7. bölüm · SAHİPSİZ SANCILAR (+18)
| 7
İyi okumalar.
Her gece uyumak, her gece uyanmak ve ne yazık ki her an orada yaşamak zorunda bırakılmak. Aynı yemek masasına oturmadan, aynı yemeği yemeden, aynı giysileri giymeden, aynı acıya içimiz parçalanmadan ama aynı çatı altında yaşamaya mecbur bırakılmak.
Sevginin ne olduğunu bana unutturmaya çalışan amcam ile yengem ama annem ile babama duyduğum hissi içimde yaşatmaya gayret gösteren küçük Ahu.
O küçük kızın yüzüne yüzüne istenilmediğini, yetim bir kız çocuğu olduğunu, günü geldiğinde sonsuza dek kurtulacaklarını söylediklerinde bile hâlâ yanlarında tutuyorlardı.
Ben her gün o saraydan zindandan kırtulmak için dua ederken, kurtulduğumu sandıktan sonra hiç oturtulmadığım yemek masasına sahte bir şefkatle her gün buyur ediliyordum.
Gözlerim hâlâ dün gecenin sancısını taşıyordu. Dün eve geldiğimde kapıdaki korumalar telaş ve endişeyle bana bakıyor ama soru soramıyorlardı. Yeni işe alınan adam ise anlayışla başını sallamış, dairemin kapısına kadar bırakmıştı beni. Diğerleri ise anında amcamı arayarak geldiğimin haberini vermişti.
Evime girmiş, kapıyı kapatmış kendi yalnızlığımla baş başa kalmıştım. Aynaya baktığım an saatlerce ağlamıştım. Eliz'e olan endişem, Sare'ye olan mahçupluğum, Karan'a olan öfkem ve korkum.
En çokta o gün sekizinci kurşunu neden kafama sıkmadığımın pişmanlığı...
Eliz'i kendine getirmem içimi rahatlatıyordu. Sare'nin bana, Eliz'i güldürdüğüm ve mutlu ettiğim için olan teşekkürü şefkat duygusuyla içimi kaplıyordu. Ama Karan, Karan'ın orada olacağımdan haberi olduğu hâlde bile bile beni kötü hissetirmesi ve rahatsız olduğunu söylemesi içimi parçalamaya yetiyordu.
Mesele Karan değil bendim.
Mesele ben değil içimdeki küçük Ahu'ydu.
Eliz'le birbirimizi kurtarıp tanıştığımız günden beridir içimde varlığını hissettiğim küçük kız çocuğu Ahu'ydu.
Amcasının zindanında zincirlenmiş, bir heves ve mutluluk çok görülmüş, kimsesiz bırakılmış küçük kız çocuğu Ahu'ydu mesele.
Karan'ın, amcam gibi vurmasıydı.
Dün gece yıllardır içinde kendim ile beraber yaşadığım bu evde, yıllar önceki gibi o zindanda hissetmek saatlerce kan döker gibi gözyaşı döktürmüştü bana.
Nasıl ki yıllarca gözyaşı döktükten sonra kan dökmeye başladığım gibi.
Elimdeki havlunun içersine koyduğum buzlar soğukluğunu hissettirmeye başlamıştı. Havluyu göz kapaklarıma sırayla bastırarak, acımı alıyordum. Bir şeyleri düşünmeyi reddeden zihnime alışkındım ve beni yormadığı için minnettardım. Kapattığım gözlerim, gözlerimin acısını alan soğukluk, başımı ağrıtmayan sessizlik bana çok iyi geliyordu. Eğer uykumu tam almamış olsaydım biraz daha uyumayı çok isterdim.
Tabii telefonum çalmasaydı.
Hasan SAREL beni arıyordu. Amcam.
Oturduğum koltukta doğrularak, elimdeki içi buz dolu havluyu önümdeki sehpanın üzerine koydum. Telefonumu avuçlarımın arasına alarak bir süre ekrana baktım. O kapatmadan yanıtlamaya karar verdim.
"Alo."
Verdiği derin nefesi duyarken, ona belli etmemeye çalışarak aldığım derin nefesi verdim.
"Sonunda küçük hanım açtı telefonunu. Neredesin sen Ahu?"
Şuan bu konuşmayı yaptığım için pişmandım kafama sıkmadığıma.
"Buradayım, evimde."
Sahici olmayan kahkahasını işittim.
"Aaa Ahu, senin evin burası kızım. O küçük dairede misafirsin sende biliyorsun."
İmasını anlamaktan kaçındım. İmasının, beni geçmişe sürüklemesine izin vermedim.
"Bu konuyu konuşmak istemiyorum şuan. Bir sıkıntı mı var amca?"
Onun kahkahasına eşlik etmemem, asla o eve ait olmayacağımın kanıtıydı. Bu durum onun keyfini kaçırmak için bile yeterliydi.
"Neyin ne olduğunu, neyin ne olacağını ikimizde iyi biliyoruz kızım. Neyse asıl konuya gelelim biz."
Onun bana kızım demesi, bu hayatta canımı sıkan en büyük şeydi.
"Adamlar geri çekildi ihaleden bunun haberini vermek istedim. Teşekkür ederim Ahu. Biliyorsun bunu kutlamak gerekir ve yengen sürekli seni özlediğini söylüyor."
Yengem. Bu işte ki en büyük çıkar ona aitti.
"Bu akşam yemeğine seni beklediğimizi bil. Eğer bir planın varsa sonrasına ertele. Hem sen de eminim aileni özlemişsindir."
Ailem? Alıp verdiğim sıkıntılı nefesin sorumlusunu biliyordu hattın diğer ucundaki insan, amcam.
"İhale işi zor değildi, hallettim. Yemek içinde birkaç saate evinizde olurum."
Bakışlarım duvardaki saatle buluştuğunda yemek işini akşam altı gibi başlatarak sekiz gibi dönmeyi planlamıştım.
"Bu arada akşam yemeğinde başka kimseyi istemediğimi söylememe gerek yok değil mi amca?"
Sessizlik net bir cevaptı.
"O zaman anlaştık, altı da sizin evinizdeyim."
Bir şey söylemesini beklemeden aramayı sonlandırdım. Umarım sözümü dinlerdi ve o masaya istemediğim kimseyi dahil etmezdi. Kuzenlerimi.
⛓️
Zaten dağınık olmayan evimi birkaç bahaneyle temizleyerek vakit geçirmiştim. Derdimin her ne kadar ev değil de kafamın içi olduğu belli olsa da kafamın içini toplamam için önce dağıtmam gerekiyordu. Zaten bir yangın alarmı ve minik bir prensesi kurtarmak için bundan vazgeçmiştim.
Yorgunluğumu üzerimden atmak için aldığımda duş bana fazlasıyla iyi gelmişti. Köpüklü kahvem fincanımda dumanını etrafa yayarken, makyaj aynamın önünde hazırlanmaya başlamıştım. Allığımın ardından yüzüme pudrayı dağıtmaya başladığımda, makyajımın büyük bir bölümü bitmişti. Toprak tonlarında olan rujumu sürdükten sonra, kuruttuğum saçlarımı önüme doğru aldım. Hacimli duran saçlarım fazlasıyla hoşuma gitmişti.
Çekmeceme uzanarak çıkardığım sigara paketinden bir dal yaktım. Kahve fincanımı da elime alarak, odamdaki balkona çıktım. Günler sonra içtiğim ilk sigaraydı.
Bakışlarımı karşımdaki manzara da gezdirirken, havanın güzelliği içime dokunuyordu. Esen serin rüzgâr, gökyüzünü kaplayan kara bulutlar, kızıllığıyla beraber batmaya başlayan güneş.
Derin bir nefes aldım.
İstemsizce zihnimde canlanan görüntü, bana tekrar o günü hatırlattı. İntihar edeceğim gün, bir daha görmek uğruna gözlerimi araladığım manzara. Tekrar karşımdaydı ve ikimizde gerçektik.
Dudaklarımdan çıkan dumana eşlik ederek gülümsedim ve kahvemden son yudumumu alarak sigaramı da söndürdüm. Odamdaki saate baktığımda altıya yaklaşıyordu. Geç kalmayı sevmezdim, giyinip çıkmaya karar verdim.
Vücudumu ayak bileklerime kadar saran siyah boğazlı sıfır kol elbisemin altına ince stiletto topuklu ayakkabılarımı geçirdim. Omuzlarımın üzerine siyah kabanımı attıktan sonra çantamı da alarak evden çıktım.
Bir elimde çantam bir elimde telefonumu tutarak binadan dışarıya çıktım. Karşımda başları eğik bekleyen korumalar gelişimle beraber yanıma doğru geldi. Daha yeni işe başlayan adam beni süzdükten sonra benimle göz göze geldi.
"Efendim, nereye gidiyoruz?"
Kaşlarımı çatarak yüzüne baktığımda, diğer iki koruma da adama baktı. Nasıl haberi olmazdı?
"Sana söylenmedi mi?"
Başını sağa ve sola yavaşça salladı. Ben daha bir şey söylemeden arkadaki korumlardan biri bana ait olan spor aracıma doğru ilerledi. Kalan diğer koruma ise yeni işe başlayan adamın koluna girerek onu kendisine doğru geriye çekti.
"Hasan Sarel'in malikanesine gidiyoruz. Ahu Hanım'ın amcası."
Koruma anladığını belirterek başını salladığında hiçbir şey söylemeden aracın getirilmesini bekledim. Aracım getirildiğinde yeni işe başlayan koruma arka kapıyı açarak başını eğdi. Arabaya binmeden önce korumaya baktım.
"Senin adın ne?"
Başını kaldırıp yüzüme baktığında sorgularcasına baktı. Başımı hafifçe sağıma doğru eğerek cevap beklediğimi belli ettiğimde başını tekrardan eğdi.
"Halil, Efendim."
Birkaç saniye adını öğrendiğim yeni koruma Halil'e baktım.
"Ahu Hanım, bir sorun mu var?"
Başımı bir sorun olmadığını belirterek salladım.
"Sen evin önünde kal Suat, Halil gelsin bu akşam benimle."
Suat, başını kaldırarak itiraz etmek için ağzını açmaya yeltendi. O konuşmadan onu susturdum.
"Ömer zaten arabayı kullanacak bizimle birlikte."
Her ne kadar onaylamasa bile kabul ederek başını eğdi. Bakışlarım Halil'e döndü.
"Kapımı kapat ve ön koltuğa bin. Artık ben nereye gidersem sende oraya geleceksin Halil."
Yapılı bedenini biraz daha dikleştirdiğinde bunun hoşuna gittiğini anlamıştım. Daha fazla uzatmadan arabaya bindiğimde, Halil de kapımı kapattıktan sonra ön koltuğa geçmişti. Ömer, kararıma tepkisiz kalarak daha doğrusu zorunlu bir kabullenmenin keyifsizliğiyle gaza bastı.
⛓️
Yarım saate yakın bir sürenin ardından araç durduğunda, başımı yasladığım camdan ayırdım. Halil araçtan inerek kapımı açtığında, ayaklarım her ne kadar hareket etmemek için dirense de hareket ederek araçtan indim.
SAREL MÂLİKANESİ
Önümdeki manzara, içimde hâlâ yer tutan bir acıyı hatırlattı bana. Hayır, bir değil aslında birden fazla.
Bakışlarımla malikâneyi süzdükten sonra üzerimdeki kabanı düzelterek adımlamaya başladım. Kendimden emin adımlarımın topuk sesiyle yankılanmasını işitirken bu hissin her zaman benimle beraber olacağına emin oldum.
Defalarca kez buraya gelmeme rağmen hâlâ içim daralıyordu. Yediğim yemek, içtiğim su içimi yakıyordu. Bir gece de büyümek zorunda kaldığım bu malikâne, her defasında aynı acının ateşini körüklüyordu içimde.
Burayı yakmaya olan isteğimi de.
Önüne geldiğim gibi açılan demir kapı, başını eğen adamlar. Ben adım attıkça arkamdan gelen Halil'in varlığını hissediyordum. Üç adım gerimde, yere sağlam basan adımlarını hissetmemek mümkün değildi.
Evin önüne yaklaştığımda, kapının önünde beni bekleyen yengem ile amcamı farkettim. İstemsizce yutkunduğumda, ikisinin yüzündeki gülümsemenin samimiyetsizliği hissettim içimde.
Geçmiş...
"Amca, ne olursun bırak beni yalvarırım!"
Çatılmış kaşlarının altındaki gözleri, hiç olmadığı kadar koyu ve ateş saçıyordu. Minik bileğimden tutmuş, ben direndikçe acımadan sürüklüyordu beni arkasından. Gözyaşlarım küçük yüzümü ıslatmış, tuzlu tat damağıma asla yabancı değil. Elinin üzerine koyduğum diğer elimle durması için yalvarıyor, o cehenneme tekrar girmek istemiyordum.
O bunu şımarıklık sanıyor, ben bir ömür zihnimden silinmeyecek zamanlarımın henüz yaşanmamış olanlarına yakın ama hepsine bedel bir acının tam avucunda sahipsizdim.
Ben direndikçe o sürükledi, ben 'dur' dedikçe o hızlandı. Tıpkı oğlu gibi.
"Amca, yalvarıyorum bırak beni! Söz veriyorum beni görmeyeceksiniz bir daha!"
Amcam durduğunda, nefes almak için doğruldum. İlk doğruluşum değil, son doğruluşumdu. Suratıma yediğim, beni kâbuslarımın kucağında yaşatan o okkalı tokatı küçük, narin suratıma indirmişti.
Alacağım nefes boğazıma takıldığında, yağmurun ıslattığı yere bedenim savruldu. Sekizinci yaş doğumgünümde giyindiğim son pembe elbisem çamur, güçsüz bacaklarımın dizkapakları kana bulanmıştı. Canım acıyor muydu?
Hayır.
Canım değil, ruhum acıyordu.
"Bu yaşında kaçmaya kalkışmak ha? Büyüyeceksin de başımıza iş, adımıza leke mi getireceksin ha? Etini kemiğinden ayırırım seni Ahu! Emanet, yetim demem ellerimle gömerim seni!"
Dizlerimin üzerinde, eğdiğim başımın altından baktığım amcamla göz göze geldiğimde, bunu yapabilecek kadar olan nefretini gördüm. Üzerime doğru eğildiğinde, kendimi biraz daha çamura bulaştırmış geriye doğru çekilmeye çalışmıştım. İşaret parmağı küçük yüzümün dibinde tehditle sallanırken canım acıyor muydu?
Canım değil, ruhum acıyordu.
"Sana yemin olsun öldürürüm seni Ahu. O küçük dilini yutacaksın, biz izin vermedikçe nefes bile almak yasak. Ne olursa olsun o sesini bile duymayacağım senin."
İşaret parmağını kafama sertçe bastırarak ittirdiğinde, iç çekme sesimi bile ona duyurmamaya çalıştım.
"O oda dediğin delik senin sonun olacak, canın çıksa sesin çıkmayacak. Hele bir sözümden çık Ahu, o arka bahçede oynamana izin vermediğim parkın salıncağında sallandırırım seni."
O gün, küçük Ahu'nun öldürüldüğü gündü.
Üzerimde pembe elbisem önce kana sonra çamura sonra da siyaha bürünmüştü.
Canım, o delikte yıllarca her gün benden alınmıştı.
Günümüz...
Aklımda canlanmasına engel olmadığım anılar beni olduğum yere sabitlediğinde, ciğerimdeki nefes içimde sıkışmıştı. Kolumun üzerindeki baskıyla başımı arkama çevirdiğimde, açılmış gözlerimle nefes nefese bir hâlde Halil'e baktım. Kaşlarını çatmış yüzümü incelerken, neler olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Anlayamazdı.
Bedenimi ondan geriye çekerek nefes alışverişlerimi düzene koydum. Etrafta göz gezdirerek, hatırladığım geçmişin içinde değil de şuan da olduğuma kendimi ikna ettim. Kendime geldiğimde yutkunarak evin girişine döndüm. Amcam ile yengem önce birbirlerine baktılar ardından tekrar benimle göz göze geldiler. Aptal değillerdi.
Yüzüme sahici ama asla içten olmayan bir gülümseme yerleştirdim. Halil'e arkamı dönerek bir bakış attım ve eve doğru adımlamaya devam ettim. Amcam ile yengemin önüne geldiğimde her şeyin yolunda olduğuna ikna edercesine bakıyordum onlara. Amcam, sorgularcasına baktığında, ona güçlü hissettirme gibi bir amacım yoktu.
"Ahu, bir şey mi oldu kızım?"
Başımı sağa ve sola sallarken, dudaklarımı birbirine bastırdım. Kızım kelimesi ona hiç yakışmıyordu.
"Hayır amca, topuğuma bir şey takıldı sandım ama sorun yok."
Başımı kaldırarak gözlerinin içine baktım. Kısılan bakışlarımı kontrol edemiyordum.
"Bilirsin, attığım adımlar hesaplı ve dikkatlidir."
Yüzündeki gerçeklikten uzak endişe kaybolurken, dudakları kıvrıldı. Bu bakışımın anlamını onlardan iyi kimse bilemezdi.
"Bilirim Ahu, bilmez miyim. Hadi durma öyle içeri geçelim."
Bakışlarını benden kaçırarak yengeme çevirdiğinde, ben saniyeler sonra ancak dönebilmiştim yengeme. Yüzündeki şefkat barındıran bu gülümseme, şefkatten çok uzaktı. Şefkat bana uzaktı.
Dudaklarını büzerek sol kolunu sağ omuzuma dokundurdu.
"Sen sanki Aylin anneni özlememişsin gibi Ahu, kızım."
İşte damarlarımda akan kanım kontrolsüzce hızlanıyordu.
Geçmiş...
Annem ile babamın cenazesinin üzerinden iki gün geçmişti. Her şeyin farkındaydım, farkına varmak zorunda bırakılmıştım. Anlamadan sorgulamam gerekirken, sanki bu acıyla kavrulmak üzere yaratılmıştım. Nereden bildiğimi bilmiyordum bu acıyı, nasıl aklımdan silerdim bilmiyorum o kadar anıyı. O büyük salonun ortasında son oturuşum, kendime acımaktan acımı yaşayamayacağımı bilmediğim son gündü.
Tüm gün boyunca misafirler taziye ziyareti için gelmişlerdi. Yüzlerine bakmaktan kaçınırken, söylediklerini işitmek zorunda kalmıştım.
'Yaşı da çok küçük, yazık yetim kaldı.'
'Dağ gibi amcan var kızım üzülme.'
'Annen gibi güçlü ol Ahu.'
'Yaşın küçük anlamazsın şimdi ama büyüyünce de alışmış olursun.'
Erken büyüdüm ama hiç alışamadım.
Yemekler verilmeye başlandığında fazlasıyla acıkmış olsam bile iştahım kapalıydı. Yengem elinde yemek dolu tabakla geldiğinde ben öylece yüzüne bakıyordum.
Öylesine korkuyordum ki sormaya.
Annem ile babam bir daha gelecek miydi?
İnsan öldüğünde nereye gider?
Bir daha onları görebilecek miydim?
Peki ya ben, ne zaman gidecektim yanlarına?
Bunlara benzer onlarca soru cevapsız kalmıştı içimde. Yengem bana hoşnut olmayan tavırla bakıyor, ben çekindiğim için ağzımı dâhi açamıyordum. Tavuklu pilava daldırdığı kaşığı dudaklarıma uzattığında, başımı hafifçe sallayarak istemediğimi belli etmiştim.
Bu onu öfkelendirmişti.
Saatler sonra misafirler gittiğinde, ilk işi yanıma gelip küçük bedenimi savurmaktı.
"Yetim kaldın anladıkta neden benim başıma kaldın ki sen! Annenin gelip ağzına yemek vermesini mi bekliyorsun sen? Öldü kızım annen öldü, gitti yani gelmeyecek bir daha."
Önce hıçkırığım sonra da ağlama sesim yükseldi benim için ayarlanmış küçücük odada. O zaman annem ile babamın bir daha gelmeyeceği cevabını almıştım. Acıyla kavrulan küçük kalbim ağrılı sancıları sahiplenmişti. Sonra da yengemin diplerinden tuttuğu saçlarımı çekiştirmesiyle o gecenin sabahına kadar sessiz sessiz ağlamıştım.
Aylin yengem, benim hiçbir zaman annem olmamıştı. Ama onu annemin gittiği yer her neresiyse göndermeyi çok istemiştim. Çocuk aklıyla işte gitsin bir daha gelmesin istiyordum.
Ben büyüdüm ama bu isteğim hiç değişmedi.
Günümüz.
Gülümsemesiyle hatırladığım geçmiş ile birlikte alayla gülümsedim. O bu gülüşümün altında anlam yerine, benimle beraber evin içine doğru ilerledi. Eğer o anlamı arasaydı ve bulsaydı, altında kalırdı.
Evin büyük giriş alanından sonra arkalarından ilerleyerek büyük salona doğru geçmiştim. Amcam tekli koltuğuna oturduktan sonra bizim de oturmamız için başını onaylayarak sallamıştı. Yengem, geniş koltuklarından birine oturarak yanına oturmamı beklemişti ama ben onu es geçerek diğer tekli doğru ilerledim ve oturdum.
"Hülya, yemek hazır mı?"
Hizmetli genç kadın başını sakladığı da, amcam da onunla beraber başını salladı. Yengemin Hülya'ya olan delici bakışları farkedilmeyecek gibi değildi.
"Nasıl gidiyor Ahu? İş konusunda canını sıkan bir durum oldu mu?"
Amcamın bana yönelttiği soruyla başımı sağa ve sola salladım. Kastettiği iş, canına kast ettiğim insanların nefesini kesmeden önce şüphelendiğim bir durum olup olmadığıydı.
"Biliyorsun amca, benim canım kolay kolay sıkılmaz."
Göğsünü kabartarak attığı bakıştan sonra aldığı nefesi geri verdi.
"Bilirim Ahu, bilmez miyim? Canını sıkan konu olursa can bırakmazsın."
İçten gelen keyifli bir gülüşüne ben eşlik etmedim. Hiçbir şeyden haberi olmayan ama bir şeylerin farkında olan yengem oturduğu koltuktan ayaklandı.
"Soğutmayalım yemekleri Hasan. Hadi önden buyur sen Ahu."
Yıllar öncesine kadar önünden geçemediğim yemek odasında, yemek masasına dahil ediliyordum. Baş köşede oturan amcamın sağındaki o önemli koltuk, yemeğe geldiğim akşamlarda benim için ayrılıyordu. Şimdi yine o masada, amcamın sağında, yengemin karşısındaydım.
Buraya defalarca oturtuluşum, Eliz'le oturduğum ve beraber doyduğum yemek masası kadar değerli değildi.
Bu masaya oturtulan Ahu'nun eli kanlıydı.
Eliz'le olduğum her an hissetiğim Ahu, henüz çok masumdu.
Özenle hazırlanmış masanın üzerindeki yemeklere göz gezdirdim. Yengem yine en sevdiğim yemekleri hazırlatmıştı. Sanırım hâlâ haberi yoktu, ben artık bu yemekleri heyecanla yemek isteyecek kadar küçük değildim.
"Ahu, canım benim izin verirsen tabağına yemekleri ben seçip koymak istiyorum."
Yengemin söylediklerini geçiştirmek için başımı sallamakla yetindim. Gülümseyerek her yemekten tabağıma dolu dolu koymaya başladığında, hiçbir şey yemeden kalkacağımı bu masadakiler en az benim kadar iyi biliyordu. Hazırladığı tabağı önüme koyduktan sonra amcam ve kendisi için tabak hazırlamaya başladı. Ben ise önümdeki su dolu bardakla oynuyordum.
Amcam ve yengem yemeklerini yerlerken defalarca yemem için ısrarda bulunduğunda bu durumdan sıkılarak kaşığı sadece üç kere dudaklarıma götürdüm. En son onlar yemeklerini yiyene kadar oynadığım bardaktaki suyu birkaç yudumda bitirdim.
Amcam doyduğunu belli edercesine ağız çevresini peçete ile silerken, yengem gülümseyerek beni izliyordu. Amcam oturduğu sandalyeden ayaklandığında bizde ona eşlik ederek yemek masasından kalktık ve yemek odasından tekrardan salona geçtik.
Büyük, şatafatlı salonun koltuklarına oturduğumuzda, telefonumu elime alarak mesaj uygulamasına girdim. Didem'in ismini gördüğüm an hiç düşünmeden sohbete tıkladım.
AS; Didem, müsaitsen eğer beni arar mısın?
Göndermek için ekrana dokunacağım sırada, zeminde yankılanan topuklu ayakkabı sesleri dikkatimi dağıttı. Kaşlarımı çatarak salonun girişine baktığımda, gelen kişi tam da tahmin ettiğim kişiydi.
Çatılmış kaşlarımın altında öfkeyle parlayan bakışlarımı amcam ve yengeme yönelttiğimde ikisi de benden farksız değildi. İkisi de şaşkın bakışlarla salonun girişindeki davetsiz misafire bakıyordu. Bende tekrardan bakışlarımı asla karşılaşmak istemediğim insana, kuzenim Derya'ya çevirdim.
Şımarık bir edayla amcam ile yengeme gülümserken, sahte bir acıma duygusunu yerleştirmesi saniyesini almadığı bakışlarını bana çevirdi. Dudaklarını üzgün bir edayla kıvırarak, şımarık kız çocukları gibi nazlanırcasına eğdi başını.
"Hadi ama canım kuzenim Ahu'yu benim evde olmadığım zaman mı çağırdınız?"
Sahte bir kıkırdamayla elini ağzına götürdü ve güldü. Bakışlarına en sinsi ifadesini yerleştirirken bir an bile tereddüt etmedi.
"Yurtdışından habersiz dönerek sürpriz yapmasak, hiç denk düşmeyeceğiz desene Ahucum."
Öfke, bedenimi ele geçirmeye yaklaşık on üç yıldır hazırdı. Derya, on üç yıldır bana sadece öfke hissettiriyordu.
Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınız. 🖤
