30. bölüm · SAHİPSİZ SANCILAR (+18)

| 30

ZB

İyi okumalar.

İnan sensin her ne varsa ederimde,
Senin izin var acıyla bütünleşmiş ruhumun,
Etten kemiğe bürünmüş bedenimde.
Sensin sevgim, sevincim, sevgilim,
Sensin hüznüm, acım ve ecelim...
Bilinmez bir diyardaki kapısı kırık evim,
Pencere önünde durma,
Canım gibi camım da kırık benim.
Ayak basma bensiz bir atım öteye,
Uçurum kenarında yeşerttiğin çiçek benim.

Ey asılsız ömrümün asıl sahibi,
Kısacık ömrümün sevdası sana baki.
Ezildi yüreğim avuçlarında bir aciz
Bilmez misin hissettiğim her acı sürer bende ebedi.

Sen misin?
Şimdi sen misin söyle?
Yaşanmamış hayatımın katili olmak için talibi...

Ben pişmandım yaşadığım yıllara, geldiğim güne.
Pişmandım çektiğim her tetik ve kestiğim nefese.
Karşıladığım güneş ve fırtına gibi esmeye,
Ve hatta gitmek varken vazgeçip yaşamaya gayret göstermeye.

Sendin, senmişsin sebebi...
Ve bak şimdi sende olmak istiyorsun sebebim.

"Öyleyse şimdi öldür beni."

Kısılan donuk bakışlarımdan tekrar gözyaşlarım aktığında, sanki hiç gözyaşlarımı silmemiş gibi uzak ve yabancıydı bana. Yutkunduktan sonra dişlerimi sıkarak çenemi ona doğru dikleştirdim. Keskin ve soğuk bakışları dudaklarımın ardından tekrar gözlerime değdi. Öfkeyle alıp verdiği nefesleri yüzüme çarpmaya başladığında, elindeki silahı havaya doğrulttu ve ard arda ateşledi. İkimizde yerimizden bir adım kımıldamazken, göğüslerimiz hızla inip kalkıyordu.

Gelen ses ile soluma doğru döndüğümde, Halil'in geldiğini gördüm. Durdurduğu arabadan endişeyle indiğinde, bakışları ikimiz arasında mekik dokuyordu. Halil'den ayırdığım bakışlarımı Karan'a tekrar çevirdiğimde, bakışlarını benden hiç ayırmamıştı.

Avını izleyen avcı gibi.

"Pişman mısın benden nefret ederken, beni seviyor gibi yaparak öptüğüne?"

Titreyen dudaklarımı birbirine bastırarak acıyla buruşan yüzümü sağıma ve soluma doğru hafifçe salladım.

"Ben, çok pişmanım. İstenmeyeceğimi biliyorken, sana sığınıp, sana güvendiğime."

Kaşlarını derinlemesine çattığı an gürledi gökyüzü bir şimşeğin ardından. Yıldızları bile arkasına alan adam, Karan. Artık benim olmayan adam.

Aklıma gelen nişan haberi ile iç çektim. Bakışlarımızı bir an olsun ayıramazken, ben onun kadar öfkeli bakamıyordum ona. Hâlâ akıllanmamış gibi sığınmak istiyordum ona. Beni öldürmediğine pişman olan adamın kollarında bir çocuk gibi ağlamak.

Bakışlarım inip kalkan yapılı göğsüne değdiğinde, gözlerimi kapattım ve başımı soluma doğru çevirdim.

Benim orada yerim yoktu, hiç olmamıştı.

"Öldür beni, Karan."

Karşısında titreyen vücudumu süzerek tekrar benimle göz göze geldiğinde, koyulaşan bakışlarındaki acı ile sarsıldım. Bakışları kısılırken, yüzünü ekşitti. Diliyle yağmur damlalarının ıslatığı dudaklarını tekrar ıslattı. Dişlerinin arasındaki alt dudağını öfkeyle bastırıp bıraktı. Bir adım gerileyerek başını gökyüzüne kaldırdı ve örttü aşkla, ürkekçe baktığım harelerini. Aldığı derin nefesin ardından adem elması hareket ettiğinde, beni öldürmemek için mi dizginliyordu kendini?

Acıyla izliyordum ve bunun tarifi yoktu. Yaslasana beni tekrar göğsüne, öpsene akan gözyaşlarımdan, sarssana bedenimi kendime gelmem için, ikna et beni bir şey yap, seni sevmekten vazgeçmemem için...

"Karan, öldür beni."

Araladığı bakışlarını acıyla kısılmış gözlerime tekrar sabitlediğinde, duygudan yoksundu bakışları. Başını sağına ve soluna doğru ağır ağır salladı. Bana doğru attığı adım ile dibimdeyken, başını eğerek öfkeyle baktı bana.

"Sen, kendini kendin öldürdün. Koynumdan çıktığın sabah, daha gün bitmemişken o piçin koynuna nasıl razı oldun?"

Sorusuyla titrek bi iç çektim. Bakışlarım büyürken, titreyen dudaklarım açık kaldı. Dilim tutulmuşçasına kalakalmıştım. Nasıl böyle bir şey düşünebilirdi benim için... Afallayan bakışlarımın ardından derinlemesine çattım kaşlarımı. Boğazıma oturan yumru, yutkunmama müsaade etmiyordu. Sağ elim havalanarak sol göğsüme doğru yerleştiğinde, silahım avuçlarımdan kayıp gitmişti. Kulaklarım uğulduyorken, yağmur şiddetini tekrar arttırmaya başladı. Çakan şimşekler yeryüzünü anlık aydınlatırken, ardından gelen gök gürültüleri içimdeki feryadın sesiydi.

Ondan ayıramadığım bakışlarım odağını kaybediyorken, benim için sevgiye dair bir his barındırmayan bakışları, benden iğrenircesine bakıyordu bana. Boynunda belirgin duran damarları hareket etmeden durmuyordu ve bu bile öfkesini gözler önüne seriyordu.

"Sana aranızda bir şey var mı dedim, sırf gizli aşığını ve seni yaşatmam için mi sakladın benden!"

Aldığım titrek nefesi geri veremedim. Dişlerini sıkarak yüzüme doğru yaklaştı.

"Bedo'yu öldürdüğün gün, o piç seni kurtarmak için geldi oraya değil mi?"

Gözlerimi kapattıktan sonra hıçkırarak başımı eğdiğimde, sertçe tuttuğu çenemi kendine doğru doğrulttu. Akan yaşlarımla bakışlarımı araladığımda, bir serçe gibi titriyordum avucunda.

"Sana her dokunduğumda, sen onu mu düşledin yoksa?"

Sen bana her dokunduğunda, onun izlerini sildin.
Sen bana her baktığında, içimdeki kıtaları birbirine kattın.
Yeri geldi beni, onun beni avucuna aldığı kâbuslardan çektin çıkardın.
Sindirdin beni göğsüne, sindiremediğim herşeyimle.

Nasıl sindirebilirdim şimdi, bana dokunduğunda onu düşlediğimi düşünmeni?

Ona öylece bakıyorken, bir hayır ile haykırdım içimde, dudaklarım aralanmaz, sesim çıkmazken.

Gökyüzünü indirdim yeryüzüme,
Topladım bulutları göz bebeklerime,
Şimşekler çaktı çatılamayan kaşlarımın altındaki harelerimde,
Yerle yeksan oldum zar zor ayakta durduğum zeminde.

Yüzüm en ifadesiz hâlini aldığında, tenimin her bir karışı ürperiyordu. Avucunda titreyen serçenin nefesi kesilmişti. Keşke bana böyle hissettirmek yerine, beni öldürseydi.

"Sen, hiçbir şeyi bilmiyorsun."

Donuk ve hissiz sesimle kurduğum cümlenin ardından acımasız sözlerini bir hançer niyetiyle sapladı ruhuma.

"Ben, senin hakkındaki hiçbir şeyi artık merak etmiyorum, Hayalet."

Ah, benim yüreğimde neşeyle uçuşan kelebekler,
Ah, benim ruhuma şifa niyetine sinmiş hisler,
Ah, benim gözüme aşkla inmiş perde,
Ah, benim, bana kim olduğumu unutturan, sen.

Sen değil miydin etrafımda fırtına gibi esen,
Gözümü açtığım kâbusta, bana gerçeği sevdiren,
Alamadığım her nefes için, soluklandım teninde,
Hak mıdır şimdi nefesimi kesmen...

Yazıklar olsun avucundan sıyrıldığım ölüme,
Zamanım yok iken içimde can bulan her bir hisse,
Uyandığım her sabah, uyanmaya uyuduğum her geceye,
Yazıklar olsun hâlâ yaşattığım kendime.

Sonunda yutkunabildiğimde, öfkesinin ardında gizlenen duyguyu görebiliyor ama seçemiyordum. Titrek nefesimin ardından tekrar akan yaşları silmedim. Çenemdeki parmaklarına, yağmur damlalarıyla değen gözyaşlarıma değdirdi bakışlarını. Çatık olan kaşlarını mümkünmüşçesine biraz daha çattığında, hızla çekti elini çenemden. Derin bir nefes ile heybetli vücudunu gerdiğinde, çenesini dikleştirerek üstten üstten bakmaya başladı, söylediklerinin karşısında yeterince küçük düşmüş olan bana.

"Sana rüyalarında sayıkladığın sevgilinin aksine gözün açık yaşadığın kâbuslarında sayıklattıracağım adımı."

Hiçbir tepki vermeden onu izlediğimde, üzerime doğru attığı adımda nefesimi tuttum. Eğdiği başıyla beraber kulağıma doğru fısıldadı.

"Bu, dün gece ki gibi zevkle olmayacak."

Gözlerimi sımsıkı yumduğumda, başımı sol omzuma doğru eğdim. Dudaklarım bükülmüş titrerken, nefes almak istemiyordum. Kendini geri çekmesiyle sağ elimi sol üst koluma sardım.

"Seni tetikçiyle beraber saçma sapan yollardan kaçmaya çalışın diye göndermediler. Arkamdan takip et, hiçbir yere gitmiyorsunuz."

Bağırmasıyla irkilerek bakışlarımı araladığımda, Halil'in eğdiği başından bana sabitlediği alttan bakışlarıyla buluştu ürkek bakışlarım. Karan arabasına binerek kapısını sertçe kapattığında, tekrar irkildi bedenim. Halil, elinde tuttuğu hırkayla koşar adım yanıma geldiğinde, bakışlarındaki acıyı görüyordum.

Beni anlayan tek insandı belki de. Peki ne biliyordu ki diğerlerinin aksine?

"Ahu Hanım."

Konuşmamızın bitmesini beklediği için yağmur onu da fazlasıyla ıslatmıştı. Bedenime sardığı hırka ile bekleyip bana baktığında, adım atmak istiyordum ama kımıldayamıyordum yerimden. Yutkunarak ona baktığımda, derin bir nefes alarak başını salladı ve beni yapılı vücudunun yanına alarak ilerlememe yardımcı oldu. Açtığı arka kapı ile binmeye yeltenecekken, başımı eğerek sağıma doğru çevirdim ve Karan'ın, farları hâlâ üzerimde olan arabasına baktım.

Filmli olan camlarından içeriyi görmek mümkün değildi. Bir an da gaza yüklenerek hızla yanımızdan geçtiğinde, attığım yorgun adım ile bindim arabaya. Halil, kapımı kapatır kapatmaz hızla sürücü koltuğuna geçti ve gaza yüklenerek, Karan'ın arabasını takip etmeye başladı.

Soğuktan değil az önce ki yaşadıklarım yüzünden titriyordu bedenim. Yorgunluktan mayışan bakışlarım yoldayken, ben de burada ölmeyi diledim.

Gözlerimi usulca örttükten dakikalar sonra tekrar araladığımda, dikiz aynasına çevirdim bakışlarımı ve yol boyu, yol ve benim aramda mekik dokuyan Halil ile göz göze geldim.

"Sonradan mı geçtin onların tarafına yoksa en başından beridir onlardan mısın?"

Sorumla beraber kaşlarını derinlemesine çattığında, ani bir frenle durdurdu arabayı. Seslice yutkunduğunda, hâlâ bana doğru dönmemiş olmasından daha net aldım cevabımı.

"Devam et lütfen. Sanada bağırıp çağırmasını istemiyorum."

"Siz nasıl anladınız?"

Kucağımdaki ellerime indirdim bakışlarımı.

"Ona nasıl baktığını görüyorum. Neden ona haber verdin?"

Mahçup bir şekilde eğdi başını.

"Ben, özür dilerim ama gidemedim. Sizi gördüm, hâlinizi gördüm."

Arabayı tekrar çalıştırarak ilerlemeye başladığında, sıkıntılı derin bir nefes aldı.

"Durduğumuz yol, ailenizin vefat ettiği yoldu, Ahu Hanım."

Dudaklarım acı bir tebessümü ortaya serdiğinde, başımı eğdikten sonra tekrar doğrulttum. Bükülmesin diye birbirine bastırdım dudaklarımı, başımı sağıma ve soluma doğru hafifçe salladım.

"Benim bir ailem yok, Halil."

Tekrar dolan donuk bakışlarımı dikiz aynasına değdirdiğimde, Halil, hüzünle bana sabitlediği bakışlarını hızla karanlık yola, kaşlarını hafifçe çatarak çevirdi.

"Bana kızmayacak mısınız?"

Yola çevirmiş olduğum bakışlarımı ona doğru çevirmeden başımı tekrar sağıma ve soluma doğru salladım.

"Onu, olduğumuz yere çağırdığın için mi yoksa onlardan olduğun için mi?"

"Her şey için."

Çenemi dikleştirerek akan gözyaşlarımı elimin tersi ile sildim ve ıslak saçlarımı kulaklarımın arkasına aldım.

"Belki de bana zararı dokunmayan tek sensin, Halil."

Kaşlarımı hafifçe çatarak, bakışlarımı dikiz aynasına taşıdım.

"O yoldan nasıl haberin var senin?"

Bana değen bakışlarını tekrar kaçırdığında, direksiyondaki elinin eklem yerleri beyazlaşmıştı kendini kastığı için.

"Size kendimi affettireceğim."

Cevabı fazlasıyla yetersizken, söze gireceğim sırada araba yavaşlamaya başladı. Bakışlarımı önümüzdeki yola taşıdığımda, Karan'ın önümüzde duran arabasının yavaşladığını ve aralanmaya başlayan büyük demir kapıları farkettim. Hiçbir şey söylenmeye yeltenmeden sustum.

Dakikalar sonra Halil, arabayı parkettikten sonra indiğinde, olduğum taraftaki kapı tanımadığım bir koruma tarafından açıldı.

"Halil, sen neden hemen gel-"

Adının Halit olduğunu hatırladığım adam beni gördüğü an sustuğunda, bakışları endişeyle, ona ters ters bakan Halil'e döndü. Halil, kapımı açan korumayı iterek, inmem için elini bana doğru uzattı. Uzattığı eline ve ona sırayla baktıktan sonra yutkunarak uzattım elimi ona doğru. Başımı eğerek inmek için hareketlendiğimde, beni hızla kendine doğru çeken Halil'e bakmak için önce savrulan bedenimi yere düşmeden ayakta tuttum ardından çattığım kaşlarımla kaldırdım başımı.

Bileğimden sertçe tutan Karan, keskin ve sert bakışlarını Halil'in hafifçe çattığı kaşlarının altındaki mahçup harelerine sabitlemişti. Halil'den ayırdığım bakışlarımı başımı kaldırarak Karan'a çevirdiğimde, kesik nefeslerimi kontrol etmeye çalışıyordum. Bileğime kelepçe gibi sardığı elinden, bileğimi çekmeye yeltendiğimde, sert bakışlarını bana doğru indirdi. Dişlerini sıkarak yutkundu ve başını eğmiş tüm adamların üstüne ve en son başını eğmiş olan Halil'e baktıktan sonra ağır ağır adımlamaya başladı. Ve beni peşinden sürüklemeye.

Bileğimde hissettiğim sızıyla gözlerim dolduğunda, acıyla buruşurken yüzüm, sesimi çıkarmıyordum ama onunla gitmemek için direniyordum. Yürüyerek geldiğimiz bahçe boyunca ne kadar koruma varsa bir tanesi bile başını kaldırıp bakmamıştı bize.

Evin giriş kapısına geldiğimizde, hızla çektiği bileğim ile sırtımı sertçe kapıya çarparak yasladı. İnleyerek eğdiğim başımı hızla kaldırıp, dişlerimi sıkarak ona bakmaya başladım. Duygudan yoksun bakışlarını, yaşları daha yeni akmış öfkeli bakışlarıma sabitledi.

"Bana karşı direnmeyi kes."

Dişlerinin arasından konuştuğunda, nefes nefese ona bakıyordum. Araladığım dudaklarımı tekrar kapattığımda, bükülen dudaklarımın kenarlarından gözyaşlarım hızla dökülüyordu.

Biz, bu evde, bu hâlde, değildik.

Tepkim karşısında yüzüme doğru biraz daha eğildi.

"Konuşsana."

Hiçbir şey söylemeden öylece ona bakmaya devam ettim. Çattığı kaşlarının altındaki koyu hareler suskun dudaklarıma değdiğinde, yutkunarak tekrar gözlerimin içine baktı. Kapının arkasından gelen ayak sesini duyduğumda, bileğimden tekrardan çekerek ayırdı beni bedenimi yasladığı kapıdan. Acıyan bileğimle başımı kaldırıp ona baktığımda, onun buzdan farksız bakışları kapının üzerindeydi. Açılan kapı ile benimde bakışlarım kapıyı açan Sofia'yı buldu.

Karan'ı gören gözleri parladığında, dudakları cazibeli bir gülüş ile genişledi.

"Karan Bey, hosgeldiniz."

Karan'dan ayırdığı bakışları bana değdiğinde, dudaklarında zoraki bir tebessüm kaldı.

"Ve sizde."

Yutkunarak Sofia'ya sabitlediğim bakışlarımı, Karan'ın tekrardan ağır ağır adımlayarak beni peşinden sürüklemesiyle sonlandırdım. Evin giriş kısmının ilerisindeki, salona doğru inilen iki basamaklı merdivenin başına geldiğimizde, hissettiğim acı ile elimi, bileğimdeki elinin üstüne koydum. İfadesiz yüzü ve sert bakışları bana döndü.

"Çek elini."

Tepkisiyle hızla çektim elimi soğuk teninden. Seyiren bakışlarımla ona bakıyorken, bu evde bana aşkla bakan adamdan eser yoktu. Bükülmemesi için dudaklarımı birbirine bastırdığımda, gözlerim artık deli gibi yanmaya başlamıştı sürekli yaşlanmaktan. Çenemi dikleştirerek, dişlerimin arasından konuştum.

"Sende bana dokunma o zaman."

Bakışları kısıldığında, öfkeyle parladı hareleri.

"Aklına o mu geliyor?"

Afallayarak kaldığımda, boştaki elimi hiç düşünmeden havalandırdım. Atmaya yeltendiğim tokatı havada yakaladığında, bakışlarını bir an olsun ayırmamıştı benden. İç çekişimin ardından gözyaşlarım ard arda akmaya başladığında, dudaklarımın arasından sızan yaşlarım bugün sayamadığım bilmem kaçıncı tuzlu tadı tattırdı bana.

Nefes nefese birbirimizi izlerken, zaman durmuştu bizim için. Olduğumuz yer kendini karanlığa gömmüş, o öfkesiyle can bulmuş ben kırgınlığımla canımdan olmuş gibiydim.

"Ne oluyor burada?"

Kral'ın sert sesini duyduğum an irkilerek, Karan'ın avuçlarındaki bileklerimi kendime doğru çektim. Kral, keskin bakışlarıyla önce beni sonra Karan'ı baştan aşağıya süzdü.

"Ne bu hâliniz? Sen hâlâ ağlıyor musun?"

Kral'ın sorusuyla dudaklarımı birbirine bastırarak eğdim başımı.

"Çık yukarı güzelce dinlen. Konuşacaklarımız var ve yarın seni karşımda böyle görmeyeceğim."

"Onunla ne konuşulacaksa ben konuşacağım. Ona ne yapılacaksa ben yapacağım dede, karışma."

Karan, dişlerinin arasından konuştuğunda, yutkundum.

"Haddini bil, Karan! Sana ne oldu da bugüne kadar laf söyletmediğin kızı bugün bu hâlde karşıma getirmişsin? Bu mu sana yakışan oğlum? Gönderdim işte amcasını, her şeyi yarın kızla açık açık konuşacağız. Şu kızın hâline bak, ne hâle getirmişler kızı."

Duyduklarımla kaşlarımı çatarak alttan bakışlarımı ürkekçe Karan'a doğru çevirdiğimde, sert çehresi ve keskin bakışları Kral'ın üzerindeydi.

"Ben odama geçiyorum uyumaya, sende geç odana uyu. Çıkıp gitme bir yere."

Karan'dan ayırdığı bakışlarını bana çevirdi.

"Hadi kızım, yukarıya sende. Senin için bir oda hazırladılar."

Kral'ın bana hiç beklemediğim sıcak davranışından ötürü, gözlerim yine doldu. Bize arkasını dönerek ağır ağır ilerlemeye başladı. Gözden kaybolana kadar heybetliyle ilerlettiği bedenini izledim. Gitmesine rağmen ne ben ne de Karan yerimizden kımıldamıyorduk. Titrememesi için birbirine bastırıyorken dudaklarımı, duygusallığımdan bakışlarım kısılırken, kaşlarım hâlâ çatıktı.

"Ben yardımcı olayım size."

Sabah uyandığım odada karşılaştığım kadının sesi ile ona döndüğümde, bakışlarındaki ifadeye dayanamadım ve kendi üzerime göz gezdirdim. Berbat bir hâldeydim.

Elini açarak bıyur ettiği merdivenlerden, Karan'ı ardımda bırakarak yavaş adımlarla çıkmaya başladım. Merdivenleri bitirdiğimde, ayaklarım yere çakıldı. Boğazıma oturan yumruyu yok saymak imkânsızdı.

"Ahu Hanım?"

Kadının sesiyle irkilerek ona döndüğümde, hareket etmem için beni bekliyordu. Aldığım derin nefes ile beraber adımlamaya başladığımda, bir el boğazıma sarılmış ve nefesimi kesmeye çalışıyormuş gibi hissediyordum. Attığım bir sonraki adımda vücudum buz kesti. Havalanan sağ elim sol göğsüme, tam kalbimin üstüne yerleşirken, derin bir iç çekerek durdum. Buğulu gözlerimi, Karan'ın beni kollarında taşıdığı koridora sabitledim.

'Merak etme, ben sana kimsenin dokunmasına müsaade etmem, Ahu.'

Karan'ın söylediği o cümle zihnimde yankılanırken, kulaklarım uğuldamaya başladı. Küçükken bedenimi sakındığım erkeğe, benden habersiz bir cümle ile parmağıma yüzüğü takmış saydılar. Seni, hakkım olan seni, benden alıyorlar. Bana değil, bize dokundular, Karan.

Nefes alamıyorken, beni her daim sakinleştiren o kelimeler dahi uçup gitmişti dilimden.

Ruhumu bir günde bin parçaya böldüler, Karan.
Sen, beni bir hiç uğruna avlamışken,
Beni, senden ettiler.

Babam, bir masanın piyonu ilan etmiş beni,
Annem, belki de aşkından yok saymış beni,
Ailem, henüz bana aile olamadan gözden çıkarmış beni.

Karan, sen nasıl göze aldın, nasıl kıydın gölgende göğsüne sığınan beni?

Kim olduğumu bile bile tanışmadın mı asıl ben ile?
Sevemedin mi beni, ben sadece sana ben iken?
Demedin mi hâli ne olur bu kızın, bana içini açmış, acısını paylaşırken...
Hiç mi üzülmedin?
Aşkla sana bakan bana, acıma sızarcasına dokunup sonra acımasızca kendinden ederken?

Canım çıkarcasına ard arda soluklandığımda, tutunmak adına bir yer aradım ellerimle.

"Ahu Hanım, iyi misiniz?"

Telaşla bana bakan kadını, bana yaklaşmaması için elimi kaldırarak durdurdum. Aldığım her nefes ciğerlerime batarken, bugün yaşadığım her şeyin cezasını şimdi mi kesiyordu bedenim bana?

Merdivenden gelen adım sesleriyle arkamı dönerek baktığımda, Karan, karşımdaydı. Kaşlarını derinlemesine çatmış, koyu hareleriyle bana bakıyordu. Beliren çene kemikleriyle dişlerini sıktığını anladım. Elleri yumruk şeklini almış, heybetli bedeninin iki yanında duruyordu. Bana öfkeli miydi yoksa onun da canı biraz olsun acıyor muydu?

Üzerime doğru attığı adım ile havadaki elimi ona doğru çevirdim ve acıdan buruşan yüzümle beraber başımı hızla sağıma ve soluma doğru salladım. Tekrar bir adım daha attığında, bir hıçkırık sıyrıldı dudaklarımın arasından.

"Gelme."

Beni dinlemeden üzerime doğru yaklaştığında, geri geri adımlayarak ondan uzaklaşmaya çalıştım. Dengemi kaybettiğim an beni belimden yakaladığı gibi kucağına aldı.

"Odana çekil."

Konuştuğu kadın başını eğerek hızlı adımlarla merdivenden inmeye başladığında, ağır ağır sert adımlarını ilerleten Karan ile alt katta bizi izleyen Sofia görüş alanımdan çıktı.

Bedenim, Karan'ın kollarında kasılırken, beni sevgiyle kucaklayarak götürdüğü an aklımdan çıkmıyordu. Şuan ise kucağındaki bana, gözü değmiyordu.

Uyandığım günün kollarında huzurla uykuya daldığım adamın kollarında, yarına uyanmamayı dileyerek yumdum açık kalmaya mecali olmayan gözlerimi.

Yarına, bir yanım yarım uyanacaktım.

Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınız.

Dayanamadım ve attım bölümü. İyi yapmış mıyım? Biliyorum, çok iyi yaptım...

Yorumlarınızı merak ettiğimi ve orada buluşmak istediğimi biliyorsunuz. Sizce bundan sonrası nasıl ilerleyecek?
Karan, tepkisinde haklı mı? Peki ya Kral, onu sevdiniz mi? Bakalım bir sonraki bölümde neler olacak.

Bu arada Ahu'ya hepinizin yerine sımsıkı sarıldım bende... Görüşmek üzere, en kısa zamanda.

İnstagram; sahipsizsancilar & kayipseytan