4. bölüm · SERİM
2
Merhabalarrrrr
Yeni bölümmm
Bu bölüm öncekine göre daha uzun.
Umarım seveceğiniz bir bölüm olur.
Şunu da söylemek istiyorum bu hikayede her bölüm yeni birileri gelebilir dikkat etmenizi öneririm.
İkinci olarakda bu hikayede geçen her bir cümle ilerisi hakkında ufak tefek ipuçları verebilirrr.
❤️🩹🫀🍂
İyi okumalarrr.
İnstagram; Ynmnisa11_11
Sabah uyandığım anda hızla yataktan kalktım. Yine klasiğim olan kahve yaptım kendime. Üzerimdeki beyaz tişörtü çıkarttım ve her görevin başında giydiğim koyu yeşil, bol tişörtü geçirdim üzerime. Kahveyi kafama diktim ve gözüm kulübenin önündeki motora takıldı.
DOSTUM BU ÇOK HAVALI DURUYO!
Ama tabi buna kardeşimle binmekte vardı...
Neyse oğlum dramatize yapmak yok.
Motora bindim ve yola çıktım. Aklımda milyon küsür düşünce vardı. Hangisine cevap arayacağımı bile bilmiyordum.
Nasıl bir plan yürüteceğim?
Bu aileyi özel kılan ne?
Neden dosyaları bu kadar az?
Daha bir ton soru var ama en önemlileri bunlar...
Motorun tekerleri uzunca bir süre asfaltın üzerinde süründü. Plan kurmalıydım. Çok zor bir şey olmasına gerek yoktu. Basit bir senaryo lazım bize. Hem Arda ya hem çevresine yakın olmalıydım. Arda ile arkadaş olamam aramızda 16 yaş var. Ama kardeşi ile olabilirdim. Arda bir kafede çalışıyor peki bu kafenin adı neden TENHA KAFE neden tenha…
(1-2 saat sonra)
Sonunda kasabaya gelebilmiştim. Geldiğim gibi şaşkınlıktan dona kaldım.
Burada yaşamak için iki sebebiniz var. Ya ruh hastasısınız ya da ciddi beyinsel sorunlarınız var. Bir dakika ikisi aynı anlamamı geliyor. AMAN BE ne bileyim ben anladınız işte.
Binalar çok büyük değil ancak binalar arası mesafe oldukça uzun. Çok bina yok. Binalar vahşet filminden sıçramış gibiydi. Nasıl anlatsam bilemiyorum ama bazılarının camlarında -kan olduğunu düşündüğüm- kırmızı bir sıvı ile oluşmuş sürüklenme izleri vardı. Sokakta gezinirken yerlerde bazı bölgede yoğun olarak duran kurumuş, yine -kan olduğu düşündüğüm- kırmızı sıvılar vardı.
Motoru yavaşça sürerek ilerlemeye devam ettim.
Bir ara dayanamayıp Motoru durdurdum ve indim.
Daha oturacağım binaya yaklaşmamıştım ama bu kırmızı şeyin ne olduğunu merak ediyordum. Binanın köşesinde duvarların içine çektiği bir şekilde duran kırmızı izlerden birine yaklaştım. Hafifçe eğildim ve kokladım.
Oha!
Gerçekten de bunlar kan!
Gerçek kan kokusunu o kadar iyi bilirim ki anlatamam. Hatta en sevdiğim koku bile diyebilirim. Ne yani bir katilden ne bekliyorsunuz favori kokuma çilekli sabun mu diyeyim ne diyeyim.
Merakımı giderdikten sonra tekrar motora bindim ve yine etrafı inceleyerek sürmeye devam ettim.
Biraz gittikten sonra bir evin penceresinde olan bir şey dikkatimi çekti. Pencerenin bir kısmında aynen şu şekilde bir sembol vardı
"˜krs˜"
Bu korsan ın imzasıydı. Onun az üstünde de benzer yazı tipiyle
"˜ky˜"
Yazıyordu. Bu kimin bilmiyorum ama korsanın adamlarından birine ait olduğuna emindim. Ne yani korsan buraya daha önce gelip burada bir katliam mı yaratmıştı. Cevapsız ve karışık sorulara +1 geldi hadi bakalım bu + kaça çıkacak.
Ama her şeyin elbet bir açıklaması vardır...
Gittim ve gittim yüzümde büyük bir hayranlık vardı ama her an birileri ile karşılaşabilirdim.
Biraz daha gittikten sonra nihayet kendi binama varabilmiştim.
Binanın önünde iki adam vardı. Adamlardan birinin beni görünce hafiften gözleri kısıldı. Adamların dış görünüşünden yaşlarını tahmin edecek olursak 30dan büyüktüler.
sanırsamkiiiiii biri Arda Cömert diğeri ise Kaan Solmazdı.
Gözleri kısılan adam beni iyice süzdü ardından yanıma doğru geldi.
"seni daha önce buralarda görmedim kimsin sen?" sesi oldukça sorgulayıcıydı.
Ters bir cevap verecektim ki frenledim. Masum çocuk taklidi bulut hadi koçum yapabilirsin.
"Abi şey ben buraya yeni taşındım da babamın attığı konum göre evim bu binada." AFERİN BANA DAKİKA BİR HATA BİR. Korsana az önce baba demiştim. Bu korsanın kurallarında altın harflerle kazınmış önemli bir kuraldır. "
Korsan kuralları madde:2
Korsana asla baba denilemez! Bu en büyük hatalardan ikincisidir.
Sıçış zili sanırsam çalıyor. Korsan akşam bütün gelmişimi geçmişimi bin beş yüz kere belleyecek gibimsi hadi bakalım. Ama yapacak bir şey yok dedik artık.
"Baban mı?" diye sordu arkadaki adam.
"Evet"
"Nasıl yani evi sen hiç görmedin o zaman." diye yeniden konuştu beni süzen adam.
"yani abi şöyle söyleyeyim babam önceden gelmişti. Evi satın alıp dekore ettirmiş. Eski evimden de bu kasabaya yönlendirdi beni. Çok sosyal bir insan değilimdir daha sakin ve az insanın yaşadığı yerleri severim o yüzdende burayı uygun görmüş."
"e yani sen evi ve kasabayı hiç görmedin ve kendi yaşayacağın evi seçmede sana bir söz hakkı tanınmadı öyle mi?" dedi arkadaki.
Ya bir dakika ya ne oluyor şuanda beni ne için sorguya tutuyorsunuz. Hangi hakla!
"abi babam benimle pek konuşmaz. Yani babamla geçen senelerde ettiğimiz bir kavga yüzünden sadece telefondan konuşurum o konuşmalarda çoğunlukla kavgalar olur." çok stres olmuştum ama stresin nedenini bilemiyordum. Ortamın değişik bir havası vardı.
"hangi kattasın sen?" diye sordu beni süzüp, süzüp bitiremeyen adam.
abicim ne istiyorsunuz dedektif misiniz salın beni gideyim ya ne uzattınız aaa!!!
"2. kat" dedim soğuk ve çekingen bir ifade ile
"hee sen o zaman bizim üsttesin." diye ani bir ses tonunu değiştirdi bay süzücü süzme peynir. Evet, bu ismi sevdim buna süzme peynir diycem. Bune kardeşim beni gördün göreli bakmadığın tarafım kalmadı. Hani namus, hani mahremiyet! Korkmaya başladım yani abi nereme baktığın belli değil kusuruma bakma ama yani ayıp.
"e-" BULUTT STOP! Ne yapıyorsun lan manyak salak beyin bir dur. Adamın evini nereden biliyon da konuşuyon hemen toparla. Son dakika golü ile olası bir felaketi önledik.
"Ee senin ev neresi ki abi?" diye toparladım.
"benim ev bu bina 1. kat evlat şimdi hatırladım ya kusurumuza bakma bir an hatırlayamadık."
"yok, abim ne kusuru." dedim pasif bir sesle
YAVHU ABİCİM BENİ Bİ SALIN AMA ARTIK! SÜZDÜĞÜNÜZ VE SORGULARINIZ YETMEDİMİ?"
"ya oğlum harbi kusura bakma o biraz temkinli yaklaşıyor yeni gördüklerine. Geçmişte bir takım olaylar olmuştu burada ondan kardeşini falan korumaya çalışıyor." dedi arkadaki adam
"sadece kardeşimi değil oğlum hepinizi gerçi hepiniz benim kardeşimsiniz orası ayrı." dedi süzme peynir
"abi sizin isimler ne" diye sordum çekingen bir ifadeyle.
"ben Arda, buda Kaan" dedi süzme peynir.
LAN BEN İKİ SAATTİR BAŞ DÜŞMANIM TARAFINDANMI SÜZÜLÜYORUM HASS... Daha büyük rezillik olamazdı... amannn çokta umurumda sanki. İki ay sonra tahtalıköyü boylayacak olan adama rezil olsam ne olacak sanki.
"tanıştığıma memnun oldum abi" sesimi hala utangaç çıkartmaya devam ediyordum.
Kaan "senin isim ne?"
"Bulut abi"
"Bulut... Bana nedense çok tanıdık geldi hem yüzün hem adın."
LAN NASIL NEREDE TANIŞMIŞ OLABİLİRİZ. İhtimalini düşünmek dahi istemiyorum ama acaba daha önceki görevlerde birilerini ziyarete gelip de benim tanıştığım kişilerden olabilir miydi ki? offffff abicim sen beni nereden tanıyorsun nasıl tanıyorsun ormanda yaşayan bir dağ ayısıyım ben. beni tanımıyor ol gözünü sevem tanımıyor ol noğğğlursunnnnnnnnnnnnnnnnnnn!!!!!!!!
"insan insana benzer abi, dünyada tek ben bulut değilim bir ton bulut adında insan var belki onlardan birine benzetmişsindir." diyerek toparlamaya çalıştım. Umarım yemiştir.
ya bir şey diyeceğim ben hani artık eve mi çıksam yol yorgunuyum kasabaya adım atar atmaz sorguya çekilmişim. Hani yetmez mi acaba.
"ya şeyden tanıdık gelmiştir sana Erenlerin üçüzü bulut ta vardı ya." dedi Kaan ardaya dönerek.
"he olabilir aslında" dedi arda Kaan a cevaben.
Ben eve gitmek için türlü türlü bahane ararken birden iki kadın göründü. Kaan Ardaya dönerek "ayça ile Ayçin de geldi hadi geçelim kafe ye artık sonra işler sıkışıyor." dedi. Arda başı ile onayladı. Tekrar bana dönerek
"bak bulut buralarda yenisin belki bir şeylere ihtiyacın falan olur çekinmene gerek yok burada çok kişi yaşamaz. Bir şeylere ihtiyacın olursa şuradaki kafeye gel biz dördümüzde orada çalışıyoruz çekinmene gerek yok."
"Tamam, abi sağ olun ama ben artık gerçekten eve geçsem çok iyi olacak"
Dedim ve motoru park edip binaya girdim.
Merdivenlerden çıkmaya başladım. İlk katta geldiğimde bir durdum ve Arda ile Doğa'nın yaşadığı eve bakakaldım. Yine onların karşı dairesinin önü kan reva içindeydi. Ben evi incelemeye dalmışken birden evin kapısı açıldı. Bir an neye uğradığımı şaşırdım ve ani ufak çaplı kalp krizi ile tekrar merdivenlerden çıkmaya devam ettim. Basamağa basacaktım ki boşluğa basıp ikinci ani ufak çaplı kalp krizini geçirdim bütün bedenim ile merdiven korkuluğuna yapıştım ve bir an için korkuluklarla bütünleştim. Arkadan gözlerini bana dikmiş bir çift göz hissediyordum fakat dönmeye yüzüm yoktu. Birden arkadan nazik bir kız sesi geldi;
"iyi misin?" sesi çok naifti. Şefkat ve umut doluydu. E bir tıkta endişeli. Bu sesin güzelliğini anlatmak için bir kelime bulamıyorum açıkçası. Ama şöyle diyebilirim ki o öldürdüğüm 3000 kişi arasında ilk defa böyle bir ses duyuyorum. Ses az önce peş peşe yaşadığım iki ani şok yüzünden hızlanan kalbimin daha da hızlanmasına neden olmuştu. İçimde garip bir duygu hissettim. İlk defa böyle bir duygu bedenimi sarıp sarmalamıştı. Ve bütün bu kelebek etkisi ufak ve naif bir kız sesi yüzünden miydi? Sanmam net başka bir şey oldu bende ya da çınar a mı bir şey oldu acaba. Yani abisi olarak ona olan bağlılığımdan ona bir şey olsa bende hissederim herhalde. Of beynim iyice ocağa döndü. Boşa gitmesin bari iki çorba falan karıştırın üstünde. Ne diyorum lan ben offff
Arkamı utana çekine döndüm ve anında gözlerim, dilim, ayaklarım, kollarım her uzuvum her tarafım, her köşem tutuldu.
Bu neydi lan böyle. Kestane rengi saçlar, tıpkı sonbahar gibiydi. Gözleri son baharda ağaçlardan dökülen sarı, turuncu, kırmızı yaprakların karışımından alev topu gibi parlıyordu. Gözleri kehribardı. Ama ne kehribar... Öyle güzeldi ki, gözlerine insan baktığı anda başka evrene ışınlanıyordu sanki. Kayboluyorsun o ihtişamın içinde... Dudakları kiraz kırmızıydı. Acaba ruj falan mı sürmüştü yoksa doğal rengi miydi? gelde düşün şimdi. Bir dakika ya ben neden bunu düşünüyorum. Kafam iyice karıştı.
İkimizde şaşkın şaşkın birbirimize bakıyorduk.
(Doğa'nın dilinden) o bana ben ona bakıyordum. Bakışları çok garipti. Ama yüzü çok tatlıydı. Koyu kahve saçları, normal bir erkeğin sahip olduğu saçlardan biraz uzundu. Saç uçlarında olan hafif dalgaları dağınık duruyordu. Belki de onu çekici yapan buydu. Gözleri aynı saçları gibi koyu kahverengi, ama nasıl bir renk çok yoğun duruyordu. Yüz hatları tam belirgin değildi. Çok yakışıklı bir yüzü vardı. Burnunun ucu hafifçe kızarmıştı. Dışarısı soğuk muydu? Daha önemli soru bu kimdi?
"iyiyim sağ ol..." sesi çok çekingendi ama bir o kadar da tatlıydı. Sesi yüzü ile tam olarak uyuşuyordu. Yani hani bazen yüzü 20 görünüyor ama sesi 60 gibi çıkıyor falan öyle değildi. 20 yaşlarında görünüyordu ve sesi de 20 yaşındaki biri gibi çıkıyordu. Sesi duyunca içimde garip bir şeyler oldu. Farklı bir his, değişik bir duygu...
(Bulut'un dilinden) tutulan taraflarımı zorda olsa açabilmiştim. Bütünleştiğim korkuluktan kendimi doğrulttum ve o an kafamda bir yıldırım çaktı. Arka cebimde bıçağım vardı. Ya onu gördüyse? kızın dudağının renginin doğal olup olmamasını düşüneceğine cebindeki bıçağı görüp görmediğini düşün süper zeka Bulut. Önümü kıza döndüm ve uzun uzun süzdüm. yoksa.. Yoksa bu Doğa mıydı? OHA! bu doğa mıydı harbi! Ama yok be abi kardeş benzerler biri süzme peyniri gibi cıvık olupta öbürünün dünya güzeli olması biraz mantıklara aykırı. Biri Habeş maymunu biri ceylan...
BULUTT TOPARLA KENDİNİ. İyice kafayı sıyırdım ben.
Kızı iyice süzerken arkadan bıçağı iyice sakladım. Yere eğilmiş ayakkabılarını giyiyordu. Bıçağı iyice sakladığımdan emin olduktan sonra arkamı dönüp tekrar yukarı çıkmaya başladım. Tam çıkıyordum ki yeniden o tatlı ses "Bekle lütfen tanışalım" dedi. ya her ne kadar duygularım sömürülmüş olsa da bu kıza karşı gelemedim ve olduğum yerde yeniden donup kaldım. Yavaşça ona döndüğümde ayağa kalkmış ve kafasını kaldırarak bana bakıyordu.
Lan bende sazan gibi atlamış oldum gibi sanki. Dünden bu teklifi bekliyormuş gibi döndüm zank diye yanlış anlamasa iyi bari.
Elini bana doğru uzattı.
O an kalbimin atışının iyice hızlandığını hissettim. oyun olarak değil gerçekten bu kızdan utanıyordum ama niye.
"Ben Doğa" dedi birden ve o anda beynimden vurulmuşa döndüm. Hayır bu kızı öldürmek istemiyorum. Kestane saçları arasına kanlar mı karışacaktı.
Gerçi bana ne. Korsan eğer ki bunların öldürülmesini istediyse vardır bir bildiği. O yüzden acımak yok.
"Bende Bulut memnun oldum..." dedim utanarak
NE!? Ben bu kızdan gerçekten mi utanmıştım.
(Doğa'nın dilinden) eli elime değdiği anda bir garip hissettim. Neler oluyordu bilmiyorum ama içim bir hoş olmuştu. "şey buraya yeni mi taşındın?"
"evet" sesi yine utangaçtı. Benden mi utanıyordu yoksa herkese böyle miydi?
(Bulut'un dilinden) herkese yalandan utanırmış gibi yaparken bu kızdan utanmama sebep olan etken nedir öğrenmek istiyorum. Yani normal düz hiç bir özelliği olmayan bir kızdı.
Aslında şimdi fark ettim de. Bu kızı bir yerden tanıyor gibiyim. Sanki daha önce gördüm. Kimsin sen ya. Doğa cömert...
Doğa adında daha önce çok iyi hatırlıyorum toplam 4 kişi öldürmüştüm. 3000 kişi arasından sadece 4 tane doğa ismi olması evet şaşırtıcı. Ama dörttü. Doğa Cömert ile birlikte 5 olacak...
Gözlerimi gözlerinden alamıyordum. Sanki ensemde bir kilit tuşu vardı da birisi ona basmıştı ve bende o yüzden bu kızın gözlerine kilitlenip kalmıştım. Ne yaptın kızım büyü müyü mü yaptın bana?
"pek konuşkan birisi değilsin sanırım?"
Sözleri ile beni çözmeye çalışıyordu. Doğa ya bakmaktan uyuşan beynim sağ olsun şu anda her şeye geç ve kısa cevap vermeme nede oluyordu.
"ya şey aslında biraz utangaç bir insanımdır da... Şey ben artık eve gitsem biraz yorgunumda."
Bu yalanlar sayesinde cehennemden VIP bilet ayırttım kendime ama daha çok yalan söyleyeceğimden birkaç tane daha bilet alabilirim yanıma isteyen var mı?
ne yorulması birader. Senede maksimum 4 ay pinekleyebileceğim sıcak olduğunu düşündüğüm evi gezecem. Ve birazda pinekliyecem merak ediyom acaba korsan bu evde bana ne sürprizi yapacak.
"tamam, sorun yok bir şeye ihtiyacın olursa şurada bir kafe var TENHA KAFE diye oraya gelebilirsin abimlerin kafesi orası bende oraya gidiyorum. Bir şeye ihtiyacın olursa çekinmene gerek yok."
"Ne çekincem lan ben" demek çok istiyorum ama diyemiyorum... OFFF bu kız neydi lan böyle ya. Neresine baksam ayrı bir güzellik fışkırıyor.
Oturup saatlerce onunla konuşmak istiyordum ama ne kadar erken eve gitsem iyi olacaktı karnım karıncalanmaya başlamıştı. Ne oluyordu bana böyle?
Önce utanmalar, sonra kekelemeler, kilitlenip kalmalar, iki saat boyunca önce sesini sonra da yüzünü övmeler... Hayırdır oğlum? LAN UBULUT KENDİNE GEL! Altın kurallar oğlum unutma korsan kuralları. Korsan gelmişini geçmişini belleyecek oğlum yapma unutma toparla kendini KENDİNE GEL BEYİNSİZ İMALAT HATASI KENDİNE GEL!
Altın kurallar ile korsan kuralları farklı şeylerdi o konuya şimdi hiç girmeyeceğim.
"Şey tamam teşekkür ederim. Senin abin kimdi bu arada yani merak ettim de az önce binaya girerken iki adamla karşılaştım da onlardan birimi diye merak ettim..." ne diyorum lan ben ama neyse en azından o güzel sesini bir daha duyacağım.
BULUT!!!!!!!!!!! AZ ÖNCE KENDİNE KIZDIĞIN DURUM NEYDİ? PEKİ, ŞİMDİ NE DÜŞÜNÜYORSUN? HAY BEN SENİN 1500 KEZ BULUT 1500...
"Arda yanındaki de Kaan abi sanırım." ya nasıl bu kadar rahat konuşup takılıyon kızım ben burada kırk kez şekil değiştirim karnıma kramplar girdi...
(Doğa'nın dilinden) sesim nasıl çıkıyor hiç bir fikrim yok ama tek bildiğim şey onun büyüsüne kapıldığım. Anlatacak kelime bulamıyorum. Gözüm bol koyu yeşil tişörtüne kaydı. Bu tişört ona çok yakışmıştı. Tişörtünü iyice süzdükten sonra bu sefer gözlerim omuzlarına kaydı. ehehe yakışıklı bir çocuktu ama acaba buda diğerleri gibi sadece kendi çıkarlarını mı düşünüyordu. Umarım öyle değildir.
Bol giyinmesi dikkatimi çekmişti aslında. Yani abimden biliyorum. O da sürekli boy giyinir çünkü kendi vücudunu çok beğenmez. Yani kaslarını az bulur ki katılıyorum. Ama Kaan abi ise tam tersi. Sürekli dar giyinir çünkü kendi vücudunu çok beğenir ki buna da katılıyorum.
Bulut'ta kendini beğenmediğinden mi bol giyiniyordu yoksa kendine yakıştırdığı için mi? aman bundan bana ne ya...
"evet, öyleydi Kaan abi vardı yanında." dedi aynı utançlıkla. Benden utanmasını istemiyordum. Samimi bir şekil de sohbet etmeye çalıyordum. Başım ağrımaya başlamıştı çünkü kendimi sanırım baya kasmıştım... Ama kasmayıpta ne yapacağım bu ne ya kimsin sen be çocuk? Nereden çıktın böyle? Niye bu kadar tatlısın? Nasıl bu kadar tatlısın?
(Bulut'un dilinden) karnıma giren küçük ağrı sancıya ulaşıyordu. Bana bu kadar acı çektiren neydi?
Karın ağrısı yetmezmiş gibi birde hafiften kalbimin sıkıştığını hissediyordum. Ne oluyordu ya! Neden, neden 15 senedir hiç çekmediğim acıları 5 dakika içinde yaşıyordum?
Bakışlarının omuzları kaydığını fark ettim. Derin düşüncelere dalmış gibiydi. Omzuma bakarak mı?
"Meyse ee sonra görüşürüz. E şey Bulut bir şey daha sora bilir miyim?"
"Tabi"
"Kaç yaşındaydın sen?"
Yaşımım gerçeğini söylesem mi? söyleyeyim ya ne olacak.
"20 sen?"
"19"
"Hımm"
Gülümsemişti. Kocaman hem de. Bu güzellik gerçek mi? bu gülümseme, güzellik yapma Doğacık çok tatlışsın ama hakkını vermek lazım.
(Doğa'nın dilinden) gülümsüyordu. Gülümsedikçe hislerim değişiyordu. Gülümsediğinde ağzının iki yanında küçük birer gamze oluşmuştu. Bu da yüzünün tatlılığını çok deli arttırmıştı. Ya neden bu kadar tatlı gülüyordu. Boyunun uzunluğu yetmezmiş gibi birde birkaç merdiven basamağının üstünde duruyordu. Boyunu da çok merak ediyordum ama sormaya çok utanıyordum.
"şey şimdi gitmem lazım da sende biraz dinlenip gel lütfen hem seni diğerleriyle de tanıştırırım."
(Bulut'un dilinden) diğerleri ile ne kadar çabuk tanışıp kendimi onlara ne kadar çabuk ısındırırsam o kadar iyiydi.
"bakarım ya bilemiyorum belki gelirim belki gelmem. Utanırım ben biraz öyle daha önce hiç arkadaşım falan olmadı. Pek şey yapamam"
"tamam, o zaman bir saat sonra ben arkadaşlarım buraya geleyim ve seni alıp gidelim olur mu?"
"ya şey gerek yok aslında of tamam bir saat sonra şuradaki kafeye gelirim. Oldu mu?"
"tamam"
Sesi çok samimi çıkıyordu ve karşı koymanız imkânsız...
🫀🫙
Nihayet Doğa'dan kurtulup evime çıkabilmiştim. Şayet bir süre daha o güzelliğe maruz kalırsam ufak bir evrim geçirebilirdim. Kız resmen bir büyüydü.
Evin önüne geldiğimde öncesinde bir duraksadım. Derince bir nefes aldım. İçeri de beni her şey bekliyor olabilirdi. Buna aniden beni konfeti ile karşılayabilecek olan korsan da dâhildi.
Adamın garip huyları vardı. Tatlı bir adamdı aslında. Huyuna gitmeyi iyi bilmen lazım sadece. Ama bakın var ya adamın gözde kişisi olun ya da sadık bir şekilde adamın emirlerine uyun. Adam sizi kral gibi yaşatıyor. Ormana adam hat bağlattı, sırf kardeşim için en kalitelisinden hastane yatakları aldı, en kaliteli ürünleri bizler -seri katilleri- görevlerdeyken kulübelerimize yerleştirir falan filan işte daha niceleri...
İçim de anlamsız bir duygu ve korku vardı. Aklım karışmıştı birazda. o kız neydi öyle ya! LAN NE DİYORUM BEN BE! İki ay içinde tahtalıköyü boylayacak zaten...
Sizlere bir sinir hastası olduğumu söylemiş miydim?
Bir keresinde, bir ailede manyak sinir olduğum bir adam vardı. Adamı öldürürken döverek işkence yöntemini seçmiştim ama adam tek yumrukla yere kan reva içinde yatıp can vermişti. Sırf ona olan öfkemi atamadığımdan ötürü aynı gün içinde bıçağı alıp kendime saplamıştım. Ama kendi kendime ilk yardım denen illeti yapıp kurtulmuştum... Saçma bir gündü ama o adamın gözünü oymak istiyordum...
Kapıyı açıp içeri girecekken kalakaldım. Adım atmak için ayağımı kaldırmaya çalıştım ama bir gıdım kıpırdatamadım. Bu ev o evdi...
Çocukluğum, abim ve annem olan o evdi. abimin acı dolu feryatlarının yankılandığı annemin gözleri açık ve rengi esmerden griye dönerken hiç kıpırdamadan soğuk fayansın üzerinde öylece yattığı evdi. Çınar'ın doğduğu evdi sanki... Birebir aynısıydı ama burasının orası olmadığını biliyordum.
İçeri girdiğiniz gibi sizi bir portmanto karşılıyordu. Kahverengi ile bej renklerindeydi. Annemin neredeyse her sabah tozunu aldığı fortmanto... Portmantonun hemen karşınsın da bir mutfak. Ne çok büyük ne çok küçük... Orta boylarda bir mutfak sol tarafta salon ile mutfağı bağlayan duvar var ve o duvara dayatılmış bir adet kestane ağacından yapıldığı belli olan bir ahşap yemek masası vardı. abimle oturup saatlerce konuştuğumuz gülüştüğümüz o masa. Moralim ne zaman bozuk olsa bana sözde özel tarif olan sandviçinden hazırlayıp birlikte oturup yediğimiz masa... Masanın karşısına tezgâh, buzdolabı, fırın, bulaşık makinası vb. beyaz eşyalar var. Annemin özene bözene yemekler yaptığı tezgâh...
Ayaklarımı zorda olsa bir nebze hareket ettirebilmiştim. Salona doğru ilerledim. Ve yine aynı şekilde donup kaldım bir elim ile kapı pervazından destek aldım. Gözlerimin ucuna gelen ve kirpiklerime takılan gözyaşları onları tutmam için kendimi toparlamamı bekleyemeden yanağımdan süzülüp çeneme doğru kaydı.
Açık kahverengi koltuk takımı... Üçlü koltukta hep abim ve ben otururduk. abim sürekli benimle uğraşır, benimle oyunlar oynardı o koltukta... Tekli koltukların birinde ise annem otururdu hep. Diğer tekli koltuk ise hep boş kalırdı. Gelmezdi ama nadiren ayda yılda bir gelen teyzem otururdu oraya... Teyzem abimi pek sevmezdi. Ona yaklaşmaz yanımızdayken beni ona yaklaştırmazdı. abim sinir ve öfke ile bakardı ona hep. Yine bunu da sonradan anladım. Meğer teyzem sadece beni koruyormuş. Gerçekleri annem gibi oda biliyormuş...
Üçlü koltuğun tepesinde anneme yaptığım bir resim çerçeveletilip duvara asılmıştı geçmişte. Resim aynı yerinde duruyordu şimdide. Sertçe yutkunmaktan başka bir şey yapamadım. O resmi son gördüğümde üzerinde abimin sıçrayan kanları vardı. Duvara atılan her bir taşla sallanıyordu ve isabet eden her bir taşta ise üzerine biraz daha kan sıçrıyordu...
o görüntüler aklımda tekrar tekrar oynatılan bir video misali dönüp duruyordu. Saniyesi saniyesine hatırladığım anılar her milimiyle her salisesiyle aklımdaydı. Unutmuyordum. Her ne kadar çok istesem de hayatımdaki hiç bir anıyı hiç bir saniyeyi unutamıyordum.
Bir bakımdan bu yüzden korsanın sağ koluydum. Bu nesilden nesile devam eden bir seri katillik düğümüydü. Kimse çözemezdi. Bu olay korsanla başlamadı aslında korsan da devraldı bu birliği ondan öncede 2 kişi varmış onların lakapları ise pars ile Kasırga'ydı. Pars bu devrimin kurucusu, kasırga onun kız kardeşinin oğluymuş. gerçek isimleri parsın barlas, kasırganınki ise tayfun du. tayfun namı diğer kasırgadan sonra korsan devralmış işte. korsanın gerçek adını bende tam olarak bilmiyorum henüz. ama korsan hakkında tek bildiğim şey 16 sene önce yaptığı büyük bir hata ve anında uğradığı ihanet yüzünden tüm dünyada tanınmış olmasıydı. kendini hızla maskesi ile birlikte o derin karanlık ormanın bir yerlerine gizlemiş ancak neresi olduğunu yine bilmiyorum.
evde dolanmaya boğazımdaki ağır yumru ile devam ettim. arka odalara doğru ilerledim. abimin odası olan kısmının kapısı kapatılmıştı. eskiden olduğu gibi buraya giriş yasak olmalıydı. her görev evinde olduğu gibi. kendi odam olan yere gittim. çok şükür ki burası değişmişti. daha genç ve bana uygundu. sade ve daha çok gri tonlarında. odanın ortasında sağında ve solunda boşluklar kalacak şekilde yerleştirilmiş bir yatak. yatağın ayak ucundan 1 metre uzakta bir çalışma masası. yatağın sağında pencere vardı. solunda ise büyükçe bir aynalı gardolap.
boğazımdan giden yumru ile birlikte gardolaba ilerledim. içini açtım ve yine çeşit çeşit farklı kıyafetler vardı. her görev evinde olduğu gibi... derince bir nefes çektim içime. koyu yeşil olanlardan birini aldım ve üstümü değiştirdim. altımada ev içinde daha rahat olabilmek için açık gri ve bağcıklı bir eşofman geçirdim. yatağın üstüne attım kendimi.
yine her görev evinde olduğu gibi yumuşacıktı. telefonumu çıkarttım. saat 9.07 ydi. korsan en geç on da evde ol demişti ben daha erken gelmiştim her zamanki gibi. korsanı aramak için tuşlara bastım. burada da postalaşamazdık herhalde.
"bulutçuk? diye açtı telefonu çok bilmiş beyefendi.
"patron eve vardım." dedim olabildiğinin en sakin ses tonuyla.
"arayıpta patron diye karşılamandan anladım. şimdiye dek kimlerle tanıştın?" kibir yumağı egolu herif yine aynı şaşırtmayan ifadeleri ile sunar... ne diye karşılamamı bekliyor acaba? aşkım mı diyeyim yani onu mu istiyo anlamış değilim. ama gerçi aşkım dememi istemeyecek kadarda alımlı bir beyefendidir kendisi hakkını yemeyeyim şimdi. geçen senelerde kendisine beyefendi veya bugün çok iyi görünüyosunuz diyen 5 kadını öldürtmüştü bana hepside mağza çalışanlarıydı. hayır adam kadın işini yapıyor ne yapacak?
"doğa, arda, kaan ile tanıştım. ayçin ve ayçayı sima olarak gördüm. ancak hangisi ayça hangisi ayçin tam olarak bilmiyorum. onlarla bir muhabbetim olmadı." dedim yine en sakininden şayet arka tarafta gözüm seyiriyordu.
"patron..." dedim çok sakin, utanç ve korku dolu bir ifade ile.
"ne var bulutçuk?" diye hafif sert ama alaycı tonla karşılık verdi. bu ifadesiz olduğu anlamına gelir.
"patron ben bir hata yaptım..."
"biliyorum ama devam ettir. en mantıklı açıklamayı yaptın şuan için şayet başka birşey söyleseydin anlaşılabilirdi. beni önceden tanıyorlar."
NE!? OHA KORSAN IN YARIM BIRAKTIĞI BİR İŞ Mİ VARMIŞ? bir dakika buna şaşırmaktansa üzülmem gerek. çünkü korsan olacak kibir yumağı sadece tehlikeli işleri pas geçer yada yarım bırakırdı. hem o penceredeki korsan ın imzasından bir haltçıklar döndüğünü anlamalıydım.
"emredersiniz patron."
"yol yorgunluğunu at ve hızla aşşağıya in dinlenmek için süren maksimum yarım saat ardından aşağıda yağız seni bekliyor. tolantı bitti." dedi ve kapattı. yağız... demek bu görevde yardımcımız yağız ha? vay anasını izleyen ve gözlemleyen kim acaba? onu daha çok merak ediyorum.bu beni izleyen kişi genelde dosyadakilrden biri oluyor. ama bakıldğında tek kardeşi olmayan kişi kaan. ama kaan da olabilirmi diye düşünüyorumda. sanmam ya. onda katil olabilecek tip yok. hem korsan ın kriterlerine de uymuyor. ama bakıldığında kimse kardeşini körü körüne ateşe atmaz herhalde bence sanırsam. atarlarmı acaba? ayy birde bizim süzme peynir çıkarmış gözlemci ne gülerim lan kendime...
düşünceler böyle akıp gidiyordu. kendimi akışa bıraktım. derin bir nefes aldım. evde bir koku vardı. en sevdiğim, en sevdiğimiz koku çınarın en sevdiği benim en sevdiğim koku. yasemin kokusu. her tarafımı sarıp sarmalıyordu şuanda bu koku. iyi de nereden geliyordu? yataktan zar zor kalktım. şahsen bu kokunun benim üstüde uyuşturucu etkisi vardı. bence bu koku doğa nında sevdiği bir kokuydu. sevmese bile ona yakışan bir koku. parfümünün kokusu gelmişti burnuma merdivenlerdeyken. yasemin kokuyordu buram buram. gözüme direk 5 yaşındaki çınar ile 15 yaşındki bulut gelmişti. etrafta koşuşturup yurdun demirlerini kaplayan bu eşsiz çiçeklerden topluyorduk...
tonlarca anı gizliydi bu kokuda. her zerresinde buram buram geçmişim ve güzel mutlu günlerim vardı. odamdan çıkıp mutfağa, kokunun geldiği yere, doğru yürüdüm. birden mutfakta tezgahın üstünde gördğüm şeyle dona kaldım. daha yeni yakılmış olması muhtemel olan bir tütsü yanıyordu. yasemin kokulu... iyide eve hiç kimse girmemiştiki.
tütsünün yanında birde not vardı. notu alıp okumaya başladığımda içime su serpilmişti.
bulutçuukkkkk!
ben yağız bulutçuk buradaki yardımcınım sen gelmeyince ben ufak bir sürpriz yapayım dedim.umarım seni korkutmamışımdır. seni aşağıda bekliyor olacağım gecikme olurmu:)
offf bir yakamı salın iki dakika rahatça dinlenemeyecekmiyim. ama anlaşıldı. ben bunların hepsi ile tanışıncaya kadar rahat yok en iyisi artık kaçınılmaz sona gitmek...
(10 dakika sonra)
kanlı merdivenleri aşıp binadan çıkabilmiştim. yürüyordum ama nereye ideceğim hakkında pek bir bilgim yoktu. bir den ileride bir polis aracı gördüm.
seri katil ve polis gerçekten karşı konulamaz ikili. ama ilk değil korsan sağolsun her polisten kurtulabilmiştim...
tam yönümü değiştiriyordum ki arkamdan duyduğm sesle hafiften duraksadım.
"Heeyy! delikanlı yön değiştirme gel bu tarafa bakayım sen!"
haasss...
etrafıma bakındım benden başka yön değiştirmiş olabilecek biri yoktu. daha doğrusu şuanda koskoca alanda BENDEN BAŞKA KİMSE YOKTU. ben ve polis... seri katil ve polis sıçış zili kulaklarımı zonklatırken arkadan aynı kişi tekrar konuştu.
"aslan parçası çevrene bakınma sana diyorum!"
arkamı döndüm. olabilenin en mal, en saf bakışımı attım. gözlerimi kocaman açtım dudaklarımı hafifçe küçültüp yanaklarımı tombullaştırdım.
hani yaramazlık yapan bir çoçuk siz kızmayın ona diye en masum bakışını atar ya size. heh işte aynı bakışı takındım yüzüme.
iki elimin işaret parmaklarını göğsüme döndürerek oldukça şşkın bir şekilde sesizce mırıldandım. "ben mi?"
'hı hı' demedi ama o ağır kafa sallayıştan çinden o iki heceyi geçirdiğine emin olmuştum.
korkuyla yutkundum. içimden çok derinlerden bir ses kendi ecelime doğru yürüdüğümü söylüyordu. o sesin alnından öpeyim o demese ben anlamıyordum çünkü.
"yaklaş yaklaş bakayım abisi." dedi aramızda 10 adımlık bir mesafe kalmışken.
5 adım daha attım. "e-efendim abi?" dedim kendimi zorlayarak. ecel terleri döküyordum. hava eksi bilmem kaç derece benim kıçım yandı burada.
"kimsin sen?" dedi sert soğuk ve kınaycı bir ifade ile.
"b-bulut abi şey yeni..." durdum ve yutkundum bu noktada "yeni taşındım da buraya..." diye tamamladım zorla kendimi.
"heeee!" dedi en başta samimi bir şekilde. başımdan aşağı rahatlama suları döküldü bir an için derken aniden yüzünü yüzüme yakın hissettim. nefesi yüzüme vuruyordu. anlık olarak 1 saliselik gözlerimi kapattığım anda neler olmuştu. idrak etmem için biraz süre abicim.
çok pis gerildim şuan. lan ben öldürmeden önce korkutayım dediğim adamlara böyle yapıyordum onlarda bu kadar korkuyorlarmıydı lan. abbooowwwwwwww bir daha yapmasammı diyecemde benim amacım korkutmak. off bu ne biçim düşünce akışı. ey gidi gerilim insancıklara neler hissettiriyogresen.
nefesi hala yüzüme vuruken fısıldadı "yoksa..." durdu. gözlerimi hafifçe araladım. yüzünü yüzüme yaklaştırmış, koyu kahve gözlerini hafifçe kısarak benim gözlerime dikmişti. "yoksa sen..." diye tamamlayamadığı cümlesinin sonuna ufak bir ekleme yapmıştı.
ama bu pozisyon hiç hayra alamet bir pozisyon değil. polis abem yapma paçalardan salacam şimdi.
"yoksa sen..." diye bir daha tekrarladı o gerilime gerilim katan iki kelimeyi.
BEN NE ABİCİM YOKSA BEN NE! ÇILDIRTMAYIN İNSANI. BAK VARYA ŞİMDİ SİLAHI ÇIKARTIP OLMAYACAK YERLERİNE SOKACAĞIM ABİCİM OZAMAN GÖRECEKSİN BEN KİMMİŞİM!
diye ani yükselişimi içimde tutmak zorundn kalmıştım. adam yüzünü hafifçe yana eğerek hala beni süzüyordu. ama harbi çok yakın duruyorduk. yani dışarıdan gören birisi bizi çok yanlış anlayabilirdi.
"yoksa sen korsanın adamımısın?" diye nihayet sonu gelmeyen o cümleyi tamamlayabildi. ama sani tamamlamasa daha iyidi. ne bok yiyecektim şimdi...
korsan tanınan bir katildi. kime sorsam bilirdi. ama bu benimde bilmem gerektiği anlmına gelmiyordu. "korsan kim abi?" diye sordum anlamaz bir ses tonuyla. yüzünü yüzümden nihayet uzaklaştırmıştı.
"korkma bulutçuk." dedi durdu. LAN BU YAĞIZ MIYDI? "şakkaaa!" dedi alaylı ve korkutucu bir sesle. hay senin şakana ben.
"yağız ben. fırtına değilmisin oğlum sen?" diye en makul sorusunu sordu.
etrafa bakındım. fırtına benim lakabımdı. pars, kasırga, korsan gibi benimkide fıtınaydı. korsanın sağ kolu olduğumdan benimde lakabım vardı.
ama bu herif 40 lı yaşlarda. abi dediğime bakmayın dede desem yeridir bu herife...
"evette abi sen kaç yaşındasın bu ne korsan senden genç duruyor." korsan beyefendiler 54 yaşındalar bu arada.
"seri kati olmak istemiyorum birini öldüremem oğlum ben."
"abi... sen polissin..."
lan bu ne biçim iş öldürmekten korkan polismi olur?
"dimi hiç sorma valla benimde aklım bin karış havada işte. kan tutuyor da beni biraz korsan bey patronum sağolsun biraz acıdı bana benim karım ilgileniyor işlerle daha çok" dedi. lan beynim yandı iki yumurta kırın bari üzerine kahvaltı yapalım...
"ABİ SEN POLİSSİN nasıl kan tutyor seni. sahtemisin yoksa? nesin lan ne!" diye ani bir yükseldim ama bunu bende beklemiyordum abi helal et.
"yokla ne sahtesi komiserim ben hemde ama işte kimse fark etmeden görevlerde kansız yerlerde duruyorum."
yok yok bu herif beni sınıyor herhalde!
"abim sen beni sınıyormusun şuanda?"
"evet" dedi ve güldü. ardındanda bu dediği ile birlikte bendeki kayışlarda caaarrrrrrrrt diye kopunca birden ellerimle yakasına yapıştım.
"lan dur manyak biri görücek." diye çırpınıyordu. kısacık da bir şey di zaten ben bu hıyar itten daha uzundum. kısa olduğu kadarda zayıftıda. kolayca ayaklarını yerden kestim ve gerekli açıklamayı yaptım.
"lan yağız bana bak hıyar herif. çubuk kraker gibi bir şeysin. seni bu şekilde kendi ellerime asar öldürürüm. karşında oyun arkadaşın mı var lan burada!" diye en sakininden kükredim. anında buz kesildi ve başı ile onaylamaktan başka bir şey yapmadı.
"rozetini göster" dedim sertçe.
ikiletmedi. millete böyle korku salmayı seviyorum ya. hatta bazıları var adımı duymları yetiyor. korsanın adamlarından çoğu, beni bilenler işte, korsandan çok benden korkuyorlar.
yağız cebinden bir adet bakır renkli rütbe rozetini çıkarttı.
geçmiş katillerden yani başkan katillerden kasırganın ayarladığı bir sistem vardı. rütbe sistemi. bir rütbeden diğerine geçebilmek için ise bazı sınavlardan geçmeniz gerekiyordu. o sınavı geçene kadar olduğun rütbede kalıyordun.
en alt rütbe yani 1. rütbe eğitim aşamasında olduğun anlamına geliyordu. bu rütbenin rozetinde kep takmış bir bıçak vardı .
onun bir üstü yani 2. rütbe katilin yardımcılığını ve gerek korsanın söylediği şeyleri katile ileten kişiler oluyor. rozetinde bir adet güvercin vardı.
onunda bir üstü 3. rütbe katili gözetleyen kişi yani her görevde dosyası olanlar ama korsanın adamı olan kişi. korsana katilin yaptığı her haltı en ince detayına kadar ileten kişiler oluyor. bunların rozetinde ise bir adet güneş gözlüğü vardı.
onunda bir üstü 4. rütbe yani benim olduğm rütbe katillik rütbesi. bunun rütbesinde bir adet bıçak oluyordu.
ve en üst rütbede 5. rütbede korsan oluyordunuz. bir tek 5. rütbeye geçerken sınav yok. 5. rütbeye geçiş şöyle oluyor. korsan tutuklanırsa, yada ölürse yada mesleği bırakmasını gerektirecek herhangi bir unsur yaşarsa onun yerine her yıl 11. ayın 5 inde tekrrdan seçtiği sağ kolu geçerdi. ben şuada toplamda 4 kez üst üste korsanın sağ kolu olarak seçilmiştim.
yağız 2. rütbede gözüküyordu. "tamam numaranı ver ve her zaman hazırda dur." dedim en sert ifademle.
yine ikiletmedi. çevrene böyle korku salacaksın işte ehehe. "eşim dedin. odamı korsan ın adamı?" dedim yine aynı sertlikle bir yandanda çevreye bakınıyordum.
"adamı değil yani adam olamaz benim karım adam olsa ben gay olmuş olu-" diyorduki tekrar bir elim onun boğazını sıkınca cümlesinin devamını getiremedi. gözlerimi en sertinden gözlerine dikmiştim. "pardon abi..." dedi utangaç bir ifade ile.
"adam ol son uyarım!" diye tekrar uyarı hatırltmasını yaptıktan sonra kasabada dolanmaya devam ettim.
heryer aynıydı. bazı camlard krs ve ky şeklinde imzalar vardı. o sırada gözüme başka bir imza ilişti.
ksrg
bu kasırganın imzsıydı. vay aanasını ne kasabaymış. ama benim elimden kurtulamaz.
biraz daha yürüdükten sonra görüş alanıma o malum kafe göründü.
tenha kafe
içeri doğru göz ucuyla baktım.
sabah tanıştığım herkes oradaydı. doğa, arda, ayça, ayçin ve kaan birde farklı tanımadığım benim yaşlarımda bir adam vardı. içeri bakınmaya devam ederken birden kafe nin kapısı açıldı.
"bulut! hadi gel sende." dedi. evet gelen doğa ydı.
"e-eeğ şey..." gevelemeye başladık yine buyrunuz. neden utanıyordum ki şuan?
"ne ee ne şey hadi gel söz vermiştin zaten."
evet evet söz vermişti. canım ağzım öpeyim ben ağzımı. cannnımmmmm ağğzzzımmmmmmmmmm.
"eh iyi peki ozaman..."
kafenin girişine doğru çevirdim adımlarımı. oda bakışlarını içeriye çevirdi ve içeriye doğru seslendi.
"abiii! bakın kim geldi..."
arkadan kaan ın kafsı göründü. "hoş geldin delikanlı bu kasaba biraz kanlıdır ama korkma seni kesmeyiz burada." dedi kaan en alaycı tonlama ile.
abim siz beni değilde ben sizi keseceğim hadi hayırlısı.
gülerek karşılık verdim. kafeden içeri girdim. kasa bölümünde ayçin yada ayça olan kızlardan biri vardı. kaan doğa ve benim yaşlardaki erkek masaları hazırlıyorlardı. doğa arkalara doğru gittiğinde ne yapacağımı bilemez halde kapının önünde kalakalmıştım. Napabilirdim ki?
şimdiye dek sadece korsanın emirlerine uymuştum. LAN Bİ DAKİKA. korsan ı baba diye kaydetmedim.
telefonumu çıkarttım. mesajlaşma bölümüne girip ismi değiştiriyordum ki doğa yanımda belirdi.
ışınlanmayı mı buldun kızım. ben bu kadar hızlı ve sessiz olamıyorum.
irkilerek kafamı telefondan kaldırdım.
"gelsene seni eren le tanıştırayım. yoksa sen burada yosun tutacaksın." dedi. yavaşça gülümsedim çünkü haklıydı. sanırım eren benim yaşlarda ve benim daha tanışmadığı elemandı.
doğanın dediği gibi onu takip ettim ve benim yaşlarımda olan o erkeğin yanına gittik.
Evet, bu erendi...
Eren; "bu kim sen şu yoksa Arda abinin bahsettiği yeni çocuk musun?"
evet canikom yeni çocuğum ben. yeni doğdum. yeni çocuk ne lan!
"yani yeni çocuk derken eğerki yeni taşınan birindense kastınız evet buraya tam tamına yarım saat 38 saniye önce geldim. ancak Arda dediğiniz kişi benim tanıştığım kişilerden birisi olan kişi ise ancak bu gün buraya başka birisi de taşınıyor ise onun bahsettiği 'yeni çocuk' ben olmaya bilirim."
kısa ve öz bir konuşma yaptığımı düşünüyorum iyi günler.
ne diyorum lan ben. utangaç gözükmeliydim. ama haksızmıyım şimdi?
evet haksızım...
Doğa, ikimiz arasında süren ve yersiz saçma olan bu süpper(!) iletişime nihayet müdahale etti.
"ehheeh evet erencim. bulut..." dedi. ulan kıza bak be benim yerime utandı. puhahahah ulan bunlar iyilik meleği. bunlar mı zor olacaktı korsan. puhahah! ya nasıl o kadar ünlü kişiler, yani benim patronlarım burayı tamamlamadan bırakıp gittiler. çok kolay lan bunlar...
"bulut ben biraz garip bir tanışma oldu.." dedim utangaç ifademi yüzüme takarak.
"memnun oldum kusura bakma bende biraz güven problemi varda.." dedi eren. oda utanmıştı.
"sorun yok." dedim olabilenin en sakininden.
"vayy demek bulut ha. havalıymış..." bu noktada bir durdu eren. yüzünde hafif bir hüzün ifadesi vardı.
doğa bana doğru yaklaştı. yaklaşmasa daha iyidi sankimsi çünkü tam o anda kalbime yeniden bir sızı doldu. doğa'nın parfümü yasemin kokuluydu... ve yasemin kokusu çınar ın kaldığı yerdi benim için. o çınarın kaldığı yeri krdeşimin en sevdiği koku ile donatmıştım. her çınarın yanına indiğimde çevrem o koku ile dolardı... ama şimdi... şimdi burada öldüreceğim kişiden yine aynı kokuyu almak içimde minik bir kıpırtıya yol açmıştı.
vede bişey farkettirmişti:
doğa ya karşı içimde garip bir duygu oluşuyordu ama... am henüz o duygunun adını koyamıyordum.
garip bir duyguydu. hani derler ya karnımda kelebekler uçuşuyor falan onun gibiydi. anck ben içinde renkli kelebekler besleyemeyecek kadar karanlık ve sert birisiyim. benim içimde yaşyacak tek şey ya siyah güve kelebekleri yada kara sinekler...
(YAPAY ZEKA TARAFINDAN ÜRETİLMİŞTİR!)
doğa erene yandan ufak bir bakış attı. eren işine geri gönmüştü. doğa bana sadece benim duyabileceğim br ses tonuyla;
"erenler normalde üçüz kardeşlermiş ancak kardeşlerinden biri vefat etti. o vefat edenin ismide buluttu. o o yüzden şuan böyle ama sen kafana çok takma. araları pek iyi değildi zaten." dedi.
vay anasını olaya bak beynim yandı.
"doğa bir şey sorabilir miyim?" dedim en meraklı yüz ifademle.
"tabi." diye karşılık verdi en samimi haliyle.
"buraya ne oldu?" diye sordum birden. öylece donup kaldı.
"abim anlatsın o daha iyi biliyor bende onun anlattığı kadarını biliyorum." dedi.
"tamam..." dedim hatırlamak istemediği şeyler var gibiydi.
kafenin mutfak kısmı olduğunu düşündüğüm yerden arda çıkıp yanımıza geldi.
"oo bulut hoş geldin ne oldu bi sorun mu var? yardımmı lazım?" dedi arda.
"yok abi sağolun şey doğa çağırmıştıda beni ben ondan gelmiştim. herkesle tanışmak için falan. birde biraz kasabayı gezeyim dedim. binalar ve camları pek iç açıcı durmuyorda." diyerek toparlamaya çalıştım.
harbiden ben neden buradaydım. sadece doğa nın değimiyle buraya gelmiş olamazdım. olmamalıydım. lan ben doğru düzgün korsanın sözünü dinlemiyorum yarım saat önce tanıştığım kavanozlanacak bir kişinin tek bir cümlesiyle mi emir kulu olmuştum. noluyo lan!
"he iyi tamam doğa eren siz tanıştırırsınız doğuhan falan gelecekmi eren?" dedi arda.
"inan ki bilmiyorum abi." diye yanıtladı eren.
"doğa, dora gelecek mi?" diye bu sefer doğa ya sordu arda.
"ablasına sorsana ben nereden bileyim?" diye tersledi doğa.
"offff! ne biliyorsunuz ki zaten neyse hadi acele edin yetişemeyeceğiz yoksa." diye çıkıştı bu sefer arda.
gerçekten süper sonik ilişkileri var(!)
"bende yardım edeyim mi?" diye makul bir soru yönelttim.
"gerek yok da sen bilirsin yine." dedi arda.
tam o sırada kafe nin kapısı açıldı ve içeriye 15-16 yaşlarında genç bir erkek girdi.
arda birden sinsice gülümsedi. gülümsemesi iğrençti.
çoçuk yeni uyanmış olmalıydı. gözleri çapaklı ve yüzü çok malca duruyordu.
"mete!! nerdesin lan sen saat 1 oldu hadi!" diye alayla çıkıştı arda.
mete bumuydu e bu çok küçük lan.
"abi az önce saate baktım kimi kandırıyon sen saat daha 9 buçuk..." dedi mete en uykulu moduyla.
"eh iyi tamam erenle markete gidin hemen eksikleri alın doğa sende mutfağa haadi durmak yok." dedi arda hafiften partronluk taslayarak.
süzme peyno yine iş başında. go süzme peyno goooo!
ya bu süzme peynirde cuk oturdu eheheh!
"ya abi daha yeni geldim yataktan da zaten ablamın zoruyla dövülerek çıktım beni rahat bırakın ne olur..." diye uykulu bir isyanda daha bulundu mete.
mete önce gözlerini ovuşturdu sonra kırpıştırdı. ardından kafedekilere tek tek baktı ve gözleri en son beni buldu. şaşkın şaşkın bana bakmaya başladı. doğa bu şaşkınlığı anlamış olacak ki "mete bu bulut buraya bu gün taşındı." dedi. mete ufak bir aydınlanma geçirerek "hheeeeeeaaaaaağğğğğğğğğğfffff" diye garip bir ses çıkarttı. çünkü anladığını göstermek için çıkan 'hee' sesini esneme ile tamamlamıştı. onun bu haline gülmeden edememiştik. kafedeki herkes gülüyordu.
"memnun oldum." dedim en safından.
oda benim sahte saflığıma karşılık saf ve uyuklayarak "bendeağğğğğ" dedi. ancak konuşması yine esneyerek bitmişti. erenden ve arda dan hayvanca bir kahkaha yükselmişti.
mete ile olan alaylar bittikten sonra eren bana döndü;
"markete sende gel istersen. hem etrafa dolaşmaya çıktığını söylemiştin birazda bizden görürsün hem kaynaşmış oluruz." dedi.
ooo süperrr teklif.
"olur eşyaları taşımanıza yardım da ederim. çok uzaktamı burası?" diye makul bir soru yönelttim ancak aldığım yanıt karşısında ufak çaplı bir şok geçirdim.
"şey market dediğimize bakma kasabanın yanındaki ormanın içinde ufak bir ev var ordadan alıyoruz. almak zorundayız yani kasabadan dışarı çıkamıyoruz." dedi.
VAT DI FUCUK?????????????
o bahsettiği yer korsan ın bu ormanda yaşayan seri katillerinin kullanması ve alacaklarını-ihtiyaçlarını giderebilmeleri- için yaptırdığı ufak bir ücretsiz dükkandı. ama bunların orası ile ne alaka?
NİDENNNNNNNNNNNNNNN
NİÇÜNNNNNNNNNNNNNNN
noluyo bu siktiğim kasabada ya
"neden ki?" dedim. içimde ki savaşı gizleyip en sakin ses tonumla.
"ben sana bu akşam anlatırım sende dikkat edersin bulut olur mu?" dedi süzme peynir arda abilik taslar bir ses tonu ile.
derin bir sesli nefes verdim ve onayladım. içim içimi yiyordu burada ne olduğunu öğrenmek için. sabredecektik...
"geliyor musun?" diye sordu mete. şaşırtıcı bir şekilde bu sefer esnememişti.
"evet."
"e hadi gidin ozaman acele edin mete uyan artık çocuk ayakta uyudu." dedi süzme peynir yine patronluk taslayarak.
eren metenin yanına doğru gitti ve birden çocuğun kolundan tutarak onu dışarı doğru sürekledi. mete gözlerini ayaktayken kapamıştı ve biraz daha müdahale edilmese önce öne doğru düşüp kollarını yastık yapacak ardında horlama modunda rüyalar aleminde beyaz atı ile kurtarılmayı bekleyeen prensesini kurtaracak gibi duruyordu.
eren ile mete kafe den dışarı doğru çıkarken bende arkalarındaydım.
kafeden tamamen çıktık ve orman tarafına doğru yürümeye başladık. mete yaklaşık 1.60 civarıydı. eren ise yaklaşık 1.75 civarıydı. ben ise 2 metreydim. mete bana aşağıdan bakıyordu. eren ise başını hafifçe kaldırıyordu.
"bulut sen kaç yaşındaydın?" dedi eren.
"20'nin içerisindeyim." diye yanıtladım.
"21 den gün mü aldın?" diye saf bir soru yöneltti mete.
"yani evet." diye onu da yanıtladım.
"ohoo ozaman benim abim sayılırsın sende." dedi mete kafasını kaldırıp bana bakarken.
bilmiyormuşum gibi "senin yaşın kaç ki?" diye makul bir soru yönelttim.
"16" diye yanıtladı soru mu.
"abi demeyi düşünmüyorsundur umarım." diye hafiften tersledim.
bana sadece çınar abi diyebilirdi. yetim hanede bile herhangi bir çocuk bana abi dediğinde abisi kılıklı hemen kıskanıp çocuğu dövmek için kovalıyordu. ben ise arkalarından bakıp kahkahalarla gülüyordum. çınar çocuğun kafasına bir iki kere geçirdikten sonra yanıma koşup boynuma atlıyordu. bende yere eğilip hızla onu kucağıma alıp yanağına kocaman bir öpücük konduruyordum. 5 sene önce en büyük olaylarım böyleydi. şimdi ise en büyük olaylarım otel yangınlarından tut bu şekilde ailelerin içine karışıp onları öldürmeye gel...
"istemiyorsan demem." dedi hafifçe çekinerek.
"lütfen deme bana abi denilmesinden pek hoşlanmam." diye kısa ve öz bir cevap vermeye çalıştım ama bu iki meraklı sorulara doymuyordu.
"niye ki?" dedi eren.
"bana sadece kardeşim abi diyebilir..." dedim hafif sert bir ifade ile.
"kardeşin mi var? oda mı gelecek? kaç yaşında?" diye peş peşe sorular sıraladı mete.
çınar ın konusunu konuşmaktan nefret ederim. ve bu konudan biran önce kapanmasını istiyorum.
"kardeşim var 10 yaşında ama gelemez." dedim ve dahada sertleştim sabrım tükeniyordu.
"neden gelemez ki?" diye sordu bu sefer mete.
"komada!" diye hafifçe patladım bu sefer. tabi bu ufak patlama sadece bana ufak geldi galiba çünkü eren de mete de irkilmişti.
"sakin ol ya bilmiyor duk tamam kanki ne diye sinirlendin ki?" diye şaşkınlığını dile getirdi eren.
"özür dilerim kardeşimden bahsetmeyi pek sevmem komaya girme sebebi biraz da benim oyüzden yaşama şansıda düşük yaşasa bile uyandığında yaşayacağı sağlık problemleri büyük falan işte boş verin ya..." dedim gerçekler di bunlar.
çınar komadaydı çünkü ona zarar gelirken ben sadece öylece orada duruyordum. kafasıdan yere doğru kanlar akıyordu ama ben sadece yanına eğilip elimi başının altına -kan akan yere- koymuştum. oysa yapmam gerekenleri biliyordum. ama kardeşim hareketsizce elimin üstünde yatıyordu. ben 15 yaşındaydım o ise 5...
hayatımdaki hiç bir anı hiç bir saliseyi unutmam ben kötü anıları da iyi anıları da. Her şey her halt kafamda dönüp durur. çoğu insan daha bu sabah ne yediğini hatırlamazken ben 6 sene önce sabah yediğimi hatırlıyordum. yani öyle özel bir günde değildi o günler ama hayatım boyunca her gün yediğim yemeklerin ne olduklarını tatlarını her şeylerini hatırlıyordum... çünkü ben hastayım hiperthymesia hastasıyım. yani hiç bir şeyi unutamama hastalığı. Normal de işimden ötürü güzel bir şey ancak dakika başı sizi bu hastalığınız ile vuran bir patronunuz ve geçmişte dolu dolu tramvatik anılarınız olunca o kadarda kolay ve güzel bir şey olmuyor. abimin etrafa sıçrayan kanlarının yerleri aklımda mesela. annemin karnından akan kanların yere nasıl yavaşlıkla ulaştığı da.
ve bütün bunların hepsi aklımda olduğu gibi çınarın komaya giriş anıda. yetimhanede bir çocuk vardı adı da bulut tu. o çocukla hem adaştık hem de yaşıt. ben çalışkan ve kardeşim ile mutlu bir çocuktum. o ise kıskanç ve yetimhanede tek başına takıla ne bir kardeşi nede bir arkadaşı olmayan yalnız bir çocuktu. çınar ile benim ilişkimi kıskanırdı. bana sürekli notlar verirdi. tehdit notları.
"bulutçuk dikkat et kardeşinin sonu olacağım ikimizin de yaşı ve adı aynı ama sen mutlusun ben üzgün bu ne kadar adil sence? sende mutsuz olacaksın! babanın benden aldıklarını bende senden alacağım. şimdi babana çalışıyorum bu yaşımda olmama rağmen. senin yüzünden hepsi. mahvettin hayatımı. bende seni mahvedeceğim. mutlu olurmuş gibi olacaksın ama olmayacaksın. bu notu sakla çünkü ileride ihtiyacın olacak. dikkatli ol bulutçuk.
blt"
bu notu saklamıştım hala telefonumun arkasında duruyor. ama asıl problem şurada o bulut gerçekten de dediğini gerçekleştirmişti. ve bu not geldikten sadece 3 gün sonra o bulut tarafından çınarın kafasına bir adet büyükçe kaldırım taşı isabet etmişti. çınar sadece beş yaşındaydı. ben ise 15. tam 5 sene önce bu olay yaşandı. taş çınarın tam beyincik noktasına isabet etmişti. çınar saniyesinde yere düşüp bayıldı. kafasından yere kanlar aktı. ben elimi kanların aktığı bölgenin altına koydum sadece. bekledim öylece. her yerim tutuldu. kıpırdayamadım. abim ile annemin ölümü canlanmıştı gözümde. kanın sıcaklığı elimden dirseğime doğru gidiyordu. kardeşimin kanı sağ elimin dirseğine kadar gelmişti. yer kan göletiydi. bahçedeydik ama bahçeden kimse bir şey yapmıyordu. nöbetçi hocalar vardı. ama sadece bana ve çınara bakıyorlardı. o bulut ise sadece kahkaha atıyordu. sonra bir hoca geldi. yavaşça yerden önce beni kaldırdı ve sol yanağıma doğru sert bir tokat attı. savrulmuştum o tokatla. "neden böyle bir şey yaptın? o senin kardeşin!" diye bana bağırıp kızmaya başlamıştı. ben yapmamıştım. o hoca bunu görmüştü ama bana tokat atmıştı. beni suçlamıştı. şok içinde ağlamaklı gözlerle bir çınar a bir hocaya birde o kahkahasına sıçtığımın bulut a bakıyordum. hoca bana bir tokat daha attığında sinir yüklemesi yaşamıştım. hayatımda o 15 sene boyunca herkese karşı beslediğim siniri o an o ismimden tiksinmeme neden olan bulut tan çıkartmak istiyordum.
veeee... öylede yaptım.
hızla bulut a doğru koştum ve abim den öğrendiğim şekilde tam burnuna doğru okkalı bir yumruk atmıştım. bana tokat atan hoca yanıma gelip beni durdurmaya çalışıyordu. ama tutmuyordu da. çünkü biliyordu. ben şuanda o bulut a ne kadar zarar verirsem çekeceğim ceza o kadar büyük olacaktı. ve yetimhanedeki herkes benim ceza çekmemi, işkence çekmemi istiyorlardı. sebebini ise yine yıllar sonra öğrenmiştim. bulut a attığım yumruk tam burun kısmına isabet etmişti ve saniyesinde burnundan kan akmaya başlamıştı. öbür elim yani çınar ın kanının bulaştığı elim ile bir daha burnuna doğru bir yumruk atmıştım. bu sefer daha büyük bir acıyla inlemişti.
o gün orada o çocuğun burnunu kırmıştım. kardeşimin ise onun yüzünden koma ya girdiğini öğrenmiştim. o, bana tokat atan, hoca o gün her şeyi görmesine rağmen beni suçlu tutmuş ve beni cezalandırmıştı. ama hiç bir şey onun planındaki gibi olmamıştı. çünkü ben o cezayı aldıktan iki gün sonra o daha önceden bahsettiğim adam gelmiş ve beni kandırıp seri katil yapmıştı...
sonrasını az çok biliyorsunuz zaten.
"buluttt!" diye bir seslenişle irkildim olduğum yerden.
"efendim.." dedim yine saf bir halde.
"daldın gittin oğlum. iyi misin? şey yanlışlıkla biz sende kötü bir anıyı hatırlamana mı sebep olduk özür dileriz..." dedi eren...
dalmışmıydım...
"hiç bir zaman unutmuyorum ki zaten.. neyse boş verin ya. Ee çok uzakta mı bu ev?" konuyu değiştirmeye çalışıyordum ki işe de yarmıştı.
"çok uzak değil ya." dedi mete.
"ormanın içinde mi burası şimdi." diye bilmiyormuş ayağın yattım.
"evet. çok garip ya mete ya ben hala bu adama akıl sır erdiremiyorum. ne işi var ki bizle neden burada hapis tutuyor?" diye isyanlardaydı eren.
hangi adam lan?!?
"ben ne bilyim lan?!" diye tersledi mete
"hangi adam?"
"şey ya belki duymuşsundur haberlerde falan... şu şey işte.. söylemelimiyiz?" dedi mete en sonunda eren e dönerek.
"arda abi sana akşam anlatır daha net anlarsın şimdi yanlış bişey söylemeyelim biz." dedi eren.
has ama yanii yeter gardeşimmm yeto.
hay arda hay arda arda arda neymiş lan bu arda!
süzme peynoya bak sen.
"tamammm..." dedim yılmış bir halde.
bir 5 dakika daha yürüdük. o sırada telefona mesajlar gelmeye başladı.
korsan dandı.
bulutçuk
görevinde güzel gidiyorsun afferin:)
bu aile senin için bol bol intikam içeriyor.
intikamları sevdiğini biliyorum!
biraz bu yüzden bu ailedesin zaten.
hata kumbaranda 1 hata oldu yanlız güzel bir biçimde toparladığından ötürü o hatayı görmezden geleceğim.
hata yapmamaya dikkat et!
çünkü biliyorsun yaptığın hatalar sana ya fiziksel acı olarak yada en kıymetlinin canı olarak geri döner.
afferin benim sağ kolum.
yazmıştı.
ona cevap olarak bir şeyler yazmaya başladım.
(resimdeki saatleri vs ciddiye almayınız)
dedikodumu mu?
neyse korsanın bir abartmasıdır bence bu.
ya acaba kim dedikodumu yapıyor?
doğa yapıyor mudur. iyi dedikoduysa o yapıyordur bence kötü ise süzme peyno.
ne diyorum lan ben yine!
offffff...
bir 5 dakika daha yürüdükten sonra ormanın içine girmiştik artık.
"hani uzak değildi lan!" diye hafiften alayla yükseldim.
onlarda bunun alay olduğunu anlamış olcak ki sırıtıyorlardı.
"geldik sayılır bir 5 dakikalık daha yol kaldı." dedi eren.
"lan yarım saattir yürüyoz. çok bir şey de gelmedik." dedim. normalde hızlı yürürüm ama bunlar çok yavaştı.
"mete beycimler sağ olsun karınca gibi yürüdüklerinden 10 dakikalık yol yarım saate dönüşebiliyor." diye sitem etti eren.
"lan ben mi suçlu oldum şimdi?" diye çıkıştı mete.
"sen normalde hızlı mı yürüyorsun?" diye sordum erene.
"eh yani" diye cevapladı beni.
"tamam o zaman şöyle yapalım çünkü benim sabrım kalmadı." dedim ve meteyi tuttuğum gibi yerden kaldırdım. yani daha doğrusu kucağıma aldım.
çocuk şaşkınlık içinde ellerini boynuma doladı.
"ab- ay pardon bulut nabıyon ya! indirsene kardeşim."
eren kahkahalar içinde gülüyordu.
ben olabilenin en ifdesiziydim.
mete ise şok içindeydi.
ama ne şok.
çocuk koala gibi bana yapışmış kafasını omzuma dayamış ve elleri ile arkadan tişörtümü çekiştiriyordu.
"mete koçum sakin ol o kadar da yapışma lan yanlış anlaşılacak." dedim alaylı bir tonla.
mete saniyesinde kafasını kaldırdı. yüzüme korku dolu baktı.
eren hayvani bir gülüş sergiledi.
ben ise yine ifadesizdim.
"ab- şey yani bulut sen kaç boyundansın." diye şaşkınlık dolu bir konuşamama perforansı sergiledi mete.
"abartma lan mete alt tarafı azcık yukarı kalktın." dedi eren alayla.
"AZCIK MI GÖKDELENİN TEPESİNDE OLSAM DAHA AZ YUKARIDA OLURUM!" diye bütün şaşkınlığını tekrardan kelimelere doldurdu mete.
dayanamayıp bende güldüm.
tüm bu kargaşanın arasında o kulübeye gelmiştik.
namı diğer ücretsiz markete.
eğildim ve mete yi indirdim.
"oha zemin!" dedi ve yere eğilip toprağı öpmeye başladı mete.
"lan manyak dur!" diye eren onu durdurmaya çalışırken ben onları büyük bir kahkaha ile izliyordum.
"mete!" diye hafiften kükredim. burası benim çöplüğüm aslanım benim sözüm geçer buralarda.
mete de erende irkilmişti.
"suyunu çıkartma bence." diye tehdit dolu bir uyarı yaptım. Beni tanıyan bunun arkasında yatanı bilirdi ama mete ile eren asıl demek istediğimi anlamamıştı.
dediğim aslında şuydu;
suyunu çıkartma yoksa seni öldürürken ben senin suyunu çıkartırım.
demekti.
eren bana bakıp sinsice gülümsedi. sanki söylediğimi anlamış gibi. eren i birazcık süzdükten sonra birden kendini toparladı. "tamam hadi bulut, mete girip alalım ne alacaksak"
"alacak listesi sende dimi eren?" diye sordu mete.
erenin kaşları havalandı ve gözleri büyüdü.
"sen almadın mı lan?!"
"siktirin lan!" diye ben yükseldim bu sefer.
"has ama ya!" diye eren de bana katıldı.
mete kendini yine yere attı.
normalde o yolu 5 dakika içinde hiç zorlanmadan gidip alabilirdim. ancak çok üşenmiştim:)
"bazen o koca kalın kafanızın içinde yuvarlak kıvrımlı bir şey olup olmadığını merak ediyorum!" diye arkadan aramızda olmayan birinin sesi geldi.
mete yattığı yerden, eren ile ben ise olduğumuz yerden kafamızı o yöne çevirdik.
yine benim yaşlarımda bir genç erkekti. boyumuz hemen hemen aynıydı. belki 1-2 cm olabilirdi aramızda. uzun olan ise tabikide benim.
"vay vay kardeşlerin kardeşi ikizlerin ikizi kralların kralı basketbolcuların BASKETBOLCUSU BE!" diye övgü yağmuruna başladı eren.
ikizlerin ikizi dediğine göre bu doğuhan dı.
oha lan doğuhan nı böyle beklemiyordum.
"bulut sen misin?" diye bir soru yöneltti bana doğru doğuhan.
"evet." diye kısa ve öz bir cevap verdim.
"ben de doğuhan." diye karşılık verdi.
biliyogre
ayy sıkıldım ama ya.
"memnun oldum liste midir nedir sendemi?" dedim
"ben de bende al bulut bunlardan bir hıyar olacağı yok." dedi doğuhan. kafa çocukmuş aslında.
uzattığı listeyi aldım.
10 kg un
10 kg toz şeker
2 damacana su
5 kg tuz
dörder kilo meyve
14 litre süt
pasta süsleri
gıda boyaları
bolca çikolata
susam
çörek otu
yeşillik
peynir çeşitlerinden en az üçer kilo
kuru yemiş
yazıyordu listede.
kulübeye girdim ve bir an duraksadım. korsan ın adamlarından birisi de oradaydı. gerçi ne şaşırıyorsam o adam bu marketten sorumlu kişiydi. ve bin kere kahretsin ki benim de en iyi anlaştığım kişiydi. canım çok çok sıkılınca buraya gelir bu adamla dertleşirdim. ama şimdi bir selam bile veremeyecektim.
bu adamın adını tam olarak bilmiyordum. bende ona isimsiz diyordum. Onun da hoşuna gidiyordu aslında çünkü adamın gerçekten de bir ismi yoktu. oda bilmiyordu.
isimsiz beni görür görmez neşeyle kaşlarını havalandırdı. Tam bir selam vs. verecekti ki susması için kaş göz işareti yaptım.
"vay burasımı şu sözde market olan yer." dedim sanki bilmiyormuşum gibi.
"evet bulut evet." dedi doğuhan ve ardından dertli bir nefes verdi.
nesi vardı bu çocuğun?
Acaba şey miydi hani bazen bazı ikizlerde biri a karakterli olur diğeri b. eren ile buda öyle miydi?
isimsize dönüp tek gözümü kırptım. oda 'anladım' dermişçesine iki gözünü kırptı.
isimsiz garip birisiydi. pek konuşmazdı. Konuşsa da kurduğu cümleler maksimum 2 kelime olurdu. 3 kelimelik cümleleri bile nadiren görünürdü. 17 yaşında genç bir delikanlıydı. gözleri kehribara çalan bir tondu. Ama kahverengiye de çalıyordu. tatlı çocuktu. Korsan herkesi bir yere hapsettiği gibi onu da bu kulübeye hapsetmişti. bir bana uzun cümleler kurardı. O da beni kızdırmak istemediğindendi. kızıl orta boy kıvırcık saçları vardı. Boyu yaklaşık 1.87 gibi bir şeydi. onun geçmiş acısı bambaşka boyuttaydı.
"ee hadi alalım ne alacaksak" dedim doğuhan a.
mete ile eren dışarıdaydı.
"listedekileri alacağız da sen tekte kaç kg kaldırabilirsin?" diye sordu doğuhan
"60-70 gibi bir şey"
100 e kadar çıkarım daha öncesinde 97 kg olan bir adamın cesedini kucaklamıştım. diğer elimde de 5 kg'lık şeker çuvalı vardı.
şeker ne alaka bende bilmiyorum ama adam marketten dönüyordu...
adamı taşırken zorlanmamıştım.
şimdi ise inandırıcı olması için o kadar az söylemiştim.
"OĞĞHAHAA" diye bir ses duyuldu dışardan. baktığımda mete ile eren nin bana şaşkınlık dolu gözlerle baktıklarını gördüm.
"harbi harbi çüş yani." diye doğuhan da şaşkınlıkla bakıyordu bana.
"ne çüş ya aaa" diye yatıştırmaya çalıştım.
ne var kardeşim birde gerçeğini söylesem artık ne yapacanüz kim bilir benu.
"nasıl lan?! oğlum ben 8 senedir basketbol oynuyorum anca bu boya geldim. senin hem boy hem bu güç ne lan nasıl yaptın?" dedi doğuhan.
heee şimdi anladım iyi iş doğucuk ama ben yemem. aklı sıra beni oyuna getirecek pezevenko.
şimdi güç nasıl olunur? şey yok pardon güçlü nasıl olunur?
ormanda yaşadım desem?
ne işin vardı derler.
babam koydu desem?
baban kim derler.
sıçtın sonu 1.
spor salonuna gittim desem?
Bize de aynı hareketleri göster derler.
üşenirim bende.
hem birde spor salonunda bu kadarı olmaz ya kısacık süre içinde.
ne bok yiycem şimdi ama en mantıklısı spor salonu gibi.
peki benim şuan mantıklı mı olmam lazım mantıksız mı?
BULDUM!
en iyisi ben şuanda mantı olayım.
Ama patatesli mi kıymalı mı?
Kıymalı daha iyi sanki. Bolcada yoğurt dök üstüne biraz da sarımsak, yağ yapmayı unutma ama...
Bulut'un yemek tarifleri kanalına hepiniz hoş geldiniz. Bu gün mantı tarifi...
Bazen şu hiç birşeyi unutamama olayına beynimdeki düşünceleri durdurma özelliği de eklensin istiyorum. Yoksa çok s- neyse düşüncelere giriyorum...
ne diyorum lan ben yine.
ee herkes de benden bir cevap veriyor.
isimsiz bile gülüyor.
sıçış zili yine kulaklarımı zonklatıyor.
evet bulut nasıl o kadar şey taşırsın? mete yede zorlanmadın.
bir dakika lan neyi düşünüyorum ben.
"spor salonuna gitmiştim de bir dönem. yakın bir zamanda bıraktım. ondan şey yani..." inanın lan ne olur...
Size gerçeği anlatayım mı?
Aslın da yine bu kadar ağırlıkları zorlanmadan kaldırmanın sebebi korsan. neden mi?
Korsan beyefendiciklerim patronum bey özellikle ben eğitim aşamasında iken bütün getir götürü bana yaptırırdı. getir götür den kastım bardak çanak değil. Morgları alevlemek için 15 kg'lık (en azı 15) odunlar, yetişkin genç yaşlı demeden insan cesetleri... falan filan işte.
"ne zaman bıraktın?" diye sordu eren.
"sorguda mıyım?" diye karşılık verdim yılmış bir ifade ile.
"yok ne alaka garibimize geldi sadece. yani kaan abi bile tek seferde max 40 kg taşıyor oda zorlayarak yani." dedi doğucuk
kaan bile derken aşk olsun beni o sadece odun ve taş yığınından oluşan adam ile mi kıyaslıyorsunuz ciyak, ciyak.
kaan dar giyinip vücudunda uğraşıp yaptığı kaslarını ortay atma derdinde olan artık yaşlı denecek şeye gelmiş olan diyecem yüzü yaşlı ama yaşı genç. öyle salak saçma bir herif işte. tek amacının kendi vücudunu buradaki 9 kişi arasına atıp hava atmaya çalışmak olan bir şahıs.
"Ya of hadi ama ya! acele seri evde işim var benim!" diye terslendim. korsan ile toplantı yapmalıydım.
ama önce ayçin ve ayça ile bir diyalogda bulup dora ile tanışmam gerekliydi.
"kral sende öfke kontrolsüzlükü mü var?" diye acayip saçma bir dille konuştu eren.
"ne diyon ero ya!??!?" diye ereni anlamadığını belirtti doğuhan.
"bulut a diyorum öfke kontrol edememe şeysimi var?" diye tekrar saçma bir soru sordu eren.
"sinir hastası mısın diye soruyor!" diye mete seslendi arkadan.
küçük mal falan ama iyi çocuk mete ya.
"yani sayılır. yine çok mu yükseldim özür dilerim." diye sinirimi dizginlemeye çalıştım.
siz bu sinire dua edin. iyi dayandım. normalde bu sabır yok bende direk boğaza yapışıp göz oymak var.
doğuhan bütün alınacakları hazırlamıştı.
"toplamı kaç kilo etti bunların?" diye sordum doğucuka dönüp.
"100 civarı" dedi arkadan isimsiz'in tok sesi.
isimsiz bana bakıp sinsice gülümsedi. biliyordu hepsini tek elimle sırtlayabileceğimi. ama neden ben bunlara bayram ettirecem ki şimdi.
ben yeni çocuğum. yeni doğdum taşıyamam.
Prenses tribi yapıyomuş gibi hissediyorum ama kimse kusura bakmasın ben buraya görevden çok tatile geldim.
isimsiz in matematiği çok iyiydi. kıvrak zekaydı. benim ise tek iyi olmadığım konu matematikti.
"siz normalde nasıl taşıyorsunuz? yani 60-70 e şaşırdığınıza göre maksimum bir 20 falan herhalde." dedim. eren ile doğucuk biraz fazla olabilirdi ama mete 10 bile taşıyamaz bence.
"yani o civarlarda." dedi doğuhan
"mete al koçum sen şu maydanoz poşetini heh bu sana çok bile gelir al sen önden yürümeye başla anca gidiyon zaten." dedim hafif alaysı bir tonda.
eren den hayvani bir gülüş geldi. doğuhan daha nazik gülmüştü. ben gülümsüyordum. isimsiz ise belli belirsiz saliselik sırıtmıştı. Onun kahkahası böyleydi. saniyelik sırıtması. mete ise bana 'aşk olsun ama ya' dermişçesine bakıyordu.
herkes poşetleri bölüştü. isimsize bir göz selamı çakıp kulübeden çıktım. tekrar kasabanın yolunu aldık. Esprilerle dolu bir yol oldu. eren ile mete nin çenesi oldukça düşüktü. doğuhan ise daha çok gözlerini bana dikmişti. sanki bende bir şeyler arıyordu. bir şeyimden şüphe ediyordu sanki.
Belki de normali böyleydi. herkesin bir güven problemi vardı burada. onunda vardı belki.
Hepsini geçtim nesi varsa ne bundan bana ne?
Yine bir yarım saatlik yürüyüşün ardından nihayet kafe ye gelebilmiştik.
doğa ellerimizi ve doluluklarını fark eder etmez hızla gelip kapıyı bize açmıştı. benim elimde yaklaşık 50 kg vardı. Mete de 5 kg civarı, doğuhan 25, eren de de 20 kg vardı. içeri girdik ve diğerlerini takip ederek mutfağa gittim. kafe açılmış olmalıydı çükü içeride tanımadığım ve dosyalarda olmayan baya kişi vardı. Baya dediysem 10 kişi falan anca var.
"arkanızdan polis gönderecektim lan bu ne hız bir an ışınlandınız sandım." diye patron moduna geçti arda.
kaan güler yüzle müşterilerle ilgileniyordu. o kafenin ön kısmındaydı. biz ise kafenin arka kısmında yani mutfaktaydık. mutfakta biz yani eren mete doğuhan ve ben dışında 3 kişi vardı. biri arda biri doğa ve diğeri ise ayçin olmalıydı. çünkü mutfakta çalışan diğer kişi oydu. kasadaki kişi ayça olmalıydı. yanında da bir kız vardı. o da dora olabilirdi belki.
arda dördümüze de garip garip bakıyordu. eren mete doğuhan ve bana yani. eren mete ve doğuhan nefes nefeseydi. bende ise gık yoktu. arda nın şaşkınlığının büyük çoğunluğu banaydı büyük ihtimal. en çok yükü benim taşımama rağmen tek nefes nefese kalmayan bendim.
"doğucum hadi şu iki dangalağı anladım da sen nasıl nefes nefese kaldın?" diye sordu ayçin olduğunu düşündüğüm kişi.
"ya ayçin abla bulut sağ olsun hepsini tek seferde taşımayı önerip en ağır ikinci kısmı bana yüklediği için en sonunda dengem şaştı." dedi nefes nefese.
abartmayın ya.
"bulutta ne kadar vardı. Yani bulutçum sen ne kadar taşıyordun. yanlış anlama bunlar nefes nefeseyken en dolu senin elin olmasına rağmen senin bu rahatlık beni şaşırttı da." dedi ayçin.
"50 civarı galiba bilmiyorum ki tam" dedim umursamaz bir şekilde.
"YUH!" diye arda birden yükseldi.
"şey normalde 60-70 e çıkıyor hafifti yani..." dedim.
Ama ne yani azcık da gerçekler konuşsun demi. hep yalan yalan. nereye kadar?
ayçin olduğunu anladığım kadın bana döndü "onu bunu boş verin. Bulutçum hoş geldin buraya sen bizim erkeklere takılma kendilerince bir koruma havaları var sadece. ben ayçin mete nin ablası ve ardanın da sevgilisi." arda nın yüzünde arsız bir gülümseme oluşmuştu ancak mete ile doğa nın sert bakışlarını görür görmez kafasını tezgaha dönüp önündeki hamuru yoğurmaya koyulmuştu.
kahkaha atmak istiyordum ama atmamalıydım.
"neyse umarım seversin buraları." dedi en samimi en içten hali ile.
"teşekkür ederim... memnun oldum." dedim bende yine utangaç maskesini takınıp.
gülümsedi oda.
"bu kasabada toplam kaç kişi yaşıyor?" diye içimden geçirecektim ama yanlışlıkla dışımdan söylemiş bulunuyorum geçmiş olsun.
"11" diye yanıtladı beni süzme peyno.
ben şuanda;
ARDA CÖMERT
DOĞA CÖMERT
AYÇİN SORAN
METE SORAN
KAAN SOLMAZ
EREN BATIK
DOĞUHAN BATIK
ve
yağız ile tanışmıştım.
yağızın soy ismini bilmiyordum.
tanışmadığım 3 kişi kalmıştı demek. ikisi Doran kardeşlerdi bir diğeri de sanırım yağızın eşi.
eren Mete ye ve doğa ya doğru eğilip kulaklarına bir şeyler fısıldadı büyük ihtimal benim duymadığımı düşünüyordu ama duymuştum.
söylediği şuydu;
"acaba Dora ile bulut u tanıştırmasak mı? dora nın sağı solu belli olmaz bulut ta istemezse ortalığı yangın alanına çevirir bu sefer. Çocuk kaçacak delik arar ama şu korsan mıdır Korhan mıdır onun yüzünden kaçamaz da."
demişti.
korsan mı?
SABAHTAN BERİ BAHSETTİKLERİ KİŞİ KORSAN MIYDI?
yada benim şuanda o cümlelerden takılmam gerek o muydu?
Dora benden ne isteyebilirdi ki?
ben neden kaçamazdım?
daha doğrusun neler oluyordu lan?
beynimin uyuştuğunu hissediyordum.
birisinin artık bana burada neler olduğunu anlatması lazımdı.
Birden mutfak kapısında bir kız belirdi. 17-18 yaşlarındaydı.
"AA geldiniz mi? e şu yeni çocuk nerede AA buradaymışsın merhabaaaa!!" diyerek birden yanıma kuruldu.
ben ne olduğunu anlayamadan kendi elimi kızın elini tutarken buldum.
Ne oluyordu lan?!
kendimi şaşkınlıkla kızdan geriye doğru çekerken kız iyice bana sokuluyordu. ve daha kötüsü o an kızdan uzaklaşmak için herhangi bir bahanem yoktu.
kız yüzüme büyük bir hayranlık ile bakıyordu.
"ne oluyor lan!?!" diye yükseldim. mutfaktaki herkes irkilirken bir o kız daha da hayran bir şekilde bakmaya devam ediyordu.
arda ile Ayçin siparişleri teslim etmeye Kaan'ın yanına gitmişti. doğa, eren mete doğuhan ben ve bu yılışık kız ise mutfakta kalmıştık.
Eren doğa ve Mete gülmemek için dudaklarını birbirlerine bastırıyorlardı. ama küçük kıkırtıları her yeri dolduruyordu. Doğuhan kıskançlık ile bakıyordu. ben ise hala ne olduğunu anlayamamış bir şekilde kıza bakıyordum.
kız güzeldi tamam kabul ama kardeşim daha tanışmadan ne diye yılışıyorsun? belki sevgilim falan var ha?
Ama yok gerçi keşke olsa ama korsan Beycik patronum öldürtür direk...
Hayır, benim sevgilimden ona neyse ne yapıyor lan acaba bu adam gay de bizi, seri katillerini, mi kıskanıyor? Çünkü yani yoksa altın kurallarda hiç kimse hiç bir şekilde görev dışı ilişkilere giremez diye kural neden var?
ammannn neyse ne benim şu kızdan kurtulmam lazım.
"merhabaaa şey eğ ben Dora. sen???" dedi nefes almadan konuşuyordu.
"sana da merhaba. 1 temas sevmem 2uzaklaş 3 bende bulut memnun oldum. 4 beni sal yoksa olacaklar karşısında sorumlu ben değilim."
Kısa ve net bir açıklama daha yaptığımı düşünüyorum ama karşımdaki kişinin aklı öyle bir uçmuş ki bu açık konuşmayı bile götten anlayabileceğine eminim şuanda.
"olacaklar falan derken oha yani ehem şey eğmm..." diye gevelemeye başladı.
Bu ne lan bu Dora'nın götü başı ayrı oynuyor.
"midem kalktı..." dedim ve sanırsam ki bunu da sesli söylemiştim.
"sesli söylemene gerek yoktu kral yüz ifaden bütün İngilizce filmlerin Türkçe alt yazısında daha net alt yazı döküyor" dedi eren.
haklıydı. Ama bu yılışık kızın da bir yerde durması lazım.
şimdide saçları ile oynamaya başlamıştı.
"şey eğğ sen kaç yaşındaydın?" diye yeni bir soru yöneltti Dora.
dertli ve sıkıntılı bir nefes verdim. O sırada Dora'nın kolunun omzumda olduğunu gördüm ve hızla iteklemeye başladım.
arda abi Ayçin abla ne olursunuz gelin yardım edin kurtarın beni bu yellozdan aağağağğa!!!!
kızın bir kolunu kovuyorum öbürünü başka bir yerime atıyor bu ne lan!
"20 yaşında abisi rahat bırak çocuğu" diye kurtarıcı bir ses işittim. Sesin sahibi Eren'di.
işin boyutunun alayı geçtiğini fark etmiş olmalıydı.
bu tarz hareketlere az çok alışkındım. flört etmeye çalışan çoktu ama böylesi ilk defa.
Dora sürekli kaş göz yamultup cilve yapmaya çalışıyordu bana.
"bence boşuna kaş göz yamultup kendini bir maymun gibi gösterme. Kendin de olan 3 kuruşluk güzelliği de yok ediyorsun." diye toparlamaya çalıştım ama bu mal onu da anlamamıştı.
"yaa sen şimdi bana güzel mi didıığıın????"
"hayır! Sana dedim ki 3 kuruş yani eksilerde. Yok, sıfır. Maymun senden daha güzel lan! gece görsem seni karabasan diye boğazına bıçak dayarım bune. Tövbe, tövbe" dedim sonunu alaya vurarak. Bıçak mıçak bulut hayırdır devre yandı oğlum sende iyice.
Dora'nın yüzü saniyesinde düştü ve nihayet yanımdan ayrıldı.
mutfakta bulunan herkesin yüzünde ağır bir şok ifadesi oluşmuştu. ama en büyüğü erendeydi.
"nasıl yaptın lan!" dedi eren
"neyi" diye yanıtladım onu
"Dora çok flörtöz birisi yani sana şöyle söyleyeyim birini kafasına koyar ve onunla sevgili olana kadar onu yıldırır sana yaptıklarını o kişi ne derse desin asla bırakmaz. ama senin iki cümlenle gitti. Tebrik ederim ama yine de dikkatli ol." dedi doğa.
ulan bu ne biçim kasaba bir tanemi adam akıllı birisi yok?
dertli bir nefes daha verdim.
Mutfak kapısında artık ayça olduğundan emin olduğum o kadının yüzü belirdi. "gençlik Dora'nın nesi var?" dedi ayça.
Eren, Mete ve doğa yine gülmemek için dudaklarını birbirlerine bastırdılar.
Doğuhan dertliydi.
Ben ise nereye düştüğümü sorgularmış gibiydim.
"şey ayça abla hayalleri biraz suya düştü de." dedi Mete en alaylı tonlama ile.
Eren artık yüzünü duvara gömmüş gülme krizi geçiriyordu.
doğa da başını onun omzuna gömmüş bir şekilde gülme krizi geçiriyordu.
Doğa neden onun omzuna yüzünü gömmüştü ki?
neden yani ne gerek vardı?
Mete ayçaya doğru sırıtıyordu.
ayça beni süzüyordu.
ben ne alaka aq!?!
"aman neyse bulut olmalıydı galiba hoş geldin sabah tanışamadık." dedi ayça bir elini bana uzatarak.
"evet bulut siz? hoş buldum bu arada" dedim gülümseyerek.
"ayça bende tatlım memnun oldum. Dora seni rahatsız etmemiştir inşallah"
"yani garip bir tanışma oldu kendisi ile." dedim kısasından.
Toplantıya son 5 siktir!
Saat tam 11.06 ve benim tam 11.11 de çevrimiçi toplantım var. 0,001 salise geciksem yine olay çıkar.
sıçtım.
"şey hepiniz ile tanıştığıma çok memnun oldum. ama benim evde işlerim var. bol bol görüşürüz zaten artık. şimdi gitmem gerek." dedim ve ayaklandım. Mete ile eren biraz daha kal falan derken aradan zorla sıvışıp kafeden çıktım.
kafedekilerin görüş alanından çıktıktan sonra hızlandım.
binaya girdim ve yine anıları kafamda video gibi oynatan o eve geldim. içeriye girdim ve gerekli şeyleri çıkarttım. bilgisayarı masanın üzerine koydum. bir adet defter ve kalemi de yanına koydum. Korsanın kulübeme gönderdiği dosyaları da çıkartıp öbür tarafa koydum. Toplantıya bağlandığım an saat tam 11.11'di.
Takıntılı adam her şeye takıntılı.
"ah bulutçuk yetişemeyeceksin diye çok korktuk." dedi midemi bulandıran o ses.
"ben hata yapmam patron." dedim birden.
yüzündeki ego, tahtı gurura bırakmıştı.
"neyse onu bunu bırakalım. evet bulutçuk herkesle tanışmış olmanı umuyorum. durum raporu için sendeyiz."
"dosyalardaki herkes ile bir muhabbetim oldu. arda; çok egoist, kendini beğenmiş, patronluk ve abilik taslayan bir tip.
Kaan; sportif ve bu özelliğinin kendinde olduğunu herkese aşılayan, umursamaz, dengesiz ve bir o kadarda mal olan bir tip. Mete; herkesin dalga geçtiği dışlanan pasif saf çocuk. Eren; Mete ye göre daha akıllı ama yine de mal olan işe yarmaz dangalağın biri. Doğuhan; kendini bir şey zanneden, bir şeyler sakladığı belli olan, ergen psikolojisinden çıkamamış bir tip. Dora; flört manyağı, kendini beğenmiş, benmerkezci bir mal. Ayça; saf ama iyi karakterli, yumuşak renklerle takılan, kendini havalı sanan drama kraliçesi. Ayçin; biraz soğuk biraz sıcak kafada takılan, arda ile ilişkilerinde bol bol smut artı on sekiz tarzı şeyler barındıran seks bağımlısı bir tip. Ve doğa; iyi ama saf, masum ve ilgiye sevgiye aç, yalnız bir kız. karakter analizleri şimdilik düşündüğüm böyle kaçı doğrudur bilemem."
"Yağızcık bu Bulutçukun anlattıklarının yüzde kaçı doğru analiz?" diye yağıza döndü korsan.
"yüzde doksan"
"bulutçuk o yüzde on eksikliği de en yakın sürede tamamlayabilirsin bence." dedi korsan. bana güveniyordu.
"elimden geleni yapacağım patron"
"aferin bulutçuk."
"patron bir şey öğrenebilir miyim? Şuanda bana karşı hissettikleri nedir yani onları gözünde nasıl biriyim?" dedim aniden.
korsan bir süre durdu ve düşündü. "hepsinin kanı sana ısındı merak etme. iyi gidiyorsun ama daha yolun başındasın. he birde unutma bulutçuk ısınan kan konserve olmayı sever..."
🍂🍂🍂
Evettttt bir bölüm daha bitti.
Nasıldı?
Bölümü oylamayı unutmayın lütfen ve yine aşağıdaki soruları cevaplayarak bana destek olumusunnnnn?
1- bu bölüm senin için ilerisi hakkında ne düşündürdü?
2-favorilerine eklediğin bir karekter varmı? Varsa o karakteri neden sevdin?
3- nefret ettiğin yada gıcık olduğun bir karakter varmı?
4-hikayeyi şuanda 10 üstünden puanlasan kaç verirdin?
5- beni instagram dan takip ettin mi? Ynmnisa11_11
Teşekkürler ❤️🩹🫀
