6. bölüm / 10
Sisin Arkasındaki EvAltıncı Bölüm: Fener
Bölümler 10Şu an: Altıncı Bölüm: Fener
- 1 Birinci Bölüm:Zarf646 kelime
- 2 İkinci Bölüm:Kuyu487 kelime
- 3 Üçüncü Bölüm373 kelime
- 4 Dördüncü Bölüm:Mektup423 kelime
- 5 Beşinci Bölüm:Gece575 kelime
- 6 Altıncı Bölüm: Fener698 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 Yedinci Bölüm:Mağara737 kelime
- 8 Yedinci Bölüm: Mağara1.486 kelime
- 9 Dokuzuncu Bölüm: Ninni714 kelime
- 10 Onuncu Bölüm: Cevap817 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Taşı yerine koymak iki kadının gücüne mal oldu.
Defne ve Hacer Teyze, değirmen taşı kırığını omuzlarıyla itip otların üzerinden sürüdüler. Taş çemberin kıyısına geldiğinde Defne kapağın aralığına bakmamaya çalıştı, ama gözü yine de oraya kaydı. İçerisi mürekkep gibi karaydı. Dipten tek bir damla sesi geldi, sonra ikincisi, sonra susuş.
Taş, demirin üstüne oturdu. Kapak kapandı. Hacer Teyze nefes nefese bir adım geri çekildi ve elini göğsüne bastırdı.
"Gitme oraya," dedi. "Feneri kastediyorum. Baban gitti, geri döndü. Ama sen gidersen..."
"Baba yirmi yedi yıl gitti," dedi Defne. "Hiçbir sorunun cevabını getirmedi. Ben getireceğim."
Hacer cevap vermedi. Sadece lambasını ona uzattı, gaz yağı dolu, ağır, eski. "Al. Telefonun sönerse."
Kayıkhane, sahilin ucunda, bir kaya çıkıntısının dibine yaslanmış küçük, ahşap bir barakaydı. İçerisi balık ağı, tuz ve çürümüş halat koktu. Karanlığın içinde, yağlı bir bezle örtülü, babasının kayığı duruyordu.
Defne bezi çekti.
Kayık hazırdı. Kürekler yerindeydi. Tahta, yakın zamanda yağlanmış gibi parlıyordu. Kıçta bir fener, yanında katlanmış bir battaniye ve küçük bir termos. Defne termosu açtı. Boştu ama hâlâ çay kokuyordu. Kayığın dibinde babasının eski deri eldivenleri duruyordu, avuç içleri, yıllarca küreğe sürtünmekten parlamış.
Bir hastayı kaybettiğinde hissettiği şeyi hissetti Defne: bir kapının çok yavaş kapanması. Gözlerini sildi, eldivenleri taktı.
Deniz sakindi. Sis, suyun yüzeyinde uzun, beyaz şeritler halinde süzülüyordu. Küreklerin suya girişi, yağlı, derin bir ses çıkarıyordu. Kıyı arkasında küçüldü, köy bir anda sisin içinde kayboldu. Önce çeşme, sonra evlerin çatıları, sonra kendi evinin üç katı. En son, ikinci katın penceresinde hâlâ yanan o sarı ışık.
Defne kürek çekti.
Ahmetli Feneri, burnun ucundan çıkıntı yapan siyah bir kayanın üstünde, sisin içinden bir kemik gibi yükseldi. Yedi katlı, silindir biçimli, bir zamanlar beyaz ve kırmızı şeritliydi; şimdi şeritlerin yalnızca izleri kalmıştı, pasın ve tuzun yaladığı bir ağarmışlık. Tepedeki cam kubbenin yarısı çökmüş, kalan yarısı gökyüzünü kırık bir ayna gibi yansıtıyordu.
Kayığı küçük, taş bir iskeleye bağladı. Kapı ahşaptı, tuzdan çürümüş, menteşelerinden birine yaslanıyordu. Defne itmeden önce durdu. Kapının ortasında, çocuk elinin yüksekliğinde, kırmızı bir yağlı boyayla bir daire çizilmişti. Babasının dairesi.
"Geldim baba," dedi sessizce.
İçerisi soğuk ve yankılıydı. Dairesel bir merdiven, taşın içinde spiral spiral yukarı çıkıyordu. Defne feneri kaldırdı, yukarı bakmadı. Dikkatini yere verdi. Zemin katta, merdivenin hemen dibinde, bir demir kapak daha vardı. Yuvarlak, küçük, kenarları pas içinde. Üstüne beyaz tebeşirle bir ok çizilmişti, ve altına babasının yazısıyla:
Önce yukarı. Sonra aşağı.
Defne omuzlarını silkti. Babasının her şeyi emirle söylemesine alışmıştı; bir tek kez daha itaat edebilirdi.
Yedi kat çıktı. Her katta bir oda: kanepeler çürümüş, rafların tozu parmak kalınlığında, pencerelerde güvercin tüyleri. Beşinci katta yatak odası gibi bir yer vardı. Yatak düzgündü, yorgan ütülenmiş gibi gerili duruyordu. Başucunda küçük bir çerçeve: yüzü dönük.
Defne çerçeveyi çevirdi. İçinde, soluk bir fotoğraf. Bir kadın, bir çocuğu kucaklamış, ikisi de güneşte kısık gözlerle gülüyor. Çocuk altı yaşlarında. Defne kendi yüzünü tanıdı. Kadını da tanıdı.
En üst kat, lamba odasıydı. Kırık camdan içeri sis girmiş, yere beyaz bir battaniye gibi serilmişti. Odanın ortasında, eski mercek yerine, yerde bir daire çizilmişti. Tebeşirle, kusursuz, babasının elinden. Dairenin içinde bir harita vardı. Haritanın üstünde, kurşun kalemle, ince çizgilerle bir şey anlatılıyordu.
Defne dizlerinin üstüne çöktü ve baktı.
Köy kuyusu. Ondan bir çizgi aşağı iniyordu, taş ve toprağın içinden, yer altı bir kanal gibi, kıyıya doğru ilerliyordu. Kıyıdan denize. Denizden bu kayaya. Çizgi, fenerin tabanında, altı yıldızla işaretlenmiş bir noktada sona eriyordu. Yanında tek kelime:
Mağara.
Defne'nin kalbi yerinden fırladı.
Kuyu denizle bağlantılıydı. Kuyudan çıkan ses, boğuk bir yankıyla yeraltı kanalından geçip bu kayanın altına varıyordu. Ya da tersi: bu kayanın altından, kuyuya doğru gidiyordu.
Annesi, yirmi yedi yıl önce o kuyuya inmemişti. Kuyudan geçmişti.
Defne ayağa kalktı. Merdiveni ikişer ikişer indi. Zemin kata vardığında, tebeşirli okun gösterdiği paslı kapağa koştu. Demiri iki eliyle tuttu, çekti. Kapak, yağlı bir menteşenin sesiyle, kolayca açıldı. Altında taş basamaklar, aşağı, karanlığa, tuz kokusuna doğru iniyordu.
Aşağıdan, çok uzaktan, bir kadın sesi yükseldi.
Bu sefer ninni değildi. Adı da çağırmadı. Hırıltılı, zayıf, nefes nefese, ama hâlâ insan olduğu belliydi:
"...kim var orada?"
Defne bir an kımıldayamadı. Bu, kuyunun sesi değildi. Kuyunun sesi hep güzeldi, hep sıcaktı, hep çağırırdı. Bu ses soruyordu. Bu ses korkuyordu.
Babasının üç kuralı aklından geçti. Seni adınla çağırırsa cevap verme.
Ama bu ses onun adını çağırmamıştı.
Defne feneri kaldırdı ve ilk basamağa bastı.
Devam edecek...
Bölüm etkileşimi
