SERİM kitap kapağı

6. bölüm / 17

SERİM

4

Vaveyla Yazarı: Yayagmur _

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 17Şu an: 4

SELAMLARRRRRRRRR! SERİM EN YAVAŞ İLERLEYEN KURGUM OLABİLİR ÇÜNKÜ ÇOK İNCE AYRINTI İSTEYEN BİR KURGU.
HERNEYSE EFENİM. BÖLÜMÜ OYLAYIP YORUM BIRAKMAYI UNUTMAYIN SEVİLİYORSUNUZZZZZZZZZZ.

🍂🍂🍂
(geçmiş)
5 yaşındaki bulut evlerinin önündeki bankta oturmuş, yere değmeyen ayaklarını ileri geri sallayarak abisinin gelmesini bekliyordu. Abisi yine uzunca bir süreliğine bir yere gitmişti. İşi olduğunu söylemişti minik Bulut'a.
Yaz mevsimindelerdi. Hava çok güzeldi. Kafasını yukarı kaldırdı Bulut. Gökyüzünde aynı onun adı gibi bulutlar vardı. Abisinin şanslı günü o zaman bugün diye geçirdi içinden Bulut. Abisi ona hep "bak bunlar sensin ve hava da bunlar varsa o gün benim için şanslı geçer." derdi.
Beklerken çok sıkılmıştı Bulut. Cebinden hiç ayırmadığı ve abisinin hediyeleri olan kalem ve kâğıdını çıkarttı. Bir bulut çizdi kâğıda. Sonra çiçekler ekledi yanlarına. Mutlu küçük bir çocuk ve yanına da mutlu büyük bir çocuk çizmişti.
Tam yüzde yüz resmine odaklanmıştı ki duyduğu sesle irkildi. "ne çiziyorsun bakalım yine küçük ressam?"
Bulut'un o ciddi ifadesi dağılmış yüzüne kocaman bir gülümseme yayılmıştı. "api!" dedi büyük bir sevinç ve heyecanla.
"abimm!" dedi Kaya ve olduğu yerde durup kollarını kardeşinin sarılması için iki yana açtı. Bulut hızla banktan yere atlayıp onun için açılan kollara koştu. Kaya yaşına rağmen hafifçe iri olan kardeşini zorlanmadan kucakladı.
İç ısıtıyordu bu görüntü. Kaya eğitim aşamasını çok çabuk bitirmiş, 10 yaşından beri Kasırga'nın emirlerine uyuyordu. Genelde Korsan –yani Kasırga'nın sağ kolu- ile görevlere yollanıyordu.
Yine öyle bir görevden dönüyordu. Elleri hala kanlıydı. Somut olarak bir kan olmasa da orada soyut olarak kan vardı ellerinde hissediyordu.
Her görev dönüşü olduğu gibi bu seferde kardeşine bir hediye getirmişti. Getirdiği hediyeleri genelde beyaz ve yeşil renklerinden seçerdi.
Beyaz, bulutları; yeşil ise kardeşinin parıl, parıl bakan yeşil gözlerini...
Bu seferde bir arabaydı. Beyaz ve yeşil renklerinin dağılımları ile oluşmuş küçük bir arabaydı. Ufak kahverengi bir kutunun içine koymuştu arabayı.
Hala kucağında yüzünü Kaya'nın omzuna gömmüş bir şekilde sakince duran Bulut'a baktı kaya. Bulut'un saçlarına derin bir öpücük kondurdu ve miniği yere indirmeden ağır adımlarla eve ilerledi. Bir elini cebine atmış, kutuyu sıkı sıkıya tutuyordu. Pahalı bir şey değildi oysa ama kardeşine almıştı. Maddi olmasa da maneviydi. Tabi Bulut bunu anlar mıydı orası bilinmez. İçeri girdiklerinde minik Bulut'u kucağından indirdi.
Bulut o sıcacık güvenli limanından ayrılmak istemese de ayrıldı. "bak sana ne getirdim Minik Fırtına," dedi kaya ve sıkıca cebinde tuttuğu kutuyu Bulut'a uzattı.
Minik Bulut kutuyu büyük bir heyecanla aldı. Abisinin getirdiği her bir şeyi saklardı.
Kutuyu hızla açtı ve içerisinde gördüğü şeyle mutluluktan çığlık atma isteğini zor zapt etti.
"api! Bu çoy güşel!" güldü bu sevimli konuşmaya Kaya.
"evet, abiciğim senin için..." daha neler, neler yapmak isterdi oysa kardeşine. Minnacık boyu ve ufacık yaşıyla nelerin altında eziliyordu...
Ne babasını bir kez olsun görmemişti ne de güzel sıcak ve gerçek bir aile ortamı olmuştu. Okula gönderilmeyecekti. Orta boy müstakil evleri ve evin bahçesinden dışarıya bir adım atamamıştı yavrucak.
Oysa Kaya'nın en büyük hayali, kardeşini omuzlarının üzerine alıp her yeri dolaştırmaktı...
İmkânsız hayallerden birisiydi oda. Daha diğer nice hayalin 5 sene sonra çöp olacağı ve kendisin çekildiği girdaba aynı kader ile kardeşinin de çekileceği gibi...

🫀🫙

(Günümüz)
Derince bir nefes aldım ve hızlı adımlarla bu görev için bana verilen eve giden merdivenleri çıktım. Sinir hat safhadaydı. Korsan'dı! Her şeyin sorumlusu Korsan'dı Arda bir çok şeyi eksik anlatmıştı bunları anlayabiliyor ve taşları kendim doldurabiliyordum. Kaya, eğer ki benim abim olan Kaya ise beni durdurabileni tebrik ederim.
Evden içeri girdim ve hızla kapıdan uzak en arka odalardan birine girip kapıyı büyük bir hızla kapattım. Öyle ki kapıdan çat diye bir çatlama sesi gelmişti.
HE ŞUANDA ÇOK DA ÖNEMLİ BU!
Telefonla hızla Korsan'ı aradım.
Telefon direk açılmıştı. Konuşmasına bile izin vermeden söze girdim. "söyle! O Kaya benim abim olan Kaya mı? He SÖYLE!"
Birkaç saniye sessiz kaldı. Bu da benim daha çok sinir krizine girmeme neden olmuştu. "Sakin olman konusunda seni uyarıyorum Bulut. Karşında pat-" sözünü kestim.
"Patronluğuna başlatma! Bana bunu da yaptığını söyleme! Tamam katilsin, yüzsüzsün, şerefsizsin de çoğunlukla! Ama kendi öz oğlunun kafasını öbür oğlunun önünde bir kaldırım taşı ile ezmiş olmazsın! Bunu da yapmış olmazsın! Babasın sen! Tek biz de değiliz değil mi Kaya, Bulut, ve Çınar'dan ibaret değil dimi sülalen kim bilir kaç çocuğu daha önce yapıp sonra kendi ağına çektin? Hepsini geçtim. Senin bir torunun olacakken o torunun daha doğmadan, cinsiyeti bile belli olmadan anne karnında ağır bir şiddete uğrayarak öldürüldü! Bunların farkındasın değil mi patron?" patron kelimesini özellikle vurgulamıştım.
Birçok insan öldürmüştü Korsan ve bunların arasında karısı, kendi oğlu, oğlunun doğmamış çocuğu vardı...
"Bulut... ah! Tamam, bunları gece yarısı geldiğinde konuşalım..."
"Allah aşkına ne gece yarısından bahsediyorsunuz?"
O Kaya'nın benim abim olduğunu anlamıştım ama kabul edememiştim. İstememiştim. Korsan 'ın babam olduğunu 15 yaşımda öğrenmiştim. Abimin katiline patron diyordum, abim ile annemin katiline baba demem gerekirdi ama diyemiyordum.
Arda Cömert'ten öğrendiklerime göre burada katliam yaratan kişiler, Babamın patronu, babam ve abim... Ve yıllar sonra onların yarımlarını bitirmek için gönderilen ben.
"Bulut... ah! Tamam bunları gece yarısı geldiğinde konuşalım..."
"Allah aşkına ne gece yarısından bahsediyorsunuz?"
Ağır derecede bir sinir krizi geçiriyordum. O an ne yaptığımı bilemedim ve yanımda bulunan aynalı gardırobun aynasının ortasına peş peşe yumruklar atmaya başladım.
Ben yumruk attıkça kırılan ayna parçaları elime batıyor, büyüklü küçüklü elimin içinde yer ediyordu. Yere düşen parçalar ayaklarıma saplanıyordu. Bir gece de öğrendiklerim yeterliydi!
Daha önceki hiçbir görevi kolayca yapamamıştım. Hep bir yükün altında kalıyor, hep akan bir gözyaşı için yıllarca ağıtlanıyordum. Yetim kalan çocuklar, kadın cinayetleri, kurunun yanında yaşta yanar misali kurban giden masumlar...
Ama hiçbir görev bu kadar da ağır basmamıştı. Gözlerim doluyor nefesim sıkışıyordu. Ne yapacaktım bilemiyordum... Aynayı yumruklamayı bırakınca kendime geldim.
Elime baktım. Tamamen kırmızıya bulanmıştı. Canım fevkalade yanarken ecza dolabına ilerledim ve oradaki ilk yardım setini almıştım. Tam kendime bir pansuman yapacaktım ki kapatmadığımı fark ettiğim telefondan yükselen ses ile yere düşen parçalardan birisini alıp kendi boynuma saplamak istedim ama yapamadım. Öbür tarafta yüzleşeceğim ve kandırdığım onlarca insanla karşılaşmaya hiç hazır değildim.
Ses, "pansuman yapma camları da çıkartma öylece kalacaksın! Seni uyardım Bulutçuk! Dinlemeliydin! şimdi uslu uslu o cam parçaların ve kanların la kal." Durdu. Kapatacağını düşünmüştüm donuk bakışlarla yere sıçrayan cam ve kanlara bakıyordum ki aynı sesten yükselen başka kelimeler iyice olduğum yerde kilitlenmeme neden oldu.
"hata sayın 2 oldu, bilirsin 4 sondur. İyi şanslar... Çınar'ı hala seviyorsun öyle değil mi onunda kafasına gözlerinin önünde bir kaldırım taşı atmamı ister misin?" kelimeler ağzından tükürür gibi çıkıyordu. Çınar... Uğruna bu yola düştüğüm Çınar. Öyle ya. Belki de bu son görev olmalıdır. Bu görev sonunda Çınarı güvenli birisine bırakıp kendi kafamı o sürekli tehdit edildiğim taşlardan birisi ile ezmeliyim?
(Doğa'nın dilinden) Arda çoktan yatmıştı. Mert'te mışıl mışıl uyuyordu. Üst kattan kavga sesleri geliyordu.
Belki de uzak mesafe ilişkisi var ve sevgilisi ile tartışıyor, dedi içimden çok derinlerden bir ses. Haklıydı da.
Bir şeyler kırılma sesleri geliyordu. Tam olarak bağırmıyordu ancak oldukça sinirli olduğunu gelen mırıltılardan anlaşılıyordu. Ne oluyordu acaba?
Birkaç küfür etmişti. Ve bu küfürleri öyle bir bağırmış olmalı ki sesi çok net bir şekilde duyabilmiştim. Bulut... Neden bu kadar garipti. Daha 15 dakika önce bizim evden ayrılmıştı. Ama sanki kaçarcasına...
Her şeyin elbet bir açıklaması vardır. Öyle değil mi?
Ben neden bu çocuğun numarasını almamıştım? Maldım çünkü...
Kavga sesleri kesilmişti. Of dedikoducu tarafım tutmuştu. Vahşet kasabasında da yaşasam dedikodu dedikodudur. Buldun mu yakaladın mı patlatmak lazım ama kime? Tabi ki de saf olmayan dedikodu ortağım Eren'e.
"şu Bulut'ta işler pek yolunda değil galiba." Diye mesaj yazdım. Saniyesinde baktı mesaja.
"ne diyorsunnnn dökül:)"
Komik çocuktu ama bir şeyler gizlediğini biliyordum. Şimdilik bana bir zararı yoktu. O yüzden sıkıntıda yoktu. Dedikodusu da sarıyordu. E takılmaya devamdı o zaman.
"az önce bizdeydi. Evden kaçarcasına çıktı ve yukarı çıktığı anda birisi ile kavga etmeye başladı ama ne kavga. Mübarek sanki sinir krizi geçirdi. Bir küfürler. Senin yüzündenler. Havada uçuşuyordu. Direk bizim evdeydi sesi yani. Ama havada uçuşan tek şey kelimeler değildi sanırım. Bir yeri yumruklamış sonrada o yumrukladığı yerlerden cam kırılma sesine benzer sesler geldi. Ne olduğunu gram anlamadım ama büyük olay var söyleyeyim. Şimdide acı dolu inleme sesleri geliyor." Yazdım. Harbiden pekiyi şeyler olmuyor gibiydi. Komşuluk adettendi. Gidip bakmak lazımdı.
Tamamen komşuculuk için. Yoksa yani. Ne olacak...
(Bulut'un dilinden) acı içinde olduğum yerde kıvranıyordum. Pansuman yapılması ve hatta uyuşturmam gerekliydi. Şayet deli gibi kanıyordu.
Ben Korsan'ın yanına ilk gittiğimde eğitim aşamasında katillikle ilgili şeyler dışında herkes için seçilen bir meslekle ilgili dersler de verilirdi. Benimki de doktorluktu. Biliyordum üstün körü bir şeyler. Hiç değilse ilk yardım falan.
Camları çıkartmam ve enfeksiyon kapmadan yarayı sarmalıydım. Siktir çok derin yaralar vardı. Ben bunları düşünürken ise çalan kapı her şeyin bitiş noktasıydı...
Kapıyı açtığım da gördüğüm sima beni bozguna uğratmıştı.
Sonbahar rengi gözler ve kestane rengi saçları. Karşımda alev ateş duran varlıkla kısa bir an bakıştım. Hislerimin gözümden okumamasını diliyorum. Şayet ben gözlerimde şuanda ne olduğunu bilmiyorum...
Elime keskin bir acı daha vurunca hafifçe yüzü ekşittim ama hemen toparladım. "D-doğa..." dedim şaşkınlıkla. Siktirler olsun burada ne işi vardı?
"şey iyi misin diye merak ettim... Kavga sesleri ve hemen peşine de bir şeylerin kırılma sesleri geldi. Şey yanlış anlama bu binalarda ses yalıtımı pek yoktur..." dedi çekinerek.
SİKTİR! KONUŞMAYI DUYMUŞ MUYDU? Bağırmamıştım ki...
"duydun mu yani?" diye sordum. Dolaylı yoldan ne kadarını duyduğunu öğrenmeliydim.
"mırıltıların geliyordu ve sinirli olduğun belliydi."
"nasıl?"
"ne nasıl?"
"sinirli olduğun belliydi dedin ya nasıl anladın sen onu?" bu noktada durup bir elimi boynuma atmıştım ki elimde yeniden hissettiğim acı ve karşımda vahşet görmüş gibi bana bakan bir çift kehribar fark edince bir iki saniye kıpırdayamadım.
SİKTİR!
Sağ elimi boynuma atmıştım. Sol elime baktım kan yoktu. Ama benim bir elim kanıyordu. Nanazingo!
"e-elin..." dedi masum masum.
"he ee o şey... Em... Nasıl desem... Boş ver ya ufak bir sıyrık..." aynen Bulut. Ufak bir sıyrık, bu yüzden evde adım attığın her yer kan gölüne dönüyor değil mi?
"ufak? Emin misin?" e haklı kızcağız.
"şey Doğa gerçekten öyle önemli bir şey değil..." toparlamaya çalışıyordum ancak çok zordu.
"pansuman yapmalıyız pekiyi görünmüyor..." dedi. Yapamazdım ki. Yasaktı.
"ben hallederim sıkıntı yok ya."
"sen sağlak değil misin?" Wat dedin canikom? Onu nereden anladın kız?
"b-ben mi... ş-şey D-doğa... yani... of! Anlasana işte."
"Bulut?" dedi tehditkâr bir sesle. Gözleri hafifçe kısılmış ifadesinde o en başta gördüğüm telaş kaybolmuştu. Sanki bir şeyleri anlamıştı. Dedektif edasıyla beni süzüyordu.
Neler oluyordu?
"e-efendim?" dedim hala sesimde telaş vardı.
"sen de bir şeyler var değil mi? Sende bir şeyler gizliyorsun?"
"n-nasıl yani?"
"söylesene işte."
"neyi. Bak Doğa gerçekten anlamıyorum." Anlıyor muydum? Yoksa gerçekten de anlamıyor muydum? Ayırt etmek bir hayli zorlaşırken elimin artık uyuştuğunu ve kesik kesik terlediğimi hissettim. Acıyı yavaş yavaş hissetmemeye başlamıştım ama hareket ettirdikçe katlanılmaz boyuta geliyordu çünkü cam parçaları hala üzerinde ve oldukça derindeydi.
"Ah! Neyse boş ver. Pansuman yapmalıyız. Enfeksiyon kapacak." Dediğinde artık kulaklarım uğultularla doluydu. Daha önce daha zor işkenceler çekmiştim ancak şuanda anlamadığım bir sebepten ötürü göğüs kafesimde de yoğun bir ağırlık vardı.
"enfeksiyon kapacağını bende biliyorum ama yapamam işte. Zorlama. Yapma!"
"sen de onlardansın değil mi?" nasıl yani? Neyden bahsediyordu bu kız?
"kimlerden gerçekten anlamıyorum." Sesim gitgide içime kaçıyordu. Kanter içinde kalmıştım.
"he e şeyden" durdu ve sesini erkek sesi gibi kalınlaştırdı, "ben acı hissetmem ki erkek adamım bir şey olmaz bana" tekrar durdu ve normal sesine geri döndü, "diyenlerdensin değil mi?" dedi.
Sanki bunu toparlamak için şuanda uydurmuştu. Buna emindim. Anlamıştı belki de ama imkânsız bu kadar kısa sürede olması imkânsız.
Derince bir nefes aldı. Yüzündeki kaybolan o endişe tekrardan yüzüne kurulmuştu. "acı çekiyorsun."
"evet... ama yapamam..."
"Bulut. Tamam zorlamayacağım. Şey t- telefon," yutkundu. "...telefon numaranı alabilir miyim? Yani şey yeni taşındın ya..." sözünü kestim. Ne yaptığımı bilmiyorum ama aniden onun sözünü kesip, "0534..." diye kendi numaramı vermemin başka bir anlamı olamaz. Aniden olan bu yükselişime şaşırmıştı. Bende şaşkındım.
Doğa'da anlamlandıramadığım bir duygu hissediyordum. Neydi? Merhamet? Sevgi? Vicdan? Acıma? Aşağılama? Hangisi? Yada daha farklı bir duygu?
Doğa daha fazla üstelemedi ve geri evine gitti. Bende odama geri döndüm. Telefona bakındım ama göremedim. Fırlatmış olmalıydım.
(Doğa'nın dilinden) evin önüne gelmiştim. Aklımdaki şüpheler doğru muydu yoksa yanlış mı? İki türlüsü de berbattı.
Bulut, Korsan' ın adamı mıydı? Bir bağlantıları var mıydı?
Evin kapısını Arda'yı uyandırmadan açabilmek için aralıklı bir şekilde açık bırakmıştım. Kapıyı hafifçe ittim ve içeri girdim. Holün ışığını ben açık mı bırakmıştım?
Hayır!
"sonunda eve teşvik edebildiniz Doğa Hanım."
"A-abi..." nerden anladı ki? Bittim ben bitim.
"abi ya! Neredeydin sen? He? O kadar kavga sesinin arasında daha bu sabah tanıştığın hatta tam anlamı ile tanışmadığın birisinin yanında ne işin var senin?"
"abi..."
"cevap verme bana! Derdin ne senin? Amacın ya? Ben seni korumaya çalıştıkça sen neden ne olduğu belirsiz insanlarla iç içe olmaya çalışıyorsun. Bide haber de vermiyorsun? Öldürecekti belki de seni? Doğa biz bir kumar üstünde yürüyoruz. Hayatımız bir kumar uğruna. Katillere hizmet ediyoruz o kafe de. Bunların farkındasın değil mi?" sinirliydi. Bağırıyordu, bağırırken de ağzından tükürükler sıçrıyordu. Arkamda ki kapı ile bütünleşmiştim.
"ama ön yargı ile yaklaşmamalısın..." demeye kalmadı iki koca adımda önüme geldi ve koca elini kaldırıp sağ yanağıma sert bir tokat attı. Yüzüm tokadın etkisi ile yana savrulurken gözümden akan bir damla gözyaşı da kaçınılmaz olmuştu. Yanağım da hissettiğim acı büyüktü. Arda öfkesini asla kontrol edemezdi. Daha doğrusu bana karşı kontrol edemezdi. Ellerimi yüzüme siper ettim ve olduğum yere istemsizce çöktüm. "yapma!" diyen sesim bana bile yabancıydı. Ama durmadı vurmaya, yumruklamaya hatta tekme atmaya devam etti.
"kapa çeneni! Akıllanacaksın! Tatlı dille olmuyor sana baksana! Doğa, biz bir seri katilin gözetiminde yaşıyoruz. Onun emirlerine sadığız. Farkına var! Yaşadığın dünyanın farkına var!" hala bağırıyordu ve hala ağzından tükürükler çıkıyordu. Ağzından çıkan tükürükler üzerime sıçrıyordu. Kulağımın dibinde bağırıyordu.
Bağırmak istedim. Karşı çıkmak istedim. Ama yapamadım. En son kapının yanında duran odun parçasını aldığını gördüm. Sonrasında o parça ile kafama öyle bir vurdu ki bilincimi tamamen kaybetmiştim...
(3. kişi dilinden) Doğa'nın bayıldığını Arda sonradan fark etmişti. Yerde baygınca yatan masum kıza baktı. Ona göre masum değildi hatta bir masumdansa resmen fahişeydi. Doğa doğduğundan beri Arda ondan nefret ederdi zaten. Kardeş bilmem neymiş. Doğa'dan hiçbir halt olmazdı. Derdi neydi. Doğa'yı koruyordu. Ya da kendisi öyle sanıyordu. Babası demişti Doğa'yı koru diye. Yoksa cami avlusuna bırakıp kaçardı. Ona neydi.
Arda, Doğa'yı orada kapı önünde bırakıp tekrardan kendi odasına çekildi. Doğa yerde yüzü gözü kan içinde yatıyordu. Arda bilmiyordu ama Doğa sabah olunca herkes kafedeyken yine Bulut'un yanına gidecekti.
(Korsan'ın dilinden) saat 01.01'di. Saat önemlidir. Erken bir hamlede suçlu yaşar ama sen ölürsün geç bir hamlede de yine aynısı olur. Ancak tam zamanında yapılan hamleler ile kazanan daima sen olursun.
Saat 03.03 te olacak olan toplantı için hazırlıklar devam ediyordu. Bulutçuk 'un sinirinin yatışması gerekliydi. Sinirli bir Karataş isterse tüm dünyayı aleve verebilirdi. Özellikle de bu Bulut Karataş ise...
Şuanda ki sinirinin bendense Arda Cömert'e karşı olduğunu çok iyi biliyordum. Yeğenini Arda Cömert öldürmüştü. Abisinden ona kalabilecek tek bir parçayı da Arda Cömert canice öldürmüştü. Bu yüzden Arda Cömert'i öldürmek Bulutçuk' a aitti.
Ancak bu görev Bulut'u yükseltti kadar düşürüyordu da. 5 senelik katil hayatında 0 hata yaparken. Daha bu göreve başlayalı bir gün olmadan 2 hata yapmıştı. İlginçti.
Karakolun önünde elimde sigara ile bekliyordum. Sigaradan bir duman çektim ve dertli bir nefes ile geri verdim. Bulutçuk 1 saate buraya damlardı.
Bulut ile Bulutçuk arasında çok fark vardı aslında. Ona Bulutçuk dememin büyük bir anlamı vardı ama Bulut bunu asla görememişti.
Bulut; özünde saf, masum, cömert bir insandı. Ancak Bulutçuk; asi, kurnaz, akıllı, sinsi, cesur ve karşı konulamazdı. Siyah ve beyaz gibilerdi aslında. Bulut beyaz, Bulutçuk siyah...
Bulut Karataş, tek bedende iki farklı ruh yaşatan bir insan aslında... Bir ruhu doğuştan ancak öbürü ise zamanla ben tarafından ona aşılanan bir ruhtu.
Onu o yetimhaneden ilk aldığımda ne kadar saf, cahil bir çocuktu oysa. Çilleri vardı iki üç tane zamanla görünmeyecek hale geldi. İyi bir katildi Bulut. Ama sinirliydi. Özelliklede ailesinden ona kalan son emanetin lafı geçtiğinde. Hoş yaşaması bile binde birlik bir ihtimal üzerine kumar oynayıp duruyor. Hayata tutunma amacı olur ya insanın Bulut'unki de kardeşi.
Yüzümü net bir şekilde gizlememiştim. Gerek yoktu burası benim adamlarımla doluydu zaten. Gerçi adam akıllı benim yüzümü bilen bir poliste yoktu. Karakolun uzun loş ışıkla aydınlatılmış koridorunda ağır adımlar ile yürüyordum. Elimde hala tuttuğum sigara arkamdan varla yok arası kara bir is bırakıyordu. Bırakmamalıydı aslında kimse ölükten sonra arkasında kalacak bir işaret istememeli bence. Çünkü öldükten sonra o işaretin ne derecede değiştirilip farklı noktalara çekileceğini bilemezdi. En güzeli dünyada yaşamak ama bir hayalet misali... Eğlenmek istiyorsan kimseye görünmeden eğlen ölmek istiyorsan kimseye bulaşmadan öl. Olur ya hayatında edindiğin düşmanlar sen öldükten sonra sana yatacak yer bile bırakmadan seni küle dönüştürür o külleri de kavanozlar. Aynı bizim suçlulara yaptığımız gibi.
Loş koridorda yürümeye devam ettim. En sonunda koyu gri metal bir kapının önüne geldim. Burası bir sorgu odasıydı. İçeriye girdim. Karanlıktı. Her zaman ki gibi şaşırtmamıştı.
"Tayfun?" diye seslendim içeri doğru.
"Korsan?" diye cevap geldi. Kapının yanına uzanıp ışığı açtım. Ve o an onun o huysuz tipi ile karşılaştım.
"neden bu kadar uzun sürdü?"
"saat 1.15 Tayfun."
"rütbeye ne oldu?"
"şu anda maske benim elimde öyle değil mi?"
Bıkkın bir nefes verdi. "tamam, şu oğlun ne zaman gelecek?"
"saat 03.03'te toplantı başlayacak. Bir saatten kısa bir sürede burada olur."
"takıntılı bir manyağın tekisin."
"pars kadar değil."
"anma şunun adını!" dişlerini sıkarak konuşuyordu.
"ne o? Kendi dayından mı utanıyorsun?" sesimde ufak bir alay vardı ve bu alay onu daha fazla sinirlendirmiş olmalıydı.
"sınırları zorlama istersen!" dişlerini sıkarak konuşuyordu.
"kontrol benim elimde ne yapabilirsin?"
"korsan!"
"burada senin ellerin kelepçeli, Sen mahkûmsun. Suçlu diye anılan sensin."
Kelepçelerini sarstı.
"amacının dışına kaçıyorsun. Suçluları öldürmeye çıktığın yolda sen suçlu olmuşsun aç gözlerini Korsan! Uyan ve dünya ya bak!"
"cık cık cık." Diyerek kınadım. "ben suçlu olmadım. Ben hep suçluydum sadece hepiniz rollenişime kandınız."
"Korsan!"
"NE VAR?!"
"HADDİNİ BİL! KENDİNE GEL!"
"Ne yapabilirsin? Herkes senide pars gibi efsaneye karıştın olarak biliyor ve birçoğu bana tapıyor KASIRGA! Seni unuttular bile. İnandıkları, dayandıkları ve dinledikleri tek kişi benim! Maske bende Kasırga, maske bende... Anlatabiliyor muyum?"
..........
BULUTU'UN DİLİNDEN
Sonunda toplantı saati gelmişti. Kasabaya oldukça yakın bir karakola gelmiştim. Kapıda Yağız beni karşılamış, içeride yol göstermişti.
Karakol Korsan' a uygun şekilde aydınlatılmıştı. Loş bir ışık ile...
Korsan'ın gözünden size bahsetmiş miydim? Kendisinin bir gözü yok. Hem de bu sonradan gerçekleşen bir 'kaza' ne acı...
Korsan'ın sol gözü, gittiği bir görevde canice oyulmuş. Evet oyulmuş. Asıl komiklik nerede biliyor musunuz?
Bunun bir meyve bıçağı ile gerçekleştirilmesi... Koskoca seri katil, mafya denilebilecek hatta neredeyse bir örgütün başında olan Korsan Kasırga'nın sağ kolu iken meyve bıçağına karşı gelemiyor...
Korsan'da epilepsi vardı. Işığa duyarlı türden mi ne, Öyle bir şey işte...
Karakolun koridorları boştu. Saatten ötürü olmalı diye düşünüp umursamadım. Bir kapının önünde Yağız ile durduk.
"korsan toplantıyı erken başlatabileceğini söyledi, net saati beklemek ister misin yoksa içeriye şimdi mi gireceksin?" diye sordu Yağız. Saate baktığımda dilimin ucuna gelen küfürleri zorla geri yuttum. Zaten Korsan'ın dediği saat'e 2 dakika vardı. Kapıyı sertçe açıp içeriye daldım. Kimin olduğu umurumda değildi.
Alaycı bir ıslık sesi duyunca kafamı kaldırdım. Karşımda bir adam vardı. İri yarı bir adamdı. Yaşı hakkında net bir şey söyleyemezdim. Adamın arkasında Korsan ellerini önünde birleştirmiş duruyordu.
Bu kimdi?
"selam yakışıklı, gel otur karşıma." Önce uzun uzun beni süzdü. Ruhsuz gibiydim. Ruhumdaki karanlığı iliklerime kadar hissediyordum. Ama hissettiğim karanlıkta bana ait olmayan bir başka hissiyat vardı. Bir başka ruhun karanlık aurası odaya çöreklenmişti. Kimdi bu?
"kimsin?" diye sordum kapının önünden ayrılmadan.
"elbet tanışacağız Bulutçuk. Önce bir otur karşıma."
Korsan'a baktım. Her zamanki egosu ile ellerini arkasında bağlamış ayakta dimdik durmaya devam ediyordu. Tanımadığım adamın karşısındaki sandalyeyi çekip oturdum. Yüzümde memnuniyetsizliğimi belirten bir ifade vardı. Bu adamı daha da keyiflendirmiş gibiydi.
Adama daha dikkatle bakınca yüzünde bolca yara izi olduğunu gördüm. Korkunç bir yaşlı çekiciliği olduğu aşikârdı. "beni gerçekten de tanımıyor musun delikanlı? Bak bu beni çok üzdü..." yalandan dudağını büzdü.
"sizi daha öne gördüğümü hatırlamıyorum." diyerek sert tutumumu bozmadım. "beni tanımaman garip evlat, her şey benimle alakalı çünkü. Yarım saat önce yumrukladığın aynadan eline batan camlar bile. Kardeşin bile... Anlatabiliyor muyum?"
"kesinlikle. Şimdi kim olduğunuzu söyler misiniz?"
"Tayfun, namı diğer... Biliyorsun. Sen tamamla." Diyerek sözü bana devrettiğinde şoke olmuş bir biçimde yüzüne bakıyordum. Nasıl ya? Kasırga yaşıyor muydu?
"kasırga..."diye tamamladım. İki saattir racon kesmeye çalıştığım adamın patronum çıkması peki...
Vay anasını ya... "vay... Ezberletmişiz adımızı. Ne mutlu bana..."
Gözlerim sertçe kısıldı. Hiçbir şey şu saatten sonra umurumda değildi...
Kaldırım taşı, abim, kardeşim, annem, çınar ağacı, hapis hayatıyla geçen bir ömür, katillik, mektuplar, ölümler, resimler, kalemler, boyalar, kuşlar, yaralı bir kartal, cesur bir serçe... Her birinin ayrı hikâyesi –travması- vardı...
Kaldırım taşı; abimin başına atılan.
Abim, hayatta güvendiğim tek limandı...
Kardeşim, beni pisliğe iten sebep. Bazen düşünüyorum eğer Çınar olmasaydı ben böylesine bir işe sürüklenmeyi kabul eder miydim?
Annem, her gece körkütük sarhoş olmasıyla gelen öfke nöbetleri ve anne sevgisinden mahrum bırakılmak... Annem beni hiç sevmedi.
Çınar ağacı... Ölü ağacını hatırlıyor musunuz? Altında ölü deposu olan ve fırınlı morglarda insanları yaktığımız o yer. İşte o ağaç Çınar ağacı.
Hapis hayatı ile gen bir ömür. Dedim ya size emirler dışında hiç dışarı gezmeye çıkamadım...
Mektuplar... Notlar daha doğrusu. Abimin son dakika elime sıkıştırdığı, yetimhanedeki Bulut'un verdiği notlar vs.
Ölümler. Katildim ben. Kavanozlardım milleti. Koleksiyon yapardım o konservelerden...
Resimler... Anlatamadığım hisler renklerle eşleşti.
Sonra her bir renk yavaş yavaş soldu.
Boyalarım bitti. Kırmızı olan bir kan gibi etrafa aktı.
Kulübeme yaralı bir kuş düştü. Onu iyileştirmek istedim. Ama oda öldü.
Yaralı bir kartal. Güçlü bir serçe... abimin söylediği bir sözdü bu. Âşık olunca anlarsın derdi.
Falan filan işte... acılar, travmalar boğazıma oturum yumru oluştururken yutkunmaya çalıştım. Yumruğumu sıktım. Yaralar acıdı ama umursamadım. Boynumu önce sağa, sonra sola doğru yatırarak kütlettim. Derin bir nefes aldım, "kasırga, namı diğer ünlü katil. Katilliği ile övünen sadist. Ailecek aktarmaya çalışıp tüm insanlığı baştan yaratmaya çalışan ama buralarda sırf bir avuç mavi formalılara olan korkusu yüzünden dört duvar arasına sıkışmış nemli is kokusunun çektirdiği ıstırap arasında çürüyüp giderek unutulan sima... ah şunları unuttum, çocukların katili. Masumların katili. Kendini bir suçsuz gibi gösterse de azılı suçluların örgüt başı..."dedim duygudan yoksun bir ifade ile. Odada üç kişi kalmıştık. Ben Korsan ve Kasırga...
Konuşmasına izin vermeden devam ettim.
"söylesene 'patron', plastikten bir maske, siyah beyaz çizgili göz hizası kırmızı daireli... Neyi ima ettiğini söylemiştiniz? Hah hatırladım. Kırmızı daireler ölümü. Siyah beyaz çizgiler ise ölümde gördüğümüz beyaz ışık ile arafta kalmanın bıraktığı karanlığı... Kaç masum öldürdün Kasırga? Ölümün kasırgasını mı yaşattığını düşünüyorsun? Yazık. Ama kime biliyor musun? Sana. Ve bu maskenin peşinde olan daha nice diğer insana... Çok yazık... Masumlar ölüyor Kasırga. Acı çekerek hem de. Onların çektiği acı sizin burun deliklerinizden akacak bir kanın sıcaklığı gibi ruhunuzdan kolayca çekileceğini mi düşünüyorsunuz? Yazık. Sana bir daha çok yazık. Çünkü onların çektiği acının katbekat beterlerini çekeceksiniz. Yeri gelecek abimin kafasını ezdiğiniz o kaldırım taşına muhtaç kalacaksınız. Çünkü iyi bir katilin elinde yetişmiş bir katil o kadar iyi our. Öyle değil mi? Delirttiniz en sonunda. Beni de. Diğer katil olarak adlandırdığınız isimleri. Çocukları. Masumları. Kadınları. Erkekleri. Yaşlıları. Gençleri. Bebekleri... Daha sayayım mı kasırga? Yazık sana. Yazık size. Umduğunuz şeyi asla başaramayacaksınız. Boşa intikam bahanesi ile nice insanlar öldü. Yarısı çocuk... Kimisi hiç doğamadı... Katilsin sen. Ama bununla övünme. Suçluları öldürürken o suçlu olarak adlandırdığın kişilerin çocuklarını hiç düşünmedin. Ölünce ne var hiç araştırmadan olan tüm inançlarını yitirdin." Sinirden dört köşe olduğunu görebiliyordum. Umurumda değildi. Beni öldürecek mi, yaşatacak mı? Her ne olursa olsun ya bir gün o soğuk toprağın karanlığına teslim olacaktı bedenim ya da o fırınlı morgların ateşi benim için harlanacaktı. Ruhum ise adımın olduğu arşa yükselerek gitgide daha da boşluğa saran dünyaya en tepeden bakacaktı. Huzur benim için iki tarafta da yoktu. Fark etmezdi.
"Bulut!"diye sinirle soludu Kasırga. Daha sert bir ifadeyle devam ettim. "kendini bir şey sanan eksik kromozom, Yazık sana. Yazık. Diyorsun ya dünyada son bir suçlu bile kalmayacak. Kendini öldürebilecek misin yoksa saf iyiliği planladığın kar beyaz aklında düşlediğin dünyaya kendi kötülüğün ile siyah boyalar mı bulaştıracaksın? Siyah boya beyaz boyaya bulaştığında zor çıkarmış. Hatta lekesi kalırmış gri gri. Sen herkesin zihnine kazınıp çıkmak istemeyen o gri leke olacaksın öyle değil mi? Tıpkı halıya dökülüp oradan kalan bir kahve lekesi gibi. Anlatabildim mi? Son olarak sana şunu söyleyeyim. Bir daha olurda beni kardeşim ile tehdit etmeye kalkarsanız bu kadar nazik olmayacağım. Ben Kaya Karataş'ın kardeşiyim. Ben Bulut Karataş'ım. Namı diğer Kara Fırtına..."
🫀🫙
(Doğa'nın dilinden) sabah olduğunu sakince içeri sızan güneş ışıklarından anlayabiliyordum. Bir yerde kıvrılmış bir biçimde yatıyordum. Kafamı kaldırıp etrafa bakınınca kapı eşiğinde ellerimden akan kanlar ile yattığımı fark ettim. Bilincim mi kapanmıştı? Olduğum yerden doğrulup lavaboya gittim. Ciddi derecede bir kusma isteğiyle doluyordum. Lavaboya eğilip tüm içimi dışarıya attıktan sonra nefes nefese aynadaki benliğimle göz göze geldim. Dehşet bir haldeydim...
Her tarafım kan içindeydi. Arda abimle kavgamızı az çok hatırlıyordum ama bu kadarını beklemiyordum. Bir bez alıp ıslatarak yüzümdeki kanları temizlemeye çalıştım. Kurumuş olmalarından ötürü çıkartmakta baya bir zorlanmıştım. İşim bitince ellerimi yıkayıp banyodan çıktım. Odama giderek kıyafet hazırladım. Bir duş alsam iyi olacaktı.
Kısa bir duşun ardından bornozun kuşağını sıkıca bağlayıp çıktım. Vücudumda ciddi bir yara yoktu. Karnımda sadece birkaç morluk vardı... Bornoz ile odama giderken daha rahat hareket ediyordum. Ilık su iyi gelmiş olmalıydı... Kıyafetlerimi giyinip telefonumdan saate baktım. Arda kafeye gitmiş olmalıydı çoktan. Mutfakta kendime atıştırmalık bir şeyler ararken tezgaha tutturulan bir not gördüm;
"Doğa, umarım tatlı bir uyku çekmişsindir abiciğim. Sen şimdi yiyecek bir şeyler arasın. Arama. Cezalısın. Umarım anlamışsındır. Kafedeyim ben. Bir şey yaparsan sonuçlarını daha ağır ödersin ona göre." Yazıyordu kağıtta. Derin bir nefes verdim. Çok yorulmuştum artık...
Telefonumu elime aldım. Çok fazla mesaj vardı. Ve hepside aynı kişiden...
Bulut'tan gelen mesajlar...
"Doğa, naber?"
"Bulut ben."
"iyi misin? Sesler geldi?"
"bağırış sesleri geliyor Doğa iyi misin?"
"neden şu lanet telefona bakmıyorsun?"
"kime yazıyorum ben?"
"numara mı yanlış?"
"beni trollemek için yanlış numara mı verdin sen?"
"bu binada başkaını yaşamadığını biliyorum Doğa. Ağlama sesleri geliyor ve bunun sana ait olduğunu duyabiliyorum."
"evine geliyorum."
"yazar mısın artık!"
"aramalarımı aç bari."
"iyi olduğunu görmeliyim."
"komşun olarak senin için endişeleniyorum doğa..."
Vb. daha birçok mesaj...
Mesajları kapatınca kapının aniden gürültüyle çaldığını duyup oraya doğru yürüdüm. Kasıklarımda inanılmaz bir acı olduğu için sendelemelerim kaçınılmazdı. Kapı deliğinden bakarken "kim o?"diye mırıldandım.
"Doğa? Kapıyı aç lütfen."diyen tanıdık ses ve tanıdık sima ecel terleri dökmeme neden oldu. Özelliklede dün fark ettiğim bir takım benzerliklerden ötürü...
"git buradan!"dedim sert bir sesle.
"kapıyı aç."dedi aynı kararlılıkla.
"senin yüzünden başım derde giriyor!"
"daha ben geleli 2 gün olmadı kızım."
"tamam işte ne bu samimiyet! Siktir git Bulut!"
"Siktir git mi?"
"Ya kardeşim bir gider misin?"
"dün numaramı isteyen sendin! Şimdi aç kapıyı."
Kapı deliğinden bakıyordum ona ve yakışıklı çehresine. İlk görüşte aşk deseler bu derdim ama bu adam Korsan 'ın adamıydı. Ölmek için daha çok gençtim ama benimde sonum geliyordu bunu görebiliyordum... "numaranı istediysem gel kapıma dayan diye değil!"diye çıkıştım.
"Doğa... Seni merak ettim ve eğer ki kapıyı açmazsan bu kapıyı kırarım!" Kırar mıydı harbi?
Riske girmek istemediğim için hafifçe araladım. "heh şöyle güzelim, aynı dili konuşalım az."
Güzelim demesinden rahatsız olmam gerekirdi belki ama garip bir şekilde hoşuma gitmişti. Neden güzelim demesi hoşuma gitmişti? Neyse desin ama tatlı çocuk sonuçta.
Ayakkabılarını çıkartıp içeri geldi. Eline göz ucuyla baktığımda çok şükür elini sardığını gördüm. İster istemez derin bir nefes verip peşinden ilerledim. Arkasından giderken birazcık dikizleme fırsatım olmuştu. Ama çok fazla izleyemeden sanki onu kestiğimi fark etmiş gibi omzunun üstünden bana baktı. "sarmışsın."dediğimde yüzündeki şaşkın ifade beni anlamadığının en büyük kanıtıydı.
"neremi?" diye sorunca bir an onun gerçekten bir katil olup olmadığını bir daha aklımdan geçirdim. Bir katil bu kadar iyi masum rolü yapabilir miydi?
"elini. Nereni olacak?"
"he sen onu diyorsun. Mikrop mu kapsaydım. Ölse miydim Doğacık onu mu istiyorsun?"
Doğacık?
"annen ve baban öldü Doğacık. Abin kaldı bir tek. Ölecek misin yoksa bana mı itaat edeceksin?" diyen Korsan'ın sesi yankılandı bire an kulağımda. Bulut kesinlikle Korsan'ın adamıydı. Gözlerim ister istemez kısılırken içimi derin bir korku kaplamış, salonun açık camından içeriye yoğun bir soğuk sızmıştı sanki. Üşüdüğümü hissettim. Adımlarım yanına doğru giderken birden geriye gitmeye başladım. Nefes alış verişlerim düzensizleşti. Bir katil ile aynı evde hatta aynı odada bulunuyordum. "Doğa?"diyen telaşlı sesini duydum. Yalan yoktu ifadesinde. Gerçekten aşık mıydı yoka iyi bir oyuncu mu?
Alnımdan akan terleri umursamadan sakin durmaya çalıştım. Direnmek istedim ama direnemedim. Korku içinde Bulut ile bakışırken bir bahane aradım. "kusura bakma. Bir şeyler yemedim de tansiyonum düştü galiba." diye mırıldandığım sıra hızla dibime girip bir elini belime sararak bedenimi tuttu. "sakinleş. istersen olduğun yere otur istersen seni koltuğa taşıyayım." Dediğinde zaten çok yakınımdaydı. Çok, fazla yakınımdaydı. Eli belime sarılıydı. Kokusu burnumu okşayarak geçiyor, içimde tatlı bir his bırakıyordu. Ne kokuyordu? Anlayamıyordum şuan. Az önce o bana beni taşımayı mı teklif etmişti?
Katil o Doğa.
Bulut o Doğa.
Kim o Doğa?
Bırak taşısın seni. Alsın kaslı kolları arasına.
Ya tam seni kaldırdığı an seni kaçırırsa?
Olduğum yere çöktüm. Yanıma oturup yüzümdeki saçları geriye doğru attı. "sana yiyecek bir şeyler hazırlayayım." Diyerek ayaklanıyprdu ki onu durdurdum. "gerek yok. Evde şuan bir şey de yok zaten. Abime söyledim o gelirken alacaktı."
"geç gelir o. Benim evimden bir şeyler getireyim sana." Bu şimdi ben zehirleyedebilirdi.
"istemiyorum!"
"ne yaparsan yap Doğa!" çok çabuk sinirleniyordu. Ya şimdi bıçağını çıkartıp boğazıma yapışırsa...
Salak saçma düşünme bir kızım ya...
Birden yemyeşil gözleri benim gözleriMe kenetlendi. Ardından tüm yüzümü ve boynumu taradı. Kaşları çatıldığında büyük elleri ellerimi kavrayıp kollarımı kontrol etmeye başladı. "ne oldu sana? Bu morluklar ne kızım?"
Biraz hızlı gitmiyor muyduk?
"sabah yataktan düştüm."
"Doğa?"
"sana ne?"
"neden beni tersliyorsun?"
"terslemiyorum."
"her neyse uğraşmayacağım seninle." Diyerek doğrulurken arka cebinde bir şey gördüm.
Belkide sonum olabilecek bir şey...
Bir bıçaktı bu.
Korsan'ın bıçaklarından.
Gözlerim faltaşı gibi açılmışken Bulut ne gördüğümü anlamayıp arkasını döndüğü ıra çığklık atmak üzere ağzımı açtığım sırada ağzıma kapanan büyük bir el ve yüzüme son derece yaklaşan yüzü vardı. "sakın!"dedi tok ve fısıltı şeklindeki sesi. "anladın biliyorum ama bunu sen ve benden başkası bilmeyecek anladın mı beni?" mırıltılar çıkrdığım anda elini daha sıkı bastırıp beni yere tamamen yatırdı. "Bunu bir başkası öğenirse seni öldürürüm ve ölüm şeklinde sana soy adın gibi Cömert olmam Doğa Cömert. Anladın mı beni?"

Hıhı diye mırıltılar çıkardım. Bulut bedenini benimkinin üzerine bırakmış tüm hareketimi kısıtlamıştı. "Evde kamera var mı?"diye sordu. Olumsuz anlamda mırıltılar çıkardım. Göğüs kafesim hızla inip kalkıyordu.

"Şşş, sakinleş Doğacık. Korkma."dediğinde sinirleri bozukmuş gibi gülmeye başlamıştı. "Seni tam şuanda öldürmem gerek biliyor musun?" Dediğinde nefes almam iyice güçleşti. Boştaki eliyle az önce gördüğüm bıçağı çıkarttı ve boğzamıma yaklaştırdı. Hafifçe gezdirdi ama kesmedi. "Hisset Doğacık. Paslı metalin teninde bıraktığı acıyı hisset. Siz benim abimi öldürdünüz! Benim yeğenimi öldürdünüz! Ve bende sizi öldüreceğim. Ama sizinkiler gibi kolay bir biçimde değil. Tadını çıkartarak..."

Bulut bunları dedikten sonra bıçağı yüzüme çıkartıp metalin sivri kısmını kulağımın yakınında küçük bir çizik olacak bir şekilde çizdi. Beni öldürmek istiyor ama bir şey buna engel oluyordu sanki. Açtığı çizik her nekadar küçükte olsa çok acımıştı. Kanın kokusu ve Bulut'un kokusu karışarak burnumdan geçince kusma isteğimi zorla bastırdım. Bulut kesiği açtıktan sonra bedenini üzerimden çekmeden dudaklarını kulağıma yaklaştırıp fısıldadı, "bana yardım edeceksin. Kasabanın tüm sırlarını bildiğini biliyorum. Yardım etmemen takdirinde seni öldürür konserveni buz dolanımda saklarım Doğa. Anlatabildim mi sana?"

🍂🍂🍂

BİTTİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİİ ANNEEEEEEEEEEEEEE!!!!!!!!!!!!!!!
SORULAR:
1- Sence neler olacak?
2- Kasırga hakkında ne düşünüyorsunuz?
3- Bulut, Doğa onun sırrını öğrendiğinde ona ne yapacak?
4- hikayenin gidişatı nasıl ilerleyecek?
Bölümü oylayıp yorum bıraktırsanız iyi günlerrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

13okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18