Sahipsiz Emanetler kitap kapağı

2. bölüm / 8

Sahipsiz Emanetler

Bölüm 2

Vaveyla Yazarı: Sudeniz Yılmaz

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: Bölüm 2

İstanbul’un sabahı, Galata’nın dar sokaklarına gri bir tül gibi indi. Yağmur yerini keskin, insanın iliklerine kadar işleyen bir neme bırakmıştı. Karan, geceyi mutfak masasında, o yedi mektubun ağırlığı ile sonlandırmıştı. Sabah olduğunda üzerindeki gri hırkayı bile değiştirmeden, çantasına hapsettiği o büyük hakikatle beraber kendini sokağa atmıştı.

Elimizdeki adres, meyhanelerin ve gürültülü turist rotalarının çok uzağında, yokuşu bol, birbirine omuz vermiş yorgun binaların olduğu bir sokaktaydı. Karan, 14 numaralı binanın önünde durduğunda başını yukarı kaldırdı. Üçüncü katın pencereleri, dışarıdan açıkça gözüken birikmiş kitap yığınları ve kenarı hafifçe çatlamış saksılarıyla diğerlerinden ayrılıyordu.

İçeride, Vera sabahın ilk ışıklarıyla uyanmıştı. Evi, dışarıdaki modern dünyanın kaosuna karşı çekilmiş bir set gibiydi. Antre boyunca dizilen kitaplıklar çoktan kapasitesini aşmış, klasikler ve sanat tarihi kitapları yerlerde, üst üste kuleler oluşturmuştu. Burası bir evden çok, yaşayan bir organizmaya benziyordu.
Vera, odasının bir köşesini ufak bir çalışma alanına dönüştürmüştü. Masanın üzerinde, birleştirilmeyi bekleyen seramik parçaları ve ince uçlu fırçalar duruyordu. Pikabın iğnesi, dün geceden yarım kalan bir plağın üzerinde hafifçe cızırdadıktan sonra, Mozart’ın duru notalarını odanın rutubetli havasına dağıtmaya başladı.

Vera, üzerine geçirdiği geniş, yün hırkanın ceplerine ellerini soktu. Pencerenin önüne gidip sokağa baktı. Narin omuzları, sabah serinliğiyle hafifçe titredi ama bakışlarında, onu tanıyanların ancak "direniş" diye adlandırabileceği o sarsılmaz kararlılık vardı. Tek yanağındaki gamzesi, hafifçe bir tebessüm eder gibi belli belirsizdi.

Tam o sırada, sokağın karşı kaldırımında, telefon kulübesine yaslanmış, gözleri yorgunluktan kanlanmış bir adam gördü. Karan, başını kaldırıp Vera’yla göz göze geldiğinde zamanın durduğunu hissetti.
22 yıl önceki o yanık fotoğraftaki küçük kız, tam karşısındaydı ya da Karan gözlerinin buluştuğu bu kızın o olmasını dilemişti.
Vera, aşağıda duran bu tuhaf adama bir anlığına baktı. Normalde bir yabancının böylece evini izlemesi onu ürkütmeliydi. Ama Karan’ın bakışlarında bir tehdit değil, ağır bir yükün altında ezilen birinin çaresizliği vardı. Vera, camın buğusunu eliyle sildi. Avuç içindeki o küçük, hilal şeklindeki iz, camın soğukluğuyla sızladı.
Karan, elini çantasına götürdü. Kutu oradaydı. Mektuplar oradaydı. Vera’nın çalınmış hayatı oradaydı.

Karan, karşı kaldırımda dururken kalbinin gümlemesini kulaklarında hissediyordu. Ya o değilse? diye düşündü, avuçları terlerken. Fotoğraftaki o çocuksu yüzü, camın arkasındaki bu yetişkin kadına oturtmaya çalışıyordu. Ya sadece bir benzerlikse? Bir insanın hayatını, adresi bile tam belli olmayan eski bir kutu için altüst etmeye hakkım var mı? Tam o sırada Vera camdan uzaklaştı ve Karan, elinde tuttuğu o ağır gerçeğin altında ezilerek bir gölgeye sığındı. Ne diyecekti? "Merhaba, ben postanede çalışıyorum ve babanızın aslında kim olduğunu söyleyen mektuplar buldum." mu? Kulağa bir delinin sayıklamaları gibi geliyordu.

Yukarıda, Vera’nın mutfağında ise Mozart’ın notaları, telefonun kulak tırmalayan melodisiyle kesildi. Ekranda "Babam" yazısını gördüğünde Vera’nın omuzları istemsizce gerildi. Derin bir nefes alıp açtı.
"Efendim baba?"
"Vera, hala o döküntü evde misin sen?" Haldun’un sesi, her zamanki gibi bir emir kipiyle, sevginin yerini otoritenin aldığı o soğuk, ciddi ve itici tonla geliyordu. "Seramik tozlarının içinde tek başına yaşlanıp gideceksin. Sana okulda pozisyon ayarlayabilirim demiştim, neden hala o antikacıların getir götür işleriyle uğraşıyorsun?"
Vera, bakışlarını yerdeki kitap kulelerine dikti. "Benim işim restorasyon baba. Bir şeylere ruh katabildiğimi düşünmek beni mutlu ediyor. Hem... Burası benim evim. Kendi kurduğum dünyam."
"Dünya mı? Birkaç kırık tabak çanak ve tozlu sayfadan dünya olmaz Vera. Yarın akşam yemeğe geliyorsun, bunu tartışmayacağız. Süreyya da seni özledi."
"Annem de mi orada?" diye sordu Vera, sesi titreyerek.
"Annen her zaman burada. Ama sen değilsin. Yarın sekizde, gecikme."
Telefon kapandığında Vera, elinde soğuyan kahve bardağıyla öylece kaldı. Babasıyla ne zaman konuşsa, kendini sanki yanlış yere konulmuş, ait olmadığı bir yere sıkıştırılmaya çalışılan bir yapboz parçası gibi hissediyordu. Avuç içindeki o küçük, hilal şeklindeki beyaz izi kaşıdı; ne zaman sinirlense orası sızlardı.

Babasına olan hırsıyla hırkasını üzerine çekti. Telefon konuşmasının yarattığı o boğucu havadan kurtulmak için dışarı çıkıp nefes almalıydı. Merdivenleri hızlıca indi, binanın ağır demir kapısını gıcırdayarak açtı. Kapının önünde durduğunda, o adamın hala orada, sokağın karşısında dikildiğini gördü.
Vera, normalde sessizliği severdi ama Haldun’la yaptığı konuşmanın verdiği öfke, savunma mekanizmasını tetiklemişti. Karşı kaldırıma doğru birkaç sert adım attı. Rüzgar koyu kahve saçlarını yüzüne savururken, Karan’ın tam önünde durdu.

Karan, karşısında kanlı canlı beliren bu kadının boyunun kısalığına rağmen yarattığı o devasa otorite karşısında bir adım geri kaçtı. Vera, kahverengi gözlerini Karan’ın yorgun gözlerine dikti; tek yanağındaki o gamze, şimdi gerilen yüz hatlarıyla bir çukura dönüşmüştü.
"Birine mi baktınız?" diye sordu Vera, sesi soğuk ve mesafeliydi. "Yoksa bu sokağın bekçisi falan mısınız? Yarım saattir penceremi izliyorsunuz."
Karan, boğazının kuruduğunu hissetti. Çantasındaki kutu o an sanki on ton ağırlığındaydı. Bakışları Vera’nın hırkasının altından çıkan küçük, narin ellerine kaydı. Avuç içini göremiyordu.
"Ben..." dedi Karan, sesi pürüzlüydü. "Ben sadece... adresi teyit etmeye çalışıyordum."
Vera tek kaşını kaldırdı, "Adresi mi? Bu sokakta tabelalar var, görmüyor musunuz? Eğer bir niyetiniz varsa açık konuşun, yoksa polisin gelmesini de bekleyebiliriz."

Karan, Vera’nın keskin ve sorgulayan bakışları altında bir an için tüm kelimelerini yitirdiğini hissetti. Karşısındaki kadın, o yanık fotoğraftaki küçük kızın büyümüş, kırılmış ama yeniden onarılmış haliydi. Boğazını temizledi; sesi, İstanbul’un sabah ayazı gibi pürüzlüydü.
"Ben bir suçluyum," dedi Karan aniden. Vera’nın gözleri şaşkınlıkla açıldı, bir adım geri gidecek gibi oldu ama Karan devam etti: "Yani, teknik olarak öyleyim. Sahipsiz Gönderiler Birimi'nde çalışıyorum. Dün gece... imha edilmesi gereken bir emaneti oradan dışarı çıkardım. Adresi takip ettim ve burayı buldum."
Vera, kollarını göğsünde kavuşturdu. "Sahipsiz gönderi mi? Benim beklediğim hiçbir paket yok."

Karan, elini titreyerek çantasına attı. Kasayı açmadı ama içinden o kenarı yanmış fotoğrafı çıkardı. Vera’ya uzatırken, parmaklarının ucunun kadının parmaklarına değmemesi için büyük bir çaba sarf etti. "Beklediğiniz bir şey olmayabilir. Ama yirmi iki yıl önce birinin sizin için sakladığı bir şey var."
Vera, fotoğrafı eline aldığında dünya bir anlığına sessizliğe gömüldü. Siyah saçlı, tek gamzesi belirgin o küçük kızı gördüğünde nefesi boğazında düğümlendi. Fotoğrafın kenarındaki yanık izi, sanki kendi geçmişinin küllerinden kopup gelmiş gibiydi.
"Bu benim," diye fısıldadı Vera. Sesi o kadar kısıktı ki, sokağın gürültüsünde kaybolup gidebilirdi. "Ama bu fotoğrafı daha önce hiç görmedim. Annemde bile yok."

Karan, mektuptaki o en can alıcı detayı hatırlayarak yavaşça Vera’nın eline doğru işaret etti. "Mektupta bir izden bahsediyordu. Avuç içindeki bir izden... Haldun’un saklamaya çalıştığı bir şeyden."
Vera, irkilerek elini geri çekti. Sağ avucunu sanki bir sırrı korur gibi sıktı, sonra yavaşça açtı. Hilal şeklindeki o beyaz, narin iz; yağmurun yeni düşmeye başlayan ilk damlaları altında parladı. Bakışları Karan’ın yorgun gözleriyle buluştuğunda, aralarındaki o tekinsiz mesafe bir anda daraldı. Bu adam bir yabancıydı, bir takipçiydi belki de; ama elinde Vera’nın hayatı boyunca hissettiği o isimsiz boşluğu doldurabilecek tek şeyi tutuyordu.
O sırada gökyüzü gürledi ve saniyeler içinde gökyüzü delirmişçesine bir yağmur boşaldı. Yağmur damlaları Vera’nın hırkasını sırılsıklam ederken, Karan elindeki çantayı ceketinin altına saklamaya çalıştı.

Vera, fotoğrafı hırkasının cebine koydu. Korkusu, damarlarında akan o yakıcı merakın gerisinde kalmıştı. "Islanıyorsunuz." dedi, sesi bu kez daha yumuşaktı ama hala mesafeliydi. "İçeri gelin. O kutuda ne varsa... hepsini görmek istiyorum."
Karan, Vera’nın peşinden binanın ağır kapısından içeri girerken, Galata’nın rutubet kokan merdivenlerini tırmanacaklarını düşünüyordu, kendi hayatlarının en karanlık ve en saf yolculuğuna çıkacaklarını değil.

Vera, merdivenleri çıkarken hiç konuşmadı. Karan, kadının omuzlarındaki gerginliği ve merdiven boşluğundaki rutubet kokusunu iliklerinde hissediyor, karşısındaki kadına biraz da olsa güven vermek istiyordu. Üçüncü kata geldiklerinde Vera, titreyen elleriyle anahtarını çevirdi ve kapıyı araladı.
İçeri girdikleri an Karan duraksadı. Ev, bir daireden ziyade bir insan hayatının müzesi gibiydi. Koridorda üst üste binmiş kitap kuleleri, sanki her an devrilecekmiş gibi duran birer kâğıttan surdu. Pikaptaki iğne, plağın sonuna geldiği için ritmik bir cızırtı yayıyordu odaya.
Daha fazla incelemesine fırsat vermeden "Geç otur." dedi Vera, eliyle salonun ortasındaki eski, kadife koltuğu işaret ederek. Kendisi de hemen karşısındaki ahşap sandalyeye, sanki bir sorgu masasındaymış gibi oturdu. "Çantanı... Masaya koyabilirsin."

Karan, çantayı yavaşça sırtından indirdi. Çantanın içindeki ahşap kasanın masaya değerken çıkardığı o tok ses, odadaki sessizliği bıçak gibi kesti.
Vera, ellerini hırkasının cebine sokmuş, parmak uçlarıyla avucundaki izi kaşıyordu. "Neden?" diye sordu bir anda. "Neden imha etmedin? İşini riske atıp neden buraya geldin?"
Karan başını kaldırdı. Yorgun gözleriyle "Bazen bir şeyin ait olduğu yeri bildiğinde, onu yok etmek cinayet işlemek gibi hissettiriyor," dedi. Karan, ahşap kasanın kapağını araladı. Vera, kasanın içinden yayılan o lavanta ve eski kâğıt kokusunu duyduğu an gözlerini kapattı. Bu koku, zihninin en kuytu köşesinde, çoktan unuttuğunu sandığı bir anıyı, bir kış gecesinin puslu görüntüsünü tetiklemişti.
Vera uzanıp en üstteki o altın sarısı, kenarları hafifçe yıpranmış bebek battaniyesine dokundu. Parmakları kumaşın üzerinde gezerken, altındaki sertliği fark etti. Battaniyeyi yavaşça kenara çektiğinde, o yedi adet mühürlü zarf ve paslı antika anahtar gün ışığına çıktı.
"Haldun’a..." diye fısıldadı Vera, ilk zarfın üzerindeki ismi okurken. Sesi bir camın çatlaması gibi titrek ve kırılgandı. "Babamın adı... Bu imkansız. Babam ona ya da bana ait olan bir şeyi neden postanede bıraksın?"
"Mektuplar onun baban olmadığını söylüyor Vera," dedi Karan, sesi şefkat dolu ama bir o kadar da dürüsttü.

Vera, cevap vermeden beklenmedik bir sakinlikle bir numaralı zarfı eline aldı. Karan'ın gece okuduğu o satırlar şimdi Vera’nın ellerindeydi. Vera mektupları peşi sıra okurken, odadaki tek ses dışarıdaki şiddetli yağmurun cama vuran darbeleri ve Vera’nın giderek sıklaşan nefesiydi. Satırlar bittiğinde Vera’nın elleri masaya düştü. Bakışları boşluğa sabitlenmişti.

"Benim hayatım..." dedi Vera, başını yavaşça Karan’a çevirerek. Gözlerinde ilk kez o dik duruşun yerini alan bir korku vardı. "Benim hayatım koca bir yalan mı yani? Bu anahtar... bu mektuplar... Babam sandığım adam mektupta bahsedilen o 'hırsız' mı?"
Karan cevap vermedi. Sadece masanın üzerindeki paslı anahtara baktı. Vera, o narin ama kararlı elleriyle anahtarı kavradı. Avuç içindeki o hilal şeklindeki iz, şimdi elindeki anahtarın paslı metaliyle birleşmişti.
"Haldun’u aramalı mıyım?" diye sordu Vera, sesi şimdi daha sert, daha savunmacıydı.
"Hayır," dedi Karan aniden, sandalyeden öne doğru eğilerek. "Henüz değil. Eğer baban olarak seni büyüten kişi bunu sakladıysa, gerçekleri öğrendiğini bilmesi şu an en büyük tehlike olur."
Vera, anahtarı avucunda sıktı. "O zaman ne yapacağız?"
Karan, masadaki tozlu kasaya ve Vera'nın kederli ama güzel yüzüne baktı. "Eğer istersen ben de seninle birlikte gerçekleri öğrenmek, sana yardımcı olmak isterim. Biliyorum, bir yabancıyım… ama güvenmeyi seçersen yanında olurum."

Vera, anahtarı avucunda sıkarak bir süre masadaki o tozlu mektuplara baktı. Karan’ın "Yanında olurum, güvenmeyi seçersen..." teklifi odada asılı kalmıştı. Vera hemen cevap vermedi; birine güvenmek, hele ki elinde hayatını alt üst edecek bir kutuyla kapısına gelen bir yabancıya güvenmek, Vera’nın kitabında "delilik" demekti.
"Güvenmek ağır bir kelime... " dedi Vera, bakışlarını masadan kaldırmadan. "Ama şu an bu masadaki gerçeklerle tek başıma başa çıkamayacak kadar kafam karışık. Şimdilik... Sadece yola devam edelim."

Karan, Vera’nın bu mesafeli cevabını anlayışla karşıladı. Haklıydı; kim böylesine karşısına çıkan bir yabancıya anında kendini açardı ki?
"Anlıyorum." dedi Karan, sesini olabildiğince nötr tutmaya çalışarak. "Peki, ne yapacaksın? Bu mektuptaki Haldun... Ona soracak mısın?"
Vera hafifçe irkildi. "Babam... yani Haldun, soruları sevmez. Özellikle de cevabını vermek istemediği soruları. Yarın akşam onlarda yemekte olmam gerekiyor. Muhtemelen hiçbir şey olmamış gibi davranıp beni yine kendi istediği kalıba sokmaya çalışacak."

Karan, Vera’nın "yemek" detayını duyunca zihnindeki o arşivci mantığıyla bir hamle yaptı. "Eğer oraya gideceksen," dedi Karan, sandalyeden kalkıp çantasını omzuna asarken. "Belki bir fırsatını bulup eski bir aile albümüne, bir telefon rehberine ya da varsa babanın eski notlarına bakabilirsin. Bu Fikret denilen adamın sadece adı var. Soyadı olmadan onu bulmamız imkansız."
Vera, babasının o titizlikle koruduğu eşyalarını düşündü. "Haldun eskiyi pek sevmez, her şeyi ya atar ya da kilitler. Ama annem... Annemin sakladığı bir şeyler olabilir. Bir isim, sadece bir soyadı bile yeterli mi?"
"Yeterli," dedi Karan kapıya doğru yürürken. "Emniyette eski bir arkadaşım var. Tayfun. Eğer bir soyadı bulabilirsek, bu adamın kim olduğunu, neden bu paketleri gönderdiğini ve... nerede olduğunu sorgulatabiliriz."

Vera, Karan’ı kapıya kadar geçirdi ama aralarındaki o bir metrelik görünmez mesafeyi hiç bozmadı. Kapı eşiğinde durduklarında, dışarıdaki yağmurun sesi apartman boşluğunda yankılanıyordu.
"Kutu sende kalsın," dedi Vera, sesi hala temkinliydi. "Eğer Haldun bir şeylerden şüphelenirse, bu evin her köşesini altüst eder. Sende olması daha mantıklı."

Karan başıyla onayladı, Vera’dan ayaküstü rica ettiği bir not kağıdına numarasını yazdı. "Yarın akşamdan sonra, bir haber alırsan bana ulaşırsın."
Vera, Karan’ın apartman merdivenlerinden inişini izledi. Karan, son basamakta durup arkasına bakmadı. Vera kapıyı kapattığında, evindeki o eski kitap kokusunun yerini, kutudan yayılan o lavanta ve yabancı geçmişin kokusu almıştı.
Karan ise sokağa çıktığında, soğuk havayı ciğerlerine çekip telefonunu çıkardı. Rehberde "Tayfun" isminin üzerine geldi ama henüz aramadı. Önce Vera’nın o evden bir isimle, bir soyadıyla çıkması gerekiyordu. İstanbul’un sisine karışırken mırıldandı: "Soyadın ne senin Fikret? Kimsin ve bu kızı neden bir yalana emanet ettin?"

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

27okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.