Bölümler 19Şu an: BÖLÜM 11: HİCRAN
- 1 GİRİŞ288 kelime
- 2 BÖLÜM 1: GEÇMİŞİN AYNASI5.438 kelime
- 3 BÖLÜM 2: RUHUMUN YARISI5.664 kelime
- 4 BÖLÜM 3: MİSAFİR5.066 kelime
- 5 BÖLÜM 4: İKİ RUH6.117 kelime
- 6 BÖLÜM 5: TEHLİKE ÇANLARI9.435 kelime
- 7 BÖLÜM 6: KARGALAR SOFRASI6.704 kelime
- 8 BÖLÜM 7: İMERA FERA4.673 kelime
- 9 BÖLÜM 8: NAYİNO5.249 kelime
- 10 BÖLÜM 9: DİLHUN9.787 kelime
- 11 BÖLÜM 10 (ÖZEL BÖLÜM)7.883 kelime
- 12 BÖLÜM 11: HİCRAN9.482 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 BÖLÜM 12: KIŞ RÜZGARI5.146 kelime
- 14 BÖLÜM 13: ALENİ7.511 kelime
- 15 BÖLÜM 14: YERALTI8.720 kelime
- 16 BÖLÜM 15: KARADENİZ FIRTINASI16.943 kelime
- 17 BÖLÜM 16: KARA SEVDA13.358 kelime
- 18 BÖLÜM 17: SEVDA ATEŞİ12.427 kelime
- 19 BÖLÜM 18: LAZ KIZI14.614 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölüm şarkısı; Buray - Sen Sevda Mısın
-
Gece yarısını çoktan geçiyordu; şehrin o gürültülü caddeleri sessizliğe gömülmüş, hastanenin önündeki loş sokak lambası sarı ve titrek bir ışıkla asfaltı aydınlatıyordu. Ortalıkta neredeyse kimsecikler yoktu. Hastanenin acil kapısının hemen önünde, soğuk havada Ali ile Barış öylece dikiliyorlardı.
İkisi de ceketlerinin yakalarını yukarı kaldırmış, ellerindeki sigaralardan ard arda derin nefesler çekiyorlardı. Ali’nin üstü başı darmadağınıktı; omuzları çökmüş, gözleri hastanenin üçüncü katındaki o karanlık pencerelere mühürlenmiş gibi öylece kalmıştı. Arada sırada titreyen parmaklarıyla sigarasını dudağına götürüyor, derinden bir soluk alıp dumanı karanlığa savuruyordu. İçeride kopan kıyametin sessizliği, dışarıdaki bu ayazda daha da ağır bir baskı yaratıyordu.
Barış, cebindeki ellerini biraz daha derine itip kafasını hafifçe Ali'ye doğru çevirdi. Yüzündeki o sert hatlar endişeyle gerilmişti; sigarasından son bir nefes çekip izmariti yere atıyor, ayağının ucuyla ezerek söndürüyordu. Sesini alçak, içi yanarak çıkıyordu.
"Başın sağ olsun kardeşim..."
Ali, Barış'ın yüzüne bile bakamıyordu; bakışları yerdeki sigara izmaritine takılıp kalmıştı. Daha birkaç saat öncesine kadar bu hastanenin kapısında kucağına alacağı günün hayalini kurduğu o minicik can, ellerinin arasından kayıp gitmişti. İçindeki o büyük boşluk, sokaktaki ayazdan çok daha sert vuruyordu göğsüne. Yutkunmaya çalışıyor, ama boğazındaki o düğüm bir türlü gitmiyordu. Sesi fısıltıyla hırı arasında gidip geliyordu.
"Gözümün önüne geliyor lan... Kucağıma bayıldığı o an... Onca stresin, o kavganın ortasında kaldı kız. İçeride o dertten, o üzüntüden düştü amına koyayım. Daha minicikti... Koruyamadım ikisini."
Ali’nin gözleri birden karardı, içindeki o zehirli öfke ve suçluluk dalgası beynine sıçrıtordu. Olduğu yerde zıvanadan çıkıp hastanenin duvara monte edilmiş demir çöp kutusuna bütün gücüyle yumruğu basıyordu.
"Benim yüzümden amına koyayım! Hepsi benim yüzümden! O pisliğin, o kavganın içine çekmeseydim... O siktiğimin herifinin hala yaşadığını duymasaydı... Hepsini ben mahvettim lan!"
Ali öfkesinden ne yapacağını bilemeyerek hastanenin kapısına doğru yürümeye, camları yumruklamaya yeltendi. Ağzından çıkan küfürler hıçkırığa karışıyor, kendisini kaybetmiş bir halde hastanenin duvarına vuruyordu kafasını. Barış, Ali’nin o hâlini gördüğü gibi atılıyor, arkadan kollarını Ali’nin göğsüne dolayarak sıkıca sarıp geriye doğru çekiyordu. Ali debeleniyor, kendini kurtarmaya çalışırken hırsından nefes nefese kalıyordu.
"Bırak beni lan! hesap soracağım, kafayı yiyeceğim!"
Barış, Ali'yi bırakmıyor, bütün gücüyle sarılıp göğsüne bastırarak fısıldıyordu.
"Kendine gel lan! Kendine gel diyorum sana! Böyle mi çıkaracaksın acısını? Hala hesap soracağım diyor kafayı yiyeceğim! Lan sen daha iki saat önce kavgadan çıktın, şimdi de gelmiş hala önceki gebertemediğin piçe hesap soracağım diyorsun!"
Barış, sözünü bitirir bitirmez bir hışımla Ali’nin omuzlarından tutup duvara yapıştırdı. Yüzü öfkeden gerilmiş, gözleri Ali’nin kan çanağı olmuş gözlerinin içine dikilmişti.
"Abi, artık kendine gelmen lazım! Bak nasıl hangi şekilde yapıyorsun bilmiyorum ama artık ya kendine gel, ya da ben getireceğim. Öldürmek de yok hesap sormak da amına koyayım! Hangi kafayı yaşıyorsun lan sen? Kafayı yiyeceğim diyeceğine aklını başını al amına koyayım! Orada sevdiğin kız var, bebeğin gitti oğlum! Şimdi hesap sormanın sırası mı lan? Meyra’nın yanında olman lazım hiçbir yere gitmiyorsun. Yemin ederim ağaca yapıştırır zincirle bağlarım seni."
Ali, sırtının duvara çarptığı o sert darbeyle biraz Barış’ın o sert yüzüne, kelimelerin altında ezilen bakışlarıyla baktı. Göğsü körük gibi inip kalkıyor, nefesi boğazına diziliyordu. Barış’ın "bebeğin gitti" sözü beynine balyoz gibi inerken, gözlerindeki o deli kan damarları yavaş yavaş yerini derin, boğucu bir çaresizliğe bırakıyordu.
Yutkundu; boğazındaki o demir tadı, sesine hırıltılı ve bitkin bir ton veriyordu. Başını hafifçe iki yana sallayıp, titreyen elleriyle yüzünü sıvazladı. Birkaç adım gerileyip duvardan kayarak sırtını yasladığı yerde çömelir gibi oluyordu. Gözleri hastanenin koridorunda boşluğa dikilirken, aklına yeni düşen o şeyle aniden başını kaldırdı.
"Annemler nerede? Aradı mı hiç? Kaç saat oldu, evde Kuran okuyordu en son bizim evde... Ama ne mahallede kavga çıktığında gördüm onu ne şimdi. Bana bak bir şey dedin mi?"
Barış, Ali’nin o hâlini görünce siniri anında söndü; az önceki o sert ve öfkeli adam gitmiş, yerine yılların yükünü beraber sırtlamış dert ortağı kalıyordu. Yüzündeki o gerginlik yerini derin bir hüzne bırakırken, o da Ali’nin hemen yanına, hastanenin soğuk zeminine çöktü. Bir elini Ali'nin sırtına koyup hafifçe sıvazlıyordu, sesini bu sefer iyice alçaltarak:
"Yok lan, ben demedim bir şey. Gelirken ne diyeceğim, kafam yerinde miydi amına koyayım? Ama sen buraya adım atar atmaz kesin haberleri olmuştur, Nevin teyze falan söylemiştir illa ki."
Barış’ın daha lafı ağzındayken, hastanenin o beyaz koridorunun sonundan gelen hızlı, sert ve hırpalanmış adım sesleri yankılanmaya başladı. Acil kapısından içeri fırlayan Nevin, üst üste geçirdiği o eski hırkası, darmadağın tülbenti ve ağlamaktan iyice şişmiş, kıpkırmızı kesilmiş gözleriyle doğrudan onların olduğu tarafa doğru koşuyordu.
Ali’yi yerde çömelmiş vaziyette, üstü başı kan revan içinde görünce kadının tıkandığı boğazından acı bir çığlık kopuyordu. Üzerine doğru atılıp ellerini Ali’nin göğsüne vurmaya başlıyor, nefes nefese feryat ediyordu.
"Nerede benim kızım? Ne yaptınız kızıma, nasıl kıydınız ona!"
O "nasıl kıydınız" kelimesi, Ali’nin kulaklarında çınladığı an beynindeki tahtalar yerinden oynuyordu. İçindeki o suçluluk, zaten kendisini yiyip bitirirken bir de dışarıdan bu darbeyi yemek tepesini attırıyordu. Kadına karşı ne olursa olsun sesini yükseltmeyecek, el kaldırmayacak kadar içinde büyüttüğü o saygı duvarı bir anlığına sarsılsa da, Ali delirmiş gibi ayağa fırladı, saçlarını yolarak duvara doğru dönüp kendi kendine yumruklar savurmaya başlıyordu. Sesi acıyla, hırsla çatlıyordu.
"Kıydınız? Nevin teyze şu zamana kadar sustuysam sırf Meyra’nın annesi olduğun için. Bir de daha Mehmet amca daha yeni öldü. Dünyayı yakarım o kız için ben, ne kıyması?"
Nevin, Ali’nin o sözlerini duyduğu an adeta tepeden tırnağa titremeye başladı. İçindeki bütün o acı, yerini zapt edilemez bir öfkeye ve hırsla bellenmiş bir yangına bırakıyordu. Gözlerindeki yaşlar bir anda kuruyor, yüzündeki o hüzün maskesi paramparça oluyordu. Üzerine doğru bir adım atıp parmağını Ali’nin gözünün içine sokar gibi sallayarak, acıdan ve sinirden titreyen sesiyle koridorun ortasında bağıröaya başladı.
"Evlenmeden kızı hamile bırakırken de babası aklında mıydı ahlaksız herif! Mehmet'in adını ağzına hangi yüzle alıyorsun?! O adamın yüreğine indirdiniz siz! Meyra da kendi kaşındı. Kendi getirdi başına bu felaketi. Daha elin adamıyla nikahı yok, düğünü yok, ortada fol yok yumurta yokken bir de gitti çocuk yaptı! Aklı bir karış havada, laf söz dinlemedi ki! Şimdi mi aklınız başına geldi? Kendi elleriyle yaktı hem kendini hem de o masum bebeği, sesini çıkaran var mı?!"
Ali’nin artık sabrı kalmamıştı. Barış'ın önüne adeta bir duvar gibi dikilip Nevin’e doğru bir adım attı. Yüzü öfkeden mosmor kesilmiş, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi bakıyordu. Sesini alçaltma gereği bile duymadan, koridorda yankılanacak kadar sert ve bağırarak gürledi.
"Yeter Nevin teyze! Yeter burama kadar geldi! Yahu ne demek kendi kaşındı? Sen de annesin, kızının acısından anlayacağın yerde bir de arkasından atıp tutuyorsun! Kız içeride canıyla cebelleşti, acısı taze. Utanmıyor musun şu durumda bile kendi evladına kin kusmaya? Kız orada geberiyor acıdan, sen hâlâ neyin hesabını soruyorsun?!"
Aydan, Barış'ın Nevin'e kükremesiyle birlikte olduğu yerde kalakalmıştı. Yıllardır o mahallenin içinde, o sert ve mesafeli duruşuyla tanınan kadın; oğlunun üstü başı kan içinde oluşunu, Nevin’in feryatlarını ve Barış’ın bu patlamasını tek bir nefeste içine çekmişti. Ömrü boyunca gururundan, kimseye eğmediği başından taviz vermeyen Aydan, ilk defa bu kadar çaresiz, bu kadar köşeye sıkışmış hissediyordu.
Oğlu Ali’nin ne halde olduğunu, o duvara yaslanmış, gözlerinden akmayan yaşın boğazını nasıl tıkadığını çok iyi biliyordu. İçindeki o ana öfkesi bir anda Nevin’e, o kadının o an kustuğu zehre karşı kalkan olmaya itti onu. Barış’ın arkasında hâlâ duvara yaslı duran Ali’ye bakmadan, doğrudan Nevin’in karşısına dikildi.
"Yeter Nevin, uzatma artık. Kızın orada acıdan kıvranıyor, gelmiş burada benim oğluma mı hesap soruyorsun? O kız o eve kendi ayaklarıyla, sevdiği adam için geldi. Senin o dilden düşürmediğin lafların, o bitmek bilmeyen zehrin yüzünden bu halde zaten içeride! Şimdi canıyla boğuşurken bile kusuyorsun ya o kini... Yazıklar olsun sana."
Nevin, arkasında bıraktığı o gürültüyü, Ali’nin yıkılmış halini ve Aydan’ın buz gibi bakışlarını umursamadan içeri dalıyordu.
Meyra’nın gözleri, odanın kapısının açılmasıyla birlikte o tarafa çevrilmişti. Solgun, kanı çekilmiş yüzüyle tavana bakarken annesinin içeri girdiğini, o sitemle ve aceleyle üstüne kapandığını görüyordu. O an, o hırpalanmış ruhunun ve canının acısının ortasında içinde belli belirsiz bir şey kıpırdandı; annesinin bu sefer o buz gibi duvarları yıkıp, "Geçti" demeye, sarılmaya geldiğini sandı. Gözlerindeki o boş ve bitkin ifadeye bir anlığına, tarifsiz bir yumuşama ve sığınma isteği gölge düşürdü.
Ama Nevin’in ağzından dökülen o ilk zehirli kelimeler, o küçük umut ışığını başladığı yerde boğdu. Meyra’nın gözlerindeki o anlık yumuşama birden sertleşti, dudakları acıyla ve hayal kırıklığıyla titredi. Başını yastıkta güçlükle öbür tarafa, duvara doğru çevirirken, sesindeki o hırıltılı bıkkınlık ve öfke odadaki havanın rengini değiştirdi.
"Doktor iyi olduğunu söyledi. Stresten uzak duracakmışsın. Gerçi o herifin yanında daha ne kadar durabileceksen..." dedi sesi buz gibi, soğuk bir tavırla. Sesini iyice alçaltarak ama her kelimesini zehir gibi akıtarak devam etti.
"Allah'ın sopası yok tabii... Babanın canına kıydınız, acısı sizden çıktı bak. Olan el kadarcık bebeğe oldu..."
O 'Acısı sizden çıktı' kelimesi, Meyra’nın beyninde sanki bir dinamit patlatmış gibi yankılandı. İçindeki bütün o acı, yas, bitkinlik ve yorgunluk tek bir saniyede silinip gitti; yerini zapt edilemez, gözü dönmüş bir öfkeye bıraktı.
Meyra, yattığı o dar sedyenin üzerinde nasıl olduğunu kendisi bile anlamadan dikildi. Gözlerinden alev fışkırır gibi bakıyor, nefesi göğsünü parçalayacak kadar hızlı ve sert alıp veriliyordu. Kolundaki serum hortumunun iğnesi elinin üstünü çekiştirip derisini morartmış, hatta hafiften kanatmıştı ama o bunu hissetmiyordu bile.
Üstündeki örtüyü bacağıyla hınçla itip, canının yandığını, dikişlerinin sızladığını unurarak doğrudan annesinin üzerine doğru bağırdı.
"Ne diyorsun sen ya? Benim canım yanıyor, içim kan ağlıyor, sen gelmişsin burada benşm bebeğime acısı sizden çıktı diyorsun! Sen nasıl bir annesin ya? Hangi anne evladının bu hâlini görüp yüzüne böyle bir zehir kusar?! Ben babamın acısını çekmiyor muyum sanıyorsun? Bir tek her şeyi sen mi yaşıyorsun?"
Gözünden düşen yaşlar öfkesinden bu kez alev gibi yanıyordu. Göğsünü hınçla yumruklayarak soluksuz kaldı.
"Meyra!"
"Sus artık, sus! Defol git! Çık git şu odadan! Seni de o zehrini de istemiyorum burada! Defol git!"
Meyra’nın o feryadı, hastanenin o beyaz odasını birbirine katarken, kapının arkasında sessizce bekleyen Ali için sabır taşı artık çatlamıştı. İçeriden gelen o hıçkırıklar, feryatlar ve Meyra’nın "Defol git!" diye haykıran sesi, Ali’nin şakaklarındaki damarları kabartmaya yetmişti. Nevin’in dışarıda kustuğu zehir yetmezmiş gibi, şimdi içeride de sevdiği kızı bu hâle getirmesi Ali’nin gözünü tamamen karartmıştı. Kapıyı vurmaya bile gerek görmeden, sert bir hareketle ittirip içeri girdi.
Odaya adım attığı an gördüğü tablo, Ali’nin içindeki o kalan son nefesini de ciğerinden söküp aldı. Meyra, dikişlerinin sızısını, elindeki iğnenin kanattığı yeri unutmuş; ayakta tir tir titreyerek, hınçla ve gözyaşları içinde annesine bağırmaktan kendinden geçiyordu. Nefesi yetmiyor, sinir krizi geçirdiği için göğsü hızlı hızlı inip kalkarken sesi hırpalanmış bir çığlığa dönüşüyordu.
Ali, gözü dönmüş bir halde Nevin’in yanından geçip doğrudan yatağın kenarına atıldı. Nevin’e dönüp tek kelime bile etmedi; çünkü o an, o kadına bakacak bile gözü yoktu. Hemen Meyra’nın önünde diz çöktü, titreyen ellerini uzatıp sevdiği kızın o buz gibi terli ellerini avuçlarının içine aldı. Sesi, dışarıdaki o sert, hırçın serseriden eser bırakmayacak kadar yumuşak, ama içten içe kopan bir fırtınanın acısıyla titriyordu.
"Güzelim... Bak bana. Buradayım, geçti güzelim."
Nevin, Ali’nin odaya girmesiyle, karısını sarıp sarmalamasıyla zerre kadar yumuşayacak gibi değildi; aksine, o manzara kadının damarındaki kanı daha da zehirliyor, hırsını katbekat arttırıyordu. Ali’nin sırtına dikilen bakışları, nefreti ve acıyı aynı anda kusuyordu. Yatağın kenarından bir adım geriye savruldu ama hemen ardından ellerini iki yana açıp, o çatı katındaki yankılanan sesiyle hastane odasını yeniden ayağa kaldırdı.
"Bak, bak! Bir de utanmadan sarılıyor! Sen değil misin bu kızı bu hâle getiren? Hangi yüzle dokunuyorsun hala kızıma? Senin o leş ellerin yüzünden toprağa girdi o masum, sen hâlâ 'geçti' masalları okuyorsun!"
Nevin, Ali’nin omzuna doğru hınçla bir adım atıp parmağını sallayarak feryat etmeye devam etti, gözünden akan yaşlar umurunda bile değildi.
"Bırak kızımı! Senin o kollarının arasında nefes alamaz bu saatten sonra! Mehmet'imi mezara koyduğunuz yetmedi, sen bu eve adını attığın günden beri bela eksik olmadı!"
Barış’ın da sabrı artık bu noktada tamamen taşmıştı. Kapı aralığından Nevin’in hâlâ zehir kusmaya devam ettiğini, kadının zerre kadar durulmadığını görünce daha fazla bekleyemedi. İçeriye doğru bir adım atıp, Nevin’in sesini bastıracak kadar sert, öfkeden tir tir titreyen bir sesle gürledi.
"Yeter lan! Tövbe yarabbi, yetti artık ama!"
Barış, Nevin’in üzerine doğru birkaç sert adım atıp araya girdi, ellerini iki yana açarak kadını adeta duvara doğru set çekti.
"Kadın, sen ne anlama kıtısın, ne pişkin bu ya! Görmüyor musun kızın ne halde? Canıyla çekişiyor içeride, sen hâlâ laf sokma derdindesin, adamın yakasındasın! Ali seni oraya gömer, valla billa gömer de haberin olmaz! Kes artık sesini, defol git şu odadan dışarı! Kendi evladına bunu yapan ana olmaz olsun!"
"Sen ne karışıyor-"
"YETER!"
Ali, Barış’ın araya girmesini bile beklemedi. Karısının o kollarının arasında tir tir titrediğini, nefesinin kesildiğini hissettikçe içindeki o son sınır taşı da paramparça oldu. Nevin’in hâlâ o zehirli diliyle susmak bilmeyişi, Ali’nin beynindeki bütün sigortaları attırdı. Meyra’yı,titreyen elleriyle arkasına çekip ayağa fırladı. Öyle bir fırlayıştı ki bu, yatak sarsıldı, hastane odasındaki bütün hava çekildi sanki.
Gözleri dönmüştü; damarları şakaklarında patlayacak gibi kabarmıştı, yüzündeki o kan lekesi ve terle karışık ifadeyle doğrudan Nevin’in üzerine doğru bir hamle yaptı. Öyle bir kükredi ki, hastanenin o beyaz duvarları, camları, koridordaki lambalar bile bu sese titredi.
"YETER ARTIK BE!"
Ali, adeta zıvanadan çıkmış bir sel gibi Nevin’in tam önüne dikildi. Göğsü körük gibi inip kalkıyor, parmağını kadının yüzüne doğru sallarken sesi hastaneyi inleten korkunç bir kükremeye dönüşüyordu.
"Ulan! Kızın içeride can çekişiyor, bebeği toprağa girmiş, sen hâlâ 'o bitti, bu yaktı' diye laf sokuyorsun! Hangi yüzle bağırıyorsun lan burada! Hangi yüzle suçluyorsun beni! Ben o çocuğun acısından nefes alamıyorum, nefes! Sen kalkmış bana burada laf mı yetiştiriyorsun!"
Ali, öfkeden delirmiş bir halde ellerini saçlarına geçirip başını geriye attı, ardından tekrar Nevin’e doğru eğilip gırtlağından kopan o vahşi ve hırıltılı sesle devam etti.
"Anaymışsın ya madem... Sen değil miydin en başında ben içerideyken nişanlı kıza başkasını ayarlamaya kalkan? Bu kız beni istediği halde, altı yıl içeride olduğumu bile bile, beni bekleye bekleye canı yanarken o zaman çok mu yanındaydın? Annem, Barış olmasa o kız o nöbetleri nasıl atlatacaktı? Mehmet amca dediğin adam benim de babamdı be! Benim de canım yanıyor, benim de içim kan ağlıyor! Bu odadaki herkesin canı yanıyor! Ama sen... Sen anasın diye susuyorum, babasının hatırına hırsımı içine gömüyorum! Ama yemin ederim ki... Yemin ederim bir kelime daha edersen, bir defa daha bu kızın üstüne o zehrini kusarsan; karşımdaki anasın babasın dinlemem, bu hastaneyi başınıza yıkarım!"
Nevin, Ali’nin o zıvanadan çıkmış halini, gözlerindeki o kan bürümüş öfkeyi görünce ilk defa bir anlığına afalladı. Adamın üzerine yürüyen o dik başlı hırsı, yerini derinden gelen ama hâlâ inatla gizlemeye çalıştığı bir korkuya bıraktı. Ali’nin gırtlağından kopan o tehdit, hastanenin beyaz duvarlarında yankılanıp sessizliğe gömülürken, Nevin dudaklarını titreterek geriye doğru bir adım attı. Yine de o zehirli gururunu son dakikaya kadar elden bırakmamaya çalıştı. Sesindeki o tiz, hırslı ton bu kez bastırılmış bir öfkeyle titriyordu.
"Babanın kemikleri sızlıyordur senin gibi bir kızı olduğu için!"
O cümle, odadaki bütün o havayı bıçak gibi kesti. Nevin’in dili zehrini akıtmaya yemin etmiş gibi, kapıdan çıkmadan önce savurduğu o son bıçak gibi keskin söz, Meyra’nın beyninde yankılanıp kaldı. Odadaki herkesin ciğerini yakmıştı ama Nevin’in kapı aralığından savurduğu o son söz, Meyra’nın göğsüne saplanan en keskin bıçak oldu.
"Babanın kemikleri sızlıyordur senin gibi bir kızı olduğu için!"
Ali, kadının o sözüyle bir an olduğu yerde donakaldı. Göğsündeki o fırtına bir saniyeliğine dinmiş gibi oldu; ama bu bir sükûnet değil, patlamadan önceki o tehlikeli, buz gibi sessizlikti. Yüzündeki kaslar seğirdi, gözlerindeki o öfke kibrit alevinden çıkıp kora döndü.
Nevin arkasını dönüp kapıya doğru bir adım atarken, Ali ayağa fırladı.
"Ali lan oğlum dur! Ali! Bırak, değmez amına koyayım, bırak gitsin!" diye bağırdı Barış, tüm gücüyle Ali’yi geriye doğru çekmeye çalışarak.
Ama Ali, Barış’ın o asılmalarını görmezden geldi; gözlerini Nevin’in sırtına dikmiş, sesi boğuk, hırıltılı ve dipsiz bir uçurum gibi odada yankılanmıştı.
"Defol git... Defol git, bir daha da o ayağını bu hastaneye basarsan yemin ederim o kapıdan içeri sağ sokmam seni!"
Nevin arkasına bile bakmadan, o hırsla ve kapıyı sertçe çarparak fırladı çıktı odadan. Koridordan koşturur adım uzaklaşan ayak sesleri birkaç saniye içinde hastanenin steril koridorunda kayboldu.
Oda yeniden o ağır, boğucu sessizliğe gömüldüğünde, Ali’nin dizlerindeki o derman tamamen çekildi. Barış onu yavaşça bırakırken Ali soluğu tıkanmış gibi sedyenin kenarına yığıldı. Başını iki avucunun arasına alıp, o sert parmaklarıyla saçlarını çekiştirmeye başladı. Göğsü körük gibi inip kalkıyor, dişlerini o kadar çok sıkıyordu ki çene kemikleri ağrıyordu.
Meyra ise yatağın üzerinde, annesinin bıraktığı o son zehirli cümlenin ağırlığı altında ezilmiş gibi sessizce ağlıyordu. Parmaklarını yüzünden çekip, kan çanağına dönmüş yaşlı gözleriyle Ali’ye baktı. Bakışlarındaki o çaresizlik, o kimsesizlik Ali’nin içindeki o öfkeyi söküp aldı, yerine devasa bir kor gibi oturdu.
"Bıktım artık, bıktım... Her şey benim yüzümden oldu..." diyerek kafasını yastığa vurur gibi iki yana salladı Meyra, sesi yırtılıyordu: "Bebeğim gitti, babam gitti... Şimdi de annem 'keşke doğmasaydın' der gibi kusuyor yüzüme. Ali, ben dayanamıyorum artık... Öldürselerdi daha iyiydi, bu kadar yükü taşıyamıyorum ben!"
Ali, sevdiği kızın o hâlini görünce ne yapacağını bilemedi. Apar topar yatağın yanına oturup Meyra’yı göğsüne bastırdı, sımsıkı sarıldı. Kendi gözünden süzülen o acı dolu yaş, Meyra’nın saçlarına damlarken, dişlerini sıkıp fısıldadı.
"Şşş... Sakın. Kurban olurum o gözyaşına, deme öyle güzelim!"
Barış kapı eşiğinde, dışarıdan gelen bu feryatlarla yüzünü sıvazlayıp arkasını döndü, duvara yaslanıp derin bir nefes aldı. İçeride ise Ali, karısının o tir tir titreyen sırtını kollarıyla sarıp sarmalarken, Nevin’in bıraktığı o zehrin acısını her saniye yeniden ve yeniden yutuyordu.
Barış kapı eşiğinde, dışarıdan geçen hemşirelerin bakışlarını engellemek için hafifçe kapıyı aralık tutarak içeriye göz attı. Sesini alçaltarak ama uyarıcı bir tonda konuştu.
"Ali... Doktor birazdan yine gelir, böyle bağırtı çağırışla olmaz. Meyra’nın durumu ortada, biraz sakinleştirmeye çalış. Sen de sinirine hakim olmaya çalış abi, böyle olmaz amına koyayım!"
Ali, Barış’ın haklı olduğunu biliyordu ama o an dünyada ne hastane kuralları ne de dışarıdaki sesler umurundaydı. Başını hafifçe eğip, hıçkırıkları yavaş yavaş soluk alıp vermeye dönen Meyra’nın alnından öptü. Sesi, dışarıdaki o kaba serseriden çok uzak, pamuk gibi yumuşak ve kırılgandı.
"Bak bana meleğim... Dinle beni."
"Kim ne derse desin, kim ne kusarsa kussun... İster annen ister bir başkası," dedi Ali, her kelimesinin üzerine basa basa, gözünün içine bakarak. "Ben buradayım. Gitmiyorum. Ne o kadının ne kimsenin zehri bize uğramayacak bundan sonra. Sen, ben, bir de içimizdeki bu yarayı beraber saracağız... Beraber iyileşeceğiz. Sana söz veriyorum."
Meyra, sevdiği adamın o kararlı ve güven veren gözlerindeki şefkati gördükçe, içindeki o buz tutmuş yer biraz olsun çözülür gibi oldu. Başını hafifçe Ali’nin omzuna yasladı, elini uzatıp adamın ceketinin ucuna sıkıca tutundu; sanki bırakırsa yine boşluğa düşecekmiş gibi.
Barış, kapı eşiğinde kollarını göğsünde kavuşturmuş, dışarıyı kollarken içerideki bu sessizliği bozan ilk kişi oldu. Sesi her zamanki o alaycı tonundan uzak, oldukça net ve düşünceli çıkıyordu.
"Ali... Bırakma öyle tek başına, yanında kal. Ben kantine iniyorum, yemek falan alıp geleceğim. Akşam oldu, burada aç biilaç sabahlayacağız yoksa."
Ali, başını hafifçe kapıya doğru çevirip Barış’a onaylar bir anlamda baktı. Barış sessizce kapıdan çıkıp gözden kaybolurken, odada yeniden o yalnız başkalık hissi hâkim oldu. Ali, kollarının arasında hâlâ titremesi tamamen geçmemiş olan Meyra’yı incitmekten korkar gibi daha da sarmaladı. Parmakları, karısının saçlarında yavaş ve narin hareketlerle dolaşıyordu.
Meyra, başını sevdiği adamın omzundan kaldırıp kısık, yorgun gözlerle Ali’nin yüzüne baktı. Çenesinin titremesini durdurmaya çalışarak fısıldadı.
"Bana ne dedi biliyor musun?"
Ali, sevdiği kızın o yorgun ama bir o kadar da içten içe huzursuzlukla parlayan gözlerine baktı. Saçlarındaki sert parmakları gezintisini yavaşlattı, kaşları hafifçe çatıldı. Nevin’in giderayak fısıldadığı ya da Ali’nin duymadığı o zehirli sözlerden birini daha sakladığını sezmişti ama Meyra’nın bunu böylesine büyük bir yük gibi taşımasından korkuyordu.
"Sadece... 'Babanın mezarında kemikleri sızlıyordur' demedi..." Gözlerini Ali’nin gözlerine dikti, kalbi göğsünü parçalayacak gibi atıyordu. "Bana... Babanın canına kıydınız... Acısı sizden çıktı dedi..."
O kelimeler odanın içine bir zehir sarmaşığı gibi yayıldı. Meyra başını iki yana salladı, gözlerinden akan o son yaşlar taze bir sızıyla şakağına doğru süzüldü. Sesi, hastane odasının duvarlarında yankılanmaktan bile korkar gibi, cılız ve titrek bir fısıltıdan ibaretti.
Ali’nin yüzündeki o yumuşak, teselli edici ifade bir anda buz kesti. Şakaklarındaki damarlar yeniden kabardı, gözlerindeki o sönmeye yüz tutmuş kor, devasa bir yangına dönüşerek harlanmaya başladı. Dişlerini öyle bir sıktı ki, çene kemiklerinden çıtırtıya benzer bir ses çıktı sanki. Nevin’in o kapı aralığında savurduğu, az önce yarım kalan o en acımasız, en iğrenç iftira şimdi tam ortalarındaydı. Ali, kollarının arasında az önce biraz olsun sakinleşen Meyra’nın kasıldığını, bu yükün altında bir kez daha ezildiğini hissedince, içinde tuttuğu o nefes boğazına düğümlendi.
Elleri istemsizce yumruk olurken, sesini içeriye sığdıramayacak kadar boğuk ve tehlikeli bir tonda mırıldandı.
"O... O ne dedi dedin?"
Ali’nin gırtlağından kopan o ses, odadaki havayı adeta buz kesti. Yüzündeki o dehşet ve öfke karışımı ifade, damarlarındaki kanı donduracak kadar sertti. Meyra, kocasının bu kadarine bile katlanamayacağını, o kadının adını duyduğunda bile gözünün döneceğini bildiği için hızla Ali’nin gömleğinin önünden tuttu, yalvarır gibi baktı.
"Ali... Dur. Ne olur dur..." Sesi hıçkırıklarla boğuluyordu. "Peşinden gitme... Ne olur gitme, zaten canımız yanıyor... Bırak gitsin, Allah'a havale ediyorum, yemin ederim ediyorum..."
Ali, karısının o yalvaran, narin parmaklarının gömleğine tutunduğunu gördüğünde olduğu yerde çivilenmiş gibi kaldı. Göğsü körük gibi inip kalkıyor, nefes almakta zorlanıyordu. Nevin’in o içerideki can pazarında, üstelik kendi öz torununu kaybetmiş bir ana olarak bu cümleyi kurabilmiş olması, insanlık vasfının bittiği yerdi. Yavaşça ellerini kaldırdı, Meyra’nın gömleğine tutunan titrek parmaklarını kendi büyük ellerinin arasına alıp sımsıkı sardı. Gözlerinden süzülen o tek damla yaş, sakalının ucundan Meyra’nın eline damladı. Dişlerini sıka sıka, hırsla ama içindeki o acıyı bastırmaya çalışan bir sesle fısıldadı.
"Benim kurban olduğum... O dilini keserdim onun, o lafı senin o güzel kalbine soktuğu için keserdim ya..." Ali, başını Meyra’nın saçlarına yaslayıp saçlarının kokusunu içine çekti. "Ama senin için... Senin o gözyaşın için duruyorum. Yoksa o kadını burada yaşatmazdım, yemin ederim yaşatmazdım."
O sırada kapı hafifçe aralandı ve elinde karton bardaklarla Barış içeri girdi. Odadaki o zehirli havayı, keskin sessizliği ve ikisinin o sarılmış halini gördüğü an adımlarını yavaşlattı. Ne olduğunu anlamaya çalışarak bardakları komodinin üzerine bıraktı, yüzündeki o gergin ifadeyle Ali’ye baktı.
"Ne oldu? Yine mi lan..." dedi Barış, sesi alçak ve temkinli çıkmıştı.
Ali, başını kaldırmadan, buz gibi ve net bir sesle konuştu.
"Çıkarken kapıyı iyice ört, dışarıdan kimse burnunu sokmasın içeri. Yoksa harbi birini yaşatmayacağım az kaldı."
Barış, Ali’nin sesindeki o tehlikeli tondan ve odadaki havayı bıçak gibi kesen sessizlikten durumun ciddiyetini anında kavradı. Fazla kurcalamadı, başını hafifçe sallayıp bardaklardan birini komodinin üzerine bıraktıktan sonra sessizce kapıya yöneldi. Kapıyı, dışarıdaki koridorun gürültüsü içeri sızmayacak şekilde yavaşça ve sıkıca örttü. Oda yeniden ikisinin nefes sesleriyle baş başa kaldı.
Ali, Meyra’yı bir an bile kollarının arasından çözmeden, sırtını yastığın başucuna yasladı. Bir elini karısının saçlarında gezdiriyor, diğeriyle de hâlâ buz gibi olan ellerini ısıtmaya çalışıyordu. Meyra ise o zehirli cümlenin açtığı yarayla, kocasının göğsüne sığınmış, sessiz ama içini çürüten bir yasla sarsılıyordu.
Aradan geçen birkaç dakika boyunca hiçbiri konuşmadı. Sadece dışarıdan gelen uzaktaki hemşire çağrı zillerinin ve tekerlekli sedye seslerinin hastane koridorundaki yankısı duyuldu.
Sonunda Ali, sessizliği bozan o boğuk ve kararlı sesiyle mırıldandı.
"Yarın sabah... Doktor taburcu eder etmez buradan çıkıyoruz, güzelim." Başını eğip Meyra’nın alnına uzun, şefkatli bir öpücük kondurdu. "Önce yapmamız gereken bir şey var... Sonra Ne o kadın olacak orada, ne bu hastane duvarları, ne de bu gürültü... Sadece sen, ben, bir de o karavanın içindeki sessizlik. Saracağız yaralarımızı, orada iyileşeceksin."
Ali, sevdiği kızın yüzündeki o küçük değişimin, gözlerinde az önce beliren o umut ışığının gerçeğe dönüşeceğini sanmıştı. Ama Meyra, başını kocasının göğsünden yavaşça geri çektiğinde, yüzündeki o ifade Ali’nin içindeki bütün sıcaklığı bir anda buz kesti.
Meyra’nın gözlerinde ne bir heyecan vardı ne de o karavan hayalinin getirdiği en ufak bir hafifleme... Sadece o zehirli cümlelerin, annesinin kustuğu o iğrenç iftiraların açtığı devasa çukura gömülmüş, dipsiz bir karanlık vardı. Bakışlarını Ali’nin gözlerinden kaçırıp odanın beyaz, çıplak duvarına dikti. Sesi, cılız ve bomboş bir fısıltı olarak döküldü dudaklarından.
"Karavan falan... Boşuna Ali..."
Ali’nin kaşları çatıldı, hızla eğildi. Meyra başını iki yana salladı. Kirpikleri hâlâ ıslaktı ama artık ağlamıyordu; çaresizliğin o en son, en sessiz aşamasındaydı. Ellerini karnının üzerine, o canından parça koparılan boşluğa doğru bastırdı. Sesi, sanki canı çekiliyormuş gibi yavaş ve kesik kesikti.
"Nereye kaçarsak kaçalım... Hangi dağın başına, hangi yolun ucuna gidersen gidelim Ali..." Gözlerini yeniden Ali’ye çevirdi, bakışlarındaki o tükenmişlik adamın ciğerini yaktı. Dişlerini sıkıp çenesini titretmemeye çalıştı ama hıçkırığı boğazına düğümlendi.
"Karavana binsek ne olacak? O karavana, doğaya, ormana varsak ne olacak ki? Annemin o sözü, o leke... Benimle gelecek. Ben bu vicdan azabıyla, bu suçlulukla o karavanın içinde nefes bile alamam ki... Umudum kalmadı Ali. Bana 'her şey güzel olacak' deme, çünkü olmayacak..."
Kelime etmesine izin vermedi. Meyra’nın o cümleleri ağzından daha tamamen dökülmeden, Ali hızla ellerini uzatıp kadının yüzünü avuçlarının arasına aldı. Başını kararlı bir şekilde iki yana salladı, gözlerindeki o hırs ve sevgi birbirine karışmış bir halde doğrudan Meyra’nın gözlerinin içine baktı.
"Konuşma..." dedi, sesi fısıltı gibi ama itiraz kabul etmez bir sertlikte çıktı. "Bir kelime daha alma ağzına."
Meyra gözlerini kaçırmaya çalıştı ama Ali izin vermedi; baş parmaklarıyla karısının elmacık kemiklerini okşarken, gırtlağından kopan o sarsılmaz inançla devam etti.
"O kadının zehrini gelip buraya kusmasına, senin o güzel kalbini bu yalanlarla zehirlemesine izin vermeyeceğim. Sen suçlu değilsin, biz suçlu değiliz! Bana 'umut kalmadı' deme... Benim nefes aldığım her dakika, senin o içindeki umut da o karavanın içinde yeniden doğacak, duyuyor musun beni?"
Ali, sevdiği kızın itiraz etmesine, o lanet suçluluk duygusunun arkasına saklanmasına asla fırsat tanımamak için eğilip alnını Meyra’nın alnına yasladı. Sesi bu kez tehditkâr ya da öfkeli değil, kalkan olmuş bir adamın son siperi gibi, derin ve sarsılmaz bir tondaydı.
"O siktiğimin cümlelerini kurmana da inanmana da ben izin vermeyeceğim. Karavana bineceğiz. O ormanın ortasına, sesin, gürültünün, o kadının adının bile ulaşmadığı o dağ başına gideceğiz. Sen o suçlulukla değil, benim yanımda, benim kollarımda iyileşeceksin. Başka yolu yok, Meyra. Sustum her şeye ama buna susmam."
Meyra, sevdiği adamın o demir gibi kararlı sesini, alnını alnına yaslayıp bütün o karanlığa kalkan olan duruşunu hissettikçe daha fazla direnemedi. Nefesi titreyerek kesildi, gözlerinden süzülen o son acı dolu yaş Ali’nin dudaklarına düştü. Ama bu sefer itiraz etmedi, bir şey söylemeye çalışmadı. Sadece ellerini yavaşça kaldırıp Ali’nin sırtına, o geniş omuzlarına sardı; parmakları kocasının gömleğine tutunurken, bütün o ağırlığı, bütün o suçluluk zırhını o an için Ali’nin omuzlarına bırakır gibi kapattı gözlerini.
Tam o sırada, kapı üç kez net ve sert bir şekilde vuruldu. Beklemeden açılan kapının aralığından, elinde hastane dosyaları ve tabletle orta yaşlı, yorgun yüz hatlarına sahip doktor içeri girdi. Arkasından da Barış, hemşirelerin bakışlarını engellemek ister gibi kapının eşiğinde durdu.
Doktor, odadaki o ağır ve gergin atmosferi anında sezdi ama profesyonel bir tavırla boğazını temizleyip adımlarını sedyeye doğru yöneltti.
"Geçmiş olsun," dedi doktor, dosyasını karıştırırken. "Meyra hanım, durumunuz stabil görünüyor. Ağrılarınız normal ama asıl önemli olan dinlenmeniz. Bilhassa stresten üzüntüden uzak durmanız gerek."
Ali, sevdiği kızı bir an olsun bırakmadan, başını hafifçe doktora çevirdi. Gözlerindeki o sert ve tavizsiz ifadeyle doğrudan doktora baktı.
"Hemen çıkıyoruz, değil mi doktor? Burada durmasının bir anlamı yok artık."
Doktor, Ali’nin bu aceleci ve keskin tavrına karşı anlayışla başını salladı.
"Tıbbi olarak odada kalmasını gerektiren bir durum kalmadı, evet. Ama evde de tam istirahat şart. Yarın sabah kendini iyi hissediyorsa, taburcu olabilir. Tekrar geçmiş olsun."
"Sağ olun," dedi Ali, sesinde hafif bir rahatlama dalgasıyla.
Doktor odadan çıkmak için yöneldiğinde, Barış hemen içeri adımladı. Yüzünde hafif bir tebessümle Ali’ye bakıp cebinden çıkardığı anahtarı parmaklarının arasında çevirdi.
"Arka otoparka çektim karavanı," dedi Barış alçak sesle. "Anahtarı da hallettim, içi de tam istediğin gibi... Temiz, sıcak. İstediğin zaman senin kardeşim."
Ali, sevdiği kızın saçlarına son kez dudaklarını bastırıp geri çekildi. Meyra’nın gözlerindeki o korku tamamen silinmemişti belki ama Ali’nin o kararlı ellerini tuttuğu an, içindeki o küçük fısıltı yerini yola çıkma iradesine bıraktı. Hızla Barış’a dönüp sesini alçalttı, adeta dişlerinin arasından konuştu.
"Şu an değil..."
Barış kapı eşiğinde duraksadı, kaşlarını çatıp içeriye bir adım attı: "Emin misin? Doktor taburcu kağıtlarını verdi ya lan bekletmeyelim işte..."
"Sabah dedi," dedi Ali, taviz vermeyen o sert ve net tonda. Başını eğip sedyenin üzerindeki Meyra’ya baktı. Meyra’nın gözleri yarı açık, yorgunluktan ve yaşananların şokundan hâlâ ne geceyi ne gündüzü ayırt edebilecek haldedir; o odada, o hastane duvarlarının arasında bir saniye bile fazladan kalmak ruhunu daraltıyordu ama Ali biliyordu ki bu karanlıkta, bu kafayla yola çıkılmazdı. Hem o kadının, Nevin’in o zehirli gölgesi hâlâ hastanenin koridorlarında dolanıyor gibi hissediyordu, hem de Meyra bu bitkinlikle o karavanın sarsıntısına dayanamazdı.
Ali, yatağın kenarına yeniden çömeldi. Meyra’nın buz tutmuş elini avucunun içine alıp parmaklarını sıktı.
"Önce tamamlamamız gereken bir şey var," dedi, sesi bu kez pamuk gibi yumuşak, sadece ikisinin duyabileceği kadar fısıltılıydı. "Sabahı bekleyeceğiz. Sabaha kadar buradayım, yanıbaşındayım. Gözünü kapat, dinlen biraz daha. Kimse dokunamaz sana."
Barış, Ali’nin bu kararının arkasında ne olduğunu anlayınca sessizce başını salladı, elindeki anahtarı cebine geri koyup kapının dibindeki sandalyeye sessizce çöktü.
-
Gece, hastane odasının o sarımtırak loş ışığı altında, dışarıdaki bütün fırtınalara inat, inanılmaz yavaş ve ağır akmaya devam etti. Odanın içindeki o ağır sessizlik, Ali’nin Barış’a döndüğü anla biraz olsun dağıldı. Gözlerini sedyenin kenarından hafifçe kaldırıp kapının önünde sessizce oturan Barış’a dikti. Yorgun ama merakla karışık bir ses tonuyla, hastane odasında yankılanan o soruyu yöneltti.
"Bir şeyler aldın mı? Yemek yemedi kız, aç..."
Barış, cebindeki anahtarla oynarken kafasını kaldırdı. Ali’nin sorusuyla hafifçe tebessüm eder gibi oldu, elindeki poşetleri komodinin üzerine doğru bıraktı.
"Aldım aldım, merak etme," dedi Barış, sesini alçak tutarak. "Sandviç falan. Saatlerdir aç biilaç bekliyorsunuz burada, sabahı nasıl edeceksiniz yoksa?"
Ali başıyla onaylayıp teşekkür eder gibi baktı arkadaşına. Ardından dönüp sedyede yatan Meyra’ya baktı, sesi yumuşacıktı.
"Hadi güzelim," dedi, elini Meyra’nın saçlarında gezdirerek. "Hiçbir şey yemedin bütün gün. Zorla kendini biraz, en azından bir kaşık çorba iç... Benim için."
Meyra, Ali’nin uzattığı o şefkatli ele ve ısrarcı bakışlara karşı yorgunlukla başını iki yana salladı. Göz kapakları birbirine yapışacak gibi ağırlaşıyordu; midesinde o yaşananların yarattığı taş gibi bir bulantı vardı, bir kaşık bile çorbayı yutabileceğini sanmıyordu.
"İstemiyorum, Ali..." dedi, sesi zar zor duyulacak kadar cılız ve fısıltılıydı. "Boşuna zorlama... Boğazımdan bir damla su bile geçmez."
Ali, Meyra'nın "istemiyorum" diyerek başını çevirmesine izin vermedi. Gözlerindeki o inatçı, koruyucu parıltıyla birlikte hafifçe doğruldu ve komodinin üzerindeki poşetten çorba kâsesini çekip aldı. Plastik kaşığı daldırıp hafifçe üfledikten sonra Meyra’nın dudaklarına doğru uzattı. Sesindeki o sert ama şefkatli tonda ısrar vardı.
"Olmaz öyle 'istemiyorum' falan. Açacaksın o ağzını, içeceksin o çorbayı. O bitkin hallerle iki adım atamayacak duruma geliyorsun sonra. Hadi güzelim, bir kaşık... Bana söv istersen ama zorlayacağım, bu çorba da bu sandviç de bitecek."
Meyra, Ali’nin o taviz vermeyen gözlerini görünce dudaklarını büzdü, içine çektiği o titrek nefesle birlikte istemeye istemeye başını hafifçe kaldırdı. Gözlerinden akan o sitem dolu yaşlarla birlikte kaşıktan zar zor bir yudum aldı. Boğazından aşağı inen o sıcak çorba, içindeki o taş gibi oturan sızıyı biraz olsun yumuşatırken, gözlerini Ali’ye dikip cılız bir sesle mırıldandı.
"Zorba..."
Ali, karısının o kelimeyi söylerken bile gözlerinin içine tutunduğunu görünce, içindeki o devasa fırtınanın ortasında hafifçe, acı ama şefkat dolu bir tebessümla yutkundu. İkinci kaşığı uzatırken konuştu.
Ali, sevdiği kızın o kelimeyi söylerken bile gözlerinin içine tutunduğunu görünce, içindeki o devasa fırtınanın ortasında hafifçe, acı ama şefkat dolu bir tebessümla yutkundu. İkinci kaşığı uzatırken konuştu.
"Zorban kurban olsun sana. Hadi, bir kaşık daha..."
Barış, komodinin üzerindeki bardaktan çorbasını yudumlarken göz ucuyla ikiliye baktı. Ali’nin o huysuz ve korumacı hallerini görünce hafifçe dudak büktü, az önceki gergin ortamı biraz olsun dağıtmak ister gibi alçak sesle homurdandı.
"İyi valla... Hastane köşesinde bile zorbalıkta sınır tanımıyor adam. Yenge, valla sabrına madalya takmak lazım."
Ali, başını hafifçe omzunun üzerinden Barış’a doğru çevirip kısılan gözleriyle baktı.
"Barış," derken sesindeki o sertliğe karışan hafif tebessüm gözlerinden kaçmıyordu. "O plastik tabağı götüne sokarım, biliyorsun değil mi?"
Barış çorbasını içmeyi bırakıp ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı. "Tamam be, korktuk! Sabaha saat başı kontrol ederim, gözün arkada kalmasın."
Ali yeniden dikkatini elindeki kâseye ve sedyede yatan Meyra’ya verdi. Meyra, her ne kadar başta istemese de Ali’nin o ısrarlı ama bir o kadar da şefkatli baskısına boyun eğmiş, kaşık kaşık çorbayı bitirmişti. Yüzündeki o solgunluk biraz olsun hafiflemiş gibiydi; en azından midesindeki o keskin açlık ve sızı, yerini ağır bir yorgunluğa bırakmıştı.
Ali, boşalan kaseyi komodine bırakıp kağıt havluyla Meyra’nın dudak kenarını nazikçe sildi. Ardından eğilip alnına uzun bir öpücük kondurdu.
"Aferin benim güzelime," diye fısıldadı kulağına doğru. "Şimdi gözlerini kapat, uyu hadi."
"Ninni de söyleyecek misin lan?"
Ali’nin yüzündeki o yumuşak, şefkatli ifade bir anlığına duraksadı. Kaşları hafifçe havaya kalktı, ardından gözlerindeki o bıkkın ama eğlenir gibi parlayan şaşkınlıkla birlikte kafasını odanın diğer köşesine, sandalyede yayılan Barış’a doğru çevirdi.
"Söylerim tabi, niye söylemeyeyim" diye tısladı Ali, dişlerinin arasından gülümseyerek.
"Dandini dandini dastana, danalar girmiş bostana..."
Ali, Barış’a ölümcül bir bakış fırlattıktan sonra başını yeniden Meyra’ya çevirdi. Omuzları hafifçe sarsılıyor, dişlerinin arasından sinsi ama bir o kadar da çaresiz bir gülümsemeyle Meyra’ya bakıyordu. Barış’ın omuzlarının arkasından gelen hafif kahkaha sesini bastırmak için boğazını temizledi ve tam da o beklenmeyen, absürtlükten kırılan cümleyi tıslayarak fısıldadı.
Arkadan Barış’ın o bastırmaya çalıştığı kahkahası ve boğuk "helal olsun enişte, sesine kurban" nidası duyuldu. Barış, Ali’nin ensesine şak diye yapıştırırken Ali, omuzunun üzerinden arkasına sert bir bakış atıp tekrar Meyra’ya döndü ama Meyra hâlâ gözlerini kırpıştırarak, adamın ciddiyetini tartmaya çalışıyordu. Ali’nin gözlerindeki o yumuşak, karısına bakan şefkatli ifade, Barış’ın ensesine patlattığı o şaplaktan sonra bir salisede buharlaşıp gitti.
"Kov bostancı danayı..." dedikten hemen sonra, araya giren o küfürle birlikte Ali yatağın kenarından bir yay gibi fırladı. Gözünü kırpmadan, araya hiçbir şey girmesine izin vermeden kapıya doğru atıldı. "Sikmesin Barış gavatını!" diye bağırdı Ali, koridora doğru fırlarken.
"Eniştesinin küçük aslanı gel gel!"
Barış neye uğradığını şaşırdı; kaçmaya yeltendi ama Ali çok hızlıydı. Barış hala şakayı bırakmazken, hastane koridorunun o beyaz, steril duvarları arasında bir anda kovalamaca başladı. Ali, Barış’ın yakasına yapıştı gibi olduğu yerde devirdi. İkisi birden hastane koridorunun linolyum zeminine güm diye yapıştı.
"Enişte seni şimdi sikecek," diye soludu Ali, bir yandan Barış’ın boğazına sarılır gibi yapıp ensesinden yakalarken, bir yandan da hastane güvenliği ya da hemşireler duymasın diye sesini kısık ama zehir zemberek bir tonda tutmaya çalışıyordu. "Gel lan buraya!"
Barış, yerde sırtüstü uzanmış, kahkahalarla gülmekten nefesi kesilirken ellerini havaya kaldırmıştı.
"Ağam... Enişte... Dur la! Soluk al!" diye fısıldayarak gülmeye devam ediyordu. "İyi valla, ninninin devamını sen getirdin, ben değil! Hakaret ediyorsun ama küfrün başı senden çıktı! Ama harbi sende ses varmış bak yemin ederim..."
"Bekle sen bekle, sana jartiyer giydirip o ninniyi söyleteceğim pezevenk," Ali, Barış’ı yaka paça ayağa kaldırmaya çalışırken bir yandan da gülmemek için kendini zor tutuyordu ama siniri de hâlâ tepesindeydi.
Barış, yerden kalkıp üstünü başını düzelterek omuz silkti. "Aşk olsun ya jartiyer falan? Yakışıyor mu hiç senin gibi kibar... Gerçi pek kibar diyemeyeceğim bu durumda ama-"
"Ulan!"
Ali, Barış’ın yakasından son bir kez tutup duvara sinek gibi yapıştırırken Meyra, hastane odasının aralık kapısından dışarıya, koridorun ortasında hâlâ birbirine diklenen o iki adama doğru baktı. Dudaklarında istemsiz, acı ama gerçek bir tebessüm belirdi; başını hafifçe iki yana sallarken o gülüş yüzünde solup gitti.
İçindeki o ağır taş yerli yerindeydi. Ali’nin bu çocuksu kavgaları, o absürt ninnileri, etrafa saçtığı o deli cesareti ne kadar çabalarsa çabalasın ruhundaki o derin sızıyı silip süpüremiyordu. Gözlerindeki o anlık parıltı sönmüş, yerine yine o dipsiz, yorgun boşluk yerleşmişti.
Arkasına yaslanıp gözlerini kapattı. Ne o karavan ne o dağ başı... Hiçbiri o kadının zehrini, o gecenin acısını silmeyecekti. Ali dışarıda fırtınalar koparsa da, Meyra biliyordu ki o içerideki karanlıktan hiç çıkamayacaktı.
-
Hastane odasının penceresinden sızan o soluk, gri sabah ışığı odanın içindeki steril beyazlığı griye boyarken, dışarıdaki şehir henüz uyanmamıştı. Gece boyunca o koridorda yaşanan o kısa soluklanma, o absürt kavgalar ve ninniler, güneşin doğuşuyla birlikte yerini buz gibi bir gerçeğe bırakmıştı.
Ali, koridordan içeri sessizce adımladı. Yüzündeki o dünkü çocuksu öfke ve inat tamamen silinmişti; yerini kaskatı, demir gibi ağır bir ifade almıştı. Kapının eşiğinde durup sedyeye baktı. Meyra, gün ağrırken bile gözlerini kırpmamıştı. Yüzü kireç gibi beyazdı, bakışları ise duvardaki tek bir noktaya sabitlenmiş, sanki yaşayan bir bedenden ibaret değilmiş gibi bomboştu.
Arkasından sessizce giren Barış, elindeki iki poşeti ve taburcu işlemlerine ait evrakları komodinin üzerine bıraktı. Odadaki o ağır havayı soluyunca o da yutkundu, tek kelime etmeden Ali’ye baktı. Ali, başını hafifçe sallayarak arkadaşına dışarıyı işaret etti. Barış sessizce başını sallayıp odadan çıktı, kapıyı aralık bıraktı.
Ali, sedyenin kenarına çömeldi. Meyra’nın elleri buz gibiydi. Eğilip karısının parmaklarını avucunun içine aldı, dudaklarına götürüp derin ve titrek bir öpücük kondurdu. Sesi, bu kez ne bir fısıltı ne bir emir gibiydi; kırık, kısık ve can yakıcı derecede yumuşaktı.
"Vakit geldi güzelim..." dedi Ali.
"Nereye gidiyoruz?" dedi Meyra, sesi rüzgârda savrulan bir yaprak gibi zayıftı. "Ali, karavana binip nereye gideceğiz? Daha bebeğimizi... Daha toprağa bile veremedik doğru düzgün. İçim yanıyor Ali, içerisi yangın yeri... Ben daha yavrumla vedalaşamadım bile."
Ali’nin gözleri doldu ama kendini tuttu; o da bu acının ne demek olduğunu, o minicik bedenin o hastane morgundan alınıp dağ başına götürülmeden önceki o sessiz vedanın ne kadar yakıcı olduğunu biliyordu. Karısının yüzünü avuçlarının içine alıp alnına alnını yasladı.
"Biliyorum güzelim... Biliyorum canımın yandığını, içimin parçalandığını..." Ali’nin sesi titredi ama durmadı. "O yüzden yola çıkmadan önce... Sadece ikimiz. Kimseye haber vermeden, o kalabalığı, o Nevin denen cadının o zehirli ellerini bulaştırmadan... Kendi aramızda halledeceğiz."
Meyra’nın gözlerinden iki damla yaş sessizce süzüldü, Ali’nin parmaklarına düştü. "Barış arkadaki o küçük alanı ayarladı," diye devam etti Ali, fısıltıyla. "Hastanenin arka bahçesindeki o izbe köşede... Önce kimselerin olmadığı yerde, meleğimizle son kez vedalaşacağız. Karavana binmeden önce... O borcu ödeyeceğiz."
Meyra, kocasının o sarsılmaz omuzlarına yaslanarak başını salladı. Ne bir itirazı ne decek gücü kalmıştı. Hastane arka bahçesinin o rüzgâr alan, kimselerin uğramadığı izbe köşesinde, sabahın erken saatlerinin o gri ve acımasız maviliği hakimdi. Şehir henüz uykudayken, hastanenin arka kapısından süzülüp çıkmışlardı.
Bahçenin en kuytu köşesindeki, etrafı sararmış otlarla çevrili küçük toprak parçasına ulaştıklarında Ali durdu. Nefesi kesilir gibi oldu, yutkundu ama boğazındaki o demir yumru geçmedi.
Meyra, Ali’nin hemen yanında, üzerine geçirdiği siyah hırkanın kollarına ellerini sımsıkı sararak yürüyordu. Yüzü kireç gibiydi, gözlerini o beyaz örtüden bir saniye bile ayırmıyordu. İçindeki o devasa boşluk, o canından koparılan parçasının yokluğu her adımda göğsünü ezik gibi sıkıştırıyordu. Ne bir kelime çıkıyordu dudaklarından ne de başka bir şey düşünebiliyordu; dünya adeta durmuştu.
Ali, Meyra'nın yıkılmış halde yere kapanışını görünce, vakit kaybetmemesi gerektiğini bildiği için hemen harekete geçti. Etrafı kolaçan etti; hastanenin bu ücra, kuytu köşesinde kimseden ses seda yoktu. Yerdeki küçük, sert toprak parçasını gördü. Çıplak elleriyle o toprağı kazmaya başladı.
Parmakları o taşlı, soğuk toprağa gömüldükçe tırnakları sızladı, canı yandı ama Ali hissetmedi bile. Hızlı ve hırsla, sanki orayı kazdıkça içindeki o öfkeyi ve çaresizliği de toprağa gömecekmiş gibi toprağı eşeledi. Avuçları toprak içinde kalırken, birkaç dakika içinde minik, derinleşen bir çukur açtı. Nefes nefese durdu, ellerindeki toprağı çırpmadan yavaşça o küçük örtülü emanete uzandı. Kollarının arasından o hafifliği, o dünyadaki en ağır yükü alıp dikkatle açtığı o küçük çukura yerleştirdi.
Meyra, hemen yanına çökmüş, elleri dizlerinde, kocasının bu sessiz ve acı dolu çabasını izliyordu. Gözlerinden akan yaşlar o yeni kazılmış toprağa damlarken, içi parçalanarak çığlık attı. Meyra’nın boğazından kopan o tiz, can yakan çığlık hastanenin o yüksek, soğuk duvarlarında yankılandı, hemen ardından rüzgârda eriyip giden kesik bir hırıltıya dönüştü. Olduğu yere, çukurun kenarına yığılırcasına kapandı; ellerini o taptaze toprağa daldırıp küçük avuçlarıyla sıktı. Tırnakları toprağın içine gömülürken, sanki o toprağı eşeleyip bebeğini geri alabilecekmiş gibi acizce debelendi.
Ali, sevdiği kızın o feryadını duyduğunda içindeki o demir barikatın yıkıldığını hissetti. Diz çöktüğü o yerden doğruldu, kollarını Meyra’ya dolayıp sarsılan bedenini kendine çekti. Meyra’nın hıçkırıkları Ali’nin göğsüne çarparken, Ali de gözünden süzülen o tek damla yaşı tutamadı; ama sesini çıkarmadı, çıkaramadı. Çünkü biliyordu ki o an ağlamak bile bu acıya yetmezdi.
Birkaç adım geride, hastanenin duvarına sırtını yaslamış olan Barış, gördüğü manzara karşısında daha fazla dayanamadı. Başını ellerinin arasına alıp yere baktı; omuzları sessiz hıçkırıklarla sarsılıyor, bu dünyanın en adiletsiz acısına şahit olmanın ezikliğiyle yutkuna yutkuna nefes almaya çalışıyordu.
Ali, kollarının arasındaki Meyra’yı göğsüne öyle bir bastırmıştı ki, sanki biraz olsun gevşerse ikisi de bu acının altında ezilip paramparça olacaktı. Gözyaşları birbirine karışıyor, Ali’nin sırtına tırnaklarını geçiren Meyra’nın her sarsıntısı iki adamın da ciğerini yakıyordu. Boğazlarından dökülen o boğuk, hırıltılı iniltiler kelimelere dökülmüyor, sadece saf bir yas olarak havada asılı kalıyordu.
Birkaç adım ötede, toprağa çökmüş olan Barış başını dizlerine gömmüş, omuzları hıçkırıklarla sarsıla sarsıla ağlıyordu. Ne bir teselli cümlesi kurmaya cesaret edebiliyorlar ne de bu sessizliği bozabiliyorlardı. O küçük toprak yığınının başında, dünya onlara ve o minik kayba kapandı; geriye kalan tek şey, durmaksızın akan gözyaşları ve acının o keskin sessizliğiydi.
-
Karavanın içi dışarıdaki gri sabaha kapalı, içeride ise adeta zamanın durduğu ağır bir sessizlikle doluydu. Motorun tekdüze homurtusu ve lastiklerin asfaltta çıkardığı kuru hışırtı dışında kabinde başka hiçbir ses yoktu.
Ali, gözlerini yoldan bir an olsun ayırmadan direksiyonu sıkı sıkıya kavurmuştu. Parmak boğumları gerilimden beyaza kesmiş, çenesindeki kaslar sert bir çizgide kaskatı kesilmişti. Gözlerinden akan yaşlar yanaklarından süzülüp çenesinde birikiyor, ama ne bir hıçkırık ne de silmek için atılan bir el hareketi oluyordu. Sadece dipsiz bir boşluğa bakar gibi, ama içindeki o büyük yangını zapt etmeye çalışarak aracı sürüyordu.
Meyra, ön koltuğa büzülmüş bir halde, başını camın soğuk yüzeyine yaslamıştı. Gözleri camda dışarıdan akıp giden soluk manzaraya dikiliydi ama hiçbir şey gördüğü yoktu. Göğsü her nefes alışında sancıyla kalkıp iniyor, sessizce dökülen yaşlar hırkasının yakasını ıslatıyordu. Arada bir dudakları titriyor, acının o dayanılmaz ağırlığıyla gözlerini sımsıkı yumup derin, titrek bir solukla yeniden açıyordu.
İkisi de kelimelere sığınmıyordu; çünkü ne söyleseler eksik kalacaktı. Aralarındaki o daracık mesafede sadece ortak bir enkaz, yan yana dökülen gözyaşları ve dönüşü olmayan bir yolun sessizliği vardı. Karavanın dar ve loş kabininde saatler aktıkça dışarıdaki manzara da değişti; şehrin o boğucu, gri beton yığını yerini yavaş yavaş dağ başlarına, insan elinin değmediği ıssız yollara bıraktı.
Karavan, virajlı dağ yolunda ağır ağır tırmanırken, tekerleklerin altındaki çakılların çıkardığı hışırtı kabindeki sessizliği bozan tek sesti. Ali, gözlerini yoldan anlık anlık ayırıp yan koltuğa çevirip Meyra’nın camdaki buz tutmuş yüzünü gördükçe boğazındaki o acı düğümü yutkunuyor; kızın kafasını dağıtmak, o karanlık odaytan biraz olsun çekip çıkarmak ister gibi yollardaki manzaraları gösterse de, Meyra’dan en ufak bir tepki gelmedi.
Meyra, Ali’nin gösterdiği o yeşilliklere, dağlara bomboş gözlerle baktı. Dışarıdaki o manzara gözünün önünden akıp gidiyordu ama ne o dereyi görebiliyor ne de Ali’nin sesindeki o çırpınışı duyabiliyordu. Başı camda, ruhu ise hastanenin o arka bahçesindeki taze toprağın altında kalmıştı. Dudakları bile kıpırdamadı; sadece yavaşça gözlerini kırptı, bakışları yine o camdaki kendi solgun yansımasına kilitlendi. Umudu yoktu; ne bu dağlar ne de bu yol o içindeki yangını söndürebilirdi.
Ali, gözlerini önündeki virajlı yoldan ayırmadan direksiyonu sıkı sıkıya tutmaya devam etti. Yüzündeki o çizgiler gergin, bakışları donuktu. Direksiyonu sıkan parmaklarının boğumları beyaza kesmişti. Gözleri yolda olsa da zihni bin bir koldan çalışıyor; o canilerin, Nevin’in ve o hastanede yaşanan her şeyin intikamını nasıl alacağını, bu enkazın içinden o kadını ve kendisini nasıl çekip çıkaracağını ilmek ilmek örüyordu. O, Meyra’nın şu an göremediği, hissedemediği o tek umut damarıydı. Sevdiği kızın o yaşayan ölü halini her gördüğünde yüreği dağlanıyor ama bu acı onu zayıflatmak yerine daha da beller, daha da keskinleştiriyordu.
Geceler günlere, günler birbirini kovalayan o renksiz, ağır sabahlara karıştı. Dağın başındaki o izbe, buldukları andan beri üzerlerine bir cellat ipi gibi gerilmişti. Şehrin gürültüsünden, o zehirli dillerden ve hastane koridorlarının o steril kokusundan çok uzaktaydılar; ama o uzaklık, içlerindeki yangını söndürmeye yetmemişti.
Meyra için zaman kavramı tamamen ortadan kalkmıştı. Günler boyunca ne o tahta masaya oturdu ne de havadaki uçan kuşa baktı. Gündüzleri karavanın yanındaki çadırda, geceleri ise o karavanın içindeki o yatakta, bazen de uyku tulumunda yıldızların altında kıvrılıp kalıyordu. Gözleri hep aynı noktaya, duvarın çatlağına ya da dışarıdaki o sisli ormana dikiliydi. Ali’nin dışarıda odun kırma sesleri, suyu taşıma sesleri, evi yaşanır kılmak için çırpınma sesleri kulaklarına çalınıyordu; ama Meyra o seslerin hiçbirini içeri almıyordu.
Ali, her gün daha da hırslanarak çabalıyor, bu enkazı ayağa kaldırmak için adeta kendi etini koparıyordu. Sobayı yakıyor, en sevdiği müzikleri açıyor, Meyra’nın üşüyen ellerini kendi avuçlarının içine alıp saatlerce ısıtmaya çalışıyordu. Gece yarısı uyanıp sevdiği kızın saçlarını okşuyor, dışarıdaki o vahşi dağ başını onlara bir sığınak yapmak için elinden gelen her şeyi yapıyordu.
Ama ne yaparsa yapsın, ne kadar çabalarsa çabalasın Meyra mutlu olmuyordu.
Ali, üzerine çektiği montun yakasını kaldırmış, ellerini ateşe doğru uzatmıştı. Gözü sürekli yanındaki kamp sandalyesinde, içine büzülmüş oturan Meyra’daydı. Sevdiği kızı biraz olsun havalandırmak, o daracık karavanın boğucu havasından uzaklaştırmak için kurmuştu bu kampı. Ateşin çıtırtısı dışında dağın sessizliği üzerlerine kabus gibi çökmüştü.
Meyra, üzerine geçirdiği kalın battaniyeye sımsıkı sarılmış, dizlerini karnına çekmişti. Gözleri ne çıtırdayan ateşte ne de gökyüzündeki yıldızlardaydı; doğrudan ateşin önüne, toprağın üstündeki o karanlık boşluğa dikilmişti. Ali, yerden bir taş alıp parmakları arasında çevirirken, karısının yüzünü ısıtmak ister gibi konuştu.
"Hava güzel... Bak rüzgar da dindi biraz. Şöyle bir soluk alırsın dedim, içerisi zindan gibi olmuştu..."
Meyra, başını sevdiği adama Ali’ye çevirdi; o bakışlarda ne bir öfke ne bir kırgınlık vardı. Sadece bomboş, dipsiz bir kuyu gibiydi. Dudakları kuruluktan çatlamış, fısıltı halinde döküldü kelimeler.
"Ben içimdeki o mezarı buraya da taşıdım Ali," bakışlarını tekrar duvara dikerken. "Gözlerimi kapattığımda o kokuyu alıyorum, açtığımda o boşluğu görüyorum. Ne kadar kaçarsak kaçalım... Ben o topraktan çıkamadım. Bu acı artık benimle... Benden geriye kalan bir ceset, sen de sadece o ölü kızın başbekçiliğini yapıyorsun." dedi Meyra, sesinde hayatın o en son kırıntısı bile yoktu.
Ali’nin yüzündeki o inatçı tebessüm bir anda dondu, yavaşça silindi. Sevdiği kızın o acılı ama bütünüyle gerçek olan sözleriyle adeta taşa döndü. Yüzündeki o zoraki, umut aşılayan çizgi darmadağın olurken, gözlerindeki o inatçı ateş bir anlığına sönüp gitti. Öfke değildi bu; Ali’nin öfkesi dışarıya, o canilere, o düzene karşıydı. Ama karşısında, o öfkenin bile dokunamayacağı kadar derin bir uçuruma düşmüş olan kadına karşı yapabileceği hiçbir şey olmadığını anlamak, göğsüne saplanan binlerce iğneden daha çok acıttı.
Ayağa kalktığında ateşin o kızıl, titrek ışığı yüzündeki derin çizgileri daha da belirginleştirirken, Ali başını öne eğdi. Sevdiği kıza kızamıyordu; çünkü haklıydı. Dağın başı, bu kamp, o yanan ateş... Hiçbiri o hastane odasındaki kokuyu, o taze toprağın ağırlığını silip süpüremiyordu. Meyra ne ona küskündü ne de içinde bir öfke barındırıyordu; sadece tükenmişti, ruhu çoktan o çukurda kalmıştı.
Ali, sessizce yerinden kalktı. Meyra’nın üzerine sertiği battaniyeyi biraz daha çekti, omuzlarını örttü. Meyra ne direndi ne de bir tepki verdi; sanki dokunulan beden kendisine ait değilmiş gibi, boşlukta duran bir siluet gibi bakmaya devam etti.
Ali, hemen yanlarındaki karavanın kapısını açıp içeri girdi. Daracık kabin dışarıdaki kamp ateşinin loş ışığıyla aydınlanırken, Ali köşedeki küçük sedire oturdu. Sırtını duvara yasladı, dizlerini kendine çekip ellerini yüzüne kapattı. Boğazından dışarı çıkmayan o hıçkırık, içeride ciğerini parparlıyordu. İstese uğruna öleceği kızın söylediği o son cümle beyninde yankılanıp duruyordu.
"Benden geriye kalan bir ceset, sen de sadece o ölü kızın başbekçiliğini yapıyorsun."
Dışarıda çıtırdayan ateşin sesi yavaş yavaş zayıflarken, ikisi de aynı karanlığın içinde, kelimelerin bittiği o yerde, sadece acının sahibi olarak baş başa kaldılar.
Gece, dağın eteklerindeki o ıssız düzlüğe inerken soğuk daha da keskinleşti. Kamp ateşinin çıtırtısı dışında doğanın çıkardığı tek ses, rüzgârın çam ağaçları arasında dolaşırken yarattığı boğuk uğultuydu.
Meyra’nın yanında oturan Ali, ellerini yüzünden çekip boşluğa dikti gözlerini. Karşısında hiçbir şey yokmuş gibi görünüyordu ama zihni doluydu; Meyra’nın o dilsiz, yaşayan ceset hâli gözünün önüne geldikçe içi içini yiyiyordu. Onu bu cehennemden çekip çıkarmak için dünyayı yakmaya hazırdı ama karşısındaki sevdiği kızın ruhu çoktan o hastane bahçesindeki toprağın altına gömülmüştü. Sevdiği kadının bu sessiz tükenişi, ona verilen en ağır cezaydı.
Kamp ateşinden yansıyan o son soluk kızıllık da yavaş yavaş sönerken, havadaki o keskin dağ ayazı demir gibi ağırlaşmıştı.
Meyra, Ali’nin yanında, hala o kalın battaniyenin altında, büzüldüğü yerde milim kıpırdamadan uyuyordu. Sevdiği kızın ağlamaktan ıslanmış kirpiklerini gördükçe Ali’nin göğsüne saplanan sancı yine nefesini kesti. Gece yarısını çoktan geçtiklerini gösteren o derin sessizlik içinde, karısının o buz tutmuş elleri, kaskatı kesilmiş omuzları gözünden kaçmadı. Burada böyle kalırsa hastalanacaktı; ama Meyra’nın umurunda bile değildi. Kendi bedenine yapılan bu işkenceyi sanki hak ediyormuş gibi sessizce katlanıyordu.
Ali daha fazla dayanamadı. Sessiz adımlarla sedirden kalkıp dışarı çıktı. Meyra’nın yanına ulaştığında genç kadının yüzüne bile bakmadı; çünkü bakarsa o da bu sessizliğin içinde boğulacağını biliyordu. Eğildi, kollarını Meyra’nın bacaklarının altından ve sırtından dolayarak onu hiç zorlamadan, dikkatle kucağına aldı.
Meyra, bu ani hareketle bile irkilmedi; başını Ali’nin omzuna öylece bıraktı. Ne bir direnme ne de bir kelime... Sanki taşıdığı şey bir insan değil, rüzgârda savrulan boş bir kabuktu.
Ali, sevdiği kadını kollarında taşıyarak karavanın içine soktu. Köşedeki dar yatağa onu yatırıp üzerine birkaç battaniye daha örttü, kenarlarını sıkıştırdı. Meyra hemen büzülerek yine aynı pozisyonunu aldı, gözlerini karavanın ahşap tavanına dikti. Ali yatağın kenarına çömeldi, titreyen parmaklarıyla sevdiği kızın alnına dökülen kızıl saçları geriye itti. Dudakları titredi ama yine ses çıkmadı. Sadece soğuktan çatlamış dudaklarını öptü. Dışarısı ne kadar ıssızsa, içerisi de o kadardı.
-
Dağın üzerine çöken o ağır, kurşuni sabahsı ışığı karavanın küçük pencerelerinden içeri sızmaya başladığında, Ali sabaha doğru ancak dalabildiği o huzursuz uykudan ani bir sarsıntıyla sıçradı.
Gözlerini açar açmaz ilk yaptığı şey yanına bakmak oldu. Yatak boştu.
Yorganın altı soğuktu; Meyra’nın bıraktığı o hafif çukur henüz dağılmamıştı ama genç kadın yatakta yoktu. Ali’nin yüreğine saplanan o ani korku, bütün uykusunu bir anda silip süpürdü. "Meyra," diye fısıldadı ama sesi kendi boğazında düğümlendi. Bir saniye bile kaybetmeden yataktan fırladı, daracık koridoru geçip kapıyı omuzlayarak dışarı attı kendini.
Dışarıdaki keskin dağ ayazı ve sabah rüzgârı yüzüne bir bıçak gibi çarptı. Ali gözlerini kısıp etrafa baktı. Sönmüş kamp ateşinin etrafı boştu; ne oturduğu battaniye ne de Meyra ortalıkta görünüyordu. Karavanın hemen arkasındaki kayalıkların arasına, ormanın kıyısına baktı, kalbi kaburgalarını kıracak gibi atıyordu.
"Meyra!" Bu kez sesi dağın yankılanan sessizliğini yırtarcasına gür ve korku dolu çıkmıştı. Adımları hızla o sönmüş ateşin başına, oradan da orman sınırına doğru yöneldi. İçindeki o kötü his, nefesini tamamen kesiyordu.
Ali’nin gözleri etrafta çılgın gibi dönerken, nefesi dağın soğuk havasında beyaz buhar bulutları halinde dağılıyordu. Karavanın hemen ilerisinde, orman sınırına giden patikanın üstünden geçtiği o dar, ahşap korkuluklu köprüye takıldı bakışı.
On adım... Sadece on adımlık yoldaki o küçük köprünün başında, oradaydı.
Gri bulutların dağın üzerine indirdiği o ince, iğne ucu gibi çisenti kısa sürede hızlanarak yerini keskin bir yağmura bırakmıştı. Meyra’nın üzerinde, başlığı kafasına iyice geçirilmiş koyu renkli bir yağmurluk vardı. Yağmur damlaları yağmurluğun kumaşında tıkırtılar çıkararak aşağı süzülüyor, kapşonun gölgelediği yüzü ise tamamen dış dünyadan soyutlanmış gibi duruyordu. Aşağıdan gürül gürül akan derenin coşkun sesi ve havayı döven yağmurun hışırtısı her yeri sararken, genç kadın köprüde oturuyor, akıp giden suya bakıyordu.
Ali’nin kalbi duracak gibi attı. Boğazından kopan o boğuk feryat rüzgârda kayboldu.
"Meyra..."
Tek bir solukta, yerdeki çakılları ezerek o on adımı nasıl kat ettiğini anlamadı bile. Ali, köprünün üzerinde sevdiği kızın arkasında soluk soluğa duruyordu. Kendi omuzlarına vuran yağmuru, sırılsıklam olan montunu umursayan bile yoktu. Tek odak noktası, o yağmurluğun altında zayıf omuzları titreyen Meyra’ydı.
Ali, boğazına düğümlenen sesini çıkarmadı. Kendi yüzüne vuran soğuk damlaları, saçlarından alnına süzülen suları hissetmiyordu bile. Tek yaptığı, kafasını hafifçe eğip sevdiği kızın o boş ve donuk bakışlarıyla aynı hizaya gelmekti. Meyra ise Ali’nin geldiğini hissetti ama ne başını çevirdi ne de baktı. Kapşonun gölgelediği yüzü, yağmurun ıslattığı tahta korkuluklar ve aşağıda akıp giden o hırçın su arasında, dünyadan tamamen kopmuş gibi öylece duruyordu. İkisi de o küçük köprünün üstünde, çiseli havanın ve derenin sesinin ortasında, kelimesiz ve çaresiz bir şekilde öylece kaldılar.
Meyra, başındaki yağmurluğun kapşonunun altından ne bir adım attı ne de başını kaldırdı. Sırılsıklam olmuş saçları yanaklarına yapışmış, gözleri yine o aşağıda akıp giden hırçın suya dikilmişti. Ali ise elleri yanlarında boşta, sırılsıklam montunun içinde kaskatı duruyordu.
"Meyra..." dedi Ali, gözlerini karısının sırılsıklam kapşonuna, oradan da o donuk yüzüne dikerek. "Güzelim... Burayı sevmediysen başka bir yere gidelim mi?"
Meyra’dan ses çıkmadı. Gözlerini akıp giden sudan ayırmadı bile; sanki karşısında Ali değil, rüzgârda sallanan kuru bir ağaç dalı varmış gibi kayıtsızdı. Ali, sevdiği kızın bu dilsiz duvarına çarptıkça içindeki o hırsla karışık acı daha da derine battı ama sesini yükseltmedi. Aksine, daha da yavaş, adeta bir yaraya dokunur gibi konuştu.
"Beni cezalandırıyorsun, farkındayım... Kendine ölü ceset diyerek cezalandırdığın gibi, beni de bu köprünün üstünde, o odada, bu dağın başındaki her saniyede öldürüyorsun. Ama o toprak altındaki ne seni geri getirecek ne de beni... Bak bana, Meyra. Ne olursun bir kez yüzüme bak."
Ali ellerini hafifçe uzattı ama dokunmadı; parmak uçları havada, sevdiği kızın soğuktan mora çalan yanaklarının hemen yanında titredi.
"Beklemekle neyi değiştireceksin? O odayı, o hastaneyi, o kokuyu... İçinden söküp atamıyorum. Ama kendini yok etmene, yavaş yavaş teslim etmene izin vermeyeceğim. Duydun mu beni? İzin vermeyeceğim."
Meyra, Ali’nin bu yalvarışla harmanlanmış isyankar fısıltısına karşı yalnızca kirpiklerini hafifçe kırpıştırdı. Ne başını çevirdi ne de "git" dedi. Sadece o boşluğun içinde kaybolmaya devam etti. Yavaşça başını öne eğdi. Yağmurluğunun kapşonunu biraz daha çekti ve tahta köprüden geriye doğru, karavana doğru yürümeye başladı. Ali arkasından tek bir kelime bile edemedi; sadece sevdiği kızın o her adımda biraz daha bükülen ama direnmeyen bedenini izledi.
Karavana vardıklarında Meyra içeri girmek yerine, karavanın hemen yanına kurulmuş olan o derme çatma çadırın altına yöneldi. İçeri geçip yere oturdu. Dizlerini kendine çekti, sırtını çadırın direğine yasladı. Çadırın kumaşına vuran yağmur damlalarının o ritmik, boğuk tıkırtısı etrafı sararken; Meyra gözlerini dışarıda gri bir perde gibi inen o sağanağa dikti. Öylece oturuyor, ne üşüdüğünü hissediyor ne de zamanı sayıyordu; sadece içindeki o hiç dinmeyen fırtınayla baş başa, akıp giden suyu izliyordu.
Ali, karavanın demir gövdesine omuzunu yasladı. Gözlerini bir saniye bile karısından ayırmıyordu; nefesini bile onun her göğüs kafesinin inip kalkışına senkronize etmişti sanki. Ne yaklaştı ne de adını fısıldadı. Orada, o gölgenin içinde, acının en koyu yerinde onunla birlikte sırılsıklam, onunla birlikte dilsiz bir şekilde beklemeye devam etti.
"Durgun... Hiçbir şey yapmıyor. Günlerdir ne bir lokma yemek girdi ağzından ne de tek bir kelime çıktı ağzından. Öylece oturuyor... Sadece bakıyor. Gözlerimin önünde sevdiğim kız eriyip gidiyor..."
Gözleri hâlâ çadırın altında kaskatı oturan Meyra’nın yan profilindeydi. Karşı taraftaki hat bir an için tamamen sessizleşti. Barış’ın nefesini bile hissetti o mesafeden.
"Ali... Oğlum, böyle olmaz,” dedi Barış, sesindeki o endişe şimdi yerini derin bir çaresizliğe bırakarak. “Orada tek başınıza tüketiyorsunuz birbirinizi. Bir doktor mu bulsa? Böyle devam edemezsiniz, sen de tükeniyorsun görmüyor musun?”
"Sence kendi kendimin sikimde miyim Barış?" dedi Ali, gözünden süzülen bir damla yağmur mu yoksa başka bir şey mi ayırt edemeden. "Görüyorum... Ben de onunla birlikte tüketiyorum işte kendimi."
Meyra'nın gözleri hala dışarıdaki gri sağanağa dikiliydi; ama Ali’nin telefonda konuştuğunu, dış dünyayla, Barış’la konuştuğunu duymuştu. O an, o kelimelerin kime gittiğini ve Ali’nin kendisini anlattığını fark etti.
Hiçbir şey söylemedi. Ne "kapat" dedi ne de bir tepki gösterdi. Sadece o boşlukta, o hırsla ve tükenmişlikle kalakaldı.
Ali, telefonun ucundaki Barış’ın sesini ve kendi kurduğu o aciz cümleleri yarıda keserek yutkundu. Karısının hiçbir şey söylemeden, sadece o duyduklarıyla nasıl kaskatı kesildiğini, omuzlarının nasıl ağırlaştığını arkasından net bir şekilde görüyordu.
Telefon elinde, hafifçe titredi. Hatta Barış’ın “Ali? Orada mısın lan, sesin kesildi?” diyen endişeli mırıltısı hâlâ cızırtıyla gelmeye devam ediyordu ama Ali’nin ne o sesi duyacak ne de o tarafa verecek tek bir nefesi kalmıştı.
Meyra ise hâlâ yerinde, dizlerini kendine çekmiş bir halde duruyordu. Dışarıdan bakıldığında dış dünyaya karşı tamamen sağır ve dilsiz gibi görünüyordu; ama Ali, kadının içinde o kelimelerin yarattığı o sessiz depremi, o incecik sabrın nasıl koptuğunu hissetti. Dış dünyayla kurulan o tek bir gizli köprü, şimdi ikisinin arasında aşılması imkânsız yeni bir uçurum gibi açılmıştı.
Ali, karavanın arkasındaki o gölgede daha fazla öylece dikilemedi. Aralarındaki o buz gibi, aşılmaz mesafeye daha fazla katlanamayacağını hissederek adımlarını attı. Çamurlu toprağa bastığı ayak sesleri yağmurun ritmine karıştı, karavanın köşesini dönüp derme çatma çadırın altına doğru yürüdü.
Meyra’nın önüne geldiğinde çömeldi. Aralarında sadece birkaç adım vardı ama bu mesafe, dünyaları ayıran bir uçurum gibi uzuyordu aralarında. Ali, elindeki telefonun ekranını sessize alıp yavaşça cebine tıktı; ardından ellerini, karısının soğuktan mora çalan dizlerinin hemen yanındaki ıslak zemine koydu.
"Güzelim..." dedi, sesi rüzgârda eriyen fısıltıdan ibaretti.
Genç kadın, hâlâ başını kaldırıp onun yüzüne bakmadı. Gözleri dışarıdaki gri boşlukta, o hırsı ve çaresizliği içinde büyütmeye devam ederken, Ali sevdiği kadının o titreyen omuzlarına dokunup dokunmamak arasında kaldı. Dokunsa kırılacak, dokunmasa ikisi de bu sessizlikte boğulacaktı.
"Saat başı rapor mu veriyorsun?"
Meyra’nın sesi, rüzgârın uğultusu ve çadıra vuran damlaların arasında o kadar alçak, o kadar zehirli bir netlikle çıktı ki, Ali’nin nefesi göğsünde düğümlendi. Genç kadın hâlâ başını kaldırmamıştı, bakışları hâlâ dışarıdaki o bitmek bilmeyen grilikte sabitliydi; ama kelimeleri doğrudan Ali’nin ensesine saplanmıştı.
"Saat başı rapor mu veriyorsun?" diye yinelendi cümle, bu kez zihninde yankılanarak. "Beni kurtarsınlar diye dışarıya dert mi yanıyorsun, Ali?"
Ali’nin elleri, sevdiği kızın dizlerinin dibindeki ıslak çamurun üzerinde öylece kaskatı kaldı. İçindeki o suçluluk dalgası, boğazını yakan o acı tatla birlikte bir kat daha büyüdü.
"Meyra..." dedi, sesi bu kez fısıltıdan da kırık, yalvarır gibi çıkmıştı. "Öyle değil... Yanlış anlıyorsun."
"Belki de," Meyra ilk defa başını yavaşça, kemikleri kırılıyormuş gibi ağır bir hareketle çevirdi. "Ama öyle bile olsa, bir şey değişmedi. Bu öyle bir acı ki, gün geçtikçe acımdan ölecekmiş gibi hissediyorum..."
Gözlerindeki o dipsiz boşluk, Ali’nin göğsüne indirilen en ağır darbe oldu. Genç kadın, bakışlarını tekrar kocasının gözlerinden kaçırmadan, sanki içerideki bütün oksijeni çekip alıyormuş gibi devam etti.
"Ne sen beni bu kuyu çekip çıkarabiliyorsun Ali... Ne de ben bu karanlıktan çıkmak istiyorum. Sadece... sadece acıtıyor. Her nefes, her saniye canımı yakıyor."
Ali, sevdiği kadının arkasında duramadı. Tek bir hamleyle atıldı. Dizlerinin üzerindeki ıslak çamuru umursamadan öne doğru kaydı ve kollarını Meyra’nın titreyen, cılızlaşmış bedenine doladı. Yüzünü Meyra’nın ıslak, rüzgârdan birbirine karışmış saçlarının arasına, boynunun o çukuruna gömdü. Sevdiği kadının tenindeki o soğukluğu, o kemiklerin batışını hissettiğinde göğsünün ortasında bir yerlerin koptuğunu duydu.
"Biliyorum," dedi Ali, sesindeki o çaresizlik bütün direncini kırıp akarken. "Canımızın yanmasını durduramam, Meyra. Ama en azından... bu cehennemin ortasında seninle birlikte yanabilirim. Beni dışarı atma. O yangında tek başına yanmaya kalkma."
O an, Meyra’nın o sessizliği çatladı. İçinde tuttuğu, günlerdir baraj kapakları gibi zihnini zorlayan o devasa acı, sevdiği adamın omzuna bıraktığı o tek bir baş hareketiyle serbest kaldı. Genç kadın daha fazla direnemedi; kollarını güçsüzce Ali’nin sırtına doladı, parmakları montunun kumaşına can havliyle tutundu.
Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Günlerdir dökülmeyen o kurşun gibi ağır gözyaşları, dışarıdaki yağmurun gürültüsüne karışarak Ali’nin omzunu sırılsıklam etti. Ali,, başını onun saçlarına bastırdı; ikisi de o derme çatma çadırın altında, dünyanın geri kalanından kopmuş bir halde, birbirlerinin acısıyla nefes alarak öylece kenetlendiler.
Bölüm etkileşimi
