8. bölüm / 8
Sahipsiz EmanetlerBölüm 8
Bölümler 8Şu an: Bölüm 8
Çelik kapının ardından gelen o tok kapanma sesi, Nişantaşı’ndaki geniş salonun kristal avizelerinde uğultulu bir yankı bıraktı. Ortamdaki hava bir anda donmuş, geride kalan dört duvarın içine sadece öfke ve yalanların ağır kokusu sinmişti.
Mermer zemine saçılmış gümüş çatalların, porselen kırıntılarının ve dökülen şarabın oluşturduğu o kan kırmızısı göletin ortasında, iki adam birbirine kilitlenmişti.
Cihan, sendelediği masanın kenarına tutunarak doğruldu. Çarpmanın etkisiyle burnundan soluduğu öfkeyi bastıramıyor, buruşan füme ceketinin yakasını yırtarcasına düzeltmeye çalışıyordu. Parmakları titriyordu; gözlerindeki o narsist hırs, yüzünü kıpkırmızı bir hale çevirmişti. Alkolün beyninde yarattığı uyuşukluk yerini kontrolsüz bir adrenaline bırakmıştı.
"Gördün mü?" diye bağırdı Cihan, tükürükleri yemek masasının üzerine saçılırken. Ses tonu, alıştığı mahkeme salonlarındaki o yapay nezaketten tamamen arınmış, bir sokak kavgacısının çiğliğine bürünmüştü. "Gördün mü o piçi? O sokak iti kim oluyor da benim bileğimi büküyor? Kim ulan o? Nereden çıktı bu herif!"
Haldun oturduğu yerden kıpırdamadı ama göğsü hızla inip kalkıyordu. Gözlerini kapının eşiğinden bir an bile ayıramamıştı. Parmakları, masanın kenarındaki beyaz keten peçeteyi öyle bir sıkıyordu ki kumaşın dikişleri patlamak üzereydi. Yüzündeki o her zamanki soğukkanlı kibir ifadesi solmuştu.
"Sus Cihan," dedi Haldun, sesi alçak ama bir jilet kadar keskindi.
"Susmam!" Cihan masanın etrafında bir kaplan gibi dolanmaya başladı; ayakları yerdeki porselen parçalarını çıtırtılarla eziyordu. "Bana 'otur' diyorsun, bana 'bekle' diyorsun! Kızın karşımıza geçmiş sevgilisi olacak o piçle bize meydan okuyor! 'Ciddi adımlar atacağız' diyor! Farkında mısın ne olduğunun? Vera gidiyor Haldun! Elimizden kayıp gidiyor!"
"Adamın derdi Vera değil," dedi Haldun, aniden başını kaldırıp Cihan’ın gözlerinin içine bakarak. Sesindeki o dondurucu ton, Cihan’ın bağırışını bıçak gibi kesti. "O adamın söylediklerini duymadın mı sen? Sahte vekâletnameler dedi... İftiralar dedi... O adam sadece bir sevgili değil Cihan. Bir şey biliyor."
Cihan duraksadı. Sırtından aşağı buz gibi bir ter boşaldı; az önceki kontrolsüz öfkenin yerini anlık bir dehşet aldı. Gözleri kısıldı. "Ne bilecek canım? Blöf yapıyor! Sokak ağzıyla bize ahkâm kesiyor aklı sıra. Nereden bilecek?"
"Nereden bildiğini ben sana soruyorum!" Haldun bir anda yerinden fırladı. Oturduğu sandalye geriye doğru devrilerek parkeye büyük bir gürültüyle çarptı. Adamın içindeki o kontrol manyağı canavar nihayet ortaya çıkmıştı. İki adımda Cihan’ın yakasına yapıştı, onu duvardaki tablonun önüne doğru savurdu. "O dosyaları kim sızdırdı? Cezaevi müdürünü bağladık dedin, arşivleri temizledik dedin! Bu çocuk bunları ağzına nasıl alır? Eğer senin o kokuşmuş bürondan bir sayfa bile dışarı çıktıysa, seni o cübbenin içinde boğarım Cihan! Anladın mı beni? Seni kendi pisliğinde boğarım!"
Cihan, Haldun’un ellerini yakasından hışımla itti. Aralarındaki suç ortaklığı, suçun ağırlığı altında çatırdıyordu.
"Bana sesini yükseltme Haldun!" dedi Cihan, nefes nefese gerileyerek. "O belgeleri ben temizledim! Yirmi yıldır senin arkanda bıraktığın leşleri ben örtüyorum! Eğer bir açık varsa, o açık senin şu lanet olası evindedir! Kızına sahip çıkamayan sensin! O herifi bu gece buraya çağıran, masaya oturtan sensin!"
Cihan kapıya doğru yürüdü, antredeki vestiyerden kabanını bir hışımla çekti. Dönüp parmağını Haldun’a doğru sallarken gözlerinde karanlık bir intikam yemini vardı:
"O memur parçasını bulacağım. Nerede yatar, nerede kalkar, kime gider... Nefes aldığı her saniyeyi burnundan getireceğim. Onu öyle bir ezeceğim ki, o kızın adını bile anamayacak. Ve o dosyayı... O dosyanın ucu nereye dayanıyorsa orayı kendi ellerimle ateşe vereceğim! Sen de otur o kızının arkasından ağla şimdi!"
Cihan dairenin kapısını öyle bir şiddetle çarparak çıktı ki, duvarlardaki apliklerin camları zangırdadı.
Salonda tek başına kalan Haldun, göğsünü yırtan bir öfkeyle etrafına baktı. Boğazından vahşi, hayvani bir kükreme koptu. Masanın üzerindeki kristal sürahiyi kaptığı gibi şöminenin mermerine fırlattı; arkasından servis tabaklarını, şarap şişesini, sandalyeleri tek tek devirmeye başladı. Gümüş takımlar havada uçuştu, porselenler duvarlara çarparak un ufak oldu. Kendi elleriyle yarattığı bir cehennemin ortasında nefes nefese kalana kadar her şeyi kırıp döktü.
Göğsü hırıldıyordu. Kravatını koparıp yere attı.
Tam o sırada, salonun en karanlık köşesinde, bir heykel kadar hareketsiz duran o silueti fark etti.
Süreyya, tekli koltuğun yanında ayakta duruyordu. Üzerindeki gri hırkası, göğsünde kavuşturduğu buz gibi elleri ve bembeyaz yüzüyle, sanki bu dünyadan çoktan göçmüş bir hayalet gibiydi. Yere saçılan cam kırıklarına, Haldun’un cinnetine en ufak bir tepki vermemişti. Gözleri boşluğa değil, doğrudan Haldun’un dağılmış, ter içindeki yüzüne dikilmişti.
Haldun sendeleyerek kadının üzerine yürüdü. Parmaklarını kadının boğazına saracakmış gibi kaldırdı ama havada durdu. Çaresizliğin verdiği o aşağılık öfkeyle bağırdı:
"Ne bakıyorsun öyle ruh gibi? Ne bakıyorsun!" diye haykırdı Haldun, sesi çatallanmıştı. "Konuşsana! Bir şeyler söylesene! Kızı dolduran sen misin yoksa? Söyle! Seni sokaktan toplayıp bu saraya koydum ben! Nankör köpek! Hepiniz aynısınız, hepiniz arkamdan kuyu kazıyorsunuz!"
Süreyya tek bir adım bile geri atmadı. Yıllardır Haldun’un her bağırışında bir köşeye kıvrılan, titreyen o çaresiz kadın yoktu karşısında. Sanki Vera’nın o kapıdan çıkıp gidişi, bu kadının ruhundaki son prangayı da kırıp atmıştı.
Dudakları hafifçe, neredeyse belli belirsiz yukarı kıvrıldı; bu, acının ve intikamın en saf haliyle yoğrulmuş zehirli bir tebessümdü.
Gözlerini Haldun’un gözlerinin en derinine dikti. Sesi o kadar alçak, o kadar dingindi ki, az önce yerle bir olan salondaki tüm gürültüyü tek bir nefeste yuttu:
"Gözlerindeki o yangını gördün, değil mi?" dedi Süreyya, tane tane, her kelimeyi bir hançer gibi adamın göğsüne saplayarak. "Bakışlarını, o dik duruşunu, sana boyun eğmeyişini... Vera, Leyla’nın ta kendisi gibi değil mi sence de Haldun?"
Haldun donakaldı.
Kaldırdığı eli havada asılı kaldı; yüzündeki tüm kan çekildi, teni kireç taşı gibi bembeyaz oldu. Leyla... Yirmi iki yıl önce balkondan atlayarak kendini boşluğa bırakan, ölümünde bile Haldun’a teslim olmayı reddeden o kadının adı, bu odada yıllardır yasaklanmış en büyük günahtı.
Süreyya gözünü kırpmadan devam etti, sesindeki fısıltı Haldun’un zihninde bir çan gibi çınlıyordu:
"Onu ne kadar saklarsan sakla... Ne kadar eğip bükmeye çalışırsan çalış... Leyla’nın kızı, annesinin yarım bıraktığı o hesabı kapatmak için geri geldi."
Süreyya arkasını döndü. Yerdeki cam kırıklarının üzerinden, çıplak ayaklarının kanamasına bile aldırmadan yavaş adımlarla koridora doğru yürüdü ve karanlığın içinde kayboldu.
Haldun, paramparça olmuş salonun ortasında, dizlerinin bağı çözülmüş bir halde öylece kaldı. Kulaklarında sadece o iki kelime yankılanıyordu: Leyla’nın ta kendisi...
Aracın silecekleri, ön cama vuran sağanak yağmuru ritmik ve boğuk bir gıcırtıyla silip geçerken Nişantaşı’nın sarı sokak lambaları gittikçe geride kalıyordu. Arka koltuktaki sessizlik, motorun tekdüze uğultusundan bile daha ağırdı. Vera, başını soğuk cama yaslamış, geçip giden siluetleri izliyordu. Göğsündeki daralma bir türlü geçmiyordu; az önce o masada patlayan kelimeler, Cihan’ın savurduğu tehditler ve Karan’ın o masadaki tavizsiz duruşu zihninde tekrarlanıp duruyordu. Artık hiçbir şeyden dönüş yoktu.
Hemen yanında oturan Karan, bakışlarını bir an bile kadının üzerinden ayırmamıştı. Omuzlarındaki gerginlik hala geçmiş değildi. Parmakları dizlerinin üzerinde hafifçe kasılıyor, yüzündeki koruyucu o sert ifade bir türlü gevşemek bilmiyordu.
Dikiz aynasından arkaya kaçamak bir bakış atan Tayfun, derin bir nefes alarak sessizliği böldü. Ses tonundaki polis ciddiyeti, gecenin pusuna karıştı:
"Cihan bu işin peşini bırakmaz," dedi Tayfun, direksiyonu sert bir kırışla Fulya yokuşuna doğru çevirirken. "O masada yaşananlar sadece bir aile kavgası değildi Karan. Adamın damarına bastın. Bir de üstüne sahte vekâletnameleri masaya sürdün. Şimdi adliyedeki, emniyetteki bütün kirli bağlantılarını devreye sokacaktır. Açık hedefsiniz."
Karan başını hafifçe eğip dişlerini sıktı. "Biliyorum. Ama geri adım atacak halimiz yoktu. Bizi köşeye kıstırıp ezebileceklerini sandılar. En azından artık kime karşı oynadığımızı açıkça biliyorlar."
"Sorun da bu ya zaten," dedi Tayfun, dikiz aynasından tekrar Karan’ın gözlerini yakalayarak. "Peki şimdi nereye gidiyoruz? Galata şu an hiç güvenli değil. Cihan’ın adamları çoktan o sokağın başına bir araba dikmiş olabilir. Kurtuluş’taki senin eve mi geçsek? Ya da benim eve?"
Karan duraksadı. Vera’yı kendi evine, o ruhsuz memur dairesine götürme fikri bir an aklından geçse de hemen vazgeçti. Yanındaki kadının çöken omuzlarına, yüzündeki o ağır yorgunluğa baktı. Nişantaşı’nda yaşadıklarından sonra onu bilmediği, yabancı bir eve sokmak sadece onu daha da dağıtırdı. Vera’nın şu an teselliye ya da birine değil; sadece kendi yatağına, kendi kitaplarına ve bildiği bir sessizliğe ihtiyacı vardı.
"Vera’nın evi daha mantıklı," dedi Karan, sesini olabildiğince dingin tutarak. "Cihan bu gece doğrudan harekete geçmeye cesaret edemez; önce bir durumunu değerlendirir. Ama Vera yalnız kalmayacak. Bu gece ben de onunla kalıyorum. İstemezsen kapıda sabahlayacağım Vera."
Vera başını yasladığı camdan yavaşça kaldırdı. İtiraz etmek, "Ben kendi başımın çaresine bakarım" demek istedi; dudakları aralandı ama boğazından tek bir ses çıkmadı. İçindeki o yirmi beş yıllık direnç ilk kez çözülüyordu. Karan’ın "Ben de onunla kalıyorum" derken sesindeki o pazarlıksız, doğal sahiplenme hissi, genç kadının içinde tarif edemediği bir sığınak duygusu yaratmıştı. Sadece başını hafifçe öne eğerek bu teklifi sessizce kabul etti.
Tayfun aracı Galata’nın alt sokaklarından birine, dikkat çekmeyecek kör bir noktaya park etti. "Bir şey olursa saniyesinde çaldır," dedi arkasını dönüp Karan’a bakarak. "Sabah erkenden buralarda olacağım."
Karan arabadan indi, kapıyı açıp Vera’nın elini tuttu. Yağmur hafiflemişti ama Galata, rüzgarı iliklere işleyecek kadar soğuktu. Sessizce, adımlarını birbirine uydurarak binaya girdiler. Eski ahşap merdivenleri çıkarken tahtaların gıcırtısı bile aralarındaki o ağır mahremiyeti bölemiyordu. Vera titreyen elleriyle kapıyı açtı.
İçeri girdiklerinde, evin o tanıdık seramik tozu, eski kâğıt ve lavanta kokusu ikisini de karşıladı. Vera kabanını antredeki askıya asarken bacaklarının titrediğini hissediyordu. Salona geçip eski kadife koltuğun kenarına ilişti. Karan ise montunu çıkarmadan evin içinde kısa bir tur attı; pencerelerin kilitlerini tek tek kontrol etti, perdeleri tamamen örttü ve nihayet kapının arkasındaki sürgüyü iki kez kilitledi. Ancak tüm bunları tamamladıktan sonra ceketini çıkarıp sandalyenin arkalığına bıraktı.
Salona döndüğünde, Vera’nın Nişantaşı’ndan aceleyle toplayıp getirdiği o küçük karton kutu sehpanın üzerinde duruyordu. Kutunun kapağı hafifçe aralıktı; içinden eski defterlerin, birkaç küçük biblonun ve solmuş kumaş parçalarının ucu görünüyordu.
Karan, odadaki o boğucu gerilimi dağıtmak istercesine masaya doğru birkaç adım attı. Gözleri kutunun kenarına sıkışmış, gri tüyleri yer yer dökülmüş, kumaşı yılların eskimesiyle sararmış bir pelüş tavşana takıldı. Karan’ın yüzünde hüzünlü, çok ince bir tebessüm belirdi. Eğilip oyuncağı iki parmağının ucuyla kucağına aldı.
"Demek büyük restoratörün çocukluk arkadaşı buydu," dedi Karan, sesini odanın loşluğuna uydurarak yumuşacık bir tonda çıkardı. Oyuncağı çevirip incelerken kaşları hafifçe çatıldı. Tavşanın sol kolunun altındaki dikiş kabaca açılmış, sonradan acemice beyaz bir iple yeniden dikilmişti. "Yalnız... Sanırım küçük bir kaza geçirmiş. Şurada bir yırtığı var, içindeki dolgu da biraz sertleşmiş gibi."
Vera başını kaldırıp Karan’ın elindeki tavşana baktı. Göz bebekleri bir anlığına titredi. "Tavşan Pamuk..." diye fısıldadı. Elini uzattı. "Verir misin?"
Karan oyuncağı usulca kadının ellerine bıraktı. Vera tavşanın dikiş izine parmak uçlarıyla dokundu. Bu oyuncağı çok iyi hatırlıyordu; Nişantaşı’ndaki odasında, Haldun’un attığı her adımdan korktuğu gecelerde göğsüne bastırıp uyuduğu tek sığınağıydı. Ancak dikişin olduğu bölgeyi yokladığında, Karan’ın bahsettiği o sertliğin pamuk topağı olmadığını fark etti. İçeride köşeli, ince ve sert bir cisim vardı.
Vera’nın kalbi hızlanmaya başladı. "Karan... Bu pamuk değil."
Karan hemen koltuğun yanına, halının üzerine diz çöktü. Aralarındaki mesafe bir anda kapandı; Karan’ın sıcak nefesi kadının omzuna değiyordu. "Ne var orada?"
Vera tırnaklarıyla o eski, gevşemiş ipleri tek bir hamlede çekti. Tavşanın astarının içindeki sararmış süngerlerin arasından, parmaklarıyla küçük, deri kaplı bir şey yakaladı. Yavaşça dışarı çektiğinde ikisi de nefesini tuttu.
Bu, avuç içi büyüklüğünde, köşeleri aşınmış, siyah deri ciltli küçücük bir not defteriydi. Kapağında ne bir isim vardı ne de bir başlık.
Vera’nın parmakları zangır zangır titriyordu. "Annem..." dedi sesi çatallaşarak. "Bu annemin olmalı. Süreyya’nın değil... Leyla’nın."
Karan elini uzatıp Vera’nın titreyen bileğini nazikçe tuttu; kadına güç vermek istercesine hafifçe sıktı. "Aç bakalım. Ne yazmış?"
Vera derin bir nefes alıp defterin ilk sararmış yaprağını araladı. Solgun mavi bir tükenmez kalemle, yer yer gözyaşlarının dağıttığı mürekkep lekeleriyle yazılmış ilk satırlar belirdi:
"Fikret’im... Bugün yine seni düşündüm. Gözlerimi her kapattığımda o demir parmaklıkların arkasındaki yüzün geliyor aklıma. Vera bugün ilk kez 'baba' demeye çalıştı, sesini duymanı öyle çok isterdim ki. Ama Haldun bizi bu evin üst katına kilitledi. Aşağı inmeme, pencereden dışarı bakmama bile izin vermiyor. O hastalıklı bakışları, arzusu her geçen gün ruhumu daha çok çürütüyor. Bana dokunmaya çalıştığı her an ölmeyi diliyorum ama yapamıyorum... Sadece kucağımdaki bu masum nefes için, Vera’mız için dayanıyorum. Sen çıkana kadar bu cehenneme katlanacağım sevgilim. Ne olursa olsun yaşayacağım."
Vera’nın gözünden düşen ilk damla, yirmi iki yıl önce kurumuş bir başka damlanın hemen yanına düştü. Genç kadın göğsünün sıkıştığını, nefes alamadığını hissetti. Sayfayı çevirdi; aradaki boş yaprakları geçtiğinde tarihlerin epey ilerlediği, el yazısının ise daha kesik, daha titrek bir hale geldiği ikinci nota ulaştı:
"Artık dayanamıyorum Fikret. Haldun dün gece yine odaya girdi. Eğer onunla evlenmeyi kabul etmezsem, cezaevindeki gardiyanlara tek bir talimatıyla senin cesedini çıkarttıracağını söyledi. Beni senin canınla sınıyor. Vera’yı benden günlerce kaçırıyor; sadece haftada bir saat, onun kucağında ağlarken görmeme izin veriyor. 'O artık benim kızım olacak, sen de karım' diyor. Bir canavarla aynı havayı solumak nefesimi kesiyor. Aklımı yitirmek üzereyim. Fikret... Beni affet ne olursun. Ama o kızın bu canavarın elinde büyümesine izin vermeyeceğim."
Vera boğazından kaçan boğuk bir hıçkırığa engel olamadı. Sol eliyle ağzını kapattı; bedeni zangır zangır sarsılıyordu. Karan hemen kadının yanına, koltuğa oturdu. Kolunu Vera’nın omzuna doladı, onu göğsüne doğru hafifçe çekerek sarıldı. Genç kadın, Karan’ın göğsündeki o sarsılmaz sıcaklığa sığınırken titreyen parmaklarıyla bir sayfa daha çevirdi. Yazı bu kez aceleyle, adeta birisi kapıyı zorlarken alelacele karalanmıştı:
"Fikret’in avukatına zerre güvenmiyorum. Cihan denen o çocuk resmen Haldun’un maşası olmuş, göz göre göre oynuyorlar bizimle. Adımımı dışarı atamıyorum günlerdir, deli gibi hissediyorum bazen. Ama geçen ay hizmetlinin kızına gizlice bir zarf verip dışarı çıkarmayı başardım. Belgeler bende artık Fikret’im, buldum hepsini... Bizim yuvamızda, güvende bir yerde saklattım. Az kaldı sevgilim, çok az. Buradan kurtulup adalardaki o evimize döneceğiz, her şey eskisi gibi olacak. "
Vera defteri kapatıp göğsüne bastırdı. Daha fazla okuyamadı. Zihni dönüyor, acı ve şaşkınlık birbirine karışıyordu. Başını Karan’ın omzuna gömdü.
"Adalardaki ev..." dedi Vera, hıçkırıklarının arasından fısıldayarak. Sesi çaresizlik doluydu. "Ben böyle bir ev hiç duymadım Karan. Haldun bana ailemizden, geçmişimizden hiç bahsetmedi. Adada bir evimiz olduğunu bile bilmiyordum. Nerede bu ev? Nasıl bulacağız? Koca bir adada nasıl arayacağız, hangi adada arayacağız?"
Karan kollarını kadının etrafında biraz daha sıkılaştırdı. Başını Vera’nın saçlarına doğru eğdi; bir eli kadının titreyen sırtında usulca gezindi. Vera’nın tüm o çaresizliğini, acısını kendi sırtına almak, o yükün altında onunla birlikte ezilmek istiyordu.
"Şşşt... Tamam, geçti," dedi Karan, sesi bir ninni kadar yumuşak ama bir yemin kadar sarsılmazdı. "Buradayım ben. Sakin ol. O evi bulacağız. Tayfun’a tapu kayıtlarından, eski belediye arşivlerinden baktırırız. Fikret Soysal’ın adına kayıtlı ne varsa sabah önümüze koyarız. Bulacağız o belgeleri Vera. Annenin o deftere döktüğü hiçbir gözyaşı yerde kalmayacak. Söz veriyorum sana."
Vera başını kaldırmadı. Karan’ın göğsünden gelen düzenli kalp atışlarını dinledi. Yıllardır ilk kez birinin yanında bu kadar savunmasız, bu kadar çıplak hissediyordu kendini. Ama bu zayıflık onu korkutmuyordu; aksine, hayatında ilk defa güvende olduğunu fısıldıyordu ruhuna. Ağlaması yavaş yavaş dindi; yerini derin, yorgun iç çekişlere bıraktı.
Karan hareket etmedi. Kadını incitmekten, bu kırılgan anı bozmaktan ölesiye korkarak öylece durdu.
Dakikalar sonra Vera’nın nefes alışverişleri düzene girdi, bedeni tamamen gevşeyip Karan’ın omzuna ağırlaştı. Yaşadığı o günlerin getirdiği uykusuzluk ve yüzündeki darbenin sızısı, Karan’ın güvenli kollarında derin bir uykuya teslim etmişti genç kadını. Koltuğun üzerinde, Karan’ın sıcaklığına sarılmış halde, başı adamın göğsünde uyuyakaldı.
Karan, yavaşça uzanıp koltuğun kenarındaki yün battaniyeyi kadının üzerine örttü. Ayrılmadı yanından. Başını koltuğun arkalığına yasladı; bir eli Vera’nın omzunda, gözleri Galata’nın pencerelerinden sızan gri şafağa dikili, sabaha kadar tek bir an bile gözünü kırpmadan kadının uykusunu bekledi.
Bölüm etkileşimi
