Yedinci Bölüm:Mağara

Vaveyla Yazarı: Havanur

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: Yedinci Bölüm:Mağara

Basamaklar kayanın içine oyulmuştu. Her biri, yüzyıllardır inip çıkan ayaklar tarafından yuvarlanmış, nemden kaygan bir taştı. Defne bir elinde fener, diğerinde duvara tutunarak iniyordu. Aşağı indikçe hava ağırlaşıyordu: tuz, yosun, çürümüş deniz kabuğu, ve çok hafif, ilginç biçimde, tütsü gibi bir koku.
Elli bir basamak saydı. Elli ikincide taş bitti, ayağı yumuşak, ıslak kuma bastı.
Mağara büyüktü. Tavan, fenerin ışığının yetişemeyeceği kadar yüksekteydi ve oradan sarkıtlar, deniz suyundan beslenen kemik parmaklar gibi aşağı uzanıyordu. Duvarlar nemden ışıldıyordu. Zeminin bir bölümü suydu: siyah, durgun, bir kuyunun dibi gibi. Dalgalar, içeri uzak bir kapıdan sızarak, yavaş ve düzenli bir ritimle taşları yalıyordu.
Ve her yerde yaşam izleri vardı.
Duvarın dibinde bir yatak: eski balık ağlarından, battaniyelerden yapılmış, kuru, düzenli. Yanında, yassı bir taşın üstünde, kapları yan yana sıralanmış bir sofra. Konserve kutuları, kurumuş ekmek, bir çaydanlık. Daha yukarıda, duvarda, kömürle çizilmiş çentikler: beşli gruplar, sütun sütun, yukarıdan aşağı, tavanın yetiştiği her yere kadar. Defne saymaya cesaret edemedi.
Köşede, kayaya oyulmuş bir rafta, camdan küçük kavanozlar dizilmişti. Her birinin üstünde, babasının köşeli yazısıyla bir tarih. Mart. Haziran. Eylül. Defne en yakındakini açtı: içi taze, ince bir tuz ve baharat.
Babası buraya gelmişti. Her mevsim. Yirmi yedi yıl boyunca.
Gözleri yandı. Bu adam, kızına bir kez bile "seni seviyorum" dememişti. Ama kayığı yağlamış, kavanozları doldurmuş, yılda dört kez sisin içinden kürek çekmişti.
"Kim var orada?"
Ses mağaranın en uzak köşesinden geliyordu, tavanın alçaldığı yerden. Defne feneri o yöne çevirdi ve ışığın ucunda bir şey kıpırdadı.
Bir kadın, kayanın dibinde, dizlerini göğsüne çekmiş oturuyordu.
Gri saçlar, diz boyu, düğüm düğüm. Uzun, kemikli, mağaranın karanlığında yıllarca beslenmiş gibi solgun bir yüz. Gözler fazla büyüktü. Fener ışığına çarpınca kadın acıyla yüzünü ellerinin arasına gömdü.
"Işığı çek," diye inledi. "Işığı çek, ben görmem..."
Defne feneri hemen indirdi. Alevi kıstı. Mağara loş bir sarıya battı. Elleri titriyordu. Dizlerinin üstüne çöktü.
"Anne?"
Kadın başını kaldırdı. Ve o an Defne bir şey anladı: yirmi yedi yıllık hasret, yüzünü tanımayı engellemezdi. Anne yüzü, yaş almış da olsa, yine de annenin yüzüydü. Aynı çene, aynı geniş alın, sol kaşının üstündeki aynı küçük, koyu ben.
Kadının dudakları titredi.
"Hayır," dedi fısıltıyla. "Hayır, hayır, hayır." Kolunu sallayarak kendini duvara doğru itti. "Defne değil o. Defne evde, uyuyor. Sen... sen o şeysin. Sen onun yeni oyunusun."
"Anne, benim. Gerçekten..."
"Dur!" Kadının sesi mağarada yankılandı. "Yirmi yedi yıl o sesi dinledim. Hep böyle başlar. Önce yaklaşır, sonra dokunur, sonra..." Gözyaşı yanaklarından sızdı. "Her gece ağlıyor, kızım diye ağlıyor, yardım et diye. Sen de onun gibi konuşuyorsun."
Defne bir an ne diyeceğini bilemedi. Sonra, yirmi yıllık hekimin içinden, sakin bir ses çıktı. Sol elini uzattı, avuç içi yukarı bakacak şekilde, ışığa tuttu.
"Bana bak anne. Sesi bırak, ellere bak."
Kadın bakmadı. Gözlerini sımsıkı yumdu.
"Sekiz yaşımdayken tavuk kümesinin çiviyle yırtmıştım. Sen dikmiştin. Mutfak masasında, iğneyle ipekle, dişlerini sıkarak. Üç dikiş. Sol avucumda." Sesi titredi. "Kuyu çocuk sesiyle çağırır, evet. Ama bu iz o sesin sahip olduğu bir iz değil. Bak."
Uzun bir sessizlik oldu. Dalgalar taşları yaladı.
Kadın yavaşça bir gözünü açtı. Sonra ötekini. Defne'nin avucuna baktı. Üç ince, beyaz çizgi. Eski, düz, kusursuz sıralanmış dikişlerin izi.
Nefesi çatladı.
Sonra emekleyerek, ıslak kayanın üstünde, dizlerini sürüyerek Defne'ye yaklaştı. Elini uzattı, çok yavaş, ürkek. Defne'nin avucuna dokundu. Parmakları buz gibiydi ama titremiyordu. İz boyunca gezdirdi, bir kör gibi, bir okur gibi.
"Sıcak," diye fısıldadı. "Sıcak. Kuyu soğuk olurdu."
"Anne."
Kadın kendini Defne'nin kollarına bıraktı.
İkisi de ağladı. Ne zaman, ne kadar, bilmiyorlardı. Mağaranın içinde zaman kalmamıştı. Defne annesinin saçını kokladı: tuz, ıslak taş, çok hafif, çocukluğundan gelen o sabun kokusu. Hâlâ vardı. Yirmi yedi yıl, o koku hâlâ vardı.
"Büyümüşsün," dedi annesi, ağlamaktan boğuk. "Hekim olmuşsun, değil mi? Baban söylerdi. Her gelişinde söylerdi."
"Neden çıkmadın?" Defne geri çekilip yüzüne baktı. "Baba seni neden çıkarmadı? Yirmi yedi yıl..."
Annesinin yüzü bir anda sertleşti.
"Çünkü bu yer kapıdır," dedi. "Kuyunun öteki ucu. Ben buradayken o şey bana konuşur, bana yönelir. Ben çıkarsam, köye yönelir. Seni çağırır. Seni bulur." Defne'nin elini sıktı. "Bunu bilen, baban ve ben. Ben burada kaldım ki o da burada kalsın."
"Ama ben geldim."
"Evet." Annesinin gözleri karardı. "Ve o bunu istiyordu."
Tam o sırada mağaranın içindeki su ses çıkarmayı kesti.
Dalgaların ritmi durdu. Siyah sular, bir nefes tutar gibi, bir an düzleşti. Ve suyun derinliklerinden, çok yakından, çok eski, çok tanıdık bir çocuk sesi yükseldi:
"Anne?"
Defne'nin kendi sesi. Sekiz yaşında. Ağlayan.
Annesi Defne'nin elini bırakmadı. Gözlerini ondan ayırmadan, fısıltıyla, kelimeleri dişlerinin arasından çıkararak söyledi:
"Sakın cevap verme. Sakın."
Su yükselmeye başladı.
Devam edecek...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.