Bölümler 19Şu an: BÖLÜM 12: KIŞ RÜZGARI
- 1 GİRİŞ288 kelime
- 2 BÖLÜM 1: GEÇMİŞİN AYNASI5.438 kelime
- 3 BÖLÜM 2: RUHUMUN YARISI5.664 kelime
- 4 BÖLÜM 3: MİSAFİR5.066 kelime
- 5 BÖLÜM 4: İKİ RUH6.117 kelime
- 6 BÖLÜM 5: TEHLİKE ÇANLARI9.435 kelime
- 7 BÖLÜM 6: KARGALAR SOFRASI6.704 kelime
- 8 BÖLÜM 7: İMERA FERA4.673 kelime
- 9 BÖLÜM 8: NAYİNO5.249 kelime
- 10 BÖLÜM 9: DİLHUN9.787 kelime
- 11 BÖLÜM 10 (ÖZEL BÖLÜM)7.883 kelime
- 12 BÖLÜM 11: HİCRAN9.482 kelime
- 13 BÖLÜM 12: KIŞ RÜZGARI5.146 kelime · Okuduğun bölüm
- 14 BÖLÜM 13: ALENİ7.511 kelime
- 15 BÖLÜM 14: YERALTI8.720 kelime
- 16 BÖLÜM 15: KARADENİZ FIRTINASI16.943 kelime
- 17 BÖLÜM 16: KARA SEVDA13.358 kelime
- 18 BÖLÜM 17: SEVDA ATEŞİ12.427 kelime
- 19 BÖLÜM 18: LAZ KIZI14.614 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Dışarıdaki sağanak sabaha doğru yerini buz gibi, sessiz bir ayaza bırakmıştı. Çadırın içi, nefesleriyle hafifçe ısınmış ama nemli ve ağır bir havayla doluydu.
Meyra, dün geceki o yıkıcı hıçkırıkların ardından kocasının kollarında sızıp kalmıştı. Başını Ali’nin göğsüne yaslamış, buz tutmuş parmaklarını onun montunun içine sokmuştu; uyurken bile yüzünde o silinmeyen, yorgun çizgi duruyordu. Ali ise sırtını çadırın soğuk direğine yaslamış, saatlerdir kıpırdamaya bile cesaret edemeden öylece yatıyordu. Karısının her nefes alışında kaburgasının altındaki sızının yer değiştirdiğini hissediyor, uyanmasından korkarak gözlerini kırpmadan tavanın naylonuna bakıyordu.
Tam o sırada, sessizliği bozan o ince, titrek titreşim sesi tırnak gibi kazındı çadırın içinde.
Ali hızlıca başını eğip aşağı baktı; Meyra, uykunun o derin, kendinden geçiş halindeydi. Kirpikleri hareketsizdi, yüzü kocasının göğsüne gömülü, dış dünyadan tamamen kopmuş bir halde uyumaya devam ediyordu. Soluk almaktan bile korkarak sağ elini yavaşça cebine uzattı. Ekranın ışığı karanlık çadırın içinde solgun bir mavilik yayarken, arayanın adı düştü gözüne: Barış.
Ali, çadırın fermuarını ses çıkarmamaya çalışarak yavaşça açtı ve dondurucu sabah ayazına, dışarıdaki çamurlu boşluğa adım attı. Telefonu kulağına götürüp aramayı yanıtladı.
"Söyle," dedi Ali, sesi sabaha karşı uyanmanın ve o ağır gecenin etkisiyle çatlıyordu.
"Ali, sakat bir durum var."
Ali’nin kalbi göğüs kafesini zorlarken, o an aklına gelen tek kabusla eli ayağı buz kesti. Sesindeki bütün o sertlik bir anda eridi, yerine nefesini kesen o korkunç ihtimal geçti.
"Ne sakatı lan? Bekle, anneme mi bir şey oldu?" dedi, sesi farkında olmadan sivrildi, neredeyse fısıltıyla haykırır gibi çıkmıştı. "Barış, söylesene lan! Anneme mi bir şey oldu?"
Karşı hattan Barış’ın aceleci ve soluk soluğa sesi hemen yetişti.
"Lan yok hemen telaşlanma, bir şeyi yok, merak etme," dedi Barış hızlıca, Ali’nin paniklediğini hissederek. "Aydan teyze iyi, sizi cenazeden sonra geçirince mahalleye sizin eve bıraktım, zaten sorun orada ya neyse..."
"Oğlum ne sorunu anlatsana artık amına koyayım!"
"Tamam lan oğlum, dinle!" dedi Barış, sesindeki gerginlik telefondan Ali’nin yüzüne bir kırbaç gibi çarparak. "Aydan teyzeyi mahalleye bıraktıktan sonra arabanın anahtarını aldım; bineceğim arabaya, Hazal’ın annesi Songül teyze geldi Meyra için baş sağlığı diledi hem bebek, hem Mehmet amca için. Nevin teyze söyledi herhalde, bilmiyorum. Sonra arabaya binerken aşağıdan Naz geldi."
"Oğlum sabahın köründe bana sabah programı mı anlatıyorsun amına koyayım? Ne var Naz geldiyse, mahallenin kızı değil mi?"
"Lan oğlum dinle bir, lafımı kesme!" dedi Barış, sabrı tükenmiş bir tonda soluyarak. "Mesele Naz’ın gelmesi değil. Arabanın yanında onları dinledim. Songül teyze, Naz geldikten sonra ona fısır fısır bir şeyler söyleyince Naz da birden kadına bağırmaya başladı 'Banane Meyra’dan' diye çıkıştı. Songül teyze de susturmaya çalıştı falan. Ve kıza ne dedi biliyor musun?"
Ali’nin kaşları çatılırken Barış derin bir nefes verdi.
"Şüphelerimde haklıymışım... Meyra'nın hamileliğini ortaya atıp mahalleyi kızıştıran, Naz."
Ali’nin beyninde bir saniye boyunca bütün sesler, rüzgârın uğultusu, uzaktan gelen araba motorları tamamen kesildi. Sadece Barış’ın son cümleleri kulaklarında yankılandı:
Meyra’nın hamileliğini ortaya atıp mahalleyi kızıştıran, Naz.
Gözlerinin önü bir an için karardı. Dün geceden beri Meyra’nın o dökülen içini, o taşıyamadığı suçluluk duygusunu, o gözyaşlarını düşündü. Kadının içeride, o derme çatma çadırın altında nasıl bir cehennemin ortasında nefes almaya çalıştığını hatırladı. Ve bütün bu yaşananların, bu kadar büyük bir yangının arkasında, o mahallenin arasında sıradan bir yüz gibi gezen Naz’ın olduğunu öğrendiği an, içindeki o kontrol zoruyla tutulan öfke barajı yerle bir oldu.
"Ne..." dedi Ali, sanki zehirli bir şey kusuyormuş gibi. Sesi o kadar alçak, o kadar buz gibiydi ki, karşı hattan Barış bile bir an yutkundu. "Ne dedin sen?"
"Olayın detayını tam ben de çözemedim ama Naz’ın derdi doğrudan Meyra’ymış," dedi Barış, sesindeki telâş ve gerginlik biraz daha artarak. "Yani benim tahminimce öyle. Çok düşündüm... Başka hangi yönden bakarsam mantıklı gelmiyor çünkü."
Ali, sabrının son kırıntılarının da tükenmek üzere olduğunu hissettiği o saniyede, dişlerinin arasından hırsla soluyarak lafı ağzına tıktı.
"Amına koyayım anlatsana artık!" dedi, sesi öfkeden boğuk ama keskin bir fısıltı gibi çıktı. "Tahminini düşünceni sikeyim Barış, ne gördün, ne duydun onu söyle! Uzatma da anlat!"
Karşı hattan Barış’ın nefesi kesilir gibi oldu, arkadaşının bu patlamasına şaşırmayarak hızla kendini savundu.
"Tamam ulan, iyi diye anlatıyorum!" dedi Barış soluk soluğa. "Bak şimdi... Hani önceden Naz senden hoşlanıyordu da sen Meyra’yla olduğun için reddetmiştin ya. Bilmeyen yok zaten mahallede. Her neyse. O gece Naz annesine 'Banane Meyra’dan' diye çıkışınca ben de arabanın orada sinmiş bunları dinledim. Songül teyze de susturmaya çalışırken Naz'a 'Zaten mesajı atıp ortalığı fiştekledin, seni daha fazla ayak altında görmek istemiyorum" diye kolunu çekiştirdi sonra gittiler."
Ali’nin beyninde bir tahta parçası kırılırmış gibi kuru ve sert bir ses koptu. Gözlerinin önünden o karanlık sokak, dünkü yağmur, Meyra’nın döktüğü gözyaşları ve Naz’ın o ikiyüzlü suratı film şeridi gibi geçti. Şakaklarındaki damar artık zonklamayı bırakmış, resmen atmaya başlamıştı. Dişlerini öyle bir sıktı ki, çene kemiklerinden gelen ses neredeyse kulağında yankılandı.
"Ortalığı karıştıran Naz yani?" dedi Ali, sesi zehir gibi akarak, nefesi boğazına dizildi. "Emin misin peki bundan?"
"O kısım şöyle kardeşim..." dedi Barış, karşı hattan gelen sesinde aynı tüyler ürpertici ciddiyetle. "Ben bir an afalladım. Elimde kanıt olmadan kızın günahını almak istemedim. Niye yapsın ki böyle bir şeyi diyip geçecektim ama aklıma önceden senden hoşlandığı geldi. Biliyorsun, çocukluktan beri senden hoşlandığını herkes biliyor zaten bir duymayan sağır sultan kaldı. Aklıma başka hangi sebepten yapabileceği bir ihtimal gelmedi çünkü. Ne yapacaktı iyiliğinden yapacak hali yok ya böyle bir şeyi. Sonra annesinin gittiğini görünce sessizce tenhaya çektim. O da saklamadı. İlk başta ters yaptı tabii o ayrı. Sonra da kendi itiraf etti."
Ali, yumruk yaptığı sağ elini karavanın metaline öyle bir çarptı ki, tok bir ses doğan güneşi yardı. Yanında, karavanın önündeki uyku tulumunun içinde yatan Meyra’nın, bu kalleşlikten habersiz bir şekilde derin bir nefes alıp verdiğini hissetti sanki. Sevdiği kızın çektiği her damla gözyaşının, her uykusuz gecenin intikamı şimdi bir bıçak gibi bileniyordu.
"Dinle Barış," dedi Ali, artık tartılacak, uzatılacak tek bir saniye bile kalmamıştı. Sesi, celladın ipi çekeceği anki o buz gibi kesinliğe büründü.
"Gözünü bir saniye bile başka yere çevirme. Kiminle buluşacaksa, hangi delikten kaçacaksa yerinde tut onu.. Biz de birkaç güne geleceğiz zaten. Benimle görsün hesabını bakalım derdi neymiş..."
-
Güneş, mahallenin dar sokaklarına düşen kirli, soluk ışığını yavaşça yükseltirken; aradan geçen iki günün ardından Ali’nin arabası mahallenin girişindeki o tanıdık sokağa girdi. Lastiklerin altındaki çakıllar gıcırdarken Ali, karavanı kendi evlerinin önündeki boşluğa yanaştırdı.
Ali’nin yanındaki ön koltukta hafifçe kestiren Meyra, motorun susmasıyla gözlerini araladı. Yüzündeki o yorgun ifade, kapalı pencereden dışarı bakıp kendi sokaklarını görünce yerini huzursuz bir tedirginliğe bıraktı.
"Ali..." dedi Meyra, sesi uykudan yeni uyandığı için hafifçe çatlayarak. Yan oturur pozisyona geçip karavanın camından kendi evlerine, sokağa baktı. "Geldik mi?"
Ali, sokağın başına bir göz atıp el frenini çekti. İki gündür Barış’ın anlattıkları, Naz’ın arkalarından çevirdiği o alçaklık zihninde dönüp duruyordu ama Meyra’ya çaktırmamak için sesindeki o sertliği bastırmaya çalıştı.
Ali, direksiyon koltuğunun aynasından sokağın başına bir göz atıp el frenini çekti. İki gündür Barış’ın anlattıkları, Naz’ın arkalarından çevirdiği o alçaklık zihninde dönüp duruyordu ama Meyra’ya çaktırmamak için sesindeki o sertliği bastırmaya çalıştı.
"Geldik güzelim," dedi Ali, emniyet kemerini çözüp başını arkaya, Meyra’ya doğru çevirerek. Daha sonra Meyra’nın emniyet kemerini çözdü. Sesi sakin görünmeye çalışan ama altı tamamen dolu bir tondaydı. "Sen geç içeri, dinlen biraz. Ben bir mahalleye inip Barış’ın yanına gideceğim, birkaç işim var."
Meyra’nın gözleri Ali’nin yüzünde takılı kaldı. Kocası her ne kadar sakin kalmaya çalışsa da çenesindeki o kasılan damarı, gözlerindeki o tekinsiz ışığı çok iyi tanıyordu.
"Gitmesen olmaz mı?" diye sordu Meyra, sesi yalvarır gibi çıkarak. "İçimde bir sıkıntı var Ali... Sanki hiçbir şey normal değil. Bırak, kim ne yapıyorsa yapsın, uzaklaşalım buradan. Yine karavana binip gidelim."
Ali, sevdiği kızın yüzündeki o solgun ifadeye, gözlerindeki endişeye baktı. İçindeki öfke dalgası ne kadar büyükse, Meyra’ya olan koruma içgüdüsü de o kadar keskindi. Derin bir nefes alıp uzandı, ellerini Meyra’nın soğuk parmaklarının üzerine sararak sıktı.
"Korkma güzelim," dedi Ali, sesini olabildiğince yumuşatmaya çalışarak ama kelimelerindeki o demir gibi sertlik yerli yerindeydi. "Bir yere gitmiyoruz, buradayız artık. Burası bizim evimiz. Sadece halletmem gereken birkaç işler var Barış’la. Sen eve git, annemin yanıma. Kapıyı da kilitli tutun. Tamam mı?"
Meyra’nın bakışları değişmeyince Ali’nin yüzü adeta eridi.
"Meyra... Bakmasana şöyle..."
Meyra, Ali’nin gözlerindeki o geçit vermeyen duvara çarptığını anlayarak başını yavaşça öne eğdi. Kocası ne zaman bu tonla konuşsa, arkasında duran kasırganın önüne geçmenin imkânsız olduğunu çok iyi biliyordu. Yine de parmakları Ali’nin elini bir an bile bırakmak istemiyormuş gibi sıkıca kavradı.
"Söz ver," dedi Meyra, gözleri buğulanarak Ali’nin yüzüne baktı. "Bir manyaklık yapmayacaksın... Canım sıkıldı, gideyim onun bunun ağzına vurayım falan yok. Annen de merak ediyor zaten, beni o halde bırakıp gitme Ali."
Ali hafifçe gülerek başını yavaşça sallayıp sevdiği kızın dudaklarına sıcak, derin bir buse kondurdu. İçindeki yangını onun kokusuyla bastırmaya çalıştı bir anlığına.
"Tamam, delilik yok," dedi Ali, sesindeki o sert kabuk kadının önünde erirken, dudakları Meyra’nınkinin üzerinden ayrıldığında yüzünde buruk ama net bir tebessüm belirdi. "Akşama geç kalmayacağım, merak etme. Hadi, gir içeri."
Meyra, sevdiği adamın gözlerindeki o sakinleştirici ama bir o kadar da inatçı ışığa son bir kez daha bakıp başını salladı. Arabadan inip evin kapısına yöneldiğinde, Ali arkasından bakmaya devam etti. Kapının kapanıp kilitlendiğine kanaat getirdiği an, o yumuşak yüz ifadesi bir anda silindi; yerine, iki gündür bileyip durduğu o buz gibi karanlık oturdu.
Cebinden telefonunu çıkarıp doğrudan Barış’ı tuşladı. Telefon daha ilk çalışta açıldı.
"Neredesin lan?" dedi Ali, direksiyon koltuğundaki arabanın camını indirirken. Elindeki sigara paketini el freninin yanındaki koyup, cebindeki çakmağı çıkardı ve ağzındaki sigarayı yakmaya başladı.
"Mahallenin aşağısında," dedi Barış, sesini olabildiğince alçak tutarak. "Kız da burada..."
"Geliyorum," dedi Ali ve telefonu kapatıp konsola fırlattı.
Ali kontağı çevirdi; motorun öksürerek uyanan tok sesi, mahallenin sabah sessizliğini ortadan ikiye yardı. Direksiyonu sert bir hamleyle kırıp sokağın arasında toz ittirerek ilerledi. Mahallenin aşağısına geldiğinde, frenleri gıcırdatarak aracı Naz'ın tam önünde durdurdu.
Naz, aniden önünde biten arabayı görünce sıçradı; korkuyla bir adım geri çekilirken, arabanın arkasındaki duvara sinmiş olan Barış da sakin adımlarla oraya doğru yaklaştı. Naz’ın hemen yanında, Barış da oradaydı işte; ikisi yüz yüze, gergin bir hat üstündeydi.
Ali, kapıyı sertçe açıp aşağı atladı. Yüzündeki o buz gibi, kaskatı ifadeyle doğrudan Naz’ın dikildiği yere yürüdü. Naz’ın rengi kül gibi solmuştu; karşısında Ali’yi gördüğü an dili tutuldu, dudakları titredi.
"Niye yaptın?"
Naz, karşısındaki adamın bu insanı ezen sakinliği ve haklılığı karşısında iyice büzüştü. Sırtını yasladığı duvar sanki biraz daha üzerine kapanıyormuş gibi hissetti. Gözlerinden iki damla yaş süzülürken dudakları titreyerek aralandı.
"Ben... Ben sadece..." diye kekeledi Naz, sesindeki hıçkırıkla karışık o zavallı ton sokağın duvarlarında yankılandı. "Senin beni böyle bir kalemde silip atmana dayanamadım oldu mu? Çünkü seni çok seviyorum! Ama sen benim canımı öyle bir yaktın ki... Sayende milletin ağzına sakız oldum. Gururuma dokundu, inat yaptım. Oldu mu?"
Naz’ın hıçkırıklar arasında haykırdığı o cümle, çıkmaz sokağın nemli duvarlarında yankılanıp sessizliğe gömüldü. Ali, kızın bu itirafı karşısında bir an duraksadı. Yüzündeki o buz gibi, kaskatı ifade aniden bozuldu; ama bu yumuşama değil, duyduğu saçmalığın yarattığı o şaşkınlık ve öfke karışımı bir durağanlıktı. Çene kasları seğirdi. Başını hafifçe yana eğip, gözlerini Naz’ın kıpkırmızı olmuş yüzüne dikti.
"Sayemde?" dedi Ali, sesi o kadar alçak, o kadar tehlikeli bir tonda çıktı ki, kelimeler adeta buz tuttu.
"Naz, ben seni ya da benden hoşlanmanı hiçbir zaman küçümsemedim. Ama senin benden hoşlandığını öğrendiğimde de yüzüne söylemek istemedim, çünkü daha çok üzülürdün. Ama biliyorsun ki o zaman Meyra’yla zaten sözlenecektik. Ben askerden döndüğümde de her şey yavaş yavaş tam tıkırında gidecekti. Şengül teyze beni durumdan haberdar etti, ben de kibar bir dille sana söylemesini rica ettim."
Naz, Ali’nin hatırlattığı o geçmiş zamana, annesi Şengül’ün onunla yaptığı o utanç verici konuşmaya dair anıya denk gelince, yüzündeki kan tamamen çekildi. Göz bebekleri korkuyla büyüdü, dudakları titredi.
"Şengül teyze sana olayı dedikodu malzemesi yapmış anlaşılan... Çünkü Şengül teyze bana öyle bir şey söylemedi."
Ali, aniden başını hafifçe yana çevirip gözlerini Barış’a dikti. Çene kasları gerildi; zihnindeki taşlar bir kez daha yerinden oynadı. Naz ise bu beklenmedik itiraf karşısında iyice büzüştü, gözlerini kaçırarak nefesini tuttu.
"Anlamadım?" dedi Ali, sesi buz gibi bir keskinlikle çıkarak. "Ben ona olmayacağını uygun bir dille söyle, benim söylemem doğru olmaz daha çok kırılır, dedim. Ne demek Şengül teyze bana öyle bir şey söylemedi? Sana benim dediklerimi olduğu gibi iletmemiş miydi?"
"Hayır..."
Naz, başını önüne eğdi, iki avucunu yüzüne kapatıp hıçkırıklara boğuldu. Omuzları sarsıla sarsıla, boğazından kopan kesik ve acı dolu seslerle sessiz sokağın ortasında öylece ağladı. Gözyaşları parmaklarının arasından süzülürken, ne o büyüklenmelerinden ne de o küstahlığından eser kalmıştı; ortada sadece sırtını duvara vermiş, ayak üstünde ağlayan çaresiz bir kız vardı.
Barış, kollarını göğsünde kavuşturup başını başka bir yöne çevirdi; yüzündeki hoşnutsuz ifadeyle yerinde sabırsızca kıpırdandı.
Ali ise ağlayan kızın tam önünde, elleri ceplerinde dikilmeye devam etti. Yüzündeki o buz gibi sükûnet bir milim bile oynamıyordu. Ne bir adım yaklaştı ne de yumuşadı; sadece o gözyaşlarının durulmasını, o hıçkırıkların arasından asıl gerçeğin dökülmesini bekledi.
"Bana dedi ki... Sen demişsin sözde, 'Ali seni sevmiyor, o da biraz haddini bilsin' dedi."
Ali, kaşlarını hafifçe çatıp başını yana eğdi. Naz’ın parmakları arasından sızdırdığı o kesik cümle, kafasındaki tüm o çarkları bir kez daha zorladı.
"Kim dedi?" dedi Ali, sesindeki o buz gibi sertlik biraz daha keskinleşerek. "Kimin lafı bu Naz? Kim uydurdu onu?"
Naz, gözyaşlarını silmeye çalışarak burnunu çekti; sesi hıçkırıklar arasında boğuk ve titrek çıkıyordu.
"Şengül teyze dedi işte. Konuştuğunuzu söyledi. Sonra da dedi ki işte, sen de kırıcı laflar konuşmuşsun benim için..."
"Ben onu kardeşim olarak görüyorum zaten. Benim ona başka bir gözle bakmam mümkün değil. Ama ben gidip kızla yüz yüze konuşursam 'Sen beni seviyormuşsun, yapma' dersem daha çok kırılır. Mahcup olur, üzülür, yüzüme bakamaz bir daha. Onurunu zedelemek istemem. Mahallenin kızı sonuçta."
Ali’nin yüzündeki o buz gibi sükûnet, kelimelerin kulaklarına dolduğu an tamamen dondu. Şakaklarındaki damar sertçe attı. Barış da arkadan duyduğu isimle başını hızla Ali’ye çevirdi, kaşları şaşkınlıkla kalktı.
"Şengül teyze... Git sen konuş Naz’la. Ama kızın kalbini kırmadan, rencide etmeden tatlı dille anlat. Yanlış sevdalara kapılmasın. Ama mahalleye duyulur da o kızın kalbini kıran olursa, hesabını kendim keseceğim. Kimseye duyurma."
"Ne?" dedi Ali, sesindeki o tehlikeli tondaki ağırlık neredeyse yeri göğü sarsacak kadar netti. Bir adım daha yaklaşarak Naz’ın tam önünde durdu. "Şengül teyze mi dedi sana bunu? Benim ağzımdan çıkan lafı değiştirip mi söyledi sana?"
Naz, karşısındaki adamın bu öfkeden ziyade buz kesen halinden daha çok korkarak iki elini yüzüne siper eder gibi kaldırdı.
"Vallahi öyle dedi Ali!" diye hıçkırdı Naz, korkudan titreyen sesiyle. "Bana geldi, 'Ali çok kızdı, senin bu halini duyunca iyice soğudu, hatta arkandan o da bir şeyler söyledi' dedi. Ben de o yüzden delirdim ya! Sandım ki sen benimle arkamdan dalga geçiyorsun, sandım ki herkes biliyor, herkes bana gülüyor! Sonra adım çıktı zaten..."
Ali, kafasında dönen o karmaşık çarkların bir an durduğunu hissetti. Kaşları havaya kalktı, gözleri irileşti. Olduğu yerde kalakaldı; yüzündeki o buz gibi sükûnet bir an için şaşkınlıkla dağıldı. Zihnindeki taşlar altüst olurken, kulaklarına inanamıyormuş gibi başını hafifçe iki yana salladı.
"Yok artık amına koyayım," dedi Barış, sesindeki şaşkınlığı gizleyemeyerek. "Şengül teyze neden durduk yere 'Ali arkandan kırıcı konuştu der mi hiç? Bu kadın seni evladı olarak görmüyor muydu? Görüyorsa senin ağzından öyle bir cümle çıkamayacağını biliyor mu?"
Ali, şaşkınlığını üzerinden atıp yeniden o keskin ve tehlikeli sessizliğine büründü. Çene kasları kasıldı; Şengül’ün neden böyle bir şey dediğini ya da ortada nasıl bir oyun döndüğünü tartmaya çalışırken gözlerini Naz’ın üzerine dikti.
Ali karşısındaki kızın gözyaşları içinde mahvolmuş halini ve ortalığı ayağa kaldıran o yalanın nereden çıktığını tartarken, yüzündeki o keskin sertlik bir an için gölgelendi. Gözlerini kaçırıp derin bir nefes aldı; omuzlarındaki mahalle abisi olmanın, herkesin yükünü sırtlamanın ağırlığı bir kez daha bindi üstüne.
Sustu. Birkaç saniye boyunca sokakta sadece Naz’ın kesik hıçkırıkları yankılandı. Ardından Ali, başını hafifçe öne eğip sesini, az önceki o demir gibi keskin tonundan sıyırıp dürüst ve mesafeli bir sükûnete bürüdü.
"Naz," dedi Ali, sesindeki o sert kabuk biraz olsun yumuşayarak. "Eğer benim adımı kullanarak sana öyle kırıcı, ağıza alınmayacak laflar edildiğini söyleyip canını yaktılarsa... Ve sen de benim o sözleri sarf ettiğimi sanıp bu kadar üzüldüysen, senden gerçekten özür dilerim... Kendi adıma. Kimsenin arkasından öyle hakaret edilecek laflar etmem, bunu sen de biliyorsun..."
Naz, Ali’nin bu beklenmedik özrü ve dürüst tavrı karşısında bir an duraksadı; ağlaması şiddetlenerek devam etse de başını yavaşça aşağı yukarı salladı. O güne kadar hep öfkeyle, hırsla bürüdüğü dünyasının, duyduğu bu tek cümleyle yerle bir olduğunu hissetti.
Barış, arkadan homurdanarak ellerini cebine soktu, gözlerini devirdi ama Ali’nin bu tavrına da müdahale etmedi.
Ali, gerçeğin ve yanlış anlaşılmaların nerede düğümlendiğini gördükten sonra, yeniden o tehlikeli ve net çizgisine döndü. Gözlerini Naz’ın gözlerine dikip asıl meseleye geri döndü.
"Ama bu ortalığı karıştırmanı aklamıyor. Gözlerindeki o yumuşama anında silinmiş, yerine yeniden o tavizsiz, demir gibi sert ifade oturmuştu. "Gururunun kırılmasını anlıyorum. Ama sırf gururun kırıldı diye, eline tutuşturulan bir yalanla bu mahalleye bu ateşi atamazsın."
Naz, sinirden titreyen elleriyle yüzündeki yaşları vahşice silerken soluk soluğa kaldı; dişlerini sıkarak Ali’nin gözlerinin içine dikti bakışlarını. Ali, kızın bu öfke patlaması karşısında gram kıpırdamadı. Yüzündeki o buz gibi hatlar hiç bozulmadı; aksine, Naz'ın bu hırsla kendini ele vermesini bekler gibi, sakin ve tehlikeli bir dikkatle izledi onu. Sinirle soluyan Naz’ın biraz olsun durulmasını bekledikten sonra, sesini alçaltarak ama her kelimesini bir bıçak gibi sokağın ortasına bırakarak konuştu.
"Yapma. Ne sen üzül şu saatten sonra, ne ben."
Birkaç saniye aralarında sadece Naz’ın kesik solukları kaldı. Ali, gözlerini kızın yüzünden bir an olsun ayırmadan, o tehlikeli sükûnetini bozmadan sordu.
"Söylemek istediğin bir şey var mı?"
Ali, kelimeleri bitirdikten sonra derin bir sessizliğe gömüldü. Sokakta sadece Naz’ın kesik solukları ve rüzgarın sesi kaldı. Birkaç saniye boyunca Ali’den ne bir ses ne de başka bir hareket geldi. Yüzündeki o sert ifadeyle öylece dikildi; sanki söyleyecek başka hiçbir şeyi kalmamış gibi bakışlarını Naz’dan çekti, arkasını dönmek için hafifçe yeltendi.
"Kendine iyi bak..."
-
Şehrin biraz dışında, kimselerin uğramadığı, tozlu ve terk edilmiş bir arazinin kıyısındaki kuytu bir köşedeydiler. Öğle güneşinin kavurucu sıcağı tepelerinde dikilse de, bulundukları gölgelik yer adeta rüzgar almıyordu.
Barış, elindeki sigarayı derin bir nefesle içine çektikten sonra dumanı havaya üfledi, ardından izmariti parmakları arasında buruşturup yere fırlattı. Ayakkabısının ucuyla sertçe ezdi.
"Mahalleden uzaklaştık iyi güzel de usta," dedi Barış, etrafı kollayan şüpheci bir bakışla çevreyi süzerek. "Şengül teyze senin ağzından öyle bir şey çıkmayacağını bilecek kadar seni tanıdığı, elinde büyüdüğün halde neden böyle bir şey dedi? Bak işte onu düşünüp duruyorum."
Ali, sırtını yasladığı arabadan hiç ayrılmadı. Gözleri uzaklardaki tozlu yola dikilmişti; yüzündeki o sert, tavizsiz hatlar öğle güneşinin altında keskin birer bıçak gibi parlıyordu. Elindeki sigaradan son kez ağır bir nefes çekip dumanını bıraktı ve izmariti yere atıp botunun tabanıyla ezdi.
"Salak saçma kadın işleri işte... Gündemde dedikodu kalsın, amaç bu. Neyse, olan oldu artık... Biz şimdiye bakalım. Kimseyle uğraşacak vaktim yok, zaten kafam bozuk amına koyayım."
Ali, gözlerini kısarak arazinin ortasından geçen kuru rüzgarın savurduğu toz bulutunu izledi. Zihnindeki o dişliler durmaksızın dönüyor, Şengül’ün o anki panikle dolduruşa gelip gelmediğini ya da arkasında daha büyük bir tezgah olup olmadığını tartıyordu. Sigarasını yakıp derin bir nefes çekti.
Barış, elindeki çakmağı cebine atıp Ali’ye doğru yavaşça döndü. Yüzündeki o sert ve sıkkın ifade yerini biraz daha insani, hafif meraklı bir tona bıraktı. O kadar pisliğin, mahalledeki o kadar çürümüşlüğün arasında lafı birden bambaşka bir yere getirmek ister gibi bir an duraksadı.
"O değil de..." dedi Barış, sesini hafifçe kırarak. "Tüm bu karmaşayı, mahallenin dedikodusunu bir kenara bırak da... Sizin bu resmi nikah, düğün dernek işi ne zaman? Yengeyle ne zaman koyuyorsunuz noktayı? İmam nikahını hallettiniz ama... Düğün falan olmayacak mı?"
Sigarasını parmaklarının arasında sertçe sıkarak yere fırlattı, botunun ucuyla hırsla ezdi.
"Düğün mü?" dedi Ali, sesindeki o hırıltılı ton sokağın sessizliğinde demir gibi çarptı. "Kızın, içindeki yara henüz kapanmadı... Ben hangi yüzle çıkıp düğün dernek kuracağım Barış? Ortada daha o kızın acısı dururken, insan içine çıkıp 'düğünümüz var' mı diyeceğiz? Aklını mı kaçırdın sen?"
Ali, cebinden çıkardığı yeni sigarayı dudaklarının arasına sıkıştırıp çakmağı çaktı; alevin mavimsi ışığı yüzündeki o sert hatları aydınlattı. Derin bir nefes çekip dumanı havaya üfledikten sonra, başını hafifçe yana eğerek konuştu.
"Şu durumda kızın acısının üstüne düğün yapamam," dedi Ali, sesindeki o tavizsiz netlikle. "Ama o imza işi... Biraz ortalık durulsun, bir şekilde halledeceğiz."
-
Gece, mahallenin üzerine koyu ve ağır bir örtü gibi çökmüştü. Evin içi loş, dışarıdan sadece cırcır böceklerinin ve uzaklardan gelen hafif rüzgarın uğultusu duyuluyordu.
Meyra, üzerindeki o yorgun hırkaya biraz daha sarınarak salonun ortasında sessizce adımlıyordu. Zihnindeki sesleri, karnındaki o amansız boşluk duygusunu ve zihnine çivilenen o ağır acıyı Bastırmaya çalışarak evin içinde öylece dolanıp durdu. Önce mutfağa geçip tezgaha dayandı, soğumuş çaydanlığa baktı, sonra tekrar salona dönüp pencere kenarından karanlık sokağı süzdü. İçindeki o büyük yangın soğumamıştı ama artık hıçkırıklara boğulmak yerine, derinden ve sessizce sızlıyordu.
Tam o sırada, salonun köşesinden hafif bir patırtı yükseldi. Nazlı, başını yattığı minderden kaldırıp iri gözlerini Meyra’ya dikti. Sanki evdeki o büyük acıyı ve Meyra’nın omzundaki yükü seziyormuş gibi yavaşça yerinden kalktı; patilerini halının üzerinde sessizce sürüyerek genç kadının yanına sokuldu. Nazlı, ıslak burnunu hafifçe Meyra’nın sallanan eline dokundurdu.
Meyra, gözlerini pencereden çekip aşağıya, Nazlı’ya baktı. Yüzünde anlık, acı bir tebessüm belirdi. Yavaşça dizlerinin üzerine çöktü. Elini Nazlı’nın başının üzerine koyup o yumuşak tüylerini okşamaya başladı. Nazlı, başını Meyra’nın dizine yaslayıp derin bir soluk bıraktı; adeta ona ortak olmak, o koca evde Meyra’ya bir sığınak olmak istiyordu.
"Sen de Ali'yi bekliyorsun, değil mi?" diye fısıldadı Meyra, sesi gecenin sessizliğinde kırılgan bir cam gibi çınladı. Parmakları Nazlı’nın kulaklarının arkasını şefkatle okşarken gözleri doldu. "Ali’yi de bekliyorsun, o eski güzel günleri de..."
Nazlı hafifçe hırlamadan, sakince kuyruğunu halıya vurdu. Meyra başını eğip alnını Nazlı’nın başındaki tüylere yasladı. O dilsiz sadakat, genç kadının göğsünü sıkıştıran o büyük kayıp hissini bir nebze olsun yumuşatıyordu. İçinde biriktirdiği o ağır sızıyı, Nazlı’nın başını okşayarak gecenin koyuluğuna bıraktı.
Nazlı, başını Meyra’nın dizinden bir an olsun ayırmadan, o kocaman, sadık gözleriyle genç kadının yüzüne bakmaya devam etti. Meyra’nın parmakları köpeğin başındaki yumuşak tüylerde yavaşça geziniyor, dışarıdaki karanlığın ve evin içindeki o ağır sessizliğin arasında birbirlerine tutunuyorlardı.
Meyra yavaşça doğrulup ayaklandı. İçindeki o kasveti biraz olsun dağıtmak, Ali eve dönene kadar zihnini meşgul etmek için mutfağa yöneldi. Tezgahın üzerine bırakılmış duran yarım bardak suyu tazeledi, birkaç yudum aldıktan sonra derin bir nefes vererek pencereden dışarıdaki sokağa baktı. Mahalle uykudaydı ama dışarıda nelerin döndüğünü, Ali’nin hangi hesaplaşmaların ortasında olduğunu biliyordu. İçindeki o tedirginlik yeniden depreşse de, Ali’nin o keskin kararlılığına duyduğu güvenle dik durmaya çalıştı.
Meyra elindeki bardaktan son yudumunu alıp tezgaha bıraktı, derin bir nefesle omuzlarındaki yükü hafifletmeye çalışarak pencereden karanlık sokağa baktı.
Tam o sırada, evin içindeki diğer odanın kapısı hafif bir gıcırtıyla aralandı. Aydan, elinde yıpranmış, kumaş kaplı kalın bir fotoğraf albümüyle koridora adımını attı. Yüzünde Meyra’nın o içindeki karanlığı dağıtmak ister gibi umut dolu, sıcak bir tebessüm vardı; aceleyle salona yöneldi.
"Bak ne getirdim sana," dedi Aydan, sesindeki o heyecanlı ve anaç tonla. Albümü masanın üzerine bırakıp hızla Meyra’ya yaklaştı ve kollarını şefkatle onun omuzlarına doladı.
Meyra şaşkınlıkla ona bakarken, Aydan albümün kapağını yavaşça araladı. Sayfalar çevrildikçe, Ali’nin çocukluk halleri, mahallenin o eski, masum günlerinden kalma kareler ve kimsenin hatırlamadığı anlar döküldü ortaya. Aydan, Meyra’yı kolundan tutup nazikçe kanepeye oturttu, albümü kucağına bıraktı.
"Çocukluk fotoğraflarınız," dedi gözlerinin içindeki o hüznü şefkatle örtmeye çalışarak. "Belki biraz kafan dağılır, şu acının ortasında bir nebze olsa yüzün güler meleğim..."
Meyra yutkundu ve albümün ilk sayfasını dikkatle araladı. Sarımsılaşmış eski fotoğraflardan biri, mahallenin o yıllardaki toprak yolunda çekilmiş bir kareydi. Ali orada muhtemelen sekiz-dokuz yaşlarındaydı; üstünde biraz bol gelen bir tişört, dizleri toz içinde, kollarını göğsünde kavuşturmuş kameraya dik dik bakan o ufaklık... Yanında ise biraz daha uzun boylu, sırıtarak bakan çocukluk haliyle Barış vardı. İkisi de sanki sokağın kralıymış gibi duruyorlardı.
Meyra’nın solgun dudaklarında istemsizce hafif, buruk bir tebessüm belirdi. "O zamanlar da bugünkü gibi dik başlıydı..." diye fısıldadı sesindeki o kırılganlıkla. Aydan gülümseyerek başını salladı.
Fotoğraflardan birinde, muhtemelen on iki-on üç yaşlarında iki çocuk vardı. Ali o keskin, çatık kaşlı ve korumacı duruşuyla doğrudan merceğe bakarken, hemen yanında zayıf, ele avuca sığmaz halleriyle Meyra duruyordu; saçları rüzgardan dağılmış, kahkahayla gülmek üzereyken yakalanmıştı. Bir başka karede, mahallenin eski bakkalının önünde el ele dondurma yerken çekilmişlerdi; Ali sanki dünyayı o koruyormuş gibi ciddiyetle kameraya bakıyor, Meyra ise onun omzuna yaslanmış gülümsüyordu.
Meyra’nın parmakları o sayfanın üzerinde, çocukluklarının o masum ve tertemiz hatırasının üstünde durdu. Boğazına yeniden oturan o düğümle birlikte gözleri doldu. Aydan, albümdeki o ikili fotoğrafları görünce iç çekerek başını salladı. Şefkatle Meyra’nın sırtını sıvazladı.
"Görüyor musun..." dedi fısıltıyla, sesindeki o anaç dokunuş odayı sardı. "Siz daha o zamanlardan beridir birbirinizin kaderiymişsiniz meğer. Bu mahallenin tozu, toprağı şahittir sizin bu yolda beraber büyüdüğünüze. O zamandan beri kimseyi sokmazdı yanına, ama seni hep korur kollardı..."
Meyra albümün sayfalarını yavaşça çevirmeye devam etti; bu kez karşılarına çıkan fotoğraf, yıllar öncesinin yaz güneşini, tuzlu deniz kokusunu ve o saf çocukluk neşesini doğrudan odanın içine taşıdı. Fotoğrafta Ali ile Meyra, altı-yedi yaşlarındaydılar. Sahilin berrak sularının hemen kıyısında, ıslak kumların üzerine oturmuşlardı. Önlerinde, dalgaların henüz erişemediği bir yere minik elleriyle inşa etmeye çalıştıkları, bacasından yosunlar sarkan eğri büğrü bir kumdan kale duruyordu.
Meyra, parmağı fotoğraftaki o küçük Ali’nin ve kendisinin üzerinde öylece dururken, zihnindeki o anı birden canlandı ve sanki o sararmış kağıdın içine çekildi. Gerçek dünya, o loş salon, dışarıdaki karanlık sokak ve içindeki o ağır acı bir anda silinip gitti; yerine İzmir’in rüzgarlı, tuzlu kokulu o eski sahilinin sıcak güneşi geçti.
Hava pırıl pırıl, güneş tam tepede, tenleri ısıtacak kadar cömertti. Altlarında tozlu, kumlu şortlar, ayak bileklerine kadar serin sularına batmış halde oturuyorlardı. Ali, o zamanlar da çatık kaşlı ama şimdiki kadar sert değil, sadece inatçı bir çocuktu. Önlerindeki yarım yamalak, deniz kabuklarıyla süslenmiş kumdan kaleyi korumak için kollarını iki yana açmış, kendinden emin bir şekilde oturuyordu.
"Dalga gelirse ne yapacağız?" demişti o zamanlar Meyra, sesindeki o küçücük haliyle bile ele veren korumacı tonla. "Dalgalar yıkar ki kaleyi."
Ali ise elinde kalan son ıslak kum avucunu kalenin tepesine bastırırken kahkaha atmıştı. "Yıkılmaz ki! Ben tutuyorum burayı!"
O gün denizin kokusu ciğerlerine nasıl dolduysa, şimdi de tam o anın içinde, o çocukluk neşesinin tam ortasındaydı. Ne kaybedilen o bebek vardı ne o karanlık rüyalar ne de Ali’nin dışarıda verdiği o tehlikeli savaşlar... Sadece ikisi, o sahilin başında, dünyanın en güvenli yerindeymiş gibi yan yanaydılar. Ali’nin o küçük, sıcacık eli, Meyra’nın eline uzanmış, kumların arasında sıkıca kenetlenmişti.
"Korkma," demişti o günkü sesiyle, küçük parmağıyla denizin kıyısını işaret ederek. "Ben buradayım. Hiçbir dalga bu kaleyi yıkamaz."
Meyra o an, çocuk halinin o masum ve sınırsız güvenle Ali’ye nasıl yaslandığını, kalbinin o yaşta bile nasıl bu adama mühürlendiğini derinden hissetti. Zaman akıp gitmiş, mahallenin o tozlu sokakları, çocukluk oyunları geride kalmış; hayat onları bambaşka, çok daha sert ve acımasız bir gerçekliğin ortasına fırlatmıştı. Ama o sahil kenarındaki kumdan kalenin başındayken hissettikleri saf aidiyet, aradan geçen yıllara, yaşanan onca kayba ve kedere rağmen hiç eskimezmiş gibi içindeydi.
Zaman, o ılık sahil rüzgârından yavaşça sıyrılıp yeniden şimdiki zamanın o loş ve ağır atmosferine geri döndüğünde, Meyra’nın kirpikleri hafifçe titredi. Kucağındaki o yıpranmış albüme, sararmış sayfadaki o iki küçük çocuğa bakarken boğazına düğümlenen o hıçkırık, yerini derin ve sakin bir kabullenişe bıraktı.
Aydan, Meyra’nın yüzündeki o dalgın ve buğulu ifadeyi fark ederek elini onun omzuna biraz daha ağırlık vererek koydu. Sesindeki o anaç şefkatle, sanki Meyra’nın içinden geçen o çocukluk yolculuğuna ortak olmuş gibi mırıldandı.
Meyra’nın içinde biriken bütün o ağırlığı, o tuttuğu ne varsa serbest bıraktı. Genç kadının omuzları birden şiddetle sarsıldı. Elindeki albüm kucağına doğru kayarken, yüzünü ellerinin arasına sakladı; parmaklarının arasından süzülen sıcak ve acı dolu gözyaşları, sararmış sayfaların üzerine sessizce damlamaya başladı. Kaybettiği bebeğin o taze yokluğu, dışarıdaki o tehlikeli gecenin korkusu ve çocukluktan bu yana taşıdıkları ne varsa hepsi o an o hıçkırıklarla dökülüverdi.
Aydan, Meyra’nın aniden sarsılarak ağlamaya başladığını görünce yüreği sızladı; bir an neye uğradığını şaşırarak ellerini onun kollarına doladı. Telaşlı ama bir o kadar da acı dolu bir sesle, "Meleğim..." diye mırıldandı Aydan, gözleri dolarak genç kadına doğru eğilirken. "Ne oldu birden? Ne geldi aklına birden böyle, söyle bana..."
Meyra, ellerini yüzünden çekemezken, parmaklarının arasından dökülen boğuk hıçkırıklarla bir süre daha sarsıldı. Gözyaşları albümün sararmış sayfalarında, o çocukluk hatıralarının üzerine damlıyor, geçmişle bugünün acısını birbirine karıştırıyordu.
Başını yavaşça kaldırıp nemli ve kızarmış gözleriyle Aydan’a baktı. Titreyen elleriyle kucağındaki açık sayfayı, o kumdan kaleyi korudukları kareyi işaret etti.
"Belki bizim de bebeğimizle fotoğraf albümümüz olabilirdi..."
Meyra’nın fısıltıyla dökülen o cümlesi, odadaki bütün havayı bir bıçak gibi kesip attı.
"Bizim de bebeğimizle fotoğraf albümümüz olabilirdi..."
Sözler boğazına düğümlendi; genç kadının göğsü, sanki kaburgalarını kıracakmış gibi hızla inip kalkmaya başladı. Gözyaşları artık yanaklarından süzülmekle kalmıyor, hıçkırıkları bütün bedenini sarsan birer çığlığa dönüşüyordu. İçindeki o katran karası acı, zihnindeki bütün kapıları kırıp içeri dolmuştu. Ali’nin dışarıda verdiği o ölüm kalım savaşı, mahallenin o karanlık sokakları bir anda anlamsızlaşmış; geriye sadece o boş beşiğin, o soğuk odanın yankısı kalmıştı.
Aydan, Meyra’nın bu yıkılışı karşısında ne diyeceğini bilemedi; yüreğine saplanan o bıçak acısıyla kollarını yeniden genç kadına sardı ama bu defa ne teselli verecek gücü kalmıştı ne de kelimeleri bulabiliyordu. Meyra, kucağındaki o eski çocukluk albümüyle baş başa, hayatının en karanlık ve acı dolu gecesinin ortasında, tutunduğu her şeyin ellerinin arasından kayıp gidişine hıçkırarak ağlamaya devam etti.
O en koyu acının, hıçkırıkların ve o eski anıların ortasında, evin dış kapısından keskin ve ısrarcı bir ses yükseldi. Üst üste çalınan o elektronik zil sesi, mahallenin o karanlık ve tehlikeli atmosferinin ortasında o kadar yabancı, o kadar uyumsuzdu ki salondakiler bir an neye uğradığını şaşırdı. Ali ise henüz eve gelmemişti.
"Ali geldi."
Aydan’ın davranmasına izin vermeden, Meyra kendisini öne attı. Gözlerinde hâlâ o hayal kırıklığının ıslaklığı vardı ama yerini aniden buz gibi bir dikkate ve tehlike sezgisine bırakmıştı.
"Ben bakarım Aydan teyze..." diye fısıldadı Meyra, sesi titrese de kararlıydı.
Aydan da onun bu ani hareketiyle irkilip yerinden fırladı ama içindeki o anne kalbi, o kapının arkasında bekleyen şeyin Ali olmadığını fısıldar gibi kasılıp kalmıştı. Meyra ise çoktan kapının önüne varmış, kilidi aceleyle ve elleri titreye titreye çevirmeye başlamıştı bile. Kalbi hâlâ kaburgalarını dövüyordu; dışarıda Ali’nin yokluğu, evin içindeki bu tekinsiz kargo ve zihnindeki o karanlık rüya birbirine karışmıştı. Derin bir nefes alarak metal kilidi çevirdi, ardından kapıyı yavaşça ama ardına kadar kendine doğru çekti.
Karşısında yine o genç kurye duruyordu. Üstündeki fosforlu yağmurluktan sular damlıyor, adamın gözlerinde ise bu saatte bu adrese teslimat yapmanın verdiği o garip acelecilik okunuyordu. Kurye, elindeki büyükçe ve ağır karton kutuyu uzatırken soluk soluğa konuştu.
"Mert Ali Karan? Kargosunu getirdim."
Meyra kapının eşiğinde kalakalmış bir halde, kuryenin uzattığı kutuya ve adama boş boş baktı. Adamın yüzüne saniyelik bir bakış attıktan sonra bakışlarını doğrudan kucağındaki o ağır koliye indirdi. Üzerinde hiçbir gönderici bilgisi yoktu. Sadece koli bandıyla sımsıkı kapatılmış, kahverengi kalın bir karton.
"Kargo mu?" diye mırıldandı Meyra, sesi şaşkınlıktan incecik çıkarak. "Kendisi evde yok da... Biz bir şey sipariş etmedik ki. Etse haberim olurdu."
Meyra, kollarındaki o devasa ve ağır koliyi koridorun zeminine yavaşça bırakırken soluk soluğa kaldı. Üzerinde ne bir kargo şirketi logosu ne de normal bir barkod vardı. Sadece koli bandıyla sımsıkı sarılmış, sarımtırak kalın bir karton...
Kurye, Meyra’nın şaşkınlıkla açılan gözlerine ve havada asılı kalan sözlerine aldırmadı bile. Yüzünde, bu geceki fırtınanın soğuğundan çok daha dondurucu ve sinir bozucu, ukala bir gülümseme belirdi. Yağmurluğunun kapüşonunu biraz daha geriye itti. Cevap vermedi, sadece başını hafifçe eğip tehlikeli bir şekilde sırıtarak fısıldadı.
"Kuzey’in size selamı var."
Meyra’nın kanı beynine sıçradı; ismi duyduğu anda nefesi boğazına tıkandı. Kurye arkasını döndüğü gibi merdiven boşluğundaki karanlığa karıştı; ardında ne imza bıraktı ne de başka bir açıklama. Boş koridorda fırtınanın uğultusundan başka tek bir ses kalmazken, Meyra’nın gözleri zemindeki o ağır koliyle kilitlendi.
"Kuzey'in size selamı var..."
Bölüm etkileşimi
