29. bölüm · SAHİPSİZ SANCILAR (+18)
| 29
İyi okumalar.
Habersiz bir ömür çürütür insan derler,
benim ömrümün bir günü gönlüm razı değildi yaşamaya. Haberdar olmak mı yoksa habersiz kalmak mı iyidir her şeyden? Benim, geldiğim yaşa kadar haberim olmadı kendimden.
Ne nazım geçerdi kendime ne sözüm.
Ne tesselli ederdi yaşamak beni ne de bir saniye aklımdan çıkmazdı ölüm.
Ne giderdim ne kalırdım kendi içimde,
Ne de kendimi affetmeye yoktu yüzüm.
Ne gülerdi yüzüm ne de terk ederdi göz bebeklerimi hüzün.
Sahipsiz kalırdı olduğum her yer,
Ben korkardım olduğum insandan,
Sen kaçardın yolun bana düşseydi,
Ben olsam ben de geçmezdim bir adım yakınımdan.
Yakınırdım kendime bin ağıtla,
Yaşadım belki de bir acının ahıyla,
Yaşadığımı sanardım ya da,
Bilmezsiniz, öldüremedim kendimi hem de yüreğim razıyken kendime kıymaya.
Ben değildim bunu seçen,
Adım yok derler seçilen,
Sırat değil ömür cennete geçilen,
Ateşi benim yüreğimde yanar cehhennemin.
Baba. Ateşin adı artık yokluğun değil sensin.
Bir gün vakti geldiğinde, elimdeki silahı kendime doğrultmaya yeminliyken,
Kapanmayacak ve kanamaktan usanmayacak bir yarayla delindi yüreğim.
Siz aşk diyin, sevgi diyin, sevda diyin.
Ben, Karan derim.
Bedenim nefes alıp vermek dışında bir eylemde bulunamayacak kadar yorgunken, kapattığım gözlerimi tekrar araladım.
Sabah yatağında uyandığım adamın, öncesinde hayranlıkla baktığım bahçesinde bir karınca kadardım.
"Sen akıllı bir kızsın, herhangi bir saygısızlık yapmayacağına eminim lakin yine de uyarmak durumundayım. İçerde sana söz hakkı verildiğinde, kendini savunabilirsin. Karşında kimin oturduğunu unutma yeterli."
Donuk bakışlarımı uyarı dolu bakışlarından ayırarak, malikâneye döndüm.
Buraya geldiğimde hep Ahu olarak gelmiştim. Sabah Ahu olarak çıktığım yere, şimdi Hayalet olarak gelmiştim.
Ben Karan'a hep Ahu'ydum.
Onun beni, Hayalet olarak avladığından habersiz.
Yutkunduktan sonra ağır ağır adımlamaya başladım. Her adımımda içimde bir his soyutlanırken, duraksadım. Dolu gözlerim bakış açımı buğulandırırken, dişlerimi kuvvetlice sıkıyordum. Duyduklarımdan sonra uyuştuğunu hissettiğim kalbim, çok acıyordu.
Sevgiyle dokunduğu değil,
Acısını dindirmek istediği değil,
Gözyaşından öptüğü kadın değil,
Avıydım.
Caner'in kollarından sıyırdığı değil,
Göğüs kafesine sığındırdığı ve gururla sergilediği avıydım.
Ahu'yum ben, Ahu'ydum.
Ben ona Ahu'ydum, Hayalet değil.
"Bir sorun mu var?"
İhtiyarın sesiyle sessizce iç çektim. Ona doğru dönmeden başımı hafifçe sağıma ve soluma doğru sallayarak, yutkundum. Çenemi dikleştirdikten sonra adımlamaya devam ettim.
Kapıyı Sofia açtığında, beni gördüğü an yüzündeki gülümsemesi yavaş yavaş silindi. Bakışlarında ki anlam veremediğim ifadeye sertçe bakarken, yutkundu ve tekrar gülümsemeye çalıştı.
"Tekrardan hosgeldiniz Ahu Hanim."
Sesindeki imayla anlamıştım. Dün gece burada kaldığımdan haberi vardı belli ki. Hiçbir şey söylemeden içeri girdiğimde, kalbimin sıkışmasını hiçe saymaya çalıştım. Aldığım her nefes yetersizken, bayık ve sert bakışlarımın dolmasına müsaade edemezdim.
Yavaşlayan adımlarımla ilerlemeye başladığımda, gelen çatal bıçak sesleriyle tekrardan yutkundum. Nihayet yemek masası görüş alanıma girdiğinde, adımlarım yere çakıldı.
Sırtı bana dönük olan koltuğun solundaki koltukta amcam, yanında yengem, ikisinin karşısında Caner ile Derya oturuyordu. Masada başka kimse yoktu.
Amcamın rastgele gezinen bakışları bana değdiğinde, afalladı.
"Senin ne işin var burada?"
Sorusuyla beraber masadaki sesler kesildiğinde, Caner ile Derya'nın şaşkın bakışları, amcam ile benim aramda gidip geliyordu. Amcamın bakışlarındaki endişe görülmeye değerdi.
"O, benim misafirim."
Sırtı bana dönük koltuğu geriye doğru ittirdiğinde, arkamdan gelen bir adam hızla yanına doğru adımladı ve eline baston uzattı. Konuşan, Kral'dı.
Baston yardımıyla doğrularak ayaklandığında, dağ misali heybetli, uzun boylu bir adamdı. Yüzü Karan'ı andırırken, bakışları tıpkı Karan gibi acımasız ve sertti. Yüz hatları yaşının büyüklüğünü belli ederken, sanki hayatı boyunca hiç gülümsememiş gibiydi.
Ben ise Kral'ın karşısında, önüne atılan kurbandan farksızdım. Tıpkı veliahtının avuçlarında canımın çıkacağından habersiz av olduğum gibi.
Kral'ın ayaklanmasıyla beraber masadakiler sırayla ayağa kalktığında, tüm bakışlar üzerimdeydi. Çenesini dikleştirerek bana bakan Kral, her an tek kelimesiyle beni canımdan edecek gibi duruyordu.
"Sonunda gelebildiniz. Gözcü, bir terslik var mı?"
İnsanın içini ürperten sesiyle konuşması, eminim ki sadece bu ana özel değildi.
"Hayır, Efendim."
"Öyleyse herkes şuraya geçsin ve otursun."
Bakışları sağ tarafta kalan büyük koltuklara değdiğinde, bastonundan çıkan sert ses ile ağır adımlarını ilerletmeye başladı. Salondaki tekli koltuğa oturduğunda, tekrar yanına giden adama bastonunu uzattı. Bastonu alan adam, koltuğun üç adım gerisinde başını eğerek durdu.
Yutkunarak başımı hafifçe eğdim. Amcam, yengem ve arkalarından ilerleyen Caner ve Derya'nın bakışlarında, bana karşı hissettikleri nefret gizleyemeyecekleri kadar fazlaydı.
Ben, yerimden kımıldayamıyordum. Annem ile babamı hep hatrımda tutarak sığınırken onlara, kendimi ömrü hayatım boyunca bu kadar sahipsiz hissettiğim tek bir an hatırlamıyordum.
Ben, onları bile hissedemiyordum.
Yutkunarak bakışlarımı koltuklarda gezdirdiğimde, o koltuklarda Karan ile geçirdiğimiz anların gözümün önüne gelmesiyle ile titredi içim.
Omuzlarım her zamanın aksine düşükken, dişlerimi sıkmaya devam ediyordum. Bakışlarım gelen ses ile boş yemek masasına döndüğünde, hizmetlilerin toplamaya başladığını gördüm. O yemek masasında istenmediğim günün aklıma gelmesiyle, bakışlarımı hızla oradan ayırdım.
"Amcan ile yengenin mi yanına oturacaksın yoksa kuzenlerinin mi?"
Kral'ın sesiyle ona doğru döndüğümde, boğazıma oturan yumruyu yokedemiyordum. Buğulanan bakışlarımı kırparak, tekrardan koltuklara baktım.
Yengem, tıpkı azarladığı küçüklüğüme bakar gibi bakıyordu. Amcam, ailemin vefatıyla üstüne kaldığım için öfkeyle bakıyordu. Derya, küçümseyerek bakarken, Caner, bana dokunmasına izin vermediğim anlardaki siniriyle bakıyordu.
Her an yerinden kalkıp yanıma gelecek ve izin vermediğim için öfkeyle vuracak gibi.
Titreyen dudaklarımı birbirine bastırarak seslice yutkundum. Dolan gözlerimi ard arda kırptıktan sonra başımı hafifçe soluma doğru eğdim.
"Ben size böyle dahil olsam daha iyi olur."
Titrememesine özen gösterdiğim sesim sonlara doğru kısıldığında, eğdiğim başımı doğrulttum. Kral'ın bakışları kısılırken hâlâ üstümden ayrılmıyordu.
"Öyleyse buraya biraz daha yaklaş."
İçimden saydığım dört adım sonrasında, olduğum yerde durdum. Ne ortalarındaydım ne de onlara uzak.
Kral, sert bakışlarını salondakilerin üzerinde gezdirdikten sonra başını hafifçe soluna doğru eğdi. Karşımda Karan'ın yaş almış hâli oturuyordu sanki.
"Kim olarak geldin buraya?"
Çenemi hafifçe dikleştirdim.
"Ben, Ahu Sarel'im."
Söylediğime karşılık yüzünde mimik oynamadı. Çenesini dikleştirerek, kıstığı bakışlarıyla beni baştan aşağıya süzdü.
"Sen, Hayalet'sin."
Ben, Hayalet.
Kimliği belirsiz, amcasının tetikçisi.
Kim olduğundan kendi habersiz, canını alacağı insanların ecel bekçisi.
Dünü yok, yarını yok, bugünün kendisi.
Kalbi yok, hayatı yok, merhameti yok, yoktur onun vicdan mahkemesi.
Tıpkı benim gibi babasız, annesiz, kimsesiz. Sığabileceği bir yer yok, sığdığı yeri de zindan eder kendine, kendisi.
Ben, Hayalet.
Acımasızlığım, acıma sızar, canımı yakar.
Canım yanmaktan harap,
Deniz bildiğim her yer kurak,
Bir damla su canımın yanışına yasak,
Hak değildir bana yanılmak,
Zor değildir bana can almak,
Şart değil yarında yaşamak,
Ama insan neden olduğu ana sığmaz?
Ben, Hayalet. Bu benim ikinci yüzüm değil.
Benim adım değişir, kim olduğum değil.
"Ben, Ahu'yum. Sarel ailesine kan bağıyla mensup, ailemin dahil olduğu âleme tetikçi olarak seçilmiş bir mecbur ve yaptıklarıma rağmen kim olduğum belli olmadığından ötürü Hayalet denilinen Ahu'yum."
Başını amcama doğru çevirdiğinde, yan bakışları üzerimdeydi. Kırptığı gözlerini açtığında, keskin bakışlarını amcama sabitledi.
"Ailenin geri kalanının bundan haberi var mı?"
"Elbette yok! Bu mümkün değil."
Derya'nın sesiyle ona döndüğümde, bakışlarındaki nefret şaşkınlıkla parlıyordu. Bakışları amcama döndüğünde, salonda hayretler içerisinde kalan bir tek oydu.
"Baba, bunun gerçek olmadığını söyler misin?"
Amcamın öfkeyle kısılmış olan bakışları bana değdi.
"Doğru."
Yutkunduktan sonra aralanmış olan dudaklarımı birbirine bastırdım. Sanki kim olduğum ile ilk kez yüzleşmişti.
Pişman mıydı? Sanmıyorum.
"Bu durumdan sadece kızın habersizdi anlaşılan. Peki ya oğlun ile karın neden şaşırmıyor Hasan?"
Kral'ın sorgulayan sert bakışları amcamın üzerindeyken, kaşlarım hafifçe çatıldı. Amcam, benden zar zor ayırdığı bakışlarını Kral'a çevirdiğinde, gözlerinin içine bakamıyordu.
"Biz, sadece beklemiyorduk bunu."
Yengem sahicilikten çok uzak cümlesini titreyen sesiyle kurmuştu. Biliyordu.
"Babam bizimle işi hakkında konuşmaz."
İşten kastı ben miydim? Caner'e doğru çevirdiğim bakışlarımda saf nefretten başka hiçbir şey yoktu. Onun da bakışları bana döndüğünde, gülümsemeye hazır dudaklarının ortasına kaç şarjör boşaltırsam boşaltayım, içimin hiçbir şekilde rahat etmeyeceğini tekrar anladım.
"Mahir'in kızı Ahu sizin işiniz mi yoksa ailenizin bir ferdi mi? Ona karşı takındığınız bu tavrın sebebi nedir?"
Kral'ın imalı cümlesiyle beraber gözlerimi birkaç saniyeliğine kapattım ve tekrar araladım.
"Yıldızları barışmadı hiç."
Amcamın durgun sesi sessizliği böldüğünde, Kral başını sağına doğru hafifçe eğdi.
"Beraber büyümediler mi? Üstelik bu kız size emanetti."
Cümlesi içime dokunurken, buğulanan bakışlarımı zemine sabitledim. Kollarımı vücuduma sarmamak için kendim çok zor tutuyordum.
Kral oluşan sessizliği sert sesiyle bozdu.
"Ailen bize müsaade etsin. Sen ve Ahu ile başbaşa konuşacağım."
Adımı anmasıyla sessizce titrek bir iç çektim.
"Biz neden gidiyoruz ki? Ortada büyük bir oyun dönüyor. Ahu kim Hayalet olmak kim."
Bakışlarım Derya'ya döndüğünde, yüzündeki şaşkın ve kabullenmeyen ifadeye donuk bakışlarımı sabitledim.
"Biz konuşurken müsaadesiz lafa girmek senin ne haddine?"
Kral, çattığı kaşlarıyla tekrar amcama döndü.
"Bu mu önüme getirdiğin kız? Soyuma layık mı?"
Amcam öfkeyle parlayan harelerini Derya'ya yönelttiğinde, Derya başını eğerek ayağa kalktı.
"Eve geçin bende işim bitince gelirim."
Amcam yengeme bakmadan konuştuğunda, yengem ve Caner de ayağa kalktı. Caner, yengem ile Derya'yı önünden ilerletirken, Kral'a doğru ilerledi ve önünde durarak başını eğdi.
"Efendim, sizinle aynı yemek masasına oturmak şerefti. Aile bağımızın güçlenmesini dilerim."
Kral, onun ters bakışıyla baştan aşağıya süzdükten sonra hoşnutsuz bir ifadeyle ona doğru sağ elini uzattı. Caner, öpüp alnına koyduğu eli bıraktığında amcama doğru döndü.
"Senden gelecek haberi bekliyorum baba."
Ardından bakışları bana değdiğinde, dudaklarında can bulan tebessüm midemi bulandırmaya yetti.
"İyi akşamlar."
Hızlı adımlarla yanımızdan ayrıldığında, Kral, çenesiyle solunda kalan büyük boş koltuğu işaret etti. Amcama da yaptığı el hareketiyle oturmasını emrettiğinde, ağır adımlarımı koltuğa doğru ilerlettim.
Tam oturacağım esnada belimdeki silah aklıma geldiğinde, elimi belime atıp atmamak arasında kararsızdım. Hâlâ evin girişinde olan Gözcü ve adamları hesaba kattığımda, belimdeki silaha dokunmadan usulca oturdum koltuğa.
Yerden ayırdığım bakışlarım amcama değdiğinde, bakışları seyiriyordu. Vücudunu kastığının da farkındaydım çünkü her sinirlendiğinde göğsü hızla inip kalkardı ama şimdi dikkatle bakılmadığı sürece onu tanımayan anlamazdı.
Ben onu tanıyordum.
"Amcan sana her şeyi ne zaman anlattı?"
Kral'ın sorusuyla ona doğru döndüğümde kaşlarım hafifçe çatıldı.
"Anlamadım?"
İfadesiz yüzünde mimik oynamıyordu.
"Ailemin en savunmasızını kaçırmadan önce mi anlattı yoksa sonra mı?"
Dişlerimi istemsizce sıkmaya başladım. Yutkunarak başımı sağıma doğru hafifçe çevirdim ve çenemi dikleştirmemek için dikkat ettim.
"Ben, hiçbir çocuğa dokunmam."
Öfkeyle bayıklaşan bakışlarımı amcama çevirdiğimde arından başımı da ona doğru çevirdim.
"Ki bana hiçbir şey anlatılmadı. Bilseydim eğer ne amcam ne de ben karşınızda oturuyor olmazdık. "
Amcamın öfkeli bakışlarını örten afallaması, ona zarar vermekten çekinmeyeceğimi anladığının işaretiydi.
Bakışlarım Kral'a döndüğünde, sert bakışları kısıldı.
"Tesadüfen orada olduğuna inanmamı mı bekliyorsun?"
Yutkunarak bakışlarımı kaçırdım.
Tesadüfen değil, ölmek için oradaydım.
Çenemi dikleştirerek Kral'a döndüm.
"Böyle bir niyetim olsaydı eğer sizce yapmaz mıydım? Amcam bırakın bugün öğrendiklerimi, masaya ve size dair bir kez bile bir şey söylemedi bana. Bir çocuğa dokunmayacağımı da en iyi o biliyor."
Bakışlarım amcama değdiğinde, çatık kaşlarının altındaki harelerinde beni sorguladığını görüyordum.
Her şeyi unuttuğumu sanıyor olamazdı değil mi?
Başımı hafifçe eğdiğimde zihnimde beliren sahneler, yüzümü buruşturmama neden oldu. Midem bulanıyordu.
Gözlerimi kapattığımda, şuan bunları düşünmemin vakti olmadığını hatırlattım kendime.
Araladığım bakışlarımı Kral'a doğru çevirdim. Kıstığı bakışlarıyla hâlâ beni izliyordu.
"Sana neden inanayım?"
Başını hafifçe soluna doğru eğerek bakışlarını bana doğru çevirdiğinde, yüzünde mimik oynamıyordu.
"Eliz için değil kendim için oradaydım."
Boğazıma oturan yumruya rağmen zar zor yutkunduğumda, buğulanan bakışlarımı yok saymaya çalıştım. Dilimle dudaklarımı ıslattıktan sonra bakışlarımı amcama değdirmemek için zor duruyordum.
"Mahir'in kızı Ahu. Baban da tıpkı senin gibiydi biliyor musun? Öyle zalimdi ki zalim olana, bir o kadar merhametliydi çocuklara ve yaş aldıkça çocukça davrananlara."
Öyle bir adammış ki benim babam, kıyabilmiş kendi çocuğuna.
Gözyaşlarım usul usul akarken, dudaklarım bükülmesin diye yutkundum. Sağ elimi gözyaşlarımı silmek için kaldırmaya yeltendiğimde, Kral havaya kaldırdığı eli ile durdurdu beni. Elimi usulca dizlerimin üzerine koydum.
"Akıbetine sonrasında karar vereceğim ve sen o güne dek gözümün önünden bir saniye bile ayrılmayacaksın."
Dudaklarım aralandığında bakışlarımı hızla amcama çevirdim. O ise benimle göz göze gelmek yerine çattığı kaşları ve kısılan bakışlarını zemine sabitlemişti. Dişlerini öfkeyle sıktığı için beyaz sakallarının ardından çene kemikleri belli oluyordu.
"Efendim, sizin evinize mi alalım yoksa burada mı kalacak Ahu Hanım?"
Gelen ses ile başımı arkama doğru çevirerek Gözcü'ye baktım. Merakla tekrar Kral'a döndüğümde, kıstığı keskin bakışlarını üzerime sabitlemişti.
"Burada ve bende bir süre burada kalacağım."
Bakışları amcama doğru döndüğünde, amcam eğdiği başını yerden kaldırarak Kral'a baktı.
"Ahu'nun akıbetine karar verirken, yapılacak olan izdivacı göz önünde bulunduracağım."
Kaşlarımı derinlemesine çattım. Ne izdivacından bahsediyorlardı?
"Torunum yemekten erken ayrıldığı için tam olarak konuşamadık ama madem aramızdaki buzu hayırlı bir iş ile eritmek istiyorsun, bunu düşüneceğim."
Kral'ın keskin bakışları bana döndüğünde, sorgulayan bakışlarım buğuluydu.
"Ahu'ya, adamlardan biri evine kadar eşlik etsin, eşyalarını getirmesine yardımcı olsun."
Başımı sağıma doğru hafifçe eğdim.
"Ne izdivacından, kimin izdivacından bahsediyorsunuz?"
Bakışlarım Kral ile amcam arasında mekik dokurken, aldığım nefesler kalbime batıyordu.
"Amcan, yemek yediğimiz esnada senin rızan olduğunu söyledi."
Çatık kaşlarımın altında büyüyen gözlerimle amcama döndüm.
"Ne rızası?"
Amcam, kaşlarını çatarak alttan bakışlarını tehdit edercesine sabitledi üzerime.
"Kral ile veliahtına, Caner ile seni nişanladığımı söyledim."
Düzelttiği kaşlarının ardından mahçup bakışlarını Kral'a çevirdi.
"Kızım Derya ise değerli veliahtımız ile nişanlanacak. Bu sayede aramızdaki yanlış anlaşılma tatlı bir şekilde son bulacak."
Kurşunu beynime değil, sol göğsüme yemiştim. Geçmişime değil, olduğum ana. Küçük Ahu'yu sıyıran kurşun, bu yaşa kadar zar zor getirdiğim bana saplanmıştı. Hissedemediğim her şeye inat, yüreğimde yeşeren sevdaya...
"Gidelim, Ahu Hanım."
Olduğum yere çakılmışken bedenim, hareket edemiyordum.
Beni, Caner'le mi nişanlamıştı?
"Ahu Hanım."
İrkilerek kendime geldiğimde, Kral'ın keskin bakışlarıyla göz göze geldim. Hemen arkamda duran bedene döndüğümde, Gözcü yanıma kadar gelmişti.
Tekrar önüme dönerek amcama baktığımda, gözyaşlarım boynumdan aşağıya doğru yol alıyordu. Kulaklarım uğulduyorken, başımı sağıma ve soluma doğru salladım. Bir hışımla arkamı dönerek hızlı adımlarımı bir an olsun duraksatmadan kapıya doğru ilerlemeye başladım.
Kanım öylesine kaynıyordu ki, zihnimde tüm bunlara sebep olan tek şey geziniyordu.
Hızla kapıyı açarak bahçeye çıktığımda, bakışlarım Halil'i aradı. Süs havuzunun mermerine başı eğik oturan Halil, başını kaldırdığı an göz göze geldik. Endişeyle ayağa kalktığında, buğulu gözlerimle bakıyordum ona.
Bana doğru adımlayacağı an, korumalardan biri önüne geçerek onu durdurdu. Sert bakışlarını korumaya yönlendirdikten sonra kolunu iterek bana doğru adımlamaya başladı.
"İyi misiniz?"
"Ahu Hanım evine uğrayıp tekrar buraya getirilecek. Sana güvenebilir miyim genç?"
Konuşan Gözcü'yü dinledikten sonra tekrar bana döndü ve başını kararlılıkla salladı.
"Ben hallederim."
Hızla inip kalkan göğsümle beraber tekrar hızlı adımlarla ilerlemeye başladım. Ardımdan koşar adım yürüyen Halil'i duymuyordum. Büyük bahçenin sonuna doğru yaklaştığımda, gördüğüm arabamın yanına doğru ilerledim.
Açılan kilit ile arka kapıyı açarak hızla bindim ve kapıyı çarparak kapattım.
Hepsinin kanını kurutmadan, ölmeyecektim. Öldürtmeyecektim de kendimi.
"Ahu Hanım, iyi misiniz?"
Donuk ve dolu bakışlarımı, sürücü koltuğuna oturmuş ve bana dönmüş Halil'e sabitledim.
"Tarif ettiğim yoldan gideceksin."
Kaşları biraz daha çatıldığında, seslice yutkundum. Bakışlarında görüyordum. Bana üzülüyor muydu?
Dişlerimi sıkarak başımı hafifçe eğdim.
"Beni duyuyor musun?"
Dudaklarını birbirine bastırdıktan sonra başını salladı. Ardından eğdiği başını önüne doğru çevirerek, açılan büyük demir kapıların içinden gaza basarak yola koyuldu.
Ah, kopsa kıyamet bugün hâlâ yaşıyorken,
Nefes alıyor ve bir can taşıyorken,
İçimdeki derin deniz boyumu aşıyorken,
Ve ben ölmekten, beni canlı canlı toprağa gömenleri öldürmeden vazgeçmişken.
Değil tenime, gözüme dahi değemiyorken,
Beni her kâbusumda avucuna alıyorken,
Kesilmesin nefesim Rabbim,
Ben ona tam şuan dokunamıyorken.
Akıp giden yolu soluksuz izlerken, gözüme çarpan yol ayrıma ile yutkundum.
"Soldan gir."
Dikiz aynasından bana değen bakışlarıyla göz göze geldiğimde, başını hafifçe eğdi ve gaza yüklenerek virajı aldı. Saniyeler içinde ıssız yolun ortasında vardığımızda, elimi kapının iç kısmına götürdüm.
"Durdur arabayı, Halil."
Çattığı kaşlarıyla bana baktıktan sonra arabayı durdurduğunda, hızla indim arabadan.
Derin bir nefes alarak ıssız boş yollara baktım. Yüzüme değen damlalar ile başımı gökyüzüne doğru kaldırdım. Çiseleyen yağmura karşı derin bir iç çektiğimde, içim, içime sığmıyordu.
"Ahu Hanım, iyi misiniz?"
Çattığı kaşlarının altından endişeyle bana bakan Halil'e döndüm.
"Git."
Afalladığında bana doğru bir adım attı.
"Ahu Hanım, arabaya binin eve gidelim."
Göğsüm hızla inip kalkarken, önce arabaya sonra Halil'e baktım.
"Sana git dedim. Beni yalnız bırak."
Ters bakışları karanlık ve ıssız yolu süzdükten sonra bana döndü.
"Beni bu yola bilerek mi yönlendirdiniz. Sizi nasıl bırakayım burada? Ahu Hanım, bizi bekliyorlar."
Halil'i, bu yola bilerek sokmuştum. Hiç kimsenin bile isteye girmeyeceği bu yola, bile isteye geldim. Annem ile babamı, kaybettiğim yol.
"Halil, git. Git ve yarım saat sonra gel."
"Ah-"
"Sana git dedim!"
Yükselen sesim karşısında donup kaldığında, durmak için ısrar edeceğini anladım.
"Eğer şimdi gitmezsen, bir daha yanımda yer alamazsın."
Söylediklerimle kaşlarını çattığında, tekrardan olduğumuz ıssız yolda göz gezdirdi. Yutkunduktan sonra başını eğerek arabaya doğru ilerledi.
"Ahu Hanım, yağmur bastırır birazdan. En azından üzerinize bir hırka vereyim."
Başımı sağa ve sola salladım.
"İstemiyorum."
Diliyle dudaklarını ıslattıktan sonra gergin bakışlarıyla beraber arabaya bindi ve gaza yüklenerek gözden kayboldu. Görüş açımdan çıkan arabayla birlikte, yüzümün acıyla buruşması bir oldu.
Başımı artan yağmur damlalarına doğru kaldırdım önce sonra da nefes nefese gökyüzüne bakmaya başladım. İçimde yanan ateş, nasıl sönerdi bilmiyordum...
"Baba! Anne! Beni hatırlıyor musunuz?!"
Gözlerimden akan yaşlar sebebiyle, odağım net değildi. Net olsaydı dahi hızlanan yağmur ile net göremezdim. Ama, ama şehrin ıssız, uçsuz ve bucaksız bu yerinde, yıldızlar çok güzeldi.
Şehrin uçsuz bucaksız bu yerinde, kimsesizdim. Üstelik beni kimsesiz koyan da, tam da bu yerdi.
"Baba! Beni tanıdın mı?"
Boğazımdaki düğümden sıyrılan hıçkırığımın sesi yankılandı boş caddede.
"Baba! Sen bana ne yaptın?!"
Haykırışlarımla beraber çakan şimşeklerden korkmuyordum.
"Kızıyor musun bana?!"
Dudaklarım titrerken, ayakta durmaya mecali olamayan bedenimi kasmayı bıraktım. Dizlerimin üstüne çöktüğümde, tekrar çakan şimşekle kollarımı gökyüzüne doğru açtım ve bükülen dudaklarıma rağmen gülümsedim.
"Ben, hesap soramıyorum sana!"
Hızlanan yağmur, sırılsıklam olmamın sebebiydi. Giyindiğim kıyafetler, ıslanmaktan ağırlaşmıştı. Belime doğru bıraktığım saçlarım, yüzüme yapışmıştı.
Beni gören kim olursa olsun, bu kız yaşıyor demezdi!
"Baba! Kalbimi söktüler! Baba! Beni öldürmeden söktüler kalbimi ve sebebi sensin!"
Hıçkırıklarımın arasından zar zor konuşmaya çalışıyorken, canım çıkana kadar haykırmak istiyordum acımı.
"Hatırladın mı beni? Ben, henüz yaşamamışken öldürmeye niyetlendiğin kızın Ahu! Ben, zalimliğini miras bıraktığın Hayalet! Baba, tanıyabiliyor musun beni?!"
Derin bir iç çekerek dizlerimin üstünden gökyüzüne doğruldum.
"Yetinmedin ve yetim bıraktın beni! Allah bu acımasızlığını gördü de, annem şahit mi?!"
Ard arda derin nefesler alıyorken, ruhunu teslim eden bir faniden farksızdım.
Farksız ve farklıydım.
Ben, can vermez can alırdım.
Yaşadığımı sanar yaşayanı yaşatmazdım.
Küçük bir çocuktum, bir odaya sığamazdım.
Doğurmuştu beni de bir anne tarifsiz bin sancıyla,
Kavruldum binbir acıyla sınanırcasına,
Başımı koydum hayalsiz yastığa,
Nefes aldım, yaşarken hayatsızca.
"Baba! Benim katilim sensin!"
Acıyla buruşurken yüzüm, tarifsiz bir sancıyla iç çektim.
"Anne! Aldığım her can, canımdan ediyor beni! Anne, ellerim çiçek değil kan kokuyor, sen tanıyabilecek misin beni?!"
Meleksin asılsız düşümde,
Nefessin can vermiş bu bedene,
Zalimliğin esaretindeki bu faniye,
Merhametsin sebepsiz,
Ve merhamet ettiğin bu faniye kıyan,
Aynı toprağa gömüldüğün merhametsiz.
Kolarımı bedenime sıkıca sararak başımı vücuduma doğru eğdim. Sımsıkı yumduğum gözlerimden, gözyaşlarım bir yağmur gibi yağıyordu. Bedenim, ruhumun acısıyla kıvranmaya başladığında, hatrımda kimse yoktu. Dizlerimi ıslak asfalta sürterek benliğimin acısını bastırmaya çalıştım. Başımı kaldırarak haykırdım.
"Bana bunu nasıl yaptınız?!"
Derin bir iç çekerek bakışlarımı araladım. Hızla yağan yağmura gök gürültüleri eşlik ederken, yağmur damlaları hem hıçkırıklarımın sesini bastırıyordu hem de gözlerimin içine doluyordu.
"Yemin ederim sizi affetmeyeceğim! Öldüğümde yanınıza gelmeyeceğim!"
Aklıma belimdeki silah geldiğinde, nefes nefese ıslak asfalta eğdim başımı. Tam şimdi. Tam şimdi kıyacaktım çoktan kıyılmış olan bana.
Titreyen ellerim belime gittiğinde, avuçladığım silahı çekip çıkardım belimden ve koydum kucağıma. Soğuk hava tenime işlemeye başladığında, içim tekrar tekrar titredi, avuçlarımda tetiği çekilmiş silaha.
Silahı göğsüme bastırarak bir feryat daha kopardım dudaklarımdan. Sımsıkı kapattığım gözlerimi açmadan dayadım namluyu başıma, iliştirdim ıslak saçlarımın arasına. Kapalı gözlerimin ardına ulaşan ışıkları yoksaydım. Bu sefer vazgeçmeyecektim ölmekten, son bir manzara uğruna.
5,4,3,2...
Duyduğum silah sesiyle ürpererek bakışlarımı araladım. Affalayan yaş dolu bakışlarım önce önümde durmuş olan siyah arabanın farlarıyla kamaştığında, arabanın yanında silahını havaya doğrultmuş olan heybetli beden girdi görüş açıma. Korkuyla göğsüm nefes nefese hızla inip kalkarken, tanıdık olan yüz ama tanışmadan önce bana yabancı olan keskin ve soğuk bakışlarla göz göze geldim. Dudaklarım bir çocuk gibi tekrar büküldüğünde, Karan'ın bakışları ıssız yoldan daha karanlıktı.
Diz çöktüğüm yerden ona acıyla nefes nefese bakarken, havaya ateşlediği silahını yavaşça indirdi. Duygudan yoksun bakışları acımasızca parlıyorken, çene kasları belirgindi. Üzerime doğru attığı adım ile bedenimi sürterek geriye doğru götürmek istedim ama yerimden kımıldayamıyordum. Yeri titreten ağır adımlarıyla üzerime doğru gelip tam karşımda durdu. Başımı kaldırarak yüzüne baktığımda, yağmur damlalarının arasına karışan gözyaşlarım, şakalarımdan ıslak saçlarıma doğru süzüldü.
Üstten bakışlarını yüzüme sabitlediğinde, sessiz titrek nefesler dolmuştu ciğerlerime. Yutkunarak başını hafifçe soluna doğru eğdi.
"Pişman mısın o gün kendini öldürmediğine?"
Ölüm kadar soğuk sesi, yağmurun sesini hiç ederek kulaklarıma ulaştığında, dudaklarım aralandı. Bakışları öylesine duygusuzdu ki, dudaklarım da tıpkı içim gibi titriyordu. Başımı eğerek yutkundum ve uyuşmuş olan bedenimi, ıslak asfalttan zar zor ayırarak zoraki bir şekilde doğrulttum sırılsıklam bir halde karşısına.
Bakışlarımı önce avucumdaki silaha değdirdim sonra yapılı vücudunu süzerek duygudan yoksun yüzüne ürkekçe sabitledim. Vücudum soğuktan ve sorusundan ötürü titriyorken, dudaklarımı birbirine sıkıca bastırıp geri bıraktım. Dudaklarım bükülürken, kaşlarım acıyla buruşan yüzüm yüzünden çatıldı. Kasılan vücudum yüzünden başımı soluma doğru hafifçe eğdim.
Benim ona ne verecek bir cevabım vardı ne de cevap vermeye bir yüzüm. Onu bile benden almak istiyorlardı.
Yaşlı gözlerimle öylece ona bakarken, görüyordu yanan canımı gözlerimde, biliyordum. Keskin bakışlarında herhangi bir hisse rastlamıyor olmak, dün gece onun koynunda uyumuşken şimdi yabancısı olmak çok yakıyordu canımı.
Dilimle dudaklarımı ıslatarak, bir şey söylemek adını dudaklarımı araladım. Beni durduran şey, başını hafifçe yüzüme doğru eğmesi oldu. Islanan saçları şeklini bozmazken, yağmur damlaları dudaklarından çenesine doğru yol alıyordu. Keskin ve sert bakışlarını kıstı. Kurduğu cümle, onunla geçirdiğim her bir anın hatrımda kalan anılarından, onu bir salisede soyutladı.
"Ben pişmanım. Seni gördüğüm ilk gün, seni o hastane odasında öldürmediğime."
Oysa herkes öldürür sevdiğini,
Kulak verin bu dediklerime,
Kimi bir bakışı ile yapar bunu,
Kimi dalkavukça sözler ile...
Korkaklar öpücük ile öldürür...
Yürekliler kılıç darbeleriyle.
Kimi gençken öldürür sevdiğini
Kimi yaşlıyken.
Şehvetli ellerle boğar kimi
Kimi altından ellerle
Merhametli kişi bıçak kullanır
Çünkü bıçakla ölen çabuk soğur
Kimi yeterince sevmez kimi fazla sever
Kimi satar; kimi de satın alır
Kimi gözyaşı döker öldürürken
Kimi kılı kıpırdamadan
Çünkü herkes öldürür sevdiğini
Ama herkes öldürdü diye ölmez.
Oscar Wilde
Oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayınız. 🖤
Beklediğiniz süreye değen, beklemediğiniz bir bölüm oldu değil miii?!
Nasıl bulduğunuzu ve bundan sonraki gidişat hakkındaki fikirlerinizi çok merak ediyorum.
Sizde gelecek her bölümde karşılaşacağız ters köşeleri bekleyin... ;))
Yorumlarda buluşalım, görüşmek üzere...
İnstagram; sahipsizsancilar & kayipseytan
