Birinci Bölüm:Zarf

Vaveyla Yazarı: Havanur

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 10Şu an: Birinci Bölüm:Zarf

Babası, ölmeden önceki yirmi yıl boyunca ona yalnızca üç mektup yazmıştı. Üçünde de hava durumundan söz etmişti. Bu yıl fındık geç döküldü. Kasım yağmurlu geçti. Deniz bugün çok sakin. Hiçbirinde "nasılsın" yoktu.
Dördüncü mektup, noterin mühürlü zarfıyla gelen o mektup, ilk kez havadan söz etmiyordu.
Defne bunu, alnını otobüsün buğulu camına dayamış, sahil yolunun son virajını beklerken düşündü. Dışarıda Karadeniz kurşun rengindeydi. Dalgalar kayalara vurmuyor, onları ağır ağır yalıyordu. Yağmur dinmişti ama hava ıslak yün gibi ağırdı ve içeri mazot, çürümüş yaprak, tuz kokusu sızıyordu. Yamaçlardaki fındık ağaçlarının üstüne sis yürüyordu: önce tepeleri yuttu, sonra gövdeleri. Yol, her virajda dünyadan biraz daha kopuyordu.
"Ahmetli'de mi ineceksin kızım?" Şoför dikiz aynasından ona baktı. Otobüste başka yolcu kalmamıştı. "Orada kimse kalmadı artık. Üç aile, bir de..." Cümleyi bitirmedi.
"Babamın evi var orada."
Aynadaki gözler değişti. Şoför bir süre yağmurdan yıkanmış asfalta baktı. "Hikmet Hoca'nın kızı," dedi sonunda. "Üç hafta oldu. Cenazeye gelmedin."
Defne kucağındaki çantanın sapını sıktı. "Haberim yoktu. Notere bırakılmış bir zarfla öğrendim. Defin çoktan bitmişti."
Şoför başını yavaşça salladı. Şaşırmış ya da inanmamış gibi değil, yıllardır bildiği bir şeyin doğrulandığını görmüş gibi.
"Sis çökmeden evine varsan iyi olur," dedi. "Burada sis, yağmurdan beterdir."
Otobüs onu yolun kenarındaki paslı tabelanın önünde bıraktı ve döndü. Egzozunun mavi dumanı sisin içinde bir süre asılı kaldı, sonra o da eridi. Defne valizinin tekerleklerini kaldırım taşlarına vura vura yokuşu tırmandı.
Köy hatırladığından küçüktü. Daha doğrusu, hatırladığı şey bir köy değil, bir kalabalıktı: kapı önlerinde fındık ayıklayan kadınlar, çeşme başında bağıran çocuklar, kahvehaneden taşan tavla sesi. Şimdi yollarda yalnızca kuru fındık zarfları vardı, ayak altında küçük böcek kabukları gibi çıtırdıyordu. Çeşme akıyordu ama başında kimse yoktu; musluğun altındaki taş, yosundan yeşil bir saç gibi sarkıtlar vermişti. Kahvenin kepengi inikti. Evlerin panjurları kapalıydı. Havada kömür dumanı ve çürümeye yüz tutmuş elma kokusu vardı. Hiçbir yerden ses gelmiyordu. Köy, nefesini tutmuş bekliyordu.
Birinin perdesi kıpırdadı. Perdenin ardındaki yüz, Defne ona bakmaya fırsat bulamadan çekildi.
Hekimlikte öğrendiği bir şey vardı: insanlar korktukları şeye bakmazlar. Bu köy ona bakmıyordu.
Babasının evi yolun en sonundaydı. Üç katlı, ahşap, rüzgârın yıllarca yaladığı mavi boyası kemik gibi ağarmış. Bahçe kapısının demiri paslanıp kızarmış, otlar diz boyuna çıkmıştı. İkinci katın perdesiz penceresi, sisin içinde, bir şeyi saklayan bir yüz gibi duruyordu. Bahçenin ortasında, tek başına, taş çemberli eski kuyu: ağzı demir bir kapakla örtülü, üstüne de bir değirmen taşı kırığı konmuştu.
Çocukken bu evin üç kuralı vardı. İkinci kattaki oda kilitli kalırdı. Kuyunun kapağına dokunulmazdı. Ve annesi hakkında soru sorulmazdı.
Annesi, Defne on bir yaşındayken bir sabah uyanıp gitmişti. En azından ona böyle anlatılmıştı: gitti. Babası bu kelimeyi bir kapı gibi kullanmıştı, arkasından hiçbir şey sorulmasın diye.
Defne cebinden anahtarı çıkardı: küçük, ağır, dişleri aşınmış. Noterin zarfında bir de not vardı, babasının köşeli yazısıyla, kalemi kâğıda bastıra bastıra yazılmış:
Gel. Önce odamı oku. Kuyuya yaklaşma.
Ne "kızım" demişti, ne "özledim". Yirmi yıl sonra bile adam bir emir ve bir yasakla konuşuyordu. Defne notu ilk okuduğunda acı acı gülmüştü: hayatı boyunca hiçbir soruya cevap vermemiş, ölümüyle de ardında bir bilmece bırakmıştı.
Anahtar kilitte direndi, sonra döndü. Kapıyı itti. Menteşeler uzun bir inilti bıraktı.
İçeriden toz, nem ve eski tütün kokusu geldi. Babasının kokusu. Boğazı düğümlendi, buna kızdı. Ve o kokunun altında, çok hafif, başka bir şey: çay. Taze demlenmiş çay.
Defne eşikte durdu.
Üç haftadır kapalı bir evde çay kokmaz.
Telefonunun fenerini yaktı, koridorun sonundaki mutfağa yürüdü. Işık duvardaki fotoğraf çerçevelerinin camında sıçrayıp durdu. Mutfak, zamanın içinde donmuş gibiydi: ocağın üstünde karaya çalan bir demlik, tavandan sarkan kurumuş kekik demetleri, duvarda yıllar önce durmuş bir takvim. Masada, babasının hep oturduğu sandalyenin karşısında, ince belli iki bardak duruyordu. İkisi de doluydu. İkisinden de tavana doğru ince birer buhar ipi yükseliyordu.
Defne yirmi yıllık hekimdi ve bunu tek bir cümleyle özetledi içinden: Biri buradaydı ve çok az önce kalktı.
Tam o sırada bahçeden, kuyunun olduğu yönden, ağır bir taşın demirde sürüklendiği ses geldi.
Sonra, çok yakından, tek bir kez, biri kapağa içeriden vurdu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

6okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.