10. bölüm · SAHİPSİZ SANCILAR (+18)
| 10
İyi okumalar.
Geceleri uyuyamaz sabahlara uyanmaz, güneş ile beraber sabahları doğururdum. Güneş gibi parlamaz, güneş gibi kavrulurdum. Acım, her günümde yüreğime taze ekilen bir tohum gibi tekrar tekrar filizlenirken, ben her yaşımda ait olduğumu sandığım topraktan sökülürdüm.
Toydum, masumdum, zararsızdım, küçük bir kız çocuğuydum. Yetimdim, öksüzdüm, yalnızdım. Ailemi kaybetmiştim, kardeşim gibi sevdiğim Derya benden sökülmüştü, abim bildiğim Caner...
Caner, hücreden farksız olan odamın aralanmış karanlığından içeriye girer sonra beni o karanlıkların tam ortasına savururdu.
Ben, hiçbir şey anlamazdım.
Annem uzun saçlarımı taradıktan sonra örerdi, babam kokumu içine çekerek saçlarımdan öperdi. Korktuğum gecelerde beni aralarına alır, beni uyutmadan göz kırpmazlardı. Ben sevgiyi böyle görmüştüm, daha alışamamışken bundan mahrum kalmıştım.
Ben sevgi nedir bilmezdim, şefkatli bir bakışa bile muhtaçtım.
Geçmiş...
Küt kesilmiş saçlarım için sabaha kadar ağladığım günlerden bir tanesiydi. Yaşım biraz daha büyümüş, canımın henüz benden tamamıyla eksilmediği zamanlarımdaydım.
Bugün benim doğum günümdü.
Bugün benim kutladığım son doğum günümdü. 8. Yaş doğum günüm...
Bu küçük odamdan dışarı çıkmama müsaade edildiği zamanlar yapacak hiçbir aktivitem olmadığı için mutfaktaki takvimin yanına gider, bir sonraki doğum günümün hesabını yapmaya çalışırdım. Hizmetli abla dün söylemişti, bugün benim doğum günümdü.
Acıyan boğazıma şifa olmak istercesine minik ellerimi sararak ovalamaya başladım. Ağlamaktan gözlerimin şiştiğini hissediyordum, minik kalbim ise fazla acıyordu.
Yok saydım, bugün benim doğum günümdü.
Yatağımdan kalkarak küçük dolabımın önüne geçtim. O kadar uzun bir zaman beklemiştim ki doğum günümün gelmesini... Giyinmek istediğim elbisem geçen doğum günümden beridir aklımdaydı çünkü yengem geçen doğum günümde giyinmeme izin vermemişti.
Yengem doğum günlerimi kutlamama da izin vermezdi.
Amcamın verdiği söz üzerine bu sene doğum günüm kutlanacağı için içimde tarifi olmayan bir heyecan vardı. Onlarla geçirmek zorunda kaldığım tüm kötü günleri, bugün için unutmaya hazırdım.
Küçüktüm, saftım, zayıftım. Ben, çok yalnızdım.
Caner'in ona küçülmüş kıyafetlerinin çoğuna ev olan küçük giysi dolabım, mavi renk kıyafetlerle doluydu. Gözüme değen ilk renkli giysi, son pembe elbisemdi.
Geçen doğum günümde kutlanmadığı için günlerce ağladığımda, Derya bu elbisesini bana hediye etmişti. Yengem ne kadar itiraz etse de amcam onu susturmuştu.
'Zaten rengi sönmüş, Derya'ya küçük gelmeye başlamış. Neyin inadı bu ver kıza gitsin.'
Amcamın bu sözlerinden sonra yengem susmuştu ama beni her gördüğünde o eski kıyafete bile layık olmadığımdan bahsederdi.
Ben hep susardım.
Hevesle elbiseyi alıp yatağımın üstüne koyduğumda, kırışık olması benim heyecanımdan eksiltmiyordu. Tonu önemli değil, pembe olması da yetiyordu içimdeki kız çocuğuna. Üzerimdeki mavi renk uzun kollu erkek tişörtünü hızlıca çıkardığımda, ne gülümsemeyi bırakabiliyordum ne de gözümü elbisenin üzerinden alamıyordum.
Küçük ellerim altımdaki siyah eşofmana gittiğinde, odamın kapısı açıldı. Eşofmanımı henüz indirmemiştim ama korkuyla kollarımı bedenime sardım. Kim olduğuna bakmak için kapıya baktığımda, kapının aralığından bana bakarak sırıtan Caner'i gördüm.
Anımsadıkça, yüreğim ağzıma geliyordu.
Tıpkı o yaşlarımdaki gibi.
Geri çektiği başıyla koridora göz gezdirdikten sonra odaya girerek kapıyı kapattı.
"Caner Abi?"
Kapıyı kapattığına emin olduktan sonra bana döndüğünde, tekrardan sırıtmaya başladı.
"Bu hazırlık ne?"
Onunla beraber yatağın üzerindeki elbiseme baktığımda kendimi tutamadım ve gülümsedim.
"Bugün benim doğum günüm."
Kaşlarını havaya kaldırarak dudaklarını bastırdı ve başını salladı.
"Biliyor musun Caner Abi, yengem bu sene kutlamama izin verecek."
Şaşırır gibi yaparak gözlerini açtı.
"Emin misin Ahu?"
Heyecanla başımı salladığımda, Caner üzerime doğru yaklaşmaya başlıyordu. Önümde diz çökerek, boyumuzu eşit hâle getirdiğinde, iğrenç bakışlarını küçük bedenimde gezdiriyordu. Elime göre büyük olan ellerini, vücuduma siper edercesine sardığım kollarımın üzerine koydu. Benimle göz göze geldiğinde, sahte üzüntüsünü anlayamayacak kadar masumdum.
"Senin haberin yok mu?"
Minik kollarımın üzerindeki ellerinin varlığını yok sayarken, merakla baktım ona.
"Ne oldu Caner Abi?"
Çözdüğü kollarımı minik bedenimin iki yanına yerleştirdikten sonra avucuna sığmayan küçük omuzlarıma koydu ellerini.
"Eğer benimle oynamazsan, annem doğum gününü kutlamana izin vermeyecekmiş."
Üzüntüyle başım öne eğildiğinde, Caner'le oyun oynamak istemiyordum. Ama onunla oyun oynamazsam ne pembe elbisemi giyinebilecektim ne de doğum günüm kutlanacaktı.
Çaresizce başımı salladım.
Çaresizce boyun eğdim.
Çaresizce oyun oynamayı kabul ettim.
Küçüğüm, canım, canımıniçi masum Ahu'm...
Caner'in büyük, pis elleri vücuduma değdiğinde bundan ne kadar rahatsız olduğumu hatırladım. Beni yatağımın üzerindeki pembe elbisemin üstüne oturttuğunda, birinin odaya girmesi için dualar etmeye başladım.
Bana dokunsun istemiyordum, onunla oyun oynamak istemiyordum, bunun oyun olabileceğini kabullenmek istemiyordum.
Odaya şimdi hemen birisinin gelmesini istiyordum.
Amcam odamın yolunu bilmezdi, yengem sinirlenmedikçe gelmezdi, Derya beni eskisi kadar sevmiyordu ve yanıma gelmesi yasaktı.
Hizmetliler yemek getirmek dışında uğramazdı.
O gün ki o genç çocuk gelse keşke dedim,
en az annem ile babamın gelmesi kadar imkansızdı.
Ben, razıydım. Eğer oyun oynadığımda kutlanacaksa doğum günüm, hayır, kutlanmasını istemiyordum.
Gözyaşlarım akmaya başladığında, Caner'in varlığından ve bedenimdeki ellerinden iğreniyordum. Eşofmanıma sızmaya çalışan büyük eline koydum minik elimi.
"İstemiyorum Caner Abi. Ben seninle oyun oynamak istemiyorum."
Kaşları çatıldığında elimi iterek tekrardan eşofmanıma yeltendi ve ben yine elini tuttum.
"Doğum günümün kutlanmasını istemiyorum. Zaten hiç kutlanmadı ki bir şey olmaz. İstemiyorum Caner Abi."
Sinirle yüzüme attığı tokatı hiç beklemezken, yüzümün sol tarafı yok olmuşçasına sızlıyordu. Uyuşmuş yanağıma yasladığım elimi tutarak, yüzüme yakınlaştı.
"Kes sesini, oynayacaksın! Her defasında kaçıyorsun istediğimi yapamıyorum, rahat dur."
İstediği ne ki her defasında kıyafetlerimi çıkarmak istiyor diye düşündüm içimden.
"Derya bana hiç böyle oyunlar oynamadığını söyledi! Sen neden benimle böyle oyunlar oynamak istiyorsun!"
Öfkeyle ayaklanmış, Caner'e başkaldırıyordum. Küçük bedenimle fazla cüretkardım, iyi ki de öyleydim!
Elini, dün gece daha yeni kesilmiş kısa saçlarımın arasına geçirdiğinde acıyla inledim.
"Derya senin gibi sahipsiz piç değil! Sen benim oyuncağımsın duydun mu küçük cadı! Bu sefer kaçısın yok, son anda elimden sıyrılmak yok!"
Her defasında o ileri gitmeden sıyrılabilmiştim ellerinden, şimdi neden sıyrılmayayım diye düşündüm içimden.
Ama bu kadar sinirli değildi hiç?
Ama bende oyun hakkında bu kadar bilgili değildim hiç.
Ne Derya ile Gizem böyle bir oyun oynamıştı ne de hizmetli ablanın kızı Tuğçe. Onlara bu oyundan bahsettiğimde korkuyla dinlediklerinde anlamıştım bu oyunun ne kadar kötü bir oyun olduğunu. Ve Tuğçe bizden iki yaş büyük, meraklı, Derya ile Gizem'den daha iyi bir insandı. Bir hafta önce annesiyle malikaneye gelmiş, mutfakta beni takvimin önünde günlere bakarken bulmuş, bahçede bana kendimi korumam gerektiğinden bahsetmişti.
Caner'in bana tam olarak ne yapmak istediğini bilmeyecek kadar küçüktüm. Bu oyunu benimle oynamaya başladığında, niyetinin kötü olduğunu anlamayacak kadar masumdum. Tek kalmak istemeyecek kadar yalnızdım. Onu oyun arkadaşım sanıyorken, her defasında korkunç bir noktadan döndüğümden bihaberdim.
Caner benim oyun arkadaşım değil, geleceğimdeki gecelerimin kâbusundaki başrol, çocukluğumun katiliydi.
Yatağımın yanındaki küçük komodinin üzerindeki çatal, her zamankinden parlaktı.
Caner, her zamanki halinden farklıydı.
Ben, her zamanki gibi korkuyordum ama her zamanki gibi korkak değildim.
Büyük elleri küçük vücuduma sarıldığında, zar zor ulaştığım çatalı tüm gücümle karnına sapladım. İnleyerek geri çekildiğinde, ikimizde gözlerimiz açık birbirimize bakıyorduk. O, acıyla karnına saplanan çatala baktığında, ben, akan kanın yavaş yavaş üzerine damladığı pembe elbiseme bakıyordum.
Rengi sönmüş, eskimiş bu elbise artık sadece pembe renginde değildi. Kanın kırmızı rengi elbiseme bulaşmıştı, kan ise bundan sonraki hayatımın üstüne sıçramıştı.
Elbiseyi alıp odadan çıkmış, lavaboda giyinmiş ve kaçabileceğimi sanarak evden ayrılmıştım. Korumalar beni yakalamış, bırakın diye yalvarmama rağmen amcamın önüne atmıştı.
Amcam oğluna çatal sapladığımdan habersiz, kaçmaya çalıştığım için öfkesini kusmuştu. Yengem çığlıklarıyla ortalığı ayağa kaldırdığında Caner beni ona saldırmakla suçlamış, anlatmaya çalışırken amcamın sayısız tokatlarıyla susturulmuştum.
Beni o küçük hücreye hapsetmeye devam ettiklerinde, Caner hiçbir zaman durmamıştı.
Hiçbir zaman bedenime sahip olamamıştı ama pis ellerini de üzerimden çekmemişti. Onun yaşattıklarının kâbusları beni uyutmaz, ben onun gelebileceği ihtimalinin korkusuyla kapıya sırtımı dayar, uyuyamazdım.
Onu öldürmenin hayali beni yaşatır olmuştu ama henüz o kadar güçlü değildim. Kendimi yıllarca dilime dolanan kelimeler ile sakin tutmuştum.
Geçecek, geçiyor, geçti Ahu...
8. Yaşım, bir dahaki yaşlarımın gelmemesi için yalvardığım yaşım. Seni yaşamam gereken şekilde yaşayamadığım için özür dilerim. Heyecanla koşuşturamadığım, balonlar uçuramadığım, mumunu üfleyemediğim, bir başıma bu küçük delikte kutlayamaycak bir hâlde olduğum için özür dilerim.
Küçük Ahu'm, masum kalamadığım ve seni bu hâle getirdiğim için özür dilerim.
Günümüz...
Derin bir nefes alarak uzandığım yerden doğrularak araladım gözlerimi. Aldığım derin nefes ciğerlerimi parçalamış gibi hissederken, gördüklerimin kâbus olduğunu anlamam saniyelerimi aldı. Sağ elimi sol göğsüme, kalbimin üzerine koyarak gözlerim kapattım.
Kâbustu, geçti. Sakin ol, sakin ol, geçti Ahu.
Göğsümde hissettiğim sancıyla eşlik eden başımın ağrısıyla kaşlarımı çattım. Elimi göğsümün üzerinden ayırarak başıma koyduğumda, kendimi sorguladım.
Başım neden bu kadar ağrıyordu?
Kuruyan boğazımın suya olan ihtiyacını gidermek için etrafa bakındığımda, kalbim hızlanmaktan uyuşmaya başlamıştı.
Burası benim odam değildi.
Ben, evimde değildim.
Loş ışıkla aydınlatılan odanın büyüklüğüne ve ihtişamına içimde merak uyanırken bir yandan da bana ait olmayan bir yerde olduğumu hatırladım. Uyandığım büyük yatağa göz gezdirdiğimde, bakışlarım üzerimdeki saten kumaş siyah geceliğe çarptı.
Siktir! Bu gecelikte bana ait değildi.
Hâlâ kâbusta mıyım diye düşünerek gözlerimi kapattım. Sıkıca yumduktan sonra tekrar açtığımda hiçbir şey değişmemişti. Endişeyle sağıma, odanın geri kalan kısmına döndüğümde bütün bedenim uyuştu. Alacağım nefes yarım kaldığında, gözlerimi tekrar kırpamadım. Yutkunmak istedim ama bütün kontrolüm elimden gitmiş gibiydi.
Hâlâ kâbusta olmalıyım. Eğer karşımdaki görüntüde yanılmıyorsam, olduğum anda değil de kâbusta olmayı tercih ederdim.
Konuşmak için araladığım dudaklarımı dilimle ıslatarak birbirine bastırdım. Ne söyleyebileceğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu.
Karan, karşımdaydı ve beni izliyordu.
Kalbimin korkudan hızlanmasıyla elim tekrar sol göğsümün üzerine kaydığında, sert bakışları elimin üzerinde durdu. Doğrulurken üzerimden sıyrılan örtüyü ürkekçe göğüslerimin üzerine kadar çektim. Yutkunarak tekrar ona döndüğümde, hücrelerime kadar ürpermiştim.
Karşımdaki tekli koltukta oturan bu adamın heybeti içimi titretiyordu. Üzerindeki siyah gömleğin ilk iki düğmesi açık olmasına rağmen omuzları hâlâ gömleği zorluyor gibiydi. Kollarını koltuğun iki yanına yerleştirmiş, sırtı dik, başını hafifçe sağına doğru yatırmış ve beni delip geçecek gibi olan keskin bakışları üzerimdeydi.
İçimdeki korkuyu sindirmeye çalıştım ama bu mümkün değildi. Öylesine canlanıyordu ki içimde, onunla savaşmaya kalkışmayı düşünmek bile beni yok ederdi.
"Ne gördün?"
Günlerdir duymadığım sesinin, zihnimde tekrar eden olaylar dışında canlı bir şekilde duyduğumda bakışlarımızı birleştirdim. Kalbim öylesine hızlı atıyordu ki, duymaması için kalbimi durdurmak istedim. Ondan korktuğumu anlasın istemiyordum.
Yüz ifademi sabit tutmaya çalışarak, derin bir nefes aldım. Derinliğinden korktuğum ama ifadesizliğinin içime dokunduğu harelerinden ayıramadım bakışlarımı.
"Hiçbir şey."
O bakışlarını üzerimden bir an olsun ayırmazken, ben aldığım nefesi geri veremediğim için kendime kızmaya başladım.
"Biraz daha nefessiz kalırsan, yatağımda can vereceksin."
Yatağımda mı? Şaşkınlıktan dudaklarım aralanırken, bakışlarımı yatakta tekrar gezdirdim. Şimdi anlamıştım bu yatağın neden bu kadar büyük olduğunu. Mahçup bir şekilde başımı eğdikten sonra hareketlenmeye başladım.
"Ben, bilmiyordum üzgünüm."
Örtüyü üzerimden utanarak kaldırdığımda, üzerime düşen gölgeyle Karan'ın ayağa kalktığını farkettim. Tok adım sesleri sonlandığında yutkundum. Başımı kaldırarak tam karşımda duran Karan'a baktığımda, koyulaşmış harelerini bana sabitlemişti.
Ben ürkekçe başımı eğdiğimde, ani bir hareketle örtünün üzerinden tuttuğu sol bacağımdan beni yatağın aşağısına doğru çekti. Korkuyla çığlık atarak gözlerimi sımsıkı yumdum. Saniyeler sonra gözlerimi araladığımda, Karan başımın iki yanına ellerini koyarak beni hapsetmiş, üzerime eğilmişti.
"Neden bu kadar geriliyorsun? Ne saklıyorsun benden?"
Fısıltısıyla beraber korkuyla yutkunduğumda bakışları önce boynuma değdi sonra tekrar gözlerimle buluştu. Nasıl bir pozisyonda olduğumuzu zihnim bana haykırırken, lâl olmuş dilimi çözdüm.
"Senin benimle derdin ne?"
Sorumla gözleri kısıldığında, başını hafifçe yana eğdi.
"Seni etrafımda olmaman konusunda uyardıkça, olmaman gereken her yerdesin."
Kendime gelmiş gibi kaşlarımı çattığımda, bu sinirden ziyade anlamak için verdiğim çabadan kaynaklıydı.
"Bilerek yapmıyorum Karan."
Adını anmamla birlikte bakışları dudaklarıma kaydığında, aldığı nefesi göğsüne yasladığım avuçlarımda hissettim.
"Sana neden inanayım Ahu?"
Adımı anmasıyla bakışlarım dudaklarına kaydığında, kanımın hızlandığını hissettim. Aynı anda bakışlarımız birleştiğinde, içimde gezen duygunun tarifi yoktu.
"Neden inanmak varken inanmamak Karan?"
Bakışları yüzümün her santiminde gezinirken, bunu fırsat bilerek bende onu izledim. Keskin yüz hatları, çoğu zaman çatılan kaşları, dolgun dudakları, koyulaşmış bakışlar...
İç çekişim çatık kaşlarının altındaki sert bakışların göğsüme inmesine neden olurken, yutkunmamla beraber boynumda durdu. Aklından nelerin geçtiğini o kadar çok bilmek isterdim ki. Bu sert bakışlar, duygudan fazlasıyla yoksun olduğunun en büyük kanıtıydı. Ama tahammülsüzlükte bir duygu değil miydi? Karan bana tahammülsüzdü.
Başımın iki yanında yatağa bastırdığı avuç içlerini kapattığında elleri yumruk şeklini almıştı. Önce yatağa bastırdığı yumruklarına bakıp ona tekrar döndüğümde, bakışlarını boynumdan gözlerime taşımıştı. Dişlerini sıkarak soluna doğru başını çevirdiğinde, kulağının arkasında kalan dövmelere takıldı bakışlarım. Gördüğüm sembollere kaşlarım çatılırken, kral tacının yanındaki diğer dövmeye daha dikkatli bakmak için başımı hareket ettirdim. Başımın, yatağa bastırdığı yumruğuna değmesiyle bana döndüğünde, dövmesine tam olarak dikkatli bakamamıştım.
Bu ani bakışını beklemezken dudaklarım aralandığında, kaşları biraz daha çatılmıştı.
"Sen hep böyle arsız mısın?"
Dişlerinin arasından konuştuğunda sinirlendiğini anladım. Onu izlemem ve incelemem konusunda beni daha önce uyardığını hatırladığımda, bende gerildim.
"Sen hep böyle yakınıma girerek mi konuşacaksın benimle?"
Gözleri kısılırken koyu harelerinin parlamasına şahit oldum. Başını hafifçe sağına doğru eğerek yüzüme biraz daha yaklaştığında, bu hareketini kesinlikle beklemiyordum. Çatılan kaşlarım eski hâlini aldığında, göğsüne yasladığım ellerimi sıktım. Avucumun arasında kalan gömleğin kumaşı avuçlarımdan sıyrılırken, Karan'ın omuzlarının gerildiğini anladım. Benimle burun buruna gelecek kadar eğilmişti üzerime ve kahretsin ki bu adam benim nefesimi kesiyordu.
"Eğer biraz daha nefes almazsan, seni altımda çığlık çığlığa nefessiz bırakacağım Ahu."
Duyduklarımla dudaklarım tekrar aralandığında, bedenimi hissetmiyordum. Aklımı ve kalbimi de. Olduğum yerden doğrulmak, yakasına yapışmak ve benimle nasıl bu şekilde konuşabildiğinin hesabını sormak istiyordum. Tek yapabildiğim, koyulaşmış haz dolu bakışlarına öylece bakmaktı. Kendimi tutamayıp sesli bir şekilde yutkunduğumda, titrek nefeslerimin de sesi duyuluyordu.
Bakışları ağır ağır boynuma kayarken, dudağının sol tarafı kıvrıldı.
Karan, ilk defa gülümser gibi olmuştu ve bu görüntü onun dışındaki her şeyi soyutlaştırmıştı.
Şaşkınca onu izlerken saniyeler sürmeden ifadesi tekrar değiştiğinde, kendinden ne kadar emin olduğunu belli eden haz dolu hareler yine benimle buluştu.
"Ama bu yine de seni benim elimden kurtarmaz."
Uyuşmuş gibi tüm dikkatim onun üzerindeyken, verdiği nefesler dudaklarıma çarpıyordu.
"Daha doğrusu ben tatmin olmayana kadar seni hiçbir şey elimden kurtaramaz, Ahu."
İsmimi gözlerimin içine baka baka söylediğinde, derin bir iç çektim. İç çekişim onun yutkunmasına sebep olurken, içimde harlanmaya başlayan ateş bana yabancıydı. Ama Karan'ın karşımdaki varlığı kadar gerçekti, beni onun gibi yakıyordu.
Karan, beni yakıyordu.
Üzerimde olan etkisi bu ateşi harlarken aslında herkesin üzerindeki etkisini hatırladım. Karan, istediği ya da istemediği herkesi, her şeyi etkisi altına alabilecek kadar akıllı bir adamdı. Aklını kullanmasa bile duruşu, bakışı, hareketleri...
Düşünme Ahu.
Hatırla, seni istemediğini hatırla.
Evine yemeğe gittiğim gün bana hissettirdiği hisler bir anda zihnimde gezinmeye başladığında, kaşlarımı çattım. Yay gibi gerilmeye hazır olan bedenimi tekrar kontrolüm altına aldım. Dilimle dudaklarımı ıslatırken, göğsünde yumruk şeklini almış ellerimi yavaşça açtım ve avuç içlerimi sert göğsüne yasladım. Titrek nefeslerim, kalbimde hissettiğim sahipsiz sancıya ayak uydurduğunda, sert bakışlarımı hedefime diktim.
"Beni sürekli köşeye sıkıştırmak, canımı acıtmaya çalışmak sana zevk mi veriyor?"
Kaşları derinlemesine çatılırken, söylediklerimi kavramak için biraz bekledi. Ya da beklemesinin asıl nedeni benim onun hakkında böyle düşüncelerimin olmasıydı. Çene kasları tekrar belirdiğinde, ikimizde çattığımız kaşlarla birbirimize bakıyorduk. Öfkesi, gözlerinden okunuyordu.
"Henüz canını acıtmış sayılmam. Benden uzak durmadığın takdirde kâbuslarında sayıkladığın tek şey artık ben olurum."
Söyledikleriyle beynimden vurulmuşa döndüğümde, sert nefesleri bir süre daha yüzüme vurmaya devam etti. Yüreğimdeki acı âdeta deşilmiş gibi kendini hatırlatırken, alamadığım nefesin sancısı vurdu göğüs kafesime.
Üzerimden hızla kalkarak doğrulduğunda, ellerim hâlâ onun sert göğsündeymiş gibi havada kaldı. Bakışlarını ellerime çevirdiğinde ellerimi yatağa bastırarak uzandığım yerden doğruldum. Tekrar göz göze geldiğimizde içim titredi. Bu bakışlar dediği her şeyi yapabileceğinin uyarısıydı. Yutkunarak başımı eğdiğimde sıyrılmış geceliği düzelttim.
"Mekânımda ne işin vardı?"
Sorusuyla kaşlarımı çatarak başımı kaldırdığımda duyduğumu idrak etmeye çalıştım. Mêkan, Karan'a aitti. Şaşırdığımı belli etmekten kaçınarak çattığım kaşlarımı düzelttim ve derin bir nefes aldım.
"Mekânın sana ait olduğundan haberim yoktu."
Dik tuttuğu heybetli bedenini gererek önce biraz daha doğruldu sonra başını hafifçe soluna doğru yatırdı. Hâlâ belirgin duran çene kasları hareket ederken çenesini dikleştirerek üstten bir bakışla konuştu.
"Ahu Eliz'in yeğenim olduğundan da haberin yoktu."
İfadesiz bakışlarının içinde gezen şüphelerin tek hedefi bendim. Bana hâlâ güvenmiyordu. Sabır dilercesine aldığım nefes içime batarken kaçırdığım bakışlarımı sert göğsüne sabitledim.
"Bana neden güvenmiyorsun diye sormayacağım."
Üzerimde olan bakışlarına çevirdim bakışlarımı.
"Gitmek istiyorum. Etrafında olmamaya özen göstereceğim."
Bakışları kısılırken soluna doğru yatırdığı başını doğrulttu ve bana sırtını dönerek ağır adımlarla ilerlemeye başladı. Heybetli bedeni önümde ağır ağır ilerlerken, onun arkasından öylece onu izliyordum. Odanın penceresinin önünde durduğunda geniş omuzları gerildi ve avuç içlerini pencerenin önündeki mermere yasladı. Sert ve soğuk bakışları önündeki manzarada gezinirken, nefesimi tuttuğumun farkında bile değildim.
Ellerini mermere yaslamasına rağmen dik tuttuğu bedeni hiç yıkılmayacak gibi güçlü duruyordu. Yutkunduğunda bakışlarım boynuna kaydığında, hareket eden adem elmasına çarptı bakışlarım. Tuttuğum nefesimi usul usul geri verirken, ciğerlerimin havaya olan ihtiyacını hatırlattım kendime.
Ahu, kendine gel.
Ahu, ona bakma.
Ahu, üzerinde olan bakışlara karşılık verme.
Önüme eğdiğim bakışlarımı tekrar ona çevirdiğimde tam da tahmin ettiğim gibi bakışları üzerimdeydi. Dudaklarımı dilimle ıslatarak yutkunduğumda, sert çehresine vuran ayışığının bile onun bakışlarını aydınlatmaya yetmeyeceğini anladım. Mermere yasladığı ellerini geri çekerek ceplerine koydu ardından bedenini tamamıyla doğrulttu. Başını hafifçe eğerek keskin bakışlarıyla beni delip geçtiğinde, ürkütücü görünmesine rağmen bakışlarımı bakışlarından ayırmadım.
"Sana daha öncesinde gitmen için müsaade etmiştim."
Çenesini dikleştirerek başını hafifçe sağa ve sola salladı.
"Gitmene müsaade etmeme dair olan seçeneğini kendi ellerinle çoktan yok ettin Ahu."
Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınız. 🖤
