Beni vurmadan o tetiği çekemezsin laz kızı," dedi Ali, sesi rüzgârın uğultusunda buz gibi yankılanarak. "Bilirim ben seni. İnadın gökyüzüne erse de o kurşun bana işlemez. İndir şu silahı, rezil etme bizi millete."
"Kimin daha inatçı olduğunu bugün bu dağda tescilleyeceğiz," diye bastırdı Derya, adımını bir santim ileri atarak. Meyra ise aralarındaki bu akılalmaz ama bir o kadar da birbirine kenetlenmiş bağı izlerken derin bir nefes verdi. İkisinin de o namluların ucunda bile birbirlerine olan o tuhaf, sarsılmaz güvenleri okunabiliyordu. Birbirlerini asla vurmayacaklarını ikisi de çok iyi biliyordu; bu sadece kimin pes edeceğini sınayan devasa bir ego ve inat savaşıydı.
Ali, Derya’nın o gözlerindeki 'Ölürüm de pes etmem' ifadesini görünce bıkkınlıkla gülümsedi. Silahın emniyetini kapatıp namluyu yere indiren ilk kişi oldu ama bakışlarındaki o hırs bir milim bile azalmamıştı.
"Zafer senin," dedi Ali, başını salalayarak Derya’ya doğru bir adım atarken. "Çünkü sırf uykusuzluktan saçmalamana daha fazla izin vermemek için. İçeri geçiyorsun, bitti."
Derya, gözlerini daha da hırsla kıstı. O namluyu ilk indiren Ali’nin indirdiği silaha bakıp alayla tek kaşını kaldırdı, ama kendi elindeki namluyu bir milim bile aşağı kaydırmadı.
"Sen neyi indirdiğini sanıyorsun Ali?" dedi Derya, sesi buz gibi bir meydan okumayla avluyu kaplarken. "Bana acıdın mı, yoksa pes mi ettin? Sırf namluyu indirdin diye arkandan kuzu kuzu içeri geleceğimi sanıyorsan beni hiç tanıyamamışsın."
Ali, silahı kılıfına sokmaya hamle yapmışken Derya’nın tetiğin üzerindeki parmağını ve doğrulttuğu namluyu zerre kıpırdatmadığını görünce duraksadı. Yüzündeki o yorgun ifade anında silindi, yerini yeniden kapkara bir öfkeye bıraktı.
"Laz kızı..." dedi Ali, sesi tehlikeli bir fısıltıya dönerek. "Sendeki bu inat işini ne yapacağız?"
"Ben 'içeri girmiyorum' dediysem girmiyorum. O silahı oraya süs diye çekmedin, madem çektin, o lafının arkasında duracaksın!" diye bastırdı Derya, adımını Ali’ye doğru bir tık daha atarak. Namlunun ucu tam Ali’nin göğsünün ortasını gösteriyordu.
Evin kapısında duran Kerem’in gözleri yuvalarından fırladı. "Oğlum bu kız harbi deli..." diye fısıldadı Barış’a. "Ali Pes etti, kız hâlâ adama silah doğrultuyor! Geri adımı sözlükten sildirmiş bu!"
Ali, Derya’nın gözlerindeki o kırılmaz, bükülmez inadı görünce derin bir nefes verip dişlerini gıcırdattı. Karşısındaki kız geri adım atmak nedir bilmiyordu. Ali yavaşça elini tekrar beline attı, kılıfındaki silahın kabzasını sertçe kavradı.
"Ulan senin bu keçi inadın..." dedi Ali, Derya’ya bir adım daha yaklaşarak, aralarındaki mesafeyi sıfırlayıp namlunun ucunu tam kendi göğsüne bastırmasına izin vererek. "Öldüreceksin sen beni, harbi öldüreceksin."
"Bas o zaman tetiğe," diye bağırdı Derya, sesi rüzgârın sesini bastıracak kadar keskin ve tavizsizdi. Namlunun ucu Ali’nin tam göğsünün ortasında, gömleğinin kumaşına bastırıyordu. "Eğer bir adım bile geri atarsan, o inadı senin başına yıkarım! Ben bu dağın başında korkudan sinenlerden değilim!"
Ali, Derya’nın namluyu göğsüne iyice dayamasına en ufak bir tepki bile vermedi; aksine, omuzlarını dikleştirip bir milim bile gerilemeden tam gözlerinin içine baktı. Gözlerindeki o tehlikeli, karanlık parlama giderek derinleşti. Pes etmek Ali’nin kanında yoktu, ama Derya’nın bu dik başlılığı karşısında onu durdurmanın tek yolu inatla savaşmak değil, o inadı kendi silahıyla vurmaktı.
"Korkak mı?" diye mırıldandı Ali, sesi rüzgârda eriyip gidecek kadar alçak ama bir o kadar da sertti. "Benim korktuğumu gördün mü bugüne kadar, laz kızı?"
Hızla hareket etti. Derya’nın tetiği çekecek zamanı bulmasına izin vermeden, tek bir hamleyle bileğine yapıştı ve silahı tutan elini yukarı, gökyüzüne doğru kaldırdı. Aynı saniyede diğer eliyle Derya’nın belinden kavradığı gibi genç kadını kendine çekti; aralarındaki o mesafe tamamen yok oldu. Namlunun ucu şimdi boş gökyüzüne bakıyordu, patlayan tek şey ise aralarındaki o devasa elektrik ve öfkeydi.
"Ne yapıyorsun be?!" diye soludu Derya, ani bir şokla bocalayarak. Silahı elinden almak istedi ama Ali’nin demirden elleri arasında kıpırdayamadı bile. Gözleri öfkeyle parlıyordu. "İndir beni hemen!"
"İndirmeyeceğim," dedi Ali, soluk soluğa, yüzü Derya’nın yüzüne sadece santimler uzaklıktayken. Sesi zehir gibi netti. "Madem bu kadar çok mermi yakmak istiyorsun, madem bu inatla dünyayı yakmaya yemin ettin... O zaman o tetiği gökyüzüne değil, doğrudan buraya sıkacaksın."
Ali’nin o meydan okuyan cümlesi daha boğazında düğümlendiği an, Derya’nın içindeki o ölümcül refleks ve keskin kas hafızası devreye girdi. Yılların sokak kavgası, o katı inadı ve anlık adrenalinle birlikte bedeni kendi kendine hareket etti. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen o salisede, Derya bütün ağırlığını bir bacağına verip diğer dizini sert bir kavisle Ali’nin bacağının tam ortasına, paçaya doğru savurarak havaya sıktı. Beklenmedik bu ani ve acımasız darbeyle Ali’nin dengesi bir an sarsıldı; demir gibi duran o kaskatı gövde o anlık şokla öne doğru devrildi. Derya ise bu fırsatı kaçırmadı; Ali’nin düşüş momentumunu kendi lehine çevirip bedenini ustaca bir hamleyle kurtarırken, Ali’nin bileğini kıvırıp silahı kaptığı gibi geriye doğru sıçradı.
Her şey bir saniyeden kısa sürmüştü.
Derya, nefes nefese, gözlerinde hâlâ o öfkenin ve adrenalinin vahşi parıltısıyla Ali’nin tepesinde dikiliyordu. Elindeki silahın namlusu, Ali’nin tam alnının ortasına, çatık kaşlarının tam tepesine yaslanmıştı. Parmakları tetiğin üzerindeydi; elleri zerre kadar titremiyordu. Evin kapısının önünde soluklarını tutmuş olan Kenan, gördüğü manzara karşısında az kalsın dili yutacaktı. Elleriyle ağzını kapatıp Barış’ın koluna yapıştı.
"Oğlum..." diye fısıldadı Kenan, sesi dehşet ve hayranlık karışımı bir tonda titreyerek.
"Kız adamı yere serdi, yetmedi bir de alnına silah dayadı! Yemin ederim korkulur bu kadından! Tam benim tipim!"
Barış, kafasını iki yana sallayarak Kenan'ın kafasına vurdu. "Kasap et, derdinde koyun can amına koyayım..."
Meyra, kapının eşiğinde ellerini göğsünde kavuşturmuş, nefesini tutmuş bir halde ikisini izliyordu. Derya’nın o anki hırsını da Ali’nin gözlerindeki o sakin, zerre korku barındırmayan dik bakışı da çok net görüyordu.
Ali, alnına dayalı o demirin soğukluğunu ve ölümcül yakınlığını hissederken, yerde tek dizinin üzerinde durduğu pozisyonu bozmadı. Başını bir milim bile geriye çekmedi; aksine, gözlerini Derya’nın o soluk soluğa kalan, öfkeden kalkan göğsüne ve ardından doğrudan gözlerine dikti. Yüzünde ne bir korku ne bir pişmanlık vardı; sadece o bildik, inatçı ve meydan okuyan o karanlık sırıtış belirdi dudaklarında.
"Vur laz kızı," dedi Ali, sesi yerdeki o tok yankısıyla avluyu doldurarak, namlunun ucunu alnından bir an bile ayırmadan. "Gördün mü bak, sonunda istediklerini kendi ellerinle yapıyorsun. Hadi, çek tetiği."
Derya, namlunun ucunu Ali’nin alnına dayamış halde nefes nefese dururken, adamın o zerre korku barındırmayan, aksine meydan okuyan bakışlarıyla kilitlendi. Parmakları tetiğin üzerindeydi; aradaki o incecik demir parçası, ölümle yaşam arasındaki tek sınırdı.
"Bana meydan okuma, Ali," diye fısıldadı Derya, dişlerinin arasından sızan sesindeki o hırs az önceki darbeden daha da keskinleşmişti. "Seninle oyun oynamıyorum."
Ali, yerden başını biraz daha kaldırıp namlunun soğukluğunu alnında hissetmeye devam ederken, o karanlık sırıtışını bir an olsun bozmadı. Tek dizinin üzerinde doğrulur gibi yapıp aralarındaki mesafeyi milim milim kapattı; namlunun ucu neredeyse tenine daha da gömülecekti.
"Oyun oynadığımı nereden çıkardın, Derya?" dedi Ali, sesi alçak, pürüzlü ve tehlikeli bir tonda zihninin derinliklerinden kopup gelir gibiydi. "Ben gayet ciddiyim. Madem o ateşi söndürecek tek şeyin bu olduğunu sanıyorsun, o zaman durma. Çek tetiği, görelim bakalım."
Evin kapısının eşiğinde, Kenan artık heyecandan olduğu yerde zıplayacak duruma gelmişti.
"Oğlum adam intihara meyilli resmen!" diye fısıldadı Barış’ın omzunu sarsarak. "Kız da basacak şimdi, yemin ederim film sahnelerine taş çıkarır bu."
Barış, Kenan’ın elini itip başını ellerinin arasına aldı. "Ulan sus! Adam psikopat, kız ondan beter! İkisi de birbirini vurmadan bu iş bitmeyecek!"
Meyra ise derin bir soluk alıp adımını hafifçe dışarı attı; ikisinin de gözlerindeki o gözü kara inadın arkasındaki o derin acıyı ve birbirlerini koruma içgüdüsünü çok net görebiliyordu. Onların kavgası ölümüne bir çatışma değil, kaybettikleri her şeyin intikamını alamamanın yarattığı o çaresiz hırsın birbirine çarpmasıydı.
Derya, Ali’nin bu kadar üstüne gelmesiyle birlikte gözlerini birkaç saniyeliğine sıkıca yumdu. İçindeki o öfke dalgası, yerini boğazına düğümlenen o hırs dolu yumruya bırakırken, parmağı tetiğin üzerinde hafifçe titredi. Ama tetiği çekmedi. Çekemezdi. Gözlerini yeniden açtığında, o vahşi parlama yerini buz gibi bir kabullenişe bıraktı. Silahı yavaşça aşağıya, Ali’nin omzuna doğru kaydırdı ve tek bir hamleyle emniyetini kapatıp kılıfına geri fırlattı.
"Ucuz kurtuldun, Ali," dedi Derya, sesi rüzgârın arasında zayıf ama dimdik çıkarak. Geriye doğru bir adım atıp kollarını göğsünde yeniden sertçe kavuşturdu. "Bu seferlik bağışlıyorum seni."
Ali, Derya’nın silahı indirdiğini ve pes etmese de öfkesinin o hırçın duvarına çarpıp durulduğunu görünce yavaşça ayağa kalktı. Üstündeki tozları elleriyle silerken yüzündeki o tehlikeli tebessüm hafif bir rahatlamaya yerini bıraktı.
"Biliyorum," dedi Ali, sesini biraz daha yumuşatarak, genç kadının tam önünde durup gözlerinin içine bakarken. "Beni ancak ben bırakırsam gömebilirsin buraya. Şimdi... o uzatmalı inat savaşımıza ara veriyoruz. İçeride bizi bekleyen bir cızırtı var."
Derya, Ali’nin uzattığı o sakinleştirici tavrını anında elinin tersiyle iter gibi çenesini daha da dikleştirdi. Ali’nin "inat savaşımıza ara veriyoruz" lafı Derya için sadece yeni bir meydan okuma çağrısıydı.
"Ara mı veriyoruz?" dedi Derya, sesindeki o hırs dolu tınıyla başını iki yana sallayarak. Gözlerini Ali’nin gözlerine öyle bir dikti ki, sanki adamı kelimeleriyle yeniden duvara çivilemek istiyordu. "Sen savaşı bitirdiğimizi ne zaman sandın, Ali? Kendi kendine zafer ilan edip konuyu kapatamazsın! Ben daha hiçbir şey bitmedi demeden bitmez."
Ali, gökyüzüne doğru bıkkın bir nefes saldı, yüzünü sıvazladı ve gözlerini devirdi. Adamın sabrı artık lastik gibi gerilmekten kopma noktasına gelmişti; Derya’nın bu durmak bilmeyen keçi inadı karşısında ilallah etmişti.
"Yarabbim, sabır..." diye mırıldandı Ali, ellerini iki yana açarak gökyüzüne bakıp isyan eder gibi. "Kızım senin hiç yorgunluktan, uykusuzluktan haberin yok mu? İlla buralarda sabaha kadar ayazda dikilip benimle laf mı yarıştıracaksın?"
"Yarıştıracağım!" diye bastırdı Derya, bir adım daha yaklaşarak. "Sen o kafana göre 'bitti' dedin diye bitirecek miyim sandın? Ben yedim zaten senin o 'hadi içeri geçelim' masallarını! O Kuzey piçini de bekletirim ama önce bu konuyu kapatmayacağız, Ali!"
Ali, daha fazla bu ayazda dondurucu rüzgârın altında ayakta dikilip bu inat duvarına çarpmaya niyetinin olmadığını anladı. Kadını ne ikna edebiliyor ne de zapt edebiliyordu; çünkü Derya kafasına koyduğunu yapana kadar susmayacak bir kızdı. Derya, Ali’nin bu teslimiyetine karşı homurdanarak tam arkasını dönecek, o dik omuzlarını dikleştirip kendi bildiği yola gidecekken, Ali’nin hamlesi o hareketi havada kesti. Ali, oturduğu yerden bir anda fırladığı gibi Derya’nın ince ama demir gibi sağlam bileğini kavradı. Öyle sert ya da hırpalayıcı bir tutuş değildi bu; ama o kadar net, o kadar kararlıydı ki, Derya’nın adımları anında kesildi. Genç kadın ani bir refleksle kolunu çekmeye yeltendi ama Ali bileğini bırakmadı, aksine bir adım kendine doğru çekerek aralarındaki o mesafeyi sıfırladı.
Avluya çöken o dondurucu Karadeniz ayazı bir an için tamamen unutuldu. Sert parmakları Derya’nın bileğini sararken, gözleri genç kadının o hırsla parlayan ama bu ani yakınlıkla bir anlığına duraksayan karamsar ve yorgun gözlerine kilitlendi. Derya da başını kaldırıp Ali’nin o katran karası gözlerine baktığında, nefesi boğazında düğümlendi. Aralarındaki o gerilim, öfke ve inat, yerini kelimelerin bittiği, sadece nefeslerin konuştuğu o yoğun, sessiz bir çekime bıraktı. Ne Ali bileğini bıraktı ne de Derya o gözlerden gözlerini kaçırabildi. İkisi de o iki dakikalık sessizliğin içinde, yılların verdiği o kopmaz bağın ve acının ağırlığıyla adeta birbirine mühürlenmiş gibi öylece kaldılar.
O iki dakikalık sessizlik, dağın başındaki ayazı bile unutturacak kadar ağır ve yoğun bir şekilde avlunun üzerine çöktü. Derya, Ali’nin parmaklarının bileğindeki o sıcak ve baskın temasını iliklerine kadar hissediyordu. İçindeki o dünyayı yakacak kadar büyük öfke, sanki bu temasla birlikte eriyip gidiyor ama yerine çok daha tehlikeli, çok daha derin bir fırtına tırmanıyordu.
"Bırak bileğimi, Ali," diye fısıldadı Derya, sesi her zamankinden farklı olarak tok değil, hafifçe pürüzlü ve nefes nefeseydi. Gözlerini adamın gözlerinden kaçırmak istedi ama o kara gözlerdeki çekim gücü adeta onu sabitlemişti. "Yoksa kıracağım..."
"Bırakmayacağım, istediğin kadar kır, ya da diren," diye mırıldandı Ali, sesi avlunun sessizliğinde o kadar alçak ve pürüzlü çıkmıştı ki, neredeyse rüzgârın sesine karışıp kaybolacaktı. Bileği saran parmakları biraz daha sıkılaştı ama can yakmaktan uzaktı; aksine, kaçmasına izin vermeyen ama koruyan bir sığınak gibiydi.
"Sadece... bazen susman gerekiyor. Sadece dinlemen değil, hissetmen gerekiyor."
Derya’nın solukları hızlandı. Göğsü Ali’nin göğsüne neredeyse değecek kadar yakındı. O hırçın, dünyaya meydan okuyan keçi inadı, bu adamın karşısında her defasında böyle yerle bir oluyordu ve bu Derya'yı en çok öfkelendiren şeydi; ama aynı zamanda ona nefes aldıran tek şey de yine bu adamdı.
Meyra, kapının pervazına yaslanmış durduğu yerden avlunun ortasındaki o manzarayı izlerken, göğsünün sol köşesinde tuhaf, iğne batmasına benzer bir sızı hissetti. Ali’nin parmaklarının Derya’nın yanağındaki o teması, ikisinin arasındaki o dışarıdan kimsenin sızamayacağı kadar keskin ve köklü çekim... Bütün bunlar Meyra’ya o an çok yabancı, çok uzaktı. Derya’yı daha doğru düzgün tanımıyordu bile. Onun bu haşin, kimseye boyun eğmeyen, her an patlamaya hazır halini çözmeye çalışırken, şimdi Ali’yle aralarındaki bu akıl almaz yakınlığa şahit oluyordu. İçindeki o duygunun adı tam olarak ne kıskançlıktı ne de saf bir öfke; daha çok, bu çemberin dışında kalmış hissetmenin o acı veren, tedirgin edici ağırlığıydı. Ali’nin o sert, kimseye güvenmeyen adamın, sadece bu hırçın kadının karşısında nasıl birer duvarı devirdiğini görmek Meyra’nın boğazını kurutmuştu.
Derya, Ali’nin gözlerindeki o yoğun ve tavizsiz ifadeyi görünce dişlerini hafifçe sikti, ama bu kez ne kolunu çekti ne de başını çevirdi.
"Çok konuşuyorsun," dedi Derya, soluk soluğa, dudaklarında zapt edemediği o tehlikeli ve meydan okuyan kıvrımla. "Bileğimi bırakmazsan, o sabaha kadar sürecek dediğin inat nöbetini bu sefer sabaha kadar başka bir boyuta taşırız."
Ali’nin dudaklarında, o karanlık ve sert yüz hatlarını bir anda yumuşatan o nadir, tehlikeli sırıtış yeniden belirdi. Sert ellerini yavaşça yukarı kaydırıp Derya’nın soğuktan, kızarmış ellerine doğru çıkardı. Durması için sıkıyor, bir yandan da güven veriyordu.
"Taşıyalım bakalım, laz kızı," dedi Ali, fısıltıyla. "Görelim bakalım o inat, bende mi bitiyor yoksa sende mi."
Derya, Ali’nin parmağının bileğindeki o sıcak dokunuşunu hissettiği anda gözleri istemsizce bir anlığına kaydı; arkadaki o kapı eşiğinde duran Meyra’nın üzerindeki o sessiz, yabancılaşmış bakışı yakaladı. Derya’nın içindeki o anlık hırs ve meydan okuma ateşi, birdenbire yerini başka bir şeye bıraktı. Ali’nin elini yanağından yavaşça itip geri çekildi, ama bu kez ne hırladı ne de kavga çıkardı.
"Çok uzatıyorsun, Ali," dedi Derya, sesini biraz daha normal bir tona çekerek, ama bakışları hâlâ Ali’nin karasında kilitliydi. "İçeride bizi bekleyen bir bela varken..."
Ali, Derya’nın gözlerindeki o ani değişimi ve hemen arkalarında duran Meyra’ya kayan o bakışı sezdi. Derin bir nefes alarak elini indirdi, başını hafifçe sallayıp arkasını döndü. Meyra’nın yüzündeki o yabancılaşmış ifadeyi o da kaçırmamıştı.
"Haklısın," dedi Ali, sesi avlunun soğuk havasında toparlanırken. Adımlarını evin kapısına doğru çevirdi. Kapının eşiğine doğru iki adım attıktan sonra durdu ve arkasındakilere dönerek eliyle içeri girmelerini işaret etti. Gözleri kısa bir an için kapı pervazında sessizce duran Meyra’ya takıldı; genç kadının yüzündeki o tedirgin ve yabancılaşmış ifadeyi net bir şekilde okumuştu. Ama bu gerilimi burada, ayazın ortasında uzatmanın sırası değildi. İçeride onları bekleyen asıl tehlike, dışarıdaki fırtınadan çok daha büyüktü.
Derya, Meyra’nın gözlerindeki o tedirginliği ve belki de istemsiz bir kıyaslamanın getirdiği o gölgeyi bir bakışta sezinledi. Ama Derya’nın Ali ile olan o kavgası, o didişmesi başka bir şeydi; köklü bir geçmişin, birlikte atlatılan felaketlerin ve o hırçın dostluğun eseriydi. Aralarında ne bir sahiplenme ne de üçüncü bir kişinin gözünü korkutacak türden başka bir niyet vardı. Bunu en net bilenlerden biri de bizzat Derya’nın kendisiydi.
Derya, hafifçe Meyra’ya doğru yaklaşarak kimsenin duyamayacağı kadar alçak bir sesle, ama o net tavrından ödün vermeden fısıldadı.
"Yanlış yerden bakıyorsun, Meyra," dedi Derya, gözlerini kısarak masadaki Ali’ye ve hemen yanındaki Kenan’a şöyle bir baktıktan sonra tekrar Meyra’ya çevirdi. "Bizim Ali’yle olan o dalaşımız... kardeş kavgası gibidir. Dünyayı yakarız ama o ateşte birbirimizi asla kül etmeyiz. O yüzden o kafandaki kuruntuları at bir kenara. Burada hepimizin boynunda aynı ip var."
Meyra, Derya’nın bu duru, hiçbir süslemeye gerek duymayan dürüstlığı karşısında şaşkınlıkla birlikte derin bir nefes aldı. İçindeki o tuhaf, iğne batması gibi gelen sızı anında hafifledi. Derya’nın ne bir rekabet peşinde olduğunu ne de o bağın dışarıdan göründüğü gibi tehlikeli bir karmaşa barındırdığını o an net bir şekilde idrak etti. Dudaklarında küçük, içten bir tebessüm belirdi.
"Biliyorum..." diye mırıldandı Meyra, sesi bu kez çok daha rahattı. "Sadece... dışarıdan bakınca o ateşi söndürmek imkansız gibi duruyor."
"Sönmez zaten," dedi Derya, dudaklarında o bildik, tehlikeli ama güven veren tebessümle. "Sönerse hepimiz donarız."
Ali’nin o an göz ucuyla Derya’ya bakışı, aralarındaki o gerilimli ama bir o kadar da kopmaz köprü... Meyra kimseye bir şey söylemeden arkasını döndü. Hızlı adımlarla tahta merdivenlere yöneldi; gıcırdayan basamakları ardı ardına tırmanıp yukarı kattaki o loş odaya kendini attı. Ali, Meyra’nın o ani hareketini, omuzlarındaki o kırgın gerilmeyi anında yakaladı. Gözleri kapıya doğru yöneldi; Meyra’nın yukarı çıktığını gördüğünde çene kasları istemsizce kasıldı.
Derya da Ali’nin bakışlarının nereye gittiğini fark edip başını yukarıdaki merdivenlere doğru çevirdi. Sonra bakışlarını tekrar Ali’ye dikip, başıyla hafifçe yukarıyı işaret etti.
"Git arkasından, Ali," dedi Derya, sesinde bu kez en ufak bir inat ya da hırçınlık yoktu; aksine, durumu anlayan bir kadının netliği vardı. "Kız buraya yabancı, o ateşe alışık değil. Yanlış anladı."
Ali, hızlı adımlarla merdivenlere yöneldi, eski tahtaları gıcırdata gıcırdata yukarı katın loş koridoruna çıktı. Yukarıdaki odanın yarı aralık kapısının önünde durduğunda, Meyra’nın pencerenin kenarında dışarıdaki karanlık dağ silüetine bakarak sessizce soluklandığını gördü. İçeriye doğru ağır adımlarla girdi.
"Güzelim," dedi Ali, sesi her zamankinden çok daha yumuşak, ama içinde yine o taşıyamadığı sorumluluğun ağırlığıyla.
Meyra başını hemen çevirmedi; derin bir nefes alıp arkasındaki adama doğru döndüğünde, gözlerinde hem az önceki o kırgınlığın izi hem de saklamaya çalıştığı gururu vardı.
"Aşağıda işlerin varken burada ne işin var, Ali?" dedi Meyra, sesindeki o hafif sitemi gizleyemeyerek. "Derya’yla olan... o hesaplaşmanızı bölmek istemedim."
Ali, Meyra’nın o cümlesindeki imrayı ve gözlerindeki o kıskanç pırıltıyı net bir şekilde yakaladı. Adımlarını hızlandırıp aralarındaki mesafeyi kapattı ve Meyra’nın tam önünde durdu. Uzun parmaklarıyla genç kadının çenesinden hafifçe kavrayıp yüzünü kendine doğru kaldırdı. "Sen beni mi kıskanıyorsun?" dedi Ali, gözlerinin derinliklerine bakarak.
Meyra, Ali’nin o doğrudan sorusu karşısında sanki ellerini ateşe değdirmiş gibi aniden irkildi. Gözleri bir anlığına korkuyla açıldı; hemen ardından o saklamaya çalıştığı gururu bir kalkan gibi öne sürerek başını geriye doğru çekmeye yeltendi. Ama Ali’nin çenesini tutan parmakları o kadar net ve sabitti ki, kaçmasına izin vermedi.
"Ne... Ne kıskanacağım ya?" diye seslendi Meyra, sesi normalinden birkaç ton daha yüksek ve hafifçe titreyerek. Yanaklarına yayılan o ani sıcaklığı gizlemek için gözlerini kaçırmaya çalıştı. "Aşağıda birbirinizi boğazlıyordunuz, ben sadece... ortamın gerginliğine gelemediğimi fark ettim, hepsi bu. Kendine hemen böyle büyük anlamlar yükleme."
Ali’nin dudaklarında o sert çizgileri tamamen dağıtan, derin ve alaycı bir tebessüm belirdi. Gözlerindeki o karanlık parıltı, Meyra’nın bu acemi inkârı karşısında adeta keyifle parladı. Dudaklarındaki o alaycı, kendinden emin sırıtış yavaşça silindi; yerine çok daha koyu, çok daha yoğun bir ifade oturdu. Meyra’nın o her şeyi bastırmaya çalışan gururlu duruşunun altındaki o tatlı kıskançlığı fark etmek, adamın içinde koca bir yangın başlatmıştı. Derya’yla olan didişmesi ne kadar dağın kanunundansa, Meyra’nın bu incinmiş ama bir o kadar da sahiplenici hali Ali’nin zihnini tamamen ele geçirmişti.
"Öyle mi?" diye mırıldandı Ali, sesi pürüzlü ve nefes nefeseydi.
Meyra daha ne olduğunu anlayamadan, Ali aralarındaki mesafeyi tek bir hamleyle sıfırladı. Genç kadının sırtı odanın ahşap duvarına hafifçe yaslanırken, Ali iki eliyle duvarı çevreleyip onu adeta kolları arasına hapsetti. Kaçacak tek bir milimi bile kalmamıştı.
"Ali..." dedi Meyra, nefesi kesilerek. Gözleri adamın o karanlık, ışıltılı gözlerine kilitlendi. Kalbinin güm güm attığını Ali’nin de duyabileceğinden korkuyordu. "Ne... Ne yapıyorsun? Aşağıda insanlar var."
"Ee?" dedi Ali, sesindeki o otoriter ton yerini tamamen tehlikeli bir çekime bırakmıştı. Başını biraz daha eğip yüzünü Meyra’nın yüzüne santimler kadar yaklaştırdı. Burnuna gelen o hafif parfüm ve dağ havasının kokusu aklını başından alıyordu. Meyra yutkundu, yanaklarındaki o kızıllık karanlıkta bile belli oluyordu. Gözlerini kaçırmaya çalıştı ama Ali buna izin vermedi; serbest kalan eliyle nazikçe ama kararlı bir şekilde Meyra’nın çenesinden tutup yüzünü kendisine çevirdi.
"Yaktın beni kızım," diye fısıldadı Ali, dudakları Meyra’nın dudaklarına neredeyse değecek kadar yakınlaşırken. "Şu kıskançlığın... aklımı başımdan alıyor."
Meyra, Ali’nin bu kadar yakın, bu kadar net ve gözü kara olmasından dolayı ne nefes alabiliyor ne de mantıklı düşünebiliyordu. Bütün o kurduğu gurur kuleleri, adamın o sıcak nefesi ve parmaklarının temas ettiği yerde anıp saniyeler içinde yıkılıyordu.
"Ali," diye fısıldayabildi Meyra, sesindeki o son direnç kırıntısı da eriyip giderken. Gözleri istemsizce Ali’nin dudaklarına kaydı. Ali, Meyra’nın o direnmeye çalışan ama çoktan teslim olan ses tonunu duyunca, dudaklarındaki o sakin tebessüm derinleşti. Daha fazla kendisini tutamadı; aradaki o son incecik mesafeyi de kapatarak dudaklarını Meyra’nın dudaklarına bastırdı.
Dışarıda ne Kuzey’in tehditleri kalmıştı ne dağın o dondurucu ayazı, ne de aşağıda bekleyenler... O loş odada, sadece ikisinin nefesi ve birbirine karışan o tatlı ateşi vardı. Öpücüğün o ani sıcaklığı odadaki tüm havayı bir anda değiştirirken, Meyra’nın parmakları istemsizce Ali’nin sırtındaki montun kumaşına tutundu; sanki o an ayaklarının altındaki zemin kayıp gidecekmiş gibi sıkıca kavradı. Ali’nin dudaklarındaki o sertlik, bu yakınlaşmada yerini tamamen derin bir teslimiyete ve korumacı bir şefkate bırakmıştı. Zaman sanki dağın tepesinde durmuştu; ne aşağıdan gelen telsiz cızırtıları ne de dışarıdaki karanlık gece artık varlığını sürdürüyordu.
Birkaç saniye sonra Ali, nefes nefese geri çekildiğinde alnını hafifçe Meyra’nın alnına yasladı. İkisinin de göğsü hızla inip kalkıyordu. Ali, parmaklarıyla Meyra’nın saç tellerini geriye doğru iterken, yüzündeki o yumuşak tebessümle fısıldadı.
"Derya benim kardeşim gibidir. Zararı olmaz bize. İçin rahat olsun güzelim."
Meyra, hâlâ yaşadığı o baş döndürücü anın etkisinden sıyrılamaya çalışarak hafifçe gülmsedi; yanaklarındaki o kızıllık loş ışıkta bile belli oluyordu. Gözlerini Ali’nin gözlerine dikip başını salladı. Ali, yumuşak bir hareketle alnını Meyra’nınkinden ayırdı, son kez gözlerinin içine derinlemesine bakıp arkasını döndü. Odadan hızlı adımlarla çıkıp merdivenlerden aşağıya yöneldi.
Odanın içindeki o gergin sessizlik, masanın üzerindeki telefonun ekranından yansıyan loş ışıkla aydınlanırken, Kenan dayanamayıp ellerini iki yana açtı ve ortamdaki havayı dağıtmak için kafasını salladı.
"Ulan," dedi Kenan, Barış’ın omzunu hafifçe dürterek. "Şimdi tam zamanı."
Kenan, ellerini pantolonunun cebine sokup biraz daha öne doğru adımladı ve doğrudan masanın diğer tarafında kollarını kavuşturmuş duran Derya’ya çevirdi gözlerini. Yüzünde o neşeli, biraz da yılışık ama sevimli sırıtışı vardı. Şimdi madem burada ortak bir kadere boyun eğdik, ölümüne kafa tutuyoruz... Şöyle bir resmi tanışma faslı yapsak fena olmaz sanki, ha Derya?" dedi Kenan, kaşlarını oynatarak. "Ben Kenan. Hayatımda gördüğüm en sert, en afili kır damızsın yemin ederim. Daha önce böyle cephanelik gibi kadın görmemiştim hayatımda, bir tuhaf oldum yani."
Barış, ensesini sıvazlayıp gözlerini devirdi.
"Oğlum adamın beyni yandı gerilimden, şimdi de kızın karşısında şov yapmaya çalışıyor mallıkta sınır tanımıyor."
Kenan’ın o yılışık sırıtışla yaptığı tanışma hamlesi odadaki havayı bir anlığına yumuşatacak sanılmıştı, ancak Derya’nın fıtratında yumuşamak diye bir kelime yoktu.
Derya, kollarını göğsünde daha da sıkı kavuşturup başını hafifçe yana eğdi. Gözlerindeki o tehlikeli, alaycı pırıltı bir anda keskin bir buz tabakasına dönüştü. Kenan’ın tam üstüne yürür gibi yapıp gözlerini bir saniye bile kırpmadan adamın dibinde bitiverdi.
"Hayatında gördüğün en sert kır damı mıyım, Kenan?" dedi Derya, sesi bal yataklı ama zehir gibi akarak, dudaklarında tehlikeli bir tebessümle. "Sen de hayatımda gördüğüm en maganda odunsun. Dikkat et de bir gece boğazına yapışıp, o tatlı dilli kafanı patates gibi ortadan ikiye bölmeyeyim."
Kenan, Derya’nın bu ani ve hem flörtöz hem de ölümüne ters köşe yapan çıkışı karşısında bir an neye uğradığını şaşırdı. Gözleri kocaman açıldı, yutkundu ve refleks olarak bir adım geri çekildi. Yüzündeki o neşeli sırıtış anında donup kaldı.
"Oha..." diye fısıldadı Kenan, arkasındaki Barış’a doğru bakarak, eliyle kalbini tutar gibi yapıp. "Kız hem laf sokuyor hem göz kırpar gibi bakıyor ama yemin ederim adamın ruhunu söküp eline verir bu! Tam benlik lan, benim dişil versiyonun"
Barış, Kenan’ın bu haline dayanamayıp kahkahayı patlattı. "Sana söyledim oğlum! O dediğin mahalle kızlarına geçer, bu bildiğin Karadeniz fırtınası, çarpar duvara yapıştırır seni dedik dinletemedik. Tam laz kızı."
Ali ise masanın kenarına yaslanmış, göz devirerek kollarını bağlamış bir şekilde bu atışmayı izliyordu. Derya’nın Kenan’ı o iki saniyede nasıl duvara çarptığını görünce dudaklarındaki o zapt edilemez sırıtış yüzüne tamamen yayldı. Başını iki yana sallayıp, "Kaç kere dedim sana Kenan, o cephaneliğe elini uzatan parmaklarından olur diye, dinlemedin," diye mırıldandı. Derya, Kenan’ın korkuyla karışık şaşkın yüzüne son bir kez flörtöz, ama ters bir hınzırlıkla süzerek baktı ve arkasını dönüp masadaki telefona doğru yeniden yaklaştı.
"Şimdi herkes önüne baksın," dedi Derya, sesindeki o sert ve net otoriteyle. "O piç arayacak ya da mesaj atacak elbet. Hazır olun."
Masanın üzerindeki telefonun ekranı bu kez sadece bir titreşimle değil, doğrudan o kulak tırmalayan, ritmik zil sesiyle sarsıldı. Odadaki herkesin gözü o acımasızca çalan ekrana kilitlendi. Gizli numara ekranda parlıyordu. Dağın başındaki o sessizliği parçalayan ses, havayı bıçak gibi kesmişti. Ali bir saniye bile tereddüt etmeden uzandı, telefonu masadan kaptığı gibi yeşil tuşa bastı ve hoparlöre verdi. Cihazdan yayılan o hışırtılı nefes sesinden hemen sonra, Kuzey’in o alaycı, zehir gibi tok sesi odanın duvarlarında yankılandı.
"Açtığına göre yaşıyorsun hâlâ, koçari..." dedi Kuzey, karşı tarafta kahve yudumlar gibi rahat bir tonla. "Merak ettim, o dondurucu ayazda hala nefes alabiliyor musunuz yoksa donup kaldınız mı diye bakacaktım."
Ali, telefonun üzerine doğru eğildi, yüzündeki o kasvetli ve ölümcül ifadeyle soluk bile almadan konuştu.
"Kurt kışı geçirir," dedi Ali, sesi o kadar alçak ve pürüzlü çıkmıştı ki, telefondaki adamın bile bir an duraksadığını hissettirdi. "Ama yediği ayazı unutmaz diye bir laf vardır, bilir misin Kuzey?"
Karşı taraftan kısa bir an sessizlik oldu, ardından Kuzey’in o sinir bozucu, nefret uyandıran kahkahası duyuldu.
"Çok yakında görüşeceğiz... Sadece her şeyin zamanı var. Arkanı kolla, Karan..."
Telefonun hoparlöründen yayılan o kesik ve kibirli kahkaha, odadaki havanın sıcaklığını sıfırın altına çiviler gibi dondurdu. Hat kapanıp o sinir bozucu bip sesi odayı doldurduğunda, Ali’nin elindeki telefon adeta parmaklarının arasında ezilecek gibi sıkıldı.Derya, Ali’nin o anki yüz hatlarındaki değişimi, çene kemiklerinin nasıl taş kesildiğini bir bakışta yakaladı. Adımını atıp Ali’nin hemen yanına yanaştı, gözlerindeki o hırçın ateş bu kez yerini keskin bir tetikte olma haline bırakmıştı.
"Ne geveliyor," dedi Derya, sesi bıçak keskinliğindeydi. Belindeki kılıfı kontrol ederken gözlerini kapıya dikti. "İlla onu öldürmemi mi?"
Ali, Derya’nın o meydan okuyan sorusuna karşı başını hafifçe iki yana salladı; dudaklarındaki o sert tebessüm biraz daha genişledi. Dışarıdan gelen o ağır bot sesleri tahta kapının pervazını sarsmaya başlarken, adamın zihni çoktan bu sığınağın duvarlarını aşmış, dışarıdaki tuzağı okumaya başlamıştı.
"Belli ki bir planı var şerefsizin," dedi Ali, sesindeki o umursamaz ve buz gibi tınıyla. Gözlerini kapının kilitli sürgüsünden ayırmadan, omzunun üzerinden arkada bekleyen Kenan ve Barış'a doğru bir bakış attı. "Ağır silahlar, etrafı sarılmış bir yayla evi, dışarıdan gözdağı vermeler falan... Klasik Kuzey taktikleri."
Derya, kollarını göğsünde kavuşturup tek kaşını kaldırdı. "E, şimdi ne olacak? Piçin keyfini mi bekleyeceğim?"
Ali, belindeki silahın sürgüsünü son bir kez sertçe çekip mermiyi namluya verirken o tok ve kararlı sesiyle odayı inletti.
"Bu evde yeteri kadar bekledik," dedi Ali, sesinde en ufak bir tereddüt kırıntısı bile olmadan. "O şerefsiz dağın başında tehditler savururken, biz burada pusup oturacak adam değiliz. Madem ayağımıza kadar gelmeye cesaret edemiyor, oyununu kendi sahasında bozacağız."
Derya’nın dudaklarında o tanıdık, tehlikeli gülüş belirdi. Başını hafifçe sallayarak silahını daha sıkı kavradı. "İşte şimdi benim dilimden konuşmaya başladın, Karan."
Kenan pencerenin kenarından tüfeğin emniyetini kapatıp sırıttı. "Valla komutanım, ben de içeride beklemekten bunalmıştım zaten. Dışarıdaki havalı havalı dolaşan itlerin havasını söndürme vakti geldi."
Meyra ise merdivenlerin hemen basamağında, dışarıdan gelebilecek herhangi bir kurşuna karşı en güvenli noktada durmuştu ama gözleri bir an olsun Ali’den ayrılmıyordu. Ali, kapıya doğru yönelmeden önce son bir kez başını çevirip Meyra’ya baktı; o bakışta ne bir korku ne bir tereddüt vardı sadece bu dağda her ikisinin de sağ kalacağına dair yemin etmiş bir adamın kararlılığı vardı.
Meyra, merdivenlerin ilk basamağında dikilirken birden midesine oturan o ağır, dondurucu baskıyla sendeleyerek duvara tutundu. Ali’nin o çelik gibi kararlı bakışına karşılık vermeye çalıştı ama içindeki o amansız bulantı dalgası aniden boğazına kadar yükseldi. Yüzü bir anda kireç gibi bembeyaz oldu.
"Meyra?" dedi Ali, kapıya doğru attığı adımı ani bir refleksle durdurarak. Sesindeki o sert, tavizsiz ton bir saniyede yerini derin bir endişeye bıraktı.
Meyra elini ağzına bastırıp konuşmaya bile fırsat bulamadan arkasını döndü ve merdiven altındaki banyoya doğru koşar adımlarla ilerledi. Banyoya girip kapıyı ardından çarptığı an, içeriden gelen şiddetli öğürme ve kusma sesleri evin içindeki gergin havayı büsbütün kesti. Yasadığı tüm bu dehşet, stres ve ölüm korkusu bedeninde ağır bir patlamaya dönüşmüştü. Ali büyük adımla banyonun önüne atıldığı gibi, tahta kapıya sertçe vurdu. Kapı içeriden kilitliydi. Ali’nin eli kapının tokmağında titredi; içeri girmekle dışarıdaki tehlikeyi bırakıp o kapıyı kırmak arasında kalmıştı ama o an için dünyada umursadığı tek şey içerideki kadının çıkardığı her bir soluktu.
"Meyra, güzelim iyi misin?" diye bağırdı Ali, sesi bu kez neredeyse yalvarır gibi çıkıyordu. Zihni durmuştu, zaafı olan o kadının içeride perişan olduğunu bilmek adamı delirtiyordu. "Aç şu kapıyı."
İçeriden, musluktan akan suyun sesiyle birlikte Meyra’nın güçlükle, kesik kesik çıkan nefesleri duyuldu. Kapı aralandı; Meyra yüzü kireç gibi beyazlamış, alnı soğuk terler içinde kapının eşiğinde belirdi. Gözlerinde ne fer kalmıştı ne de derman. Ali, bir saniye bile düşünmeden içeriye doğru bir adım attı ve dizlerinin üstüne çöker gibi eğilerek Meyra’nın o titreyen ellerini avuçlarının içine aldı. Parmakları buz gibiydi.
"Güzelim..." dedi Ali, soluk soluğa, yüzündeki o deli endişeyle kadının alnına düşen saç tellerini kulağının arkasına sıkıştırırken. "İyi misin? Yediğin bir şey mi dokundu?"
Meyra, titreyen parmaklarıyla Ali’nin elini biraz daha sıkı kavradı; gözlerindeki o solgun ifadenin ardında, yaşadığı o yoğun stresin ve korkunun bedensel bir patlaması yatıyordu. Alnından süzülen soğuk teri elinin tersiyle silmeye çalışırken, sesi fısıltı gibi çıktı.
"Yediğimden değil..." dedi Meyra, nefesini toplamakta zorlanarak. Başını hafifçe Ali’nin omzuna yasladı. "Stres falan... Ağır geldi sanırım. Ama iyiyim."
Ali, bir eliyle Meyra’nın sırtını nazikçe sıvazlarken, diğer eliyle çenesinden tutup yüzünü tekrar kendisine çevirdi. Gözlerinde derin bir şefkat ve kararlılık vardı.
"Geçti güzelim, buradayım ben," dedi Ali, sesi her zamankinden daha yumuşak ama bir o kadar inatçı çıkıyordu. "Seni bu korkunun ortasında bırakmayacağım. Derin bir nefes al, sadece bana odaklan."
Meyra, Ali’nin o kararlı ve güven veren gözlerine baktıkça içindeki o buz kesen dalganın yavaş yavaş çekildiğini hissetti. Başını sallayıp derin bir soluk aldı; adamın varlığı, dışarıdaki onca tehdide rağmen ona sığınak oluyordu.
"İçerisi iyice daraldı, güzelim," dedi Ali, sesindeki o yumuşak ve şefkatli tonla. Başını hafifçe dışarıyı işaret eder gibi eğdi. "Az dışarı çıkıp biraz hava alalım... Ne dersin?"
Meyra, Ali’nin bu beklenmeyen teklifi karşısında bir an şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Dışarıda çatışmanın eşiğinde bekleyen adamlar, camları zorlayan rüzgar ve ölümcül bir tehlike varken Ali’nin "hava alalım" demesi absürt durmalıydı; ama adamın gözlerindeki o sakin, korumacı ifade işin rengini değiştiriyordu. Meyra hafifçe yutkundu, dudaklarında zayıf ama gergin bir tebessüm belirdi.
"Dışarıda adamlar kapıdayken mi, komutan?" dedi, sesindeki o hafif alaycı tınıyla. "Bayağı romantik bir buluşma yeri seçmişsin."
Ali, kadının bu haline dayanamayıp sessizce güldü; o sert, katı adam silüeti bu gülüşle bir kez daha suya düştü. Eğilip parmaklarını Meyra’nın parmaklarına kenitledi ve onu yavaşça ayağa kaldırdı. "Benim yanımda sana bir şey olmaz."
Derya, koridorun diğer ucundan silahını elinde çevirirken onlara doğru bakıyordu. Ali ile Meyra’nın dışarı çıkma hamlesini gördüğünde kaşlarını çattı, yüzünde alaycı bir sırıtış belirdi.
"Vay be," dedi Derya, başını iki yana sallayarak. "Kıyamet kopuyor, bizimkiler dağ havası almaya çıkıyor. Mermiler bitti de temiz hava mı stokluyorsunuz komutan?"
Ali, Derya’ya ters ama takılan bir bakış attı. "Gözünü dört aç, laz kızı. Biz birazdan döneceğiz; o zamana kadar o itlerden biri buraya burnunu uzatırsa bizzat kendi ellerimle keserim, haberin olsun."
Derya silahının emniyetiyle oynarken sırıttı.
"Merak etme sen, kapı bende. Havasını da al, doğa yürüyüşünü de yap."
Ali, arkasına bakmadan Meyra’nın elini sıkıca tutup onu arka taraftaki daha sakin, rüzgarı doğrudan almayan küçük balkona doğru yönlendirdi. Ahşap kapıyı araladıklarında, o keskin, buz gibi Karadeniz ayazı ve çam kokulu temiz dağ havası yüzlerine çarptı. Gökyüzündeki milyonlarca yıldız, bu karanlık gecenin tek şahidi gibi üzerlerine dökülüyordu.
Ali, Meyra’yı balkondaki ahşap korkuluğa yaslar gibi yanına aldı, rüzgar üşütmesin diye kollarını etrafına dolayarak gövdesiyle korudu. Soğuk hava ikisinin de ciğerlerini doldururken, Ali çenesini Meyra’nın başına yasladı ve fısıldadı.
"Şimdi söyle bakalım... Daha iyi misin?"
Meyra, Ali’nin gövdesinin sığınağında, o buz gibi dağ ayazına karşı dururken gözlerini kapattı. İçindeki o kasvetli boşluk, dışarıdaki karanlıkla ve ölümcül sessizlikle birleştiğinde göğsüne ağır bir taş gibi oturdu. Yüzüne vuran o soğuk rüzgar bile derisini uyuşturmuyordu artık; zihni, hayatın ve ölümün ince çizgisinde asılı kalmıştı.
"Bilmiyorum... Sanki her şey ters gidecekmiş gibi geliyor..."
Ali, Meyra’nın o tedirgin fısıltısını duyar duymaz kollarını biraz daha sıkılaştırdı; sanki dışarıdaki o görünmeyen tehlikeyi, o kötü sezgiyi kendi gövdesiyle dışarıda tutabilecekmiş gibi sardı kadını. Çenesini onun başına daha derin bastırıp nefesini saçlarının arasında gezdirdi.
"Hiçbir şey ters gitmeyecek," dedi Ali, sesi rüzgarın uğultusunu bastıracak kadar net ve sarsılmazdı. "Ben buradayım, güzelim. İçindeki o kuruntuyu sök at aklından."
Meyra, adamın sesindeki o kaya gibi sağlam inanca yaslanmak istedi ama içindeki o amansız sıkıntı bir türlü dağılmıyordu. Gözlerini açıp karanlık ormanın silüetine baktı; ağaçların gölgeleri ay ışığında sanki birer canavar gibi uzuyordu. Başını hafifçe kaldırıp Ali’nin çenesine dokundu.
"Sadece... bir his," diye mırıldandı Meyra, sesi rüzgârda titreyerek. "Çok geç kalmışız gibi, her şey parmaklarımızın arasından kayıp gidecekmiş gibi bir his..."
Ali, parmaklarının ucunda hissettiği o hafif titremeyle durdu. Meyra’nın gözlerindeki o karanlık, ele avuca sığmayan endişe, adamın içindeki bütün o zırhı delip geçiyordu. Dışarıdaki rüzgarın uğultusu, odanın içindeki boğucu sessizlik... Hiçbiri önemli değildi şu an; önemli olan tek şey, kadının o solgun yüzündeki bu tarifsiz tedirginlikti. Ali, büyük ellerini yavaşça kaldırıp Meyra’nın yüzünü tamamen kavradı. Başparmaklarıyla elmacık kemiklerinin üzerindeki o soğukluğu siler gibi nazikçe okşadı, gözlerini onun gözlerinin içine çiviledi.
"Geç kalmadık," dedi Ali, sesi rüzgarı bile susturacak kadar kararlı, ama bir o kadar da derin bir sızıyla çıkıyordu. "Kalmayacağız. Hiçbir şey kayıp gitmiyor, güzelim. Bak buradayım, buradayız. Bu dağın taşı da toprağı da şahit olsun ki, ellerim senin ellerini bırakana kadar hiçbir yere gidemez bu ömrüm."
Ali, Meyra’nın saçlarının arasına gömdüğü yüzünü yavaşça yukarı kaldırdı; gözlerinde o tehlikeli, bildik parıltı yeniden canlanmıştı. Dışarıda kıyamet kopsa, odanın dışındaki dünya tamamen yansa umrunda olmayacak o kafası esmiş, fütursuz adam çıkmıştı yine ortaya. Parmaklarından biri yavaşça Meyra’nın çenesini kavradı, yüzünü kendine doğru biraz daha yukarı kaldırdı.
"Böyle anlarda," diye fısıldadı Ali, sesi kısıldıkça daha da koyulaşan o boğuk tınıyla, "Seni sakinleştirmenin en iyi yolunun bu olduğunu biliyorsun aslında... Değil mi?"
Meyra, adamın gözlerindeki o yaramaz, meydan okuyan kıvılcımı görünce nefesinin kesildiğini hissetti. İçindeki o kasvetli sıkıntı, yerini aniden sıcacık, sabırsız bir çarpıntıya bırakmıştı. Dudaklarında istemsizce o tehlikeli, hafif alaycı gülüş belirdi.
"Öyle mi?" diye mırıldandı Meyra, sesi fısıltı gibi çıkarken parmaklarını yavaşça Ali’nin göğsüne, tişörtünün kumaşının üzerine bastırdı. "Ne yapacaksın komutan, dışarıdaki itleri bekletip benimle uğraşmayı mı planlıyorsun?"
Ali’nin dudaklarında Çarpık, zibidi bir sırıtış yayıldı. Başını biraz daha yaklaştırıp burnunu Meyra’nın burnuna sürtünce, aralarındaki o son mesafe de tamamen buhar olup uçtu.
"İtler kapıda beklesin," dedi Ali, nefesini Meyra’nın dudaklarına bırakırken sesi iyice alçaldı. "Hatta biraz daha sabrederlerse, belki kapıyı kırıp içeri girdiklerinde bizi tam da istedikleri gibi, gram umrumuzda olmazken yakalarlar."
Meyra, adamın bu gözü kara cüretine karşı hafifçe güldü, ama kalbi göğüs kafesini dövüyordu. Diğer eliyle Ali’nin ensesindeki o hafif uzamış saçlara dolandı, parmaklarını aralarından geçirdi.
"Çok tehlikelisin..." dedi Meyra, nefesi dudaklarına değecek kadar yakınken.
"Sadece senin yanında, güzelim," diye fısıldadı Ali, gözleri anlık olarak kadının dudaklarına kayarken. Meyra, adamın bu fazlasıyla cüretkâr ve meydan okuyan haline karşı kısılan gözleriyle hafifçe gülümsedi. Parmakları Ali’nin ensesindeki saçlarda dolanırken, yüzündeki o yorgun ifade tamamen yerini yumuşak, muzip bir parıltıya bırakmıştı.
"Komutan," diye fısıldadı Meyra, sesi hem kışkırtıcı hem de tatlı bir meydan okumayla titreşirken. Başını hafifçe yana eğdi. "Dışarıda adamlar hayatımız için kapıyı aşındırırken, senin aklının nerede olması gerektiğinden haberin var mı?"
Ali, kadının bu tatlı diklenişi karşısında kısaca güldü; o koyu, kahverengi gözleri Meyra’nın dudaklarında kısa bir an oyalandıktan sonra tekrar gözlerine tırmandı. Belini saran eliyle onu kendine biraz daha çekti, aralarındaki o son santimlik mesafeyi de tamamen kapattı.
"Aklımın nerede olduğu gayet net, güzelim," dedi Ali, sesi kulak memesine kadar yaklaşan nefesiyle birlikte tüyler ürpertici bir fısıltıya dönüştü. "Ve inan ki dışarıdaki hiçbir şey, şu an gözlerimin önünde duran manzara kadar dikkatimi çekemez."
Meyra’nın nefesi kesilir gibi oldu; kalbi göğs kafesini zorlarken, Ali’nin göğsüne yaslı eliyle adamın kumaşını biraz daha sıktı. Odanın içindeki loş ışık, dışarıdaki fırtınanın ve ölümcül tehditlerin taç giydiği bu anı tamamen onlara ait izole bir dünyaya çevirmişti.
"Çok tehlikelisiniz Ali bey..." diye mırıldandı Meyra, gözlerini yavaşça kapatıp adamın o yabani ama bir o kadar tanıdık kokusunu içine çekerken. "Beni de kendine benzetiyorsun."
Ali, kadının o meydan okuyan, ışıl ışıl parlayan gözlerindeki itirafı yakaladığı an, daha fazla sabretmeye niyetinin olmadığını belli edercesine soluksuz bir hamle yaptı. Parmaklarıyla Meyra’nın çenesini kavrayan eli, başının arkasına kayıp onu tuttu; bir saniye bile düşünmeden dudaklarını Meyra’nın dudaklarına bastırdı. Dışarıdaki rüzgarın uğultusu, kapıya dayanan o onca düşman, o dondurucu dağ ayazı... Hepsi bir anda silindi, evrenin gürültüsü o an için tamamen sustu.
Öpücük ilk başta dışarıdaki tüm o kaosa inat bir meydan okuma gibi sert ve sabırsız başladı; ama hemen ardından aralarındaki o derin, bastırılmış özlemin ve korkunun ateşiyle kavurucu bir yumuşaklığa büründü. Meyra, Ali’nin ensesindeki parmaklarını sıkıca birbirine kenetleyip nefesini tamamen adama teslim etti. Göğüs göğüse, kalpleri birbirinin aynı ritmiyle atarken, dünya sanki o iki dudak arasında dönmeye başladı. Ali, soluklanmak için dudaklarını milim milim ayırdığında bile alınlarını birbirine yaslamış haldeki o ağır nefesleri birbirine karışıyordu. Gözlerini açıp Meyra’nın kızarmış dudaklarına ve o kendinden geçmis yüzüne baktı; dudaklarında o zafer kaznmış gibi zibidi ve tutkulu bir sırıtış belirdi.
"İşte..." diye fısıldadı Ali, nefesini Meyra’nın dudaklarına bırakırken. "Buna odaklanalım bundan sonra. Çünkü durmaya hiç niyetim yok."
"Durma o zaman."
Meyra’nın o meydan okuyan, soluk soluğa fısıltısı Ali’nin içindeki son sınırları da yerle bir etmeye yetmişti. Gözlerindeki o parıltı bir anda yerini tamamen vahşi, karanlık bir arzuya bıraktı. Ali, kadının bu teslimiyetini ve kendi cümleleriyle onu vurmasını bekliyormuş gibi aniden soluksuz bir hamle yaptı. Dışarıdaki adamların çıkardığı o hışırtılar, tahtalara vuran rüzgar, hatta dünyanın dönüşü bile bir saniyede silindi. Ellerini Meyra’nın ince beline doladığı gibi onu kendine öyle bir yapıştırdı ki, aralarında nefes alacak tek bir milim bile kalmadı. Başını hafifçe yana eğip dudaklarını Meyra’nın dudaklarına bir kez daha, bu kez geri dönüşü olmayan bir açlıkla kapattı. Öpücük, dışarıdaki onca kaosa ve baskına inat, adeta dünyayı yakıp kavuran bir intikam gibi derin, ıslak ve nefessiz başladı. Ali’nin dili kadının dudak aralarını zorlayıp içeri sızdığında, Meyra’nın boğazından kopan o titrek inilti adamın ağzında kayboldu. Parmakları Ali’nin ensesindeki saçlara öyle bir saplandı ki, sanki bırakırsa uçurumdan düşecekti; Ali ise kadını kolları arasında adeta eritircesine, soluğunu tüketen bir tutkuyla öpüyordu. Dışarıda ayak sesleri yaklaşmış, tahtalar gıcırdamıştı ama içerideki bu iki insan için evren, o dudakların arasından yayılan o ateşten ibaretti. Ali, nefes almak için dudaklarını milim milim ayırdığında ikisinin de göğsü körük gibi inip kalkıyor, alınları birbirine yaslı haldeki o ağır solukları birbirine karışıyordu.
"Daha yeni başlıyoruz."
Ali’nin o tehditkâr ama bir o kadar da arzulu fısıltısı havada asılı kalırken, adam kadını soluk almasına bile izin vermeyen bir açlıkla yeniden dudaklarına kapandı. Bu kez öpücük, az önceki keskinliğini unutturacak kadar derin, yavaş ama zihni uyuşturan bir narkotik gibi yayıldı damarlarına. Meyra, Ali’nin o sert gövdesine tamamen yaslanmış, parmakları adamın ensesindeki saçlardan kopup geniş omuzlarına, sırtına doğru kayarken dizlerinin bağının çözüldüğünü hissediyordu. Ali’nin elleri ise kadının sırtında, belinde dolaşıyor; onu sanki bu dünyanın çirkinliğinden ve dışarıdaki o karanlık tehlikeden sakınır gibi, kendi tenine mühürlemek istercesine sıkıyordu.
Dışarıda, evin etrafını saran o gölgeler ve yaklaşan ayak sesleri, tahtalara sürtünen sert çizmelerin hışırtısı giderek yaklaşsa da, içerideki bu iki insan için zaman o an tamamen durmuştu. Nefesler tükeniyor, göğüsler birbirine çarparak inip kalkıyor, ama hiçbiri geri çekilmeye niyetli görünmüyordu. Ali, dudaklarını milim milim ayırıp soluklanmak için geri çekildiğinde, alınları hâlâ birbirine yaslıydı. Gözleri karanlıkta bile parlayan bir tutkuyla Meyra’nın dudaklarında ve nefes nefese kalmış yüzünde gezindi.
"Gördün mü?" diye fısıldadı Ali, sesi boğuk ve kumlu bir tınıyla çıkarken, parmağıyla Meyra’nın alt dudağını hafifçe okşadı. "Dışarısı ne kadar gürültülü olursa olsun... Sen sadece beni duyuyorsun, güzelim."
Meyra, Ali’nin o kendinden emin, büyüleyici fısıltısıyla bir kez daha sarsıldı. Adamın göğsünden yükselen o sıcaklık ve dudaklarından yayılan tutku, içindeki son tereddüt kırıntılarını da yakıp kül etmişti.
"Çünkü sadece sen varsın," diye fısıldadı Meyra, sesi neredeyse fırtınanın ve dışarıdaki o tekinsiz hışırtıların arasında tamamen eriyecek kadar kısıktı. Parmaklarını Ali’nin göğsüne bastırıp onu biraz daha kendine çekti. "Başka hiçbir şeyi duymak istemiyorum."
Ali’nin gözlerinde o tekinsiz, yırtıcı parıltı yeniden alevlendi. Kadının bu tam teslimiyeti, içindeki o korumacı ve tutkulu adamı tamamen serbest bırakmıştı. Bir an bile düşünmeden, Meyra’nın belini saran elini daha da sıkılaştırdı; onu neredeyse ayağını yerden kesecek kadar yukarı çekip dudaklarını yeniden kadının dudaklarına mühürledi. Bu kez öpücük bir öncekinden çok daha hırslı, dillerin ve nefeslerin birbiriyle savaştığı, yakıcı bir fırtınaya dönüştü. Ali, kadının dudak aralarını zorlayarak içindeki o bastırılmış özlemi, korkuyu ve tutkuyu tamamen oraya döktü. Meyra, adamın sert omuzlarına tutunurken başını biraz daha geriye attı; soluğu kesiliyor, ciğerleri oksijensiz kalıyordu ama o dudaklardan bir milim bile uzaklaşmaya tahammülü yoktu.
Dışarıdaki adamların adımları evin hemen ahşap duvarının arkasında gıcırdıyor, soğuk rüzgâr tahtaların arasından ıslık çalarak sızıyordu. Ama ikisi için de dünya, o daracık alanda, dudaklarının temas ettiği o yakıcı noktada son bulmuştu.
Ali, Meyra’nın nefesinin tükendiğini, göğsünün körük gibi inip kalktığını hissettiğinde bile ayrılmadı. Dudaklarını kadının yanağına, oradan da boynundaki o hassas, sıcak çukura doğru kaydırdı. Sıcak nefesi Meyra’nın tenini kavururken, dişlerini hafifçe hissettirerek boynuna sert bir öpücük kondurdu.
Meyra’nın boğazından kopan boğuk ve titrek bir iç çekiş, adamın kulağına kadar ulaştı.
"Duracağımı söylemiş miydim?" diye mırıldandı Ali, dudakları hâlâ Meyra’nın boynundaki o sıcak tene temas ederken. Sesi pürüzlü, koyu ve tamamen zapt edilemez bir arzuyla doluydu. Meyra, Ali’nin boynundaki o yakıcı teması ve kulaklarında çınlayan o meydan okuyan fısıltısıyla başını biraz daha geriye attı. Oksijensizlikten kararan zihni, adamın teninde hissettiği her bir kasın, her bir nefesin ağırlığıyla adeta yeniden şekilleniyordu.
"Hatırlamıyorum..." dedi Meyra, sesi titrek, soluk soluğa ama bir o kadar da inatçı bir meydan okumayla döküldü dudaklarından. Ali’nin o boğazından kopan derin, vahşi bir hırıltı odanın loş sessizliğinde yankılandı. Kadının bu meydan okuması, içindeki o dizginlenemez ateşi körükleyen son kıvılcım olmuştu. Başını hızla kaldırıp dudaklarını yeniden Meyra’nın dudaklarına kilitledi; bu kez aralarındaki her şeyi, o korkuyu, o dışarıdaki uğursuz sessizliği ve yaklaşan tehlikeyi yok etmeye yemin etmiş gibi bir açlıkla saldırdı. Öpücükleri artık bir nefes alış verişten öte, birbirlerinin tenine kazınan birer mühür gibiydi. Ali’nin elleri Meyra’nın sırtını kavrayıp onu kendi gövdesine öyle bir bastırdı ki, aralarındaki o son santimlik boşluk bile tarihe gömüldü. Meyra’nın parmakları adamın ensesindeki saçları çekiştirirken, nefesleri birbirlerinin ağzında eriyor, zamanın akışı tamamen duruyordu.
Dışarıda, evin tahta duvarına sürtünen o sert çizmelerin sesi, rüzgarın uğultusu ve ölümün soğuk nefesi pencerelere dayanmıştı; ama içeride, bu iki insan için evrenin merkezi sadece o dudakların arasındaki ateşten ibaretti. Ali, Meyra’nın o soluk soluğa, meydan okuyan fısıltısıyla tamamen kendinden geçercesine dudaklarını kadının dudaklarına daha da sert ve hırslı bir açlıkla bastırdı. Zaman, dışarıdaki dünyanın soğukluğu, kapının eşiğine dayanan ölüm... Hiçbiri artık var olamazdı; geriye kalan tek gerçek, ikisinin birbirine karışan soluğu ve tenlerinin ateşiydi. Meyra, adamın bu durdurulamaz temposuna ayak uydurarak kollarını boynuna biraz daha doladı, parmakları saçlarının arasında titriyordu. Göğüsleri birbirine çarparak inip kalkıyor, her bir nefes aralarında adeta köz gibi yanıyordu. Ali, dudaklarını milim milim ayırıp soluklanmak için geri çekildiğinde, alınları hâlâ birbirine yaslıydı; gözleri karanlıkta parlayan birer kor gibi doğrudan Meyra’nın gözlerinin içine bakıyordu.
"Seni bir saniye bile bırakmaya niyetim yok," diye fısıldadı Ali, sesi pürüzlü, kumlu ve zapt edilmez bir arzuyla titrerken. Meyra, adamın boynuna kondurduğu her bir sert ve yakıcı öpücükle birlikte nefesini tamamen kaybettiğini hissetti. Bacakları Ali’nin beline daha da sıkı sarılırken, parmakları adamın kısa kesilmiş saçlarının arasına gömüldü; sanki bu fırtınanın içinde tutunabildiği tek gerçeği kaybetmekten korkuyormuş gibi asıldı. Ali’nin elleri sırtından aşağı, kalçasına doğru kayarak kadını kendine kusursuz bir uyumla kilitledi; her bir teması, dışarıdaki o soğuk dünyadan ve yaklaşan her türlü tehlikeden onu korumak ister gibi sahiplenici ve ağırdı. Dudakları boynundan çenesine, oradan tekrar dudaklarına tırmandığında, aralarındaki soluklar birbirine karışıyor, tenleri sürtündükçe odadaki sıcaklık dayanılmaz bir boyuta ulaşıyordu.
Ali, soluklanmak için başını milim milim geriye çektiğinde, nefes nefese kalmış yüzüyle Meyra’ya baktı. Gözlerindeki o karanlık, tehlikeli arzu şimdi tamamen yumuşamış, yerini sadece kadına duyduğu o devasa ve körüklenmiş tutkuya bırakmıştı. Alnını Meyra’nın alnına yasladı, burnunun ucunu hafifçe kadının burnuna sürttü.
"Beni böyle delirtiyorsun," diye fısıldadı Ali, sesi boğuk, pürüzlü ve tamamen teslim olmuş bir tınıyla çıkarken. "Dünyanın en gürültülü yerinde bile sadece senin sesini duyuyorum... Sadece seni istiyorum, Meyra."
"O zaman durma," dedi, sesi fısıltıdan öte bir meydan okuma gibiydi.
Ali’nin gözlerindeki o vahşi tutku, kadının bu teslimiyetiyle iyice körüklendi. Meyra’nın beline dolanan bacaklarını daha da sıkı kavradı, dudaklarını Meyra’nın dudaklarından ayırmadan dışarıdaki o gürültülü dünyayı, kırılan tahtaları ve yaklaşan tehlikeleri geride bırakarak, arkadaki küçük yayla evine yöneldiler. Daha önce de sığındıkları, dış dünyayla bağın tamamen koptuğu o mabet gibi yer...
Ali, kapıyı omuzlayıp içeri girdi ve arkalarından sessizce kapatarak onları dışarıdaki tüm evrenden soyutladı. Meyra’yı sobanın önüne, yumuşak halının üzerine ayakları hala beline sarılı halde bıraktığında, gözlerindeki o karanlık arzu ve tutku odanın loşluğunda parlıyordu. Alınlarını birbirine yaslayıp soluk soluğa kaldıkları o an, Ali’nin parmakları kadının saçlarında gezindi ve boğuk ama kararlı sesi kulaklarında yankılandı.
"Geldik güzelim," diye fısıldadı Ali, dudakları Meyra’nın yanağına sürtünürken. "Şimdi dışarıda ne olursa olsun... Burası sadece bizim."
Meyra, ayakları hâlâ Ali’nin beline dolanmış halde, sırtının yaslandığı yumuşak halının üzerinde soluk soluğa adama baktı. Şöminenin bacasından sızan dağ rüzgârının hafif uğultusu dışında evin içinde çıt çıkmıyordu; dış dünyayla aralarındaki tüm bağlar, o ahşap kapının ardında tamamen kopmuştu. Ali, kadını bir saniye bile serbest bırakmamaya yemin etmiş gibi ellerini kalçasından sırtına doğru kaydırdı. Gözlerini Meyra’nın dudaklarından ayırmadan, başını hafifçe eğip yavaş ve derin bir öpücükle tekrar dudaklarına kapandı. Bu kez aceleleri yoktu; o acımasız kargaşa, kırılan kapılar, gürültü patırtı geride kalmıştı. Öpücük yavaş, eritici ve zihni uyuşturan bir sabırla derinleşti. Ali’nin dili kadının dudak aralarını okşayarak içeri sızarken, Meyra’nın parmakları adamın sırtındaki gömleğin kumaşına sıkıca tutundu, tırnakları tenine hafifçe batarak o sahiplenmeyi mühürledi.
Ali, soluklanmak için dudaklarını milim milim ayırdığında, alınları birbirine yaslı halde ağır ağır soludular. Koyu, karartılı gözleri Meyra’nın yüzünün her bir hattını ezberler gibi taradı ve boğuk, pürüzlü sesile fısıldadı.
"Seni ilk gördüğüm günden beri..." dedi Ali, sesi odanın loş sessizliğinde yankılanırken. "...bütün bu gürültünün arasında beni tek kurtaran şeyin sen olduğunu biliyordum, ruhumun yarısı."
Meyra’nın gözleri, adamın o koyu ve sarsılmaz bakışlarının altında adeta eridi. Göğsünün içinde deli gibi çarpan kalbi, Ali’nin her bir kelimesiyle biraz daha sakinleşiyor ama aynı zamanda içerideki o tutku ateşini daha da körüklüyordu.
"Ben de," diye fısıldadı Meyra, sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçak ama bir o kadar net ve derindi. Eli yavaşça Ali’nin yanağına kaydı, başparmağı adamın sert elmacık kemiğini okşadı. "Bütün bu olanlara, bu karanlığa rağmen... Beni hayatta tutan tek yer senin kolların, Karan."
Ali, kadının elinin altındaki bu yumuşak temasta gözlerini bir anlığına kapatıp derin bir nefes aldı; sanki Meyra’nın teninin kokusunu, sıcaklığını ruhunun en derin köşesine mühürlemek istiyordu. Gözlerini yeniden açtığında, o karanlık ve tehlikeli parıltı tamamen yerini dizginlenemez bir şefkate ve sınırsız bir tutkuya bırakmıştı. Ali, kollarının arasındaki kadını hiç acele etmeden, sanki dünyanın en kıymetli hazinesiymiş gibi yavaşça halının üzerine bıraktı. Ama aralarındaki mesafeyi bir saniye bile açmadı; üzerine doğru eğilerek gövdesiyle Meyra’yı tamamen kuşattı. Sobanın yayılan turuncu alevlerin loş ışığı, odanın ahşap duvarlarında dans ederken, Ali’nin parmakları Meyra’nın saç tellerinden boynuna doğru yavaşça kaydı.
"O zaman dışarıdaki o dünyayı unut..." dedi Ali, sesi boğuk ve kumlu bir fısıltıyla kadının dudaklarına dökülürken. "...çünkü bu gecenin tek sahibi sensin."
Ve başını eğip dudaklarını yeniden Meyra’nın dudaklarına bastırdığında, zaman o ahşap yayla evinin içinde tamamen durdu; geriye sadece ikisinin birbirine karışan soluğu ve tenlerinin ateşi kaldı. Meyra, Ali’nin bu mutlak teslimiyeti ve kelimelere sığmayan sahiplenişi karşısında gözlerini huzurla yumdu. Şömineden yükselen çıtırdayan odun sesleri, aralarındaki o ağır ve tatlı nefes alışverişe karışırken dışarıdaki fırtına tamamen silinmişti. Ali, dudaklarını kadının dudaklarından yavaşça ayırıp alnını Meyra’nın alnına yasladı. Gözleri, loş ışıkta parlayan birer kor gibi kadının yüzünde geziniyordu. Eli, Meyra’nın boynundan omuzlarına, oradan da ince beline doğru kayarak her bir noktasını ezberler gibi yavaşça dolaştı.
"Seni seviyorum," diye fısıldadı Ali, sesi odayı dolduran en sakin, en saf gerçek gibi döküldü dudaklarından. Meyra, bu nadir ve derin itiraf karşısında içindeki tüm kabukların kırıldığını hissetti. Gözlerini açıp Ali’nin o koyu gözlerinin derinliklerine baktı; kollarını adamın boynuna dolayarak onu kendine biraz daha çekti.
"Seni seviyorum," diye fısıldadı Meyra, dudakları Ali’nin dudaklarına hemen hemen değecek kadar yakınken. "Sadece seni."
Ali, kadının bu cevabıyla birlikte boğuk ama tatmin dolu bir gülümsemeyle başını eğdi ve dudaklarını yeniden Meyra’nın dudaklarına mühürledi. Artık ne bir soru işareti ne de geriye dönük bir endişe vardı; sadece şöminenin sıcaklığı, dağ başındaki o sessiz sığınak ve birbirlerinin teninde kaybolan iki insan vardı.
-
Saatler boyunca dış dünyadaki her şeyi, o soğuk dağ rüzgârını ve geride kalan tüm kargaşayı tamamen unutup yalnızca birbirlerinin teninde kayboldular. Şöminenin ateşi yavaş yavaş kor haline gelip odayı loş ve turuncu bir huzura boğduğunda, nihayet soluk soluğa, birbirlerine sarılmış bir halde geniş yatağın üzerine uzandılar. Meyra başını Ali’nin geniş, hafifçe inip kalkan göğsüne yaslamıştı; parmakları adamın kalbinin üzerindeki hafif kıllı ten üzerinde yavaşça geziniyordu. Oda hâlâ ikisinin kesik nefesleri ve dışarıdaki çam ağaçlarının hışırtısıyla doluydu. Ali, bir kolunu kadının sırtına dolamış, diğer elinin parmak uçlarıyla Meyra’nın darmadağın olmuş saçlarını okşuyordu. Tavana diktiği gözlerinde o sert, tehlikeli adamdan eser kalmamış; yerini sadece bu kadına duyduğu devasa bir aidiyet ve yumuşaklık almıştı.
"Sessizliği bozan, Ali’nin göğsünden gelen boğuk, düşünceli ve bir o kadar da ani bir fısıltı oldu. Başını hafifçe eğip çenesini Meyra’nın saçlarına yasladı ve soluk soluğa mırıldandı.
"Meyra..." dedi, sesi oda içinde yankılanırken içine attığı o büyük düşünceyi nihayet serbest bırakmanın ağırlığını taşıyordu. "Sana benzeyen, o kızıl saçlarıyla evin ortasında koşturup duran bir kız çocuğu istiyorum."
Meyra’nın parmakları, adamın göğsünün üzerindeki hareketini bir anda kesti. Ali’nin dudaklarından dökülen o masum, o hayranlık dolu kelimeler, odanın loş havasında yankılanırken, genç kadının zihninde aniden buz gibi, keskin bir rüzgâr estirdi.
"Kızıl saçlı... bir kız çocuğu..."
Ali’nin o tatlı hayali, Meyra’nın boğazına saplanan demirden bir pençe gibi nefesini kesti. O an, şöminenin son korlarının aydınlettiği oda bir anda karardı; zihni, o dağ evinin güvenli duvarlarından kopup, o karanlık bodrumun, o katlanılmaz gecenin en kirli detaylarına savruldu. Vücudunda hissettiği o ani bulantı dalgası, günlerdir içten içe kemiren o acı gerçeği bir kez daha yüzüne çarptı. O sadece bu adama ait değildi; o gecenin, o korkunç zorbalığın izlerini hâlâ teninde, hâlâ bedeninin en derin köşelerinde taşıyordu.
Meyra’nın soluğu kesildi, göğsü hızla inip kalkmaya başladı. Göz bebekleri büyümüş, bakışları odanın karanlığına dikilmişti. Ali, kadının altındaki bu ani kaskatı kesilişi ve vücudundaki o titremeyi hemen fark etti. Yüzündeki o huzurlu, hayal dolu ifade bir saniyede silindi; yerine derin bir endişe ve keskin bir dikkat geldi.
"Meyra?" dedi Ali, sesi anında sertleşerek ama yine de korumacı bir tınıyla fısıltıya dönüştü. Doğrulup dirseğinin üzerine kalktı, kadının yüzüne baktı. "Ne oldu? Meyra nefes al..."
Ama Meyra nefes alamıyordu. Gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarından aşağı süzülürken, elleri istemsizce karnına doğru gitti; parmakları sanki orada büyüyen, o adını bile anmak istemediği kâbusu saklamak ister gibi sıkıca kumaşa tutundu. İçindeki o hamilelik belirtileri, o sabahları bastıran bulantılar, baş dönmeleri ve karnındaki o yabancı, ağır sancı, şimdi Ali’nin bahsettiği o "bebek" kelimesiyle birleşince, travmanın asıl yüzü odanın ortasına dikilmişti.
"Ben..." dedi Meyra, sesi titrek, çıkmazda ve korku dolu bir hırıltı gibi döküldü dudaklarından. Gözlerini Ali’nin gözlerine diktiğinde, orada sadece aşk değil, kadının ruhunu parça parça eden o acının dehşeti vardı. "Ali... ben... ben emin değilim. O... o çocuk..."
Kelime boğazına dizildi, devamını getiremedi. Ali, kadının karnının üzerindeki titreyen ellerini ve gözlerindeki o korkunç dehşeti gördüğü an, zihnindeki tüm parçalar acı birer yapboz gibi yerine oturdu. Dışarıdaki düşmanları unuttuğu gibi, Meyra’nın içinde savaştığı o en büyük, en acımasız savaşı unuttuğu için kendini suçlar gibi çene kasları sertleşti. Ali, bir saniye bile tereddüt etmeden kollarını Meyra’nın titreyen bedenine doladı ve onu sıkıca, korur gibi göğsüne bastırdı.
"Meyra sakin ol," dedi Ali, sesi bu kez pürüzlü, derin ve içindeki tüm fırtınayı bastıran bir sükûnetle kulaklarına fısıldarken. "Geçti... Buradayım. Hiçbir yere gitmiyorum, güzelim."
Meyra, Ali’nin göğsüne sığınmışken, vücudu hâlâ çözülmemiş bir yay gibi gergin ve titriyordu. İçindeki o karanlık dalga, adama duyduğu güvenle bir nebze olsun yatışmaya çalışsa da, zihnindeki o kâbusun soğuk gölgesi odanın loşluğunda hâlâ ağır bir şekilde asılı duruyordu. Ali, Meyra’nın elinin karnına gidişini, yüzünün ansızın kireç gibi sararmasını ve gözlerindeki o tarifsiz dehşeti gördüğünde donakaldı. Kadının dudaklarından dökülen eksik cümleler ve göğsünü sıkıştıran o ağır panik, Ali’nin zihninde tamamen başka bir kırılma yarattı. O, Meyra’nın yaşadığı o korkunç travmayı, o karanlık geceyi henüz bilmiyordu.
Ali’nin gözlerinde ne olduğunu anlayamamanın getirdiği büyük bir kafa karışıklığı belirdi. Sadece birkaç saniye önce hayalini kurduğu o kızıl saçlı küçük kız çocuğunun lafı bile, kadının ruhunu nasıl bu kadar daraltmıştı? Ali bir an için neyi yanlış söylediğini, Meyra’nın içinde fırtınalar koparan o gizemli acının nereden kaynaklandığını çözmeye çalıştı.
"Meyra..." dedi Ali, sesi bu kez derin bir endişe ve cevapsızlığın getirdiği bir çaresizlikle kısılarak.
Yavaşça doğrulup kadının iki omzundan tuttu. Meyra’nın titreyen bedenini kendi gövdesine sabitlemeye çalışırken gözlerinin içine, o saklanan gerçeği söküp almak istercesine baktı.
"Ne oluyor? Bana bak güzelim... Neden bu kadar korktun? Neyden bahsediyorsun sen?"
Meyra ise konuşamıyordu. Ali’nin o her şeyden habersiz, saf bir sevgiyle bakan koyu gözlerine bakarken boğazına oturan o devasa yumru daha da büyüdü. Ne o kâbus dolu geceyi söyleyebiliyordu ne de karnında taşımaktan korktuğu o ağır şüpheyi... Ali’nin bildiği tek şey, Meyra’nın kollarının arasında yaprak gibi titrediği ve derin bir krizin eşiğinde olduğuydu.
"Söyle bana," diye fısıldadı Ali, sesi bir yalvarışa dönüşürken. Kadının yanaklarına süzülen yaşları parmak uçlarıyla sildi. "Benden neyi saklıyorsun? İçini ne bu kadar yakıyor, anlat bana..."
Meyra, zihninin derinliklerindeki o kalın, acımasız sis tabakasını aralamak, o kâbusun ardındaki gerçekle yüzleşmek için şakaklarını elleriyle sıkıca kavradı. Gözlerini sımsıkı yummuştu; o gecenin zihninde bıraktığı o ağır, boğucu karanlığı delip geçmeye çalışıyordu. Ruhunu korumak için hafızasının sildiği o anlar, yorgunluktan titreyen bedenine rağmen birer birer su yüzüne çıkmaya zorlanıyordu. Ali ise karşısında kadının bu sessiz ve can yakıcı mücadelesini izlerken telaştan adeta deliriyordu. Ne yapacağını, kadının acısını nasıl dindireceğini bilemez bir halde elleri havada kalmış, soluğu boğazına tıkanmıştı.
Ama Meyra, o sisin arasından kopup gelen hayaletin silüetini yakalamıştı. Gözlerini aniden açtı; göz bebekleri korkudan ve büyük bir şoktan kocaman açılmıştı. Nefesi kesildi, göğsü hızla inip kalkarken eli Ali’nin gömleğine, kumaşı parmaklarıyla koparırcasına sıkıca tutundu. Zihnindeki o karanlık bulutlar dağılmış, o korkunç yüz nihayet netleşmişti.
"O..." dedi Meyra, sesi odanın sessizliğini yırtan tiz ve nefessiz bir fısıltı gibi çıktı. Dudakları titriyordu, gözlerinden yaşlar boşanırken kelime boğazına dizildi.
"Kuzey..."
Ali’nin beyninden o an adeta kaynar sular döküldü. Kulaklarında uğuldayan ses, odadaki rüzgârın uğultusunu bile bastırdı.
Kuzey.
Ali’nin gözlerindeki o şaşkınlık ve endişe, bir saniyede yeryüzündeki tüm cehennemi barındıracak kadar koyu, kör bir öfkeye dönüştü. Çene kasları öyle bir kasıldı ki, kemiklerin çatırtısı dışarıdan bile duyulabilirdi. Ali, gözleri o korkunç öfkeyle körleşmiş bir halde tek bir saniye bile düşünmeden yerden fırladı. İçindeki o zapt edilemez yıkım arzusu, damarlarındaki kanı donduracak bir hırsla ayağa kaldırmıştı onu. Ahşap kulübenin kapısına fırladığı gibi kapıyı dışarı savurarak açtı; dağın o dondurucu, keskin ayazı yüzüne bir bıçak gibi çarptı ama Ali’nin ne soğuğu hissedecek ne de duracak hali vardı. Dışarıdaki karanlığa, o çam ağaçlarının arasına adımlarını attığı gibi, belindeki silahını çıkardı. Zihninde sadece o tek isim yankılanıyordu; nefesini bile o adama harcamaya tahammülü yoktu.
Gecenin sessizliğini ve dağın ıssızlığını yırtan o patlama sesi arka arkaya patladı. Ali, gözünü kırpmadan, içine akıttığı bütün o zehirli öfkeyi karanlığa boşaltırcasına peş peşe tetiği çekti. Silahın her patlayışı, gecenin karanlığında yankılanan bir infaz fermanı gibi dağda yankı bulurken, Ali’nin boğazından kopan o hırıltılı kükreme rüzgâra karıştı.
"Çık ortaya, orospu çocuğu! Seni cehenneme göndereceğim!"
Ateş sesleri dağın yamaçlarında yankılanıp sessizliğe gömülürken, ormanın karanlığından ve patikadan gelen hızlı ayak sesleri duyuldu. Karların ve kurumuş yaprakların üzerinde hışırdayarak koşan Özgür, Kenan, Kerem ve Barış nefes nefese kulübenin önüne fırladılar. Ellerindeki silahlarla etrafı kollayarak soluk soluğa aydınlığa çıktıklarında, Ali’nin hâlâ dumanı tüten silahıyla öfkeden deliye dönmüş halini gördüler. Özgür, hemen ileri atılıp ellerini biraz havaya kaldırdı.
"Ali? Lan ne oluyor?"
Ali’nin gözleri dönmüştü; solukları kesik kesik çıkıyor, göğsü hızla inip kalkıyordu. Aldığı o haberin ve içindeki o zapt edilemez yıkım hırsının yarattığı şiddetli sinir krizi, adamı adeta kendinden almıştı. Tek kelime bile konuşamıyor, boğazından sadece hırıltılı, insanlıktan çıkmış sesler dökülüyordu. Ayakta durmasını sağlayan tek şey o kör öfkeydi ama bedeni bu yoğun sarsıntıyı daha fazla taşıyamayacak kadar kasılmış, zihni tamamen karanlığa gömülmüştü. Özgür, Ali’nin gözlerindeki o boş ve kontrolden çıkmış bakışı anında fark etti. Adamın kriz geçirdiğini, bu kafayla ya kendine ya da başkasına zarar vereceğini anlayarak hemen öne atıldı.
"Ali! Kendine gel, Ali!" diye bağırdı Özgür, ama ses tonu bu kez emreden değil, onu zapt etmeye çalışan sert bir uyarıydı. Kenan ve Kerem de hemen sağdan ve soldan koluna yapıştı. Ali, o zapt edilmez hırsla kollarını savurup onlardan kurtulmaya, ormana doğru tekrar atılmaya çalıştı ama adamlar bu kez hiç acımadan onu sıkıca kavradılar.
"Bırakın lan beni!" diye gırtlağından kopan boğuk ve paramparça bir nidayla kükredi Ali, ama kelimeler ağzından çıkmıyor, sadece vahşi bir hırıltı olarak dökülüyordu. Bedeni titriyor, sinir krizinin verdiği o devasa güçle etrafa saldırmak istiyordu.
Barış, Ali’nin iki omzundan sertçe yakalayıp onu arkadaki ahşap duvara doğru iterek sabitlemeye çalıştı: "Ali, oğlum sakin ol! Kendinde değilsin! Böyle gidemezsin, sakin ol lan biraz!"
Ali, göğsüne saplanan o keskin sancıyla nefesini tuttu; gözleri kapanıyor, sinirden ve nefestizlikten kör olmanın eşiğinde kıvranıyordu. Arkada, kapının eşiğinde tüm bu yaşananları izleyen Meyra’nın hıçkırıkları gecenin ayazında yankılanırken, Ali’yi zapt etmeye çalışan dört adam da bu vahşi krizin karşısında ter döküyordu.
"Ne oluyor?"
Gelen sesle birlikte herkesin başı aniden o tarafa döndü. Karanlığın içinden silüeti beliren kişi, nefes nefese koşarak gelen Derya’ydı. Üzerindeki kabanı savrulmuş, saçları rüzgardan dağılmıştı. Gözlerindeki o dehşet ve belirsizlik, dağın başındaki bu cehennemi daha da içinden çıkılmaz bir hale getiriyordu. Özgür, Ali’yi zapt etmeye çalışırken sertçe bağırdı.
Derya, ormanın o buz kesen karanlığından soluk soluğa fırlayıp kulübenin önüne geldiğinde gördüğü manzarayla olduğu yerde kalakaldı. Özgür, Kenan, Kerem ve Barış’ın zapt etmeye çalıştığı Ali’yi, o halini görünce kanı dondu. Adam sinir krizi geçiriyor, gözleri dönmüş bir şekilde etrafındaki herkese salarcasına kasılıyor, boğazından hırıltılı sesler çıkıyordu.
"Ali!" diye çığlık attı Derya, panikle öne atılıp doğrudan Ali’nin yanına koştu. Ellerini adamın göğsüne, kollarına koyarak sarsmaya çalıştı. "Ali, kendine gel!"
Ama Derya’nın çırpınışları, Ali’nin o zihnini tamamen kapatmış olan kör öfkesinin ve krizinin yanında sudaki bir damla gibi kayboldu. Ali, ne söylenenleri duyuyor ne de dokunanı fark ediyordu. Gözlerindeki o boş ve kan çanağı bakış, sadece içerideki o yıkımı büyütüyordu. Derya, Ali’nin kollarını tutmaya çalıştıkça adamın kasılan bedeniyle geriye doğru savruldu; gözlerinden yaşlar boşanırken sesini duyurmaya çalıştı ama ne sesini duyan vardı ne de Ali’yi sakinleştirmeye gücü yeten.
Derya, Ali’nin o tamamen kontrolden çıkmış, sinir krizinden ne olduğunu bilmez halini görünce geriye çekilip saniyelerce düşünmedi. Gözlerindeki o korku yerini aniden buz gibi, bir kararlılığa bıraktı. Adamlar şaşkınlıkla bir an duraksayıp geriye doğru bir adım attıklarında, Derya zaman kaybetmedi. Hırsla soludu ve o an bütün gücünü toplayarak, Ali’nin neye uğradığını anlamasına bile izin vermeden yumruğunu doğrudan adamın sol yanağına yapıştırdı.
Sert bir ses gecenin ayazını ve dağın sessizliğini ortadan ikiye yardı. Ali, o an yediği o şiddetli darbeyle başı yana doğru sertçe savruldu. Vücudundaki o kaskatı kesilmiş sinir krizi, aldığı o fiziksel acının şokuyla aniden dağıldı. Gözlerindeki o kör ve boş bakış yerini anlık bir şaşkınlığa bırakırken, Ali dengesini kaybedip geriye doğru iki adım sallandı ve yere kapaklanmamak için elini arkadaki ahşap duvara yasladı. Yanağında yanan o keskin acıyla başını yavaşça kaldıran Ali, gözlerini karartan kan çanağı bakışlarını Derya’ya dikti. Göğsü hâlâ körük gibi inip kalkıyor, nefesleri hırıltılı çıkıyordu ama o inatçı, bilincini yiyen o deli dalga nihayet kırılmıştı.
Derya, eli acıdan sızlasa da dişlerini sıkarak Ali’nin montunun yakasından tuttuğu gibi onu kendine çekti; gözlerinin içine soluk soluğa dik dik bakıyordu. Ali, başını yavaşça öne eğdi. Yanağındaki sızıyı yok sayarak derin, tir tir titreyen bir nefes çekti içine. Gözlerini Derya’nın dik ve kararlı yüzünden ayırmadan, montunun yakasını tutan o eli yavaşça kavradı ve bileğinden iterek hafifçe uzaklaştırdı. Sesi, boğazından kazınır gibi çıkan kısık ve boğuk bir hırıltıyla döküldü.
Ali’nin gözlerindeki o buz gibi kararlılık havada asılı kalırken, gerginliği keskin bir bıçak gibi ortadan ikiye bölen o sessizliği bozan yine Derya oldu. Genç kadın, Ali’nin yakasından çektiği elini yavaşça indirirken ikisinin arasında, kelimelere dökülmeyen ama oradaki herkesin adeta derisinde hissettiği o görünmez çekim bir an için havayı sardı. Bu, cehennemin ortasında yan yana duran iki yıkıcı gücün birbirini tanımasının, aynı karanlıktan beslenmenin yarattığı tehlikeli ve inkâr edilemez bir mıknatıstı. Aralarındaki o bağ; ne zaman ne yapacağı belli olmayan, her an patlamaya hazır bir öfkenin ve aynı karanlıkta yürümeyi göze almanın yarattığı bir tür manyetik alandı. Derya, Ali’nin içindeki o yıkıcı gücü ve gözü karalığı görüyor, bundan korkmak bir yana, o tehlikenin tam merkezinde durmaktan haz alıyordu. Ali’nin o kontrolsüz halini tek bir tokatla zapt edebilmesi, aralarındaki o eşit ve sert güç dengesinin de en net kanıtıydı.
Derya, Ali’nin gözlerinin derinliklerindeki o acımasız ışığı gördü. Aralarındaki o mesafesiz, nefes nefese duruşta kelimelere gerek kalmamıştı; birbirlerinin zihninden geçenleri, o an o intikam için her şeyi yakıp yıkabileceklerini tek bakışta okuyorlardı. Derya gözlerini bir saniye bile Ali’den ayırmadan, çenesini dikleştirerek konuştu.
"Parçalamak istiyorsan, önce bulmamız gerek," dedi Derya, sesi rüzgârda yankılanırken. "O piç buranın engebelerini, en karanlık deliklerini bilir. Arkasındaki o itleriyle birlikte izini kaybettirmek için çoktan harekete geçmiştir. Ama önce ne oldu onu anlat."
Ali, Derya’nın doğrudan yönelttiği bu soruyla birlikte derin ve sert bir soluk çekti içine. Çenesindeki o kasılma, içindeki öfkenin hâlâ nasıl bir volkan gibi tazyikle kaynadığının en net kanıtıydı. Başını hafifçe eğip gözlerini karanlık patikadan çekti, Derya’nın delip geçen bakışlarıyla yüzleşti.
"Ne mi oldu?" dedi Ali, sesi buz gibi bir fısıltıyla dökülürken, dişlerinin arasından söküldü kelimeler. "O şerefsiz sadece o geceye bilet kesip kaçmadı, Derya... Meyra’nın telefonuna bırakıp gittiği o mesaj, o koordinat... Orospunun çocuğu benimle dalga geçiyor! Buraya saklanmaya değil, beni bu dağın başına çekip kurduğu o leş tuzağın içine kendi ayaklarımla girmemi izlemeye geldi."
Ali, başını kulübenin kapısına doğru çevirdi; içeride hâlâ titreyen Meyra’nın silüeti o karanlık camın gerisinden seçiliyordu. Gözlerindeki o zehirli kor yeniden parladı.
"Ben Meyra’nın yanına gidiyorum." dedi Derya, yerinden hızla doğrularak. Kulübenin o loş, gaz lambasıyla aydınlanan odasına adım attığı an, yüzüne çarpan ilk şey yoğun bir korku kokusu ve Meyra’nın hıçkırıkları oldu. Meyra, köşedeki sedire büzüşmüş, dizlerini karnına çekmişti. Gözleri korkudan kocaman açılmış, dışarıdan gelen her rüzgâr uğultusunda biraz daha küçülüyordu. Derya, kapıyı arkasından sertçe itip sürgüsünü çekti; ardından adımlarını hızla ama temkinli bir şekilde sedirin önüne taşıdı. Dışarıdaki o sert, uzlaşmaz komutan havası burada yerini tamamen otoriter bir sakinliğe bırakmıştı.
Adımlarını hızla sedirin önüne taşıdı ve hiç tereddüt etmeden dizlerinin üzerine çöküp kollarını Meyra’nın etrafına sıkıca doladı. Meyra, bu ani temasla önce neye uğradığını şaşırarak kasıldı; ancak Derya’nın o sarsılmaz, güçlü sarılışını hissedince içindeki bütün o korku barajı patladı. Derya, kızı göğsüne doğru çekip başını kendi omzuna bastırdı. İkisi de tek kelime konuşmuyordu ama Derya’nın o sımsıkı, korumacı sarılışı, dışarıdaki kâbusu da Ali’nin gözlerindeki o kanlı intikam ateşini de bir anlığına kulübenin kapısının ardında bırakmaya yetti. Meyra, Derya’nın sığınağında sessizce ağlarken, Derya sadece gözlerini kapının eşiğine dikmiş, kızı sıkıca tutmaya devam ediyordu.
Derya, kollarının arasında titreyen Meyra’yı bir süre daha sıkıca tuttu; dışarıdan gelen o hafif rüzgâr uğultusu ve uzaklardaki çatışmanın habercisi olan o gergin sessizlik kulübenin camlarını dövüyordu. Meyra’nın nefesleri yavaş yavaş yavaşlayıp hıçkırıkları biraz olsun dindiğinde, Derya onu yavaşça omuzlarından tutup kendinden ayırdı. Gözlerini Meyra’nın o korkudan feri sönmüş, yaşlı gözlerine dikti. Artık sessiz kalmanın, birbirlerinden bir şeyler saklamanın ya da bu karanlığı körüklemenin anlamı kalmamıştı. Derya, dişlerini hafifçe birbirine sürterek o uzun süredir boğazını tırmalayan soruyu nihayet sordu.
"Ne yaptı sana?" dedi Derya, sesi alçak ama kulübenin duvarlarında yankılanacak kadar netti. Kulübenin kapısını kapattı. Meyra, Derya’nın doğrudan ve tavizsiz bakışlarıyla karşılaştığında, dudakları titreyerek geriye doğru sindi. Omuzları çökmüş, gözlerindeki o korku dalgası yerini yavaş yavaş derin, karanlık bir çaresizliğe bırakmıştı. Parmaklarıyla sedirin kenarındaki kalın battaniyeyi sıkıca kavradı, sanki o kumaş parçasından güç alıyormuş gibi yutkundu.
"Ali’yle aranızda ne oldu da bu piç kendinde seni tenhada yakalama cüretini görüp köşeye sıkıştırdı? Dışarıdaki deliyle kavga falan mı ettiniz? En başından anlat."
Meyra’nın gözlerinden süzülen bir damla yaş, çenesinden aşağı kayarken genç kadın başını iki yana salladı. "Bana... Bana tecavüz etti..."
Kulübenin loş ve kasvetli havasında, Meyra’nın dudaklarından dökülen o dört kelime, aralarındaki mesafeyi bir anda yok eden keskin bir bıçak gibi havayı ortadan ikiye yardı. Derya’nın yüzündeki o sert, sorgulayan ve kontrolü elinde tutan otoriter ifade, saniyeler içinde buz kesti. Gözleri şokla irileşti, nefesi boğazına tıkandı. İçerideki o gergin, hesap soren hava yerini birdenbire kulakları çınlatan ağır, ezici bir sessizliğe bıraktı. Derya, hayatı boyunca pek çok vahşete, şiddete ve karanlığa şahit olmuştu ama bu kelime... Bu kelime, ruhun en derin yerini oymak için fısıldanmış bir lanet gibiydi. Meyra, başını göğsüne gömmüş, o itirafın altında ezilirken omuzları hıçkırıklarla sarsılmaya başladı.
"Ben..." diye fısıldadı Meyra, sesi neredeyse duyulmayacak kadar zayıftı, "Ali’yle ayrı olduğumuzda... Sahil kenarındaydım. Her şey o kadar ağır geldi ki... Kendimi öldürmek istedim. Ben hiçbir şeyden habersizken kendimi bir kulübede buldum... Üstüm başım... Hiçbir şey yoktu... Karşı koyamadım... Gücüm yetmedi."
Derya’nın damarlarındaki kanın çekildiğini hissetti. Öfke, az önce dışarıdaki ormanda Ali’nin hissettiği o volkanik patlamadan bile çok daha karanlık, çok daha öldürücü bir biçimde zihninde patladı. Artık Kuzey’in sadece psikopat bir stratejist ya da adi bir düşman olmadığını, bu kadının ruhunu ve bedenini parça parça etmeye yemin etmiş iğrenç bir canavar olduğunu çok net anlamıştı.
Derya, yutkunamadı bile. Boğazındaki o düğüm büyürken, yumruk yaptığı; parmak eklemleri kireç gibi beyazlayan ellerini duvara geçirdi. İşte o an, dışarıdaki ormanın karanlığından, rüzgârın uğultusunu bastıran o boğuk ve yakın bir silah sesi kulübenin camlarını sarstı. Sesini, dişlerinin arasından sızan o buz gibi ve sarsılmaz tonda ayarlayarak konuştu.
"Ali..." dedi Derya, fısıltıyla karışık bir lanet gibi. "Konuşmamız lazım."
Kulübenin dışındaki o dondurucu ayazda Derya adam iki eliyle Ali’nin omzuna yapışıp sertçe kenara, kulübenin karlı ahşap duvarına doğru çekmişti. Ali’nin sırtı duvara yaslandığı an, adamın gözlerindeki o öfkeli parlaklık anlık bir şokla gölgelendi. Derya’nın elleri hâlâ Ali’nin omzundaydı, nefes nefese gözlerinin içine bakıyordu. Sesi, gecenin ayazını bile kesip atacak kadar alçak ama zehir gibi netti.
"Dinle," dedi Derya, dişlerinin arasından. Gözlerini bir saniye bile kaçırmadan o gerçeği fısıldadı: "O piç sadece dışarıda bekleyen bir rakip değil. İçeride... O kızın ruhunu parça parça eden o şerefsiz, Meyra’ya tecavüz etmiş."
Ali’nin o an soluğu kesildi. Duvara yaslı duran bedeni kaskatı kesildi; elindeki silahın namlusu milim milim aşağı kaydı. Gözlerindeki o kontrollü öfke, saniyeler içinde bütün evreni ateşe verecek türden katran karası bir deliliğe dönüştü. Göğsünden kopan o nefes, boğazında parçalanarak insanlık dışı, boğuk bir hırıltıya büründü.
"Öldürmeyeceğim..." dedi Ali, sesi rüzgârın uğultusunda kaybolacak kadar kısıktı ama içerdiği o ölümcül vaat dağın tepesini sarsmaya yetmişti. "Onu bu dağda dirilte dirilte, nefesini yavaş yavaş sökerek öldüreceğim!"
Ormanın o karanlık ve dondurucu ayazında, ayaklarının altındaki karlar hışırdayarak ezilirken, Ali birkaç adım önde, gözü dönmüş bir avcı gibi karanlığın içine akıyordu. Derya ise onun hemen arkasından, nefesini Ali’nin sırtına hissedecek kadar yakın ama taktiksel mesafeyi koruyarak ilerliyordu. İkisi de koşmuyor, adeta ölümün üzerine yürüyordu; ama aralarındaki o zehirli, nefes nefese sessizlik her adımlarında daha da koyulaşıyordu.
Derya, elindeki silahı göğsüne yakın tutarak karanlığın sağını solunu tararken, başını hafifçe Ali’nin sırtına doğru çevirdi. Sesi, rüzgârın uğultusunu delip geçecek kadar net ama sadece ikisinin duyabileceği bir fısıltı gibi çıktı.
"Tek başına o leşi temizleyemezsin," dedi Derya, adımlarını bir an bile yavaşlatmadan. "O piç buraya seni tüketmek için geldi. Arkasında kimler var, ne kadar kalabalıklar henüz bilmiyoruz. Gözünü hırs bürürse, o çukurun içine ilk sen düşersin. Akıllı oynamak zorundasın."
Ali, Derya’nın bu sert uyarısıyla birlikte koşusunu aniden kesti; karların üzerinde sert bir manevrayla döndü ve doğrudan Derya’nın üzerine yürüdü. Aralarındaki mesafe saniyeler içinde sıfırlanırken, Ali’nin nefesi Derya’nın yüzüne bir yangın yeri gibi çarpıyordu. Gözlerindeki o zehirli kor, kadının göz bebeklerini yakıp kavuracak kadar şiddetliydi. Ali, bir elini Derya’nın hemen arkasındaki çam gövdesine yaslayıp kadını ablukaya aldı. Aralarındaki o nefes nefese mesafede, ölümün ve öfkenin ortasında bile pişen o tehlikeli, inatçı çekim havayı kavuruyordu.
"Bana akıl verecek son insan bile olamazsın, laz kızı" diye tısladı Ali, dişlerinin arasından sökülen kelimeler adeta havada buz tuttu. Gözlerini kısarak kadının yüzünde gezindirdi bakışlarını; o sinir bozucu, meydan okuyan duruşuna rağmen içten içe onu ne kadar iyi anladığını belli eden o tehlikeli kıvılcımla gülümsedi. "Senin derdin o piç falan değil... Sen sırf ben tek başıma eğlenmeyeyim diye peşimden ayrılmıyorsun, değil mi?"
Derya, Ali’nin bu yakınlığı karşısında bir milim bile geri adım atmadı; tam aksine başını hafifçe yana eğip dudaklarında o alaycı, hafif flörtöz ama zehirli tebessümle Ali’nin gözlerinin içine dikti bakışlarını. Kalbinin attığı yeri belli etmeyecek kadar soğukkanlı ama aralarındaki o inatlaşmayı körükleyecek kadar yakın fısıldadı.
"Çok yanlış tahmin," dedi Derya, sesi rüzgârı delecek kadar hırslı ve keskin çıkıyordu, ama gözlerindeki o cesaret aralarındaki ateşi körüklüyordu. "Ben seni o çukurdan toplamakla uğraşamam, o yüzden önden gitmene izin vermiyorum. Hem..." Derya, elindeki silahın namlusunu hafifçe Ali’nin göğsüne, tam kalbinin üzerine doğru bastırdı, "..bu eğlenceyi başkasına kaptırmaya niyetim yok. İnat ediyorsan, kurallarına göre oynayacağız, koçari."
Ali, kadının o meydan okuyan parmaklarının altındaki baskıyı ve o inatçı diklenmeyi hissettiğinde, boğuk bir hırıltıyla güldü. Gözlerindeki o katran karası delilik, yerini ikisinin arasında paylaşılan o karanlık, saplantılı çekime bırakmıştı.
"Pekala, laz kızı," dedi Ali, sesi buz gibi bir fısıltıya dönerken yüzü Derya’nın biraz daha yakınına kaydı. "Göster bakalım o inatçılığını. Ama yanımdan bir an bile ayrılmayacaksın. Seni de Duru gibi kaybetmeyeceğim."
Duru'nun ismi, aralarındaki o zehirli ve hırslı ateşi bir anda dondurup havayı bıçak gibi keskin bir sessizliğe bürüştü. Derya’nın öz kardeşi olan o kızın adı, gecenin ayazında yankılanırken, Ali’nin zihnindeki o karanlık pişmanlığın kapılarını da sonuna kadar aralamıştı. Derya, Ali’nin yüzündeki o anlık çözülmeyi, göz bebeklerindeki o derin, koruma içgüdüsünün getirdiği o korkuyu saniyesinde yakaladı. Az önceki o meydan okuyan, alaycı dikleşme kadının yüzünden silindi; yerine Ali’nin o karanlık ruhunu en saf, en acımasız haliyle kavrayan, kelimelere dökülmese de derinden sarsan o bağ geçti.
Derya, silahını tutan elini gevşetmeden, bir adım daha attı ve aralarındaki o son milimetrik mesafeyi de sıfırladı. Eli, Ali’nin sırtından kayıp sertçe omzuna, oradan da boynuna doğru çıktı; parmakları adamın buz tutmuş tenine baskı uygularken, gözlerini Ali’nin gözlerine mıhladı.
"Duru benim kardeşimdi, Ali," dedi Derya, sesi rüzgârın uğultusunu delecek kadar net, ama içinde Ali’nin canını yakan o yaraya merhem olacak türden derin bir itirafla doluydu. "O orospu çocuğu yüzünden öldü. Ama onu koruyamadığın için kendini suçlamaktan vazgeç artık. Ben o çukurun dibine seninle birlikte atlamaya geldim. O yüzden o lanet suçluluk duygusunu zihninden sil at; çünkü ben ölmeyeceğim. Ölürsem de, bu benim meselem."
Ali, Derya’nın o zehirli ve bir o kadar da keskin sözleriyle sarsıldı. Göz bebekleri hafifçe büyüdü; kadının yüzündeki o tavizsiz kararlılık, boğazına düğümlenen bütün kelimeleri eritti. Derya’nın o duruşu, o yükün altındaki çatlakları tek bir hamlede mühürlemişti.
Ali, başını hafifçe eğip alnını Derya’nın alnına yasladı. Dışarıdaki fırtına ne kadar şiddetli eserse essin, aralarındaki bu karanlık ve kopmaz bağ, dünyanın en tehlikeli sığınağına dönüşmüştü.
"Ölmeyeceksin, laz kızı," dedi Ali, başını hafifçe iki yana sallarken gözlerindeki o katran karası vahşetle. "Çünkü o iti buraya gömmeden önce, ikimizden birinin nefesi bitecekse o da benimki olacak. Seni o çukurda tek başına bırakmam. Kardeşin gibi ölmene izin veremem anlıyor musun?
Aralarındaki bu sessiz, kelimelerden çok daha ağır basan anlaşma, gecenin karanlığını ortadan ikiye yardı. İkisi de daha fazla konuşmaya gerek duymadı; çünkü aralarındaki o saf bağ, artık acının ve intikamın çok ötesinde, tamamen ölümüne bir ortaklığa dönüşmüştü.
Ali, Derya’nın o sarsılmaz bakışlarındaki derinliği gördüğünde içindeki o katran karası boşluk sanki bir anlığına tamamen görünür oldu. Derya’nın kalbi Meyra’ya atan o adama romantik bir aşk beslemiyordu belki; ama bu dağın başında, bu cehennemin ortasında Ali’ye karşı duyduğu o tehlikeli, karşı koyulamaz çekim her nefeste daha da alevleniyordu.
Bölüm etkileşimi
