Sahipsiz Emanetler kitap kapağı

9. bölüm / 9

Sahipsiz Emanetler

Bölüm 9

Vaveyla Yazarı: Sudeniz Yılmaz

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: Bölüm 9

Galata, gecenin zifiri karanlığını üzerinden ağır ağır atarken, kış rüzgârı pencerelerin pervazlarında hafifçe uğulduyordu. Salondaki koltuğun üzerinde zaman, dışarıdaki şehrin telaşına inat durmuş gibiydi.
Vera, derin ve kesintisiz bir uykunun ardından kirpiklerini araladı. Yüzüne çarpan ilk şey, yabancı ama tuhaf bir şekilde sığınak hissi veren o tanıdık sıcaklıktı. Başını milim kıpırdattığında, yanağının, Karan’ın göğsüne yaslandığını fark etti. Karan’ın sağ kolu, genç kadının sırtını görünmez bir zırh gibi çevrelemişti; sol eli ise koltuğun kenarında, her an gelebilecek bir tehlikeye karşı tetikte bekler gibi duruyordu.

Vera bir an nefes almaktan bile çekindi. Doğduğundan beri kendi kabuğunda dışarı çıkmamış, hayatının kırıklarını yamamaya çalışırken insanlardan kaçmış o kadın, ilk kez bir başkasının göğsünde kendini bütünüyle savunmasız bırakmıştı. Sol yanağındaki morluk zonklamıyordu artık; Karan’ın o yaraya dokunurken parmaklarında taşıdığı şefkat, acının üzerini örtmüştü. Yavaşça başını kaldırıp Karan’ın yüzüne baktı. Genç adamın çenesindeki keskin hatlar uykusunda bile tam anlamıyla gevşememişti; kaşlarının arasındaki o ince çizgi, sırtlandığı görünmez yüklerin silinmez bir izi gibiydi.

O sırada Karan’ın göz kapakları kıpırdadı. Kahverengi gözleri açıldığında, önce bir an nerede olduğunu sorgularcasına odayı taradı; ardından bakışları hemen göğsünün üzerinde duran Vera’nın koyu kahve hareleriyle buluştu. Aralarındaki mesafe o kadar azdı ki, Karan’ın ciğerlerine çektiği derin nefes kadının alnına dökülen saç tellerini havalandırdı. Genç adam geri çekilmedi. Kolunu gevşetmedi. Bakışlarında en ufak bir tereddüt ya da yabancılık yoktu.

"Nasıl hissediyorsun?" dedi Karan. Sesi uykunun buğusunu taşıdığı için çatallı ve derinden geliyordu.
Vera yutkundu; göğsündeki o yabancı çarpıntıyı bastırmaya çalışarak, "Daha iyiyim," diye fısıldadı. "Uzun zamandır... böyle uyumamıştım."

Karan’ın dudaklarının kenarında, çok ince bir tebessüm belirdi. Eli usulca kadının saçlarına uzandı, şakağına düşen bir tutamı yavaşça kulağının arkasına itti. Parmak uçlarının kadının tenine değdiği o an, odadaki hava bir anda yoğunlaştı; ikisi de bu dokunuşun artık sadece bir anlaşmadan ibaret olmadığını, aralarındaki o görünmez sınırın çoktan aşıldığını biliyordu.
Sessizliği bozan, dış kapının tok ve kararlı bir ritimle üç kez çalınması oldu.

Karan hızla doğruldu; bedeni anında bir yay gibi gerildi, ardından Vera’ya baktı. "Tayfun olmalı," dedi, sesindeki o yumuşak tonu saniyeler içinde alışıldık keskin haline bırakarak. Ayağa kalktı, üstünü düzeltti ve antreye yöneldi. Dürbünden baktıktan sonra emniyet sürgüsünü çekip kapıyı açtı.

Tayfun, üzerinde koyu renk deri ceketi, elinde buharı tüten karton kahve bardakları ve kolunun altına sıkıştırdığı sarı bir dosyayla içeri girdi. Gözleri salonda toparlanmaya çalışan Vera’ya, ardından Karan’a kaydı. Ciddiyetini koruyarak kahveleri sehpanın üzerine bıraktı.
"Adres elimizde," dedi Tayfun doğrudan konuya girerek. Kolunun altındaki zarfı sehpanın üzerine attı. "Gece boyu Adalar Tapu Müdürlüğü’ndeki eski kütükleri tarattım. Fikret Soysal adına kayıtlı gayrimenkul... Büyükada’da, Nizam Koyu’nun hemen üstünde, çamlıkların arasına gizlenmiş eski bir taş köşk. Resmi kayıtlarda 2004’ten beri 'metruk ve dondurulmuş mülk' olarak geçiyor. Haldun o mülkü vekâletle üzerine geçirmeye çalışmış ama Fikret zamanında Leyla’nın adına şerh koydurduğu için tapuyu bir türlü kendi lehlerine çevirememişler. Kapısına kilit vurup çürümeye terk etmişler."

Vera yerinden doğrulup zarfın içindeki harita krokisine baktı. "Annemin defterde yazdığı yer burası..."
"Hemen çıkmalıyız," dedi Karan, kolundaki saate bakarak. "Kabataş’tan ilk vapur dokuzda kalkıyor. Kış mevsiminde ada tenhadır; Cihan’ın adamları fark etmeden köşke girip çıkmamız lazım."

Vera kabanını giymek için antreye yöneldi, Tayfun kapının kolunu tuttu.
Tam o sırada, Karan’ın ceketinin iç cebindeki telefon kulak tırmalayan acı bir titreşimle çalmaya başladı.
Karan adımlarını durdurdu. Telefonu çıkarıp ekrana baktı. Şişli’deki özel bakım evinin santral numarası yanıp sönüyordu. İçine aniden zehirli bir buz damlası düştü. Yeşil tuşu kaydırıp telefonu kulağına götürdü.

"Alo?"
"Karan Bey? Ben Şişli Yaşam Bakımevi Başhemşiresi Nermin." Kadının sesi panik içindeydi, arka plandan gelen telaşlı koşuşturma gürültüleri ahizeyi dolduruyordu. "Karan Bey, hemen Şişli Hamidiye Etfal Hastanesi Acil Servisi'ne gelmeniz gerekiyor!"

Karan’ın bedeni olduğu yere çivilendi. Yüzündeki tüm kan saniyeler içinde çekildi. "Ne oldu? Annem... Anneme ne oldu?"
"Sabaha karşı ani bir kriz geçirdi. Solunum arresti gelişti, tansiyonu tamamen düştü! Müdahale ettik ama durumu çok kritik, ambulansla acile sevk ettiler. Lütfen acele edin!"
Telefon kapandı. Karan’ın kolu iki yanına cansız bir ağırlık gibi düştü. Bakışları boşluğa sabitlendi; boğazından ne bir ses çıkabildi ne de ciğerlerine tek bir nefes çekebildi.

Vera, adamın yüzündeki o dehşeti gördüğü an yanına koştu. İki eliyle Karan’ın buz kesmiş koluna yapıştı. "Karan? Ne oldu? Kim aradı?"
Karan güçlükle yutkundu; dudakları aralandığında çıkan ses bir kırılma sesi gibiydi: "Annem... Hastaneye kaldırmışlar. Durumu kritikmiş."

Tayfun bir saniye bile beklemeden kapıyı ardına kadar açtı. "Hemen arabaya! Yürüyün!"

Adalar, Fikret’in belgeleri, intikam... Her şey bir anda silinip yok oldu. Galata’nın yokuşundan aşağı koşar adım indiler. Tayfun’un aracı sirensiz ama son süratle sabah trafiğini yararak Şişli’ye doğru fırladığında, arka koltukta Karan tek bir kelime dahi etmiyordu. Elleri dizlerinin üzerinde kenetlenmişti; parmak boğumları bembeyazdı. İçindeki o yıllardır bastırdığı suçluluk duygusu, içini kemiriyordu; "Başkalarının yangınına su taşırken kendi evini ateşe bırakıyorsun" diyen annesinin o sesi beyninde zonkluyordu.

Vera, arabanın savruluşuna aldırmadan Karan’ın kenetlenmiş ellerine uzandı. Soğuk, kaskatı kesilmiş o parmakları iki avucunun arasına aldı, sımsıkı sardı. "Yetişeceğiz Karan," dedi, sesi titriyordu ama gözlerinde adamı ayakta tutmak isteyen muazzam bir direnç vardı. "Yetişeceğiz, güçlü ol."
Karan kadının elini öyle bir sıktı ki, sanki hayata tutunduğu tek dal o parmaklardı.

Hastanenin acil servisinin önüne geldiklerinde araç daha tam durmadan Karan kapıyı açıp fırladı. Kapıları iterek içeri daldı. Dezenfektan, ilaç ve soğuk floresan ışıklarının boğduğu koridorda adımları yankılanıyordu.
"Meral Güler!" diye bağırdı danışma bankosuna doğru. "Meral Güler nerede?"
Tam o sırada, kırmızı alanın sürgülü kapısı açıldı. Üzerindeki yeşil önlüğü lekelerle kaplı nöbetçi doktor dışarı çıktı. Maskesini çenesine indirmişti; yüzündeki o mesleki yenilginin getirdiği ağır ve donuk ifade, başka hiçbir söze gerek bırakmıyordu.

Karan iki adımda doktorun önüne dikildi. Nefesi hırıltılıydı. "Annem... Meral Güler... Nasıl?"
Doktor başını hafifçe öne eğdi. Gözlerini Karan’ın gözlerinden kaçırarak derin bir nefes verdi.
"Çok üzgünüz," dedi doktor, sesi koridorun soğuk ve çıplak duvarlarında yankılandı. "Bakımevinde ani bir aritmik şok gelişmiş. Geldiğinde kalbi durmuştu. Yaklaşık kırk dakika boyunca müdahale ettik, kalbi yeniden çalıştırmak için elimizden gelen her şeyi yaptık ama... Yanıt alamadık. Başınız sağ olsun."

O an, Karan’ın içinde bir şeyler koptu.
Tüm koridorun uğultusu kesildi. Hayatı boyunca herkesin arkasında bir dağ gibi duran, enkazları tek başına toplayan o adamın dizlerinin bağı bir anda çözüldü. Karan, acil servisin soğuk, beyaz fayanslarına doğru sendeledi; sırtı duvara çarptı ve dizlerinin üzerine çöktü.

Gözlerinden tek bir damla yaş akmadı; sadece boğazından boğuk, vahşi bir inilti koptu. Elleriyle başını tuttu. Babasının gidişi, annesinin o terk edilmiş odadaki solgun yüzü, en son bakımevinde yaptığı o tartışma... Hepsi Karan’ın göğsünün üzerine koca bir taş gibi devrildi. Annesinin yanında olamamıştı.

Vera tereddüt etmeden yere, Karan’ın yanına diz çöktü. Kollarını adamın geniş omuzlarına doladı; Karan’ın başına sarıldı ve onu kendine, kalbinin tam üzerine çekti. Sımsıkı sarıldı ona.
"Buradayım..." diye fısıldadı Vera, gözyaşları Karan’ın saçlarının arasına damlarken. "Buradayım Karan. Yalnız değilsin. Bırakma kendini, ben buradayım."

Karan, taşlaşmış yalnızlığını kadının o narin kollarının arasında bıraktı. Kollarını Vera’nın beline dolayıp yüzünü kadının boynuna gömdü. O hastanenin soğuk zemininde, ölümün ve hayatın tam kıyısında birbirlerine kenetlendiler.

Bir saat sonra, işlemler için acil servisin arka bahçesindeki o dar beton avluya çıktıklarında hava buz gibiydi. Karan sırtını duvara yaslamış, boş gözlerle yere doğru bakıyordu. Vera ise iki adım ötede, Karan’ın kabanını göğsüne bastırmış halde bekliyordu.
Tam o sırada, otoparkın asfaltında fren yapan lüks, siyah bir sedanın tekerlek sesi avlunun sessizliğini bıçak gibi kesti.

Sürücü kapısı açılmadı; arka kapı yavaşça aralandı. Kusursuz kesim koyu lacivert kabanı, ipek atkısı ve yüzündeki o tiksindirici tebessümüyle Cihan arabadan indi. Deri eldivenlerini parmaklarına tam oturtarak ağır adımlarla acil servisin önüne doğru yürüdü.

Vera, Cihan’ı gördüğü an olduğu yerde kaskatı kesildi. Kan beynine sıçradı; bedeni istemsizce Karan’ın önüne doğru bir adım attı. "Senin burada ne işin var?" dedi nefretle.
Cihan, Vera’yı tamamen yok saydı. Bakışları doğrudan duvara çökmüş haldeki Karan’a kilitlendi. İki adım daha atıp tam Karan’ın tepesinde dikildi; gölgesi, yere çökmüş adamın üzerine zifiri bir karanlık gibi düştü.
Cihan hafifçe eğildi. Cebinden çıkardığı gümüş tabakadan bir sigara yaktı, dumanını soğuk havaya doğru üfledi. Gözlerinde ne bir taziye kırıntısı vardı ne de insani bir merhamet; sadece kazandığını düşünen bir kibrin parıltısı vardı.

"Başın sağ olsun memur bey," dedi Cihan. Sesi kadife gibi yumuşak ama zehir doluydu. "Duyunca çok üzüldüm doğrusu. Yaşlı kalpler... Hele ki terk edilmiş, bakımevi köşelerine atılmış o yorgun kalpler öyle narindir ki... Bazen yanlış bir nefes, bazen gecenin bir yarısı damarlara karışan ufacık, yabancı bir damla bile o ritmi sonsuza kadar durdurmaya yeter."

Karan başını kaldırmadı ama sırtındaki kaslar bir anda kaskatı kesildi.
Cihan alçak bir sesle güldü. Bir adım daha yaklaştı, sesini sadece Karan’ın duyabileceği o fısıltı sınırına indirdi:
"Bazı insanlar haddini bilmez Karan. Boylarından büyük sulara atlar, altından kalkamayacakları davaların peşine düşerler. Ama hayat bir mahkeme salonu kadar adaletli değildir; burada itiraz hakkın yoktur. Kimin ne zaman nefes alıp, kimin ne zaman 'doğal yollarla' kalbinin duracağına bazen tek bir imza, tek bir telefon karar verir. Elinde ne bir kanıt olabilir, ne de sesini duyacak biri. Ve sen her şeyin arkasından sadece ağlarsın."

Cihan geri çekildi. Sigarasından son bir nefes çekip izmariti Karan’ın ayakkabısının hemen dibine fırlattı ve rugan ayakkabısının burnuyla ezercesine üstüne bastı.
"Vera’yı eve bırakırım diye düşünmüştüm ama... Sanıyorum ki bugünlük senin yanında kalmasını mazur görebilirim... Tadını çıkarın. Çünkü bir dahaki sefere, bu kadar merhametli davranmam."
Cihan arkasını dönüp arabasına bindi ve siyah araç hızla hastane bahçesinden uzaklaştı.

Karan yavaşça başını kaldırdı. Gözlerindeki o yaşlar kurumuştu; yerini kan çanağına dönmüş, zifiri bir karanlığa bırakmıştı. Cihan’ın kelimeleri zihninde tekrar tekrar yankılandı: "Damarlara karışan ufacık, yabancı bir damla... Tek bir telefon karar verir..."
Bu bir taziye değildi. Kibrinin doruğundaki bir canavarın, "Ben yaptım ama asla kanıtlayamazsın" diyerek yüzüne fırlattığı açık bir itiraftı.

Karan ayağa kalktı. Bedeni artık çökmüş bir enkaz gibi değildi; yumrukları derisini delecek kadar sıkılmıştı. Bakışları, Cihan’ın aracının kaybolduğu otoyola dikildiğinde yüzünde korkunç, cehennemi andıran bir sakinlik belirdi.
Vera dehşet içinde Karan’a yaklaştı, adamın kaskatı kesilmiş kolunu tuttu. "Karan..."

Karan başını ağır ağır Vera’ya çevirdi. Gözlerinde artık sadece annesini kaybetmiş bir evladın kederi yoktu; geri dönüşü olmayan kanlı bir yeminin ateşi vardı.
"Annem kriz geçirmedi Vera," dedi Karan, sesi bir bıçak kadar keskindi. "Annemi öldürdüler. Ve bunu bana bizzat söyledi."

Vera’nın nefesi boğazında dondu. Parmakları Karan’ın kabanının kumaşına kilitlenmiş, gözleri adamın yüzündeki o korkunç, cehennemi andıran karanlığa çivilenmişti. Rüzgâr hastanenin arka avlusunda savrulan gazel yapraklarını ayaklarının dibine fırlatırken, duyduğu cümlenin her bir hecesi zihninde yankılanıyordu: "Annemi öldürdüler."
"Karan..." diye fısıldadı Vera, sesi titriyordu. "Emin misin? Yani... o adam sadece seni kışkırtmak, aklını başından almak için blöf yapıyor olamaz mı?"

"Blöf yapmıyor," dedi Karan. Sesi o kadar alçak, o kadar duygusuzdu ki, bu sakinlik bağırmasından çok daha ürkütücüydü. "Gözlerindeki o iğrenç tatmini gördüm ben Vera. Annemin durumunu nereden biliyordu? Bakımevinde yattığını nereden biliyordu?"

Karan aniden arkasını dönüp acil servisin sürgülü kapısına doğru bir adım attı. Gözleri kararmış, yumrukları taş kesilmişti. "Gidip o nöbetçi doktorun yakasına yapışacağım. Hangi ilacı verdiler, gece kim girdi o odaya, tek tek anlatacaklar!"
"Dur! Karan, dur!"

Vera iki eliyle birden adamın göğsüne asıldı. Karan’ın devasa gövdesi öfkenin itişiyle sarsılsa da Vera bütün ağırlığını vererek onu durdurdu. Tam o sırada otoparkın köşesinden hızla gelen Tayfun ikisinin arasına girdi. Karan’ı omuzlarından tutup duvara doğru hafifçe itti.

"Karan, kendine gel! Ne yapıyorsun sen?" diye çıkıştı Tayfun, gözlerini etraftaki güvenlik kameralarına kaydırarak. "Bağırıp çağırarak içeri mi dalacaksın? Ne diyeceksin adamlara?"
"Annemi zehirlediler Tayfun!" diye haykırdı Karan; boğazındaki damarlar çatlayacak gibi şişmişti. "Cihan yaptı! O herif yaptı!"

Tayfun dişlerini sıktı, Karan’ın yakasını bırakmadan sesini tehlikeli bir fısıltıya indirdi: "Biliyorum! Yapar o orospu çocuğu, biliyorum! Ama resmi kayıtlarda ne yazıyor haberin var mı? 'Kardiyak arrest.' Yetmiş yaşında, bakımevinde yatan, zaten kalbi tekleyen bir kadın. Otopsi istesen ne olacak sanıyorsun? Raporu kim yazacak? Eğer şimdi içeri girip ortalığı dağıtırsan, seni 'acıdan deliren hasta yakını' diye bir odaya kilitlerler, siciline işleyen bir şey olursa eğer iki günde de meslekten men ederler. Onların istediği tam da bu!"

Karan sırtını duvara vurdu. Nefesi kesik kesik, hırıltılı çıkıyordu. Gözlerini yumdu; çaresizlik bir zehir gibi damarlarına yayılıyordu. Haklıydı. Tayfun lanet olası derecede haklıydı.
"Ne yapacağız peki?" dedi Vera, gözlerinden süzülen yaşları silmeden Tayfun’a bakarak.
Tayfun derin bir nefes verdi, elini Karan’ın omzuna koydu. "Şimdilik cenazemizi yapacağız. Şüphe çekmeyeceğiz. Karan, bu gece o kadını usulünce toprağa vermekten başka bir çaren yok. Ben bakımevinin nöbet listesini, o gece kullanılan ilaçların tutanaklarını gayriresmî yollardan çekeceğim. Ama şimdi... Şimdi anneni bu hastanede daha fazla bekletemezsin. Defin işlemlerini halletmemiz lazım."

O andan sonrası, Karan için gri ve boğuk bir kâbusun içinden geçmek gibiydi.
İmza atılan soğuk morg evrakları, parmaklarının ucuna bulaşan siyah mürekkep, cenaze aracının arkasında gasilhaneye doğru yapılan o sessiz yolculuk...

Zaman algısı tamamen yitip gitmişti. Vera bir gölge gibi, bir an olsun Karan’ın yanından ayrılmadı. İmzaları atarken elini tuttu, gasilhane kapısında beklerken omzuna yaslandı, Kurtuluş’taki eve döndüklerinde bir yudum su içmesi için yalvardı.
O gece Kurtuluş’taki eski dairede hiç lamba yakılmadı.

Karan, mutfak masasında, Meral’in yıllar önce bıraktığı o solmuş dantel örtünün başında sabaha kadar kıpırdamadan oturdu. Vera ise salonun köşesindeki koltuğa ilişmiş, gözlerini karanlıkta bir heykel gibi duran o adamdan ayırmamıştı.
Şafak söktüğünde, kış yağmuru İstanbul’un üzerine bir kefen gibi indi ve ikisi, yanlarında Tayfun’la birlikte Feriköy Mezarlığı’nın o çamurlu yokuşuna doğru yola çıktılar.

Feriköy Mezarlığı’nın nemli, kireçli toprağı, İstanbul’un üzerine çöken gri göğün altına serilmişti. Sabahın ilk saatlerinde başlayan o ince, sinsi çisenti, asırlık Selvi ağaçlarının koyu yeşil dallarından süzülüp mezar taşlarının yosun tutmuş mermerlerine damlıyordu. Etraftaki hava; çürümüş yaprak, ıslak çamur ve ölümün o kadim, geniz yakan keskinliğiyle doluydu.

Cenaze kalabalık değildi. Meral’in bu dünyadaki silik ve hırpalanmış varlığı gibi, gidişi de tenha, gösterişsiz ve yapayalnız olmuştu. Birkaç eski mahalleli, bakımevinden formalite icabı gönderilmiş iki görevli ve arka saflarda, gözlerini çevredeki patikalardan bir an bile ayırmayan Tayfun... Karan ise taze mezarın başında, kazılmış o derin çukurun hemen kıyısında, devrilmek üzere olan ama inadına ayakta duran tek bir ağaç gibi dikiliyordu.

Üzerindeki siyah paltonun omuzları yağmur suyunu emdikçe ağırlaşmış, kumaş tenine buz gibi yapışmıştı. Ayaklarının dibine yığılan, taze toprağa çivilenmiş kahverengi gözlerinde tek bir damla yaş parlamıyordu; ancak o taş kesilmiş duruşun altında, göğüs kafesini içten içe kemiren düşünceleri vardı. Küreklerin mezara her vuruşunda çıkan o tok ses, Karan’ın zihninde yankılanan düşünceleri diri tutuyordu.

Annesi haklı çıkmıştı. Hayatı boyunca babasının gidişiyle açılan o derin kuyuyu kapatmaya, annesini o kuyunun kıyısında tutmaya çalışırken, kendi elleriyle o ateşi körüklemişti. O bodrum katında kestiği ambalaj ipi, aslında annesinin hayat damarını kesen ilk darbeydi. Cihan’ın hastane avlusunda bir sigara dumanıyla savurduğu o zehirli itiraf beyninde dönüp duruyordu: "Damarlara karışan ufacık, yabancı bir damla... Bazen tek bir imza, tek bir telefon karar verir." Meral’in kalbi teklememişti; Karan’ın başlattığı savaşın ilk kurbanı olarak susturulmuştu.

Hoca son telkini verip cemaat yavaşça mezarlığın çamurlu yokuşundan aşağı dağılmaya başladığında, Karan yerinden tek bir milim bile kıpırdamadı. İnsanların "Başın sağ olsun oğlum" diyen kuru fısıltılarını, omzuna değip geçen yabancı elleri duymuyordu. Dünya, ayaklarının altındaki çamurla birlikte, onu mezarın soğuk çukuruna doğru yutan dipsiz bir boşluğa dönüşmüştü.
Cemaat tamamen uzaklaştığında, Selvi ağaçlarının uğultusu arasında sadece onlar kaldı.

Vera, bir adım arkasındaydı. Cenaze boyunca Karan’ın sırtındaki kasılmaları, omuzlarına çöken o taşınamaz vebali nefes nefese izlemişti. Üzerindeki siyah kabanın yakalarını kaldırmış, sol yanağındaki morluğu kısmen örten saçlarını rüzgâra teslim etmişti. Yüzü solgundu ama gözlerinde, Karan’ın etrafına ördüğü o kilitli zırhı parçalayabilecek kadar derin bir sıcaklık ve sarsılmaz bir sadakat vardı.

Usulca yaklaştı. Çamurlu toprağın üzerinde adımları ses çıkarmadı. Karan’ın hemen yanına, teninin soğuğunu hissedebileceği o mesafeye geçti. Genç adamın yüzü bir mermer kadar sert görünüyordu; çene kemikleri gerilmekten bembeyaz kesilmiş, ıslak kirpikleri bir an bile kırpışmamıştı.

Vera hiçbir şey söylemedi. Bazı acıların karşısında kurulan her cümlenin bir saygısızlık, yersiz bir teselli gürültüsü olduğunu çok iyi biliyordu. Yavaşça elini uzattı. Soğuktan kaskatı kesilmiş ince parmaklarını, Karan’ın palto cebinden çıkardığı o sımsıkı yumruğuna dokundurdu.

Karan’ın eli taş gibiydi. Tırnakları etini delip kanatacak kadar büyük bir hınçla içine kıvrılmıştı. Vera vazgeçmedi; parmaklarını yavaşça adamın yumruğunun üzerine sardı, o kenetlenmiş boğumları tek tek, sabırla ve incitmekten ölesiye korkarak gevşetmeye başladı.
Karan’ın parmakları o temasla hafifçe aralandı. Başını çevirmedi ama Vera’nın avucundaki sıcaklık, genç adamın göğsünde saatlerdir buz tutmuş duran o zehirli kanı yeniden hareket ettirdi.

"Ben öldürdüm Vera," dedi Karan. Sesi o kadar derinden, o kadar boğuk çıktı ki, sanki toprağın altından bir fısıltı yükseliyordu. "Benim yüzümden öldü. Eğer o kutuyu açmasaydım... Eğer senin kapına gelmeseydim... O adamlara meydan okumak yerine kendi kabuğumda kalsaydım, bugün o pencerenin önünde oturuyor olacaktı."

Vera başını hafifçe iki yana salladı. Elini geri çekmek yerine, iki avucunun arasına aldı.
"Bunu kendine yapma Karan," dedi, sesi rüzgârın sesini bastıracak kadar duru ve tavizsizdi. "Bunu sakın yapma. Cihan’ın istediği tam da bu; senin bu suçluluğun altında ezilip diz çökmen. Seni kendi vicdanınla boğmak, mücadele edemez hale getirmek istiyor."

Karan başını ağır ağır çevirdi. Kahverengi gözleri kan çanağına dönmüştü; içindeki o dağ gibi adamın yerinde, çocukluğu elinden alınmış, kimsesiz kalmış bir yetimin çaresizliği vardı. Dudakları titredi.
"Bana 'başkalarının yangınına su taşırken kendi evini yaktın' demişti," dedi Karan, boğazından acı bir inilti koptu. "Haklıydı Vera. Ben koruyamadım onu. Babam bir mektupla çekip gittiğinde de arkasından öylece bakmıştım. Şimdi de bir morg kapısında beklemekten başka bir şey gelmedi elimden. Ben de onun gibi yıktım burayı."

Vera daha fazla dayanamadı. Aralarındaki o son mesafeyi kapattı. İki elini kaldırıp Karan’ın ıslak, soğuk yanaklarına koydu; baş parmaklarıyla adamın elmacık kemiklerini kavrayarak yüzünü kendine doğru çevirdi. Karan’ın gözlerinin tam içine baktı.

"Bana bak Karan," dedi Vera, sesi bir yemin kadar keskindi. "Sen baban değilsin. Sen kimseyi terk etmedin. Sen bu hayatta tanıdığım en dik, en onurlu adamsın. Yirmi beş yıldır herkes benden bir şeyler çalarken, benim elimden tutan tek kişi sendin. Yüzümdeki bu yaraya merhem süren sendin. Sen bir yangına su taşımadın; sen o yangının ortasından beni çekip çıkardın."

Karan’ın göğsü hırıltıyla kalkıp indi; gözlerindeki o taşlaşmış perde ilk kez aralandı. Genç kadının parmaklarının sıcaklığı, yüzündeki yağmur suyunu eritiyordu.
"Annenin katili sen değilsin," diye devam etti Vera, gözlerinden süzülen bir damla yaş yanağındaki morluğun üzerinden akıp gitti ama sesindeki irade tek bir milim bile titremedi. "Onun katili, Cihan ve Haldun. Ve yemin ederim Karan; onların inşa ettiği o sahte dünyayı başlarına yıkmadan durmayacağız. Sen benim arkamda bir dağ gibi durdun. Şimdi sıra bende. Yıkılmana izin vermeyeceğim. Düştüğün yerden birlikte kalkacağız."

Vera kollarını uzatıp Karan’ın boynuna doladı. Onu kendine çekti; başını adamın ıslak omzuna yaslarken göğsünü Karan’ın titreyen göğsüne bastırdı.

Karan bir an havada asılı kalan kollarını, sanki uçurumun kenarından boşluğa düşüyormuş da tutunacak tek bir dal bulmuş gibi kadının sırtına sardı. Vera’nın kabanının kumaşını parmaklarının arasında sıktı; yüzünü kadının boynuna, saçlarının arasına gömdü.
O koca bedeni ilk kez, sessiz ve kahredici bir hıçkırıkla sarsıldı. Yağmurun damlalarıyla Karan’ın gözyaşları birbirine karışırken, genç adam annesinin taze mezarı başında hayatının en büyük acısını Vera’nın omzuna bıraktı. Yıllardır içine kilitlediği o kimsesizlik, Vera’nın kollarında çözülüp toprağa aktı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

4okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.