Sahipsiz Emanetler kitap kapağı

7. bölüm / 8

Sahipsiz Emanetler

Bölüm 7

Vaveyla Yazarı: Sudeniz Yılmaz

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: Bölüm 7

İstanbul’un sisi, Boğaz kıyılarından çekilip şehrin gri beton bloklarının arasına sindikçe hava daha da ayaza kesmişti. Cihan’ın Beşiktaş’taki lüks hukuk bürosunun sadece iki sokak arkasında kalan o çıkmaz sokak, sanki başka bir yüzyıla aitti. Yan yana dizilmiş eski marangoz atölyeleri, rutubetli tütün kokusu ve köhne bir kahvehanenin tentelerinden damlayan yağmur suları...
Tayfun, sokağın en dibindeki izbe çay ocağının arka bahçesinde, etrafı naylon brandalarla kapatılmış küçük tahta bir masada oturuyordu. Masanın üzerinde buharı tüten ince belli çay bardağı ve Tayfun’un iri cüssesinin hemen önünde duran, fermuarı yarıya kadar açık kalın deri bir evrak çantası vardı.

Vera ile Karan brandayı aralayıp içeri girdiklerinde, içerideki demli çay ve ıslak talaş kokusu genizlerini yaktı. Tayfun başını kaldırdı. Gözleri önce Karan’a, ardından Vera’nın atkısının arasından açıkça seçilen o sarı-mor darbe izine ve patlak dudağının kabuğuna kaydı. Polis refleksiyle çenesindeki kaslar gerildi, bakışları Karan’ın yüzündeki o taşlaşmış ifadeyle buluştu. Aralarında kelimesiz, sessiz bir anlaşma geçti; Tayfun ne olduğunu sormadı.

"Geçin," dedi Tayfun, sesini sadece masadakilerin duyabileceği bir tonda tutarak. "Vakit dar."

Vera tahta sandalyeye oturduğunda bacaklarındaki dermanın çekildiğini hissetti. Üsküdar’daki o yüzleşme, cebindeki yırtık doğum belgesi ve Haldun’un telefondaki o zehirli sesi bedenine bir bıçak gibi saplanmıştı.
Masanın altından ellerini birleştirdi; parmakları öyle şiddetle titriyordu ki durduramıyordu. Tam o sırada, yanında oturan Karan’ın eli masanın altından usulca uzandı. Karan, kadının titreyen soğuk parmaklarının üzerine kendi iri, sıcak avucunu koydu. Ne aşırı bir baskı uyguladı ne de ellerini geri çekti; sadece oradaydı. Bir kaya gibi, fırtınanın ortasında yıkılmayan bir ağaç gibi durdu. Vera irkildi, başını hafifçe çevirip Karan’a baktı. Karan karşıya, Tayfun’un önüne koyduğu dosyalara bakıyordu ama elini çekmedi. O temas, Vera’nın damarlarındaki o deli fırtınayı bir anda dindirdi. Yalnız değildi. Yirmi beş yıldır ilk kez sırtını dayayabileceği gerçek, sarsılmaz bir dağ vardı sanki arkasında.

"Şunlara bakın," dedi Tayfun, çantadan çıkardığı üç farklı sarı zarfı masaya sererek. "Fikret Soysal’ın tutuklandığı 2004 yılına ait şirket devir sözleşmesi. Haldun, Fikret’in şirket kasasından hayali ihracat yaptığına dair sahte bir denetim raporu hazırlatmış. Raporu hazırlayan mali müşavir iki yıl sonra şüpheli bir trafik kazasında ölmüş.
Ve asıl bomba bu..." Tayfun parmağını Cihan’ın imzasının olduğu bir protokole vurdu. "Fikret cezaevindeyken mülklerin Haldun’a devredilmesini sağlayan o vekaletname... Noter tasdiki yapıldığı gün Fikret tecritteymiş. Yani cezaevi kayıtlarına göre o gün revire bile çıkmamış bir adamın adına dışarıda vekaletname düzenlenmiş. Cihan bu sahteciliğin bizzat mimarı."

Vera gözlerini belgelere dikti; parmakları Karan’ın avucunun içinde hafifçe kıpırdadı, bu kez korkudan değil, gerçeğin ağırlığını kavramaktan. "Peki cezaevindeki o isyan?" diye sordu fısıltıyla. "Babamın... Fikret’in öldüğü gün?"

Tayfun derin bir nefes verdi. Masadaki çay bardağını kenara itti. "O dönemki cezaevi ikinci müdürü, olaydan altı ay sonra aniden meslekten istifa edip Haldun’un Bodrum’daki otel projelerinden birine genel müdür yapılmış. İsyan falan yok Vera. Koğuşta sadece Fikret’in ranza arkadaşı olan iki ağır ceza mahkûmu varmış; Fikret şişlenerek öldürülmüş, raporlara ise 'mahkûmlar arası arbede' diye geçirilmiş."

Karan’ın masanın altındaki eli istemsizce sıkılaştı; Vera’nın parmaklarını sararken parmak boğumları beyazladı. "Bu akşam Nişantaşı’na gidiyoruz Tayfun," dedi Karan. Sesi ortamdaki havayı buz kestirdi.
"Haldun aradı. Cihan da orada olacak. Sevgilisi olarak beni masada görmek istiyorlar."

Tayfun kaşlarını çattı, gözleri büyüdü. "Delirdiniz mi siz? Kurt kapanı orası. Cihan seni iki dakikada çözer Karan, PTT’deki memuriyetinden girer, ailenden çıkar."
"Bırak çözmeye çalışsın," dedi Karan, gözlerini Tayfun’a dikerek. "Bizi hazırlıksız sanacaklar. Vera’yı köşeye sıkıştırdıklarını, onu o masada ezebileceklerini düşünüyorlar. Ama bilmiyorlar ki biz onların neyi sakladığını biliyoruz. Tayfun, bu belgelerin fotokopilerini alıyorum. Cihan’ın o sahte vekaletname dosyasındaki kayıt numarasını ve cezaevi müdürünün şirket hissesi devir evrakını... Hepsini değil, sadece ikisini yanıma alacağım. O masada yem olmayacağız. Oltayı biz atacağız."

Tayfun bir süre Karan’ın gözlerine baktı. Arkadaşındaki o her zamanki temkinli, kurallara bağlı devlet memurunun yerini, belki sevdiğinin bile farkında olmadığı birini korumak için dünyayı ateşe vermeye hazır bir adamın aldığını gördü. "Pekala," dedi Tayfun çıkardığı iki kopyayı Karan’a uzatarak. "Eğer bir aksilik çıkarsa, kapının önünde olacağım."

Çay ocağından çıktıklarında öğleden sonra olmuştu. Rüzgâr sertleşmiş, Beşiktaş’ın ara sokaklarına soğuk bir yağmur serpiştirmeye başlamıştı. Karan, köşedeki küçük bir eczanenin önünde durdu. Vera ne olduğunu anlamadan Karan içeri girdi ve iki dakika sonra elinde küçük bir paketle çıktı; içinde steril gazlı bez, morluk giderici merhem ve bir kutu ağrı kesici vardı.

Vera’nın kalbinde ince, derin bir sızı yankılandı. Babası sandığı adamın yüzüne vurduğu o tokadın açtığı yaraya, daha birkaç gün önce hayatına giren bu yabancı merhem olmaya çalışıyordu.

"Atölyene geçelim," dedi Karan, ses tonu az önceki o sert pazarlık havasından sıyrılmış, şefkatli bir korumaya bürünmüştü. "Akşama kadar dinlenmen lazım. Yüzüne biraz bakım yapalım, sonrasında hazırlanırız."

Galata’daki atölyeye vardıklarında içerisi her zamanki gibi seramik tozu, eski kağıt ve lavanta kokuyordu. Vera montunu çıkarıp koltuğa bıraktığında omzundaki yükün ağırlığıyla neredeyse sendeleyecekti. Karan hemen arkasındaydı; ellerini kadının omuzlarına koyup onu nazikçe çalışma masasının yanındaki sandalyeye oturttu.
Karan ceketini çıkardı, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırdı. Eczaneden aldığı merhemin kapağını açtı. Sandalyenin hemen önüne bir tabure çekip oturdu. Aralarındaki mesafe kapandığında, odadaki tek ses dışarıda cama vuran yağmur damlalarıydı.

"Acıtabilir," dedi Karan alçak sesle. Parmak uçlarına biraz krem aldı.
"Sorun yok," dedi Vera, sesi kırık bir tebessümle titredi.

Karan’ın parmakları Vera’nın sol yanağına, o koyu morluğun tam üzerine değdiğinde genç kadın istemsizce irkildi, gözlerini kapattı. Karan durdu, nefesini tuttu. Parmaklarının dokunuşu o kadar narin, o kadar dikkatliydi ki, sanki paha biçilmez, bin yıllık kırık bir porselen parçayı birleştirir gibiydi. Kremi dairesel hareketlerle, incitmekten ölesiye korkarak yedirdi.

Vera gözlerini açtığında, Karan’ın yüzünün kendi yüzüne sadece birkaç santim uzaklıkta olduğunu gördü. Adamın yorgun, uykusuzluktan hafifçe kızarmış kahverengi gözlerinde sadece öfke yoktu; derin, dipsiz bir keder ve Vera’yı ne pahasına olursa olsun bu bataklıktan çekip çıkarma arzusu vardı.
Karan’ın bakışları bir an kadının çatlamış dudağına, ardından tek yanağındaki o silik gamzeye kaydı. İkisi de nefes almayı unuttu. O an, o tozlu atölyede ne Fikret’in mektupları vardı, ne Haldun’un tehditleri, ne de yaklaşan akşamın karanlığı. Sadece birbirine tutunan iki yaralı ruh vardı.

"Karan..." diye fısıldadı Vera. Sesi bir itiraf gibi döküldü dudaklarından. "Neden yanımdasın? Bu sadece annenin masrafları ya da kurumundaki o yolsuzluk meselesi değil, biliyorum. Neden kendini bu kadar büyük bir ateşin içine atıyorsun?"
Karan parmaklarını kadının yanağından çekmedi; eli usulca Vera’nın çenesine doğru kaydı, başparmağı elmacık kemiğinin kenarında durdu.

"Çünkü o bodrum katında, o kutuyu açıp senin o küçük halinin fotoğrafını gördüğüm andan beri..." Karan yutkundu, boğazındaki düğümü zorlukla aştı. "Seni o karanlıkta bırakamayacağımı biliyordum. Hayatım boyunca herkes bir yerlere savruldu, babam çekip gitti, annem kendi içine kapandı... Ben hep gidenlerin ardından kendi enkazını toplayan bir adam oldum Vera. Ama seni kimsenin yıkmasına izin vermeyeceğim. Bu akşam o kapıdan içeri girdiğimizde, sadece elini tutuyor gibi yapmayacağım. Ben gerçekten senin yanında olacağım. Ne olursa olsun."

Vera’nın gözünden tek bir damla yaş süzüldü; Karan’ın başparmağının üzerinden akıp gitti. Vera elini kaldırdı, Karan’ın bileğini kavradı. O dokunuş bir anlaşmanın, bir sözleşmenin değil; hayatın tüm yalanlarına karşı birbirlerine sığındıkları o ilk gerçek bağın eseriydi.
Saat yediye yaklaşırken atölyedeki hava giderek ağırlaştı. Karan, aynanın karşısında siyah takım elbisesinin ceketini giydi, kravatını düzeltti.

Vera ise üzerine siyah, dik yakalı sade bir elbise giymiş, saçlarını sol yanağını kısmen örtecek şekilde serbest bırakmıştı. Yüzündeki morluk makyajın altında hâlâ belli belirsiz bir gölge gibiydi ama duruşu, bakışlarındaki o meydan okuma o gölgeyi görünmez kılıyordu.
Nişantaşı’ndaki o lüks apartmanın önüne geldiklerinde saat tam sekize beş vardı. Karan arabadan indi, kapıyı açıp Vera’nın elini tuttu. Bu kez rol icabı değildi; parmakları birbirine kenetlendiğinde ikisi de aynı kararlılığı ve güveni hissediyordu.

Binanın ağır kapısını itip merdivenleri çıktılar. Daire kapısının önünde durduklarında içeriden hafif bir klasik müzik sesi geliyordu; Haldun’un o sahte, aristokrat dünyasının fon müziği.
Vera derin bir nefes aldı. Karan’a baktı. Karan ona hafifçe başını salladı; "Ben buradayım" diyen o sarsılmaz bakışla kadının elini bir kez daha sıktı.

Vera zile bastı.
Kapı açıldığında karşılarında her zamanki gibi donuk yüzüyle hizmetli kadın değil, üzerinde kusursuz kesim füme takımı, elinde viski kadehi ve yüzünde o iğrenç, yapışkan sırıtışıyla Cihan duruyordu. Cihan’ın bakışları önce Vera’ya, ardından kenetlenmiş ellerine ve en sonunda Karan’ın boyuna posuna, gözlerinin içine dikildi. Sırıtışı bir anlığına dondu.

"Hoş geldiniz," dedi Cihan, sesi bir yılanın tıslaması kadar soğuktu. "Biz de tam bu büyük aşkın kahramanını merak ediyorduk. Geçin bakalım içeri... Haldun Bey masada bekliyor."

Nişantaşı’ndaki dairenin salonuna adım attıklarında, havadaki ağır nergis ve tütün kokusu genizleri yakan bir şekilde karşıladı onları. Kristal avizenin buz gibi ışıltısı, devasa yemek masasının üzerindeki gümüş takımlarda kırılıyordu. Masanın başında Haldun oturuyordu; önünde duran porselen tabağa neredeyse hiç dokunmamış, parmaklarını masanın cilalı yüzeyinde ritmik bir sessizlikle tıkırdatıyordu. Yanında ise Süreyya vardı; bir ceset kadar solgun, bakışları tabağının kenarına çivilenmiş, varlığıyla yokluğu belirsiz bir gölge gibiydi.

Cihan, kapıdan içeri süzülen iki genci bir av köpeği dikkatiyle süzerek masadaki yerine, Haldun’un hemen sağına geçti. Viski bardağındaki buzları çevirirken yüzündeki alaycı kıvrım bir an olsun silinmedi.

"Geçin, oturun," dedi Haldun. Sesi ne bir karşılama nezaketi taşıyordu ne de dün gece savurduğu o vahşi tokatın utancını. Gözleri doğrudan Vera’nın sol yanağındaki kapatıcıyla örtülmeye çalışılmış sarı-mor lekeye takıldı; tek bir mimik bile kıpırdamadı yüzünde. Ardından bakışları, Vera’nın elini bırakmadan masaya doğru ilerleyen Karan’a kilitlendi. Bir böceğe bakarcasına tiksinç bir bakışla süzdü genci.

Karan, Vera’nın sandalyesini ağırbaşlı ve sakin bir hareketle çekip oturmasını sağladı; ardından hemen yanındaki sandalyeye yerleşti. Sırtı dimdikti, bakışlarında ne tedirginlikten eser vardı ne de Haldun’un o ezici bakışlarına karşı bir eziklik.

"Demek meşhur beyefendi sensin," diyerek sessizliği ilk bozan Cihan oldu. Çatalını tabağın kenarına vurup arkasına yaslandı. "Karan Bey'di, değil mi? PTT’de memurmuşsunuz. Yani... devletin sahipsiz kargolarını, mektuplarını ayıklayan önemsiz görevlilerden biri."

Cihan’ın sesindeki aşağılama salondaki havayı bir anda gerdi. Vera’nın çenesi kasıldı, konuşmak için dudaklarını araladı: "Cihan, haddini-"

Karan masanın altından Vera’nın dizine hafifçe dokundu; dokunuşu kadının hızla atmaya başlayan kalp atışlarını durduracak kadar sakin ve kendinden emindi. Başını hafifçe iki yana sallayarak Vera’yı durdurdu, ardından yüzünü Cihan’a çevirdi. Ses tonu karşısındakiyle alay edercesine bir sakinlik içeriyordu:
"Herkes hayatını başkalarının haklarını gasp edip kirli işler imzalayarak kazanmıyor Cihan Bey. Dürüstlük ve iş ahlakı benim için her zaman kazandığım paradan daha önemli olmuştur."

Masaya bıçak gibi bir sessizlik çöktü. Cihan’ın yüzündeki sırıtan ifade bir anlığına dondu; gözleri kısıldı. Masanın başında oturan Haldun ise kadehini yavaşça dudaklarına götürdü, şarabından küçük bir yudum aldı.
"Ahlak felsefesi karın doyurmaz delikanlı," dedi Haldun, sesi alçak ve zehirliydi.
"Senin o kazandığın memur maaşı, Vera’nın şu masada oturduğu sandalyenin kumaşını bile karşılamaz. Vera lüksün, belirli bir zümrenin ve imtiyazın içinde büyüdü. Sen ona ne sunabilirsin? Galata’nın arka sokaklarında rutubet kokan bir geleceğe mi ortak edeceksin onu? Yoksa babanın izinden gidip ilk fırtınada arkana bakmadan kaçacak mısın?"

Cümlenin sonundaki o ima, Karan’ın tam göğsünün ortasına bir mızrak gibi saplandı. Babası... Haldun onu araştırmıştı; terk edip giden bir babanın çocuğu olduğunu biliyordu ve bunu masada bir utanç vesilesi gibi öne sürüyordu.

Vera bu kez duramadı. Gözlerinde alevlenen öfkeyle Haldun’a doğru eğildi. "Benim geleceğim hakkında pazarlık yapmayı kes! Senin paranla altın bir kafeste yaşayacağıma onunla sokakta bile kalmaya razı olurum. Yeter ki o yanımda olsun."

Karan derin bir nefes aldı. İçindeki o babasına benzeme korkusu, yerini Vera’yı korumanın getirdiği çelikten bir iradeye bıraktı. Haldun’un gözlerinin içine, tek bir milim bile kaçırmadan baktı:
"Vera’nın neye ihtiyacı olduğunu siz çok yanlış anlamışsınız Haldun Bey," dedi Karan, tane tane konuşarak. "Zengin değilim, doğru. Ama kimseye de el açmıyorum. Kurtuluş’taki evim ailemden kaldı; borcum yok, geçim derdim yok. Ama asıl farkımız şu: Ben sahip olduklarımı bir dostun sırtına hançer saplayarak ya da sahte vekâletnameler düzenleyerek kazanmadım. Alnımın teriyle kazandığım o mütevazı ekmek, sizin kan bulaşmış servetinizden çok daha temizdir, buna emin olabilirsiniz."

Cihan masaya doğru fırladı. "Sen kime iftira atıyorsun ulan hadsiz!"
"Otur yerine Cihan," dedi Haldun buz gibi bir sesle ama elleri kadehinin etrafında beyazlayana kadar sıkılmıştı. Karan’ın "sahte vekâletname" vurgusu iki adamın da ciğerine işlemişti.

Karan durmadı. Bedenini hafifçe Vera’ya doğru döndürdü. Masadaki o sahte aristokrasinin, o nefret dolu bakışların ortasında Vera’nın masanın üzerinde duran buz gibi elini kavradı. Parmaklarını kadının parmaklarına öyle bir kenetledi ki, aralarındaki bağ tüm bu zehirli odayı dışarıda bıraktı. Bakışları yumuşadı; ses tonundaki o mücadeleci sertlik yerini derin, kadife gibi bir açıklığa bıraktı:
"Vera benim için bir ev süsü ya da işlerim için bir teminat değil," dedi Karan, gözlerini kadının gözlerinden ayırmadan. "Bu dünyada benim için Vera’dan daha kıymetli, onun nefesinden daha değerli tek bir şey bile yok. Onun gülüşünü de, taşıdığı yükü de bu hayattaki her şeyin üstünde tutuyorum. Ve emin olun... En kısa zamanda onunla bu yolda resmi ve çok daha ciddi adımlar atacağız. Onu sizin bu bataklığınızda tek bir gün bile yalnız bırakmaya niyetim yok."

Vera’nın kalbi göğüs kafesini parçalayacakmış gibi küt küt atmaya başladı. Göz bebekleri büyüdü; Karan’ın gözlerinin derinliğinde gördüğü o sarsılmaz kararlılık karşısında bir an nefes almayı unuttu. Bu bir oyun olmalıydı, masadakilerin davranışlarını püskürtmek için yaptığı bir savunma olmalıydı... Ama Karan’ın parmaklarının sıcaklığı, o sözleri söylerken sesinde titreyen o saf gerçeklik Vera’nın içindeki tüm duvarları yıktı. Genç kadın, göğsüne yayılan o tuhaf, karşı konulmaz sıcaklığın ortasında, Karan’ın söylediklerinin bir yalandan ibaret olmamasını, gerçekten onun için böyle hissetmesini tüm kalbiyle dilediğini dehşetle fark etti.

Vera yutkundu, sesinin titremesini bastırarak Karan’ın elini daha da sıkı kavradı. "Biz çoktan kararımızı verdik baba," dedi Haldun’a dönerek. "Ben de Karan’la bir hayat kurmak istiyorum. Senin ve Cihan’ın hayatımda yeri yok."

Bu cümle, bardağı taşıran son damla oldu. Zaten içtiği viskilerin etkisiyle kanı beynine sıçramış olan Cihan, sandalyesini gürültüyle geriye fırlatarak ayağa kalktı. Yüzü kıpkırmızı kesilmişti; gözlerindeki narsist öfke adamı tanınmaz hale getirmişti. Masanın etrafından dolanıp bir hışımla Karan’ın üzerine yürüdü.
"Senin gibi bir sokak iti!" diye bağırdı Cihan, elini Karan’ın yakasına atmaya çalışarak. "Sen kimsin de benim alacağım kadının elini tutuyorsun? Seni mahvederim, hayatını kaydırırım senin!"

Cihan’ın eli tam gömleğine uzanacakken Karan yerinden bir yay gibi doğruldu. Soğukkanlılığını tek bir salise bile yitirmeden Cihan’ın uzanan bileğini havada yakaladı; bileğini bükerek adamın hamlesini tek bir savurmayla boşa çıkardı. Cihan alkolün de etkisiyle dengesini kaybedip masanın kenarına doğru sendeledi, gümüş servis tabakları büyük bir gürültüyle yere saçıldı.

Karan, sendeleyen adamın üzerine bir adım attı; boyunun ve omuzlarının yarattığı o gölge Cihan’ın tüm sahte cesaretini bir anda yuttu.
"Sen kimsin de benim sevgilime 'alacağım kadın' diyorsun?" dedi Karan, sesi odadaki kristal avizeyi titretecek kadar gür ve tehditkârdı. "Sen kimsin de onun adını o pis ağzına alabiliyorsun? Haddini bil Cihan."

Haldun oturduğu yerden ayağa fırladı. "Defolun bu evden! İkiniz de defolun!"
Karan tek bir an bile beklemedi. Vera’nın montunu sandalyenin arkasından kaptığı gibi kadının omzuna bıraktı, elini tekrar sıkıca kavrayıp onu arkasına aldı.

"Vera’nın bir saniye bile bu iğrenç ortamda nefes almasına izin vermem zaten," dedi Karan, kapıya doğru yürürken arkasına bile bakmadan.
Antreden geçip dairenin çelik kapısını sertçe arkalarından kapattıklarında koridorda sadece ikisinin telaşlı adımları ve Cihan’ın içeriden gelen boğuk küfürleri yankılanıyordu. Merdivenleri neredeyse koşarak indiler. Binanın ağır kapısını itip Nişantaşı’nın buz gibi gecesine çıktıklarında, yağmur hızlanmıştı.

Köşede, farları sönük halde bekleyen koyu renkli sivil aracın kapısı açıldı; direksiyondaki Tayfun onları görür görmez motoru çalıştırdı. Karan, Vera’nın belinden hafifçe destekleyerek onu arka koltuğa bindirdi, hemen ardından kendisi de yanına kayıp kapıyı kapattı.
"Bas Tayfun," dedi Karan nefes nefese. "Hemen uzaklaş buradan."

Araba ıslak asfaltı yakarak Nişantaşı’nın ışıklı caddelerinden karanlık ara sokaklara doğru hızla fırladı. Vera camdan dışarı akıp giden ışıklara bakıyordu ama zihninde sadece Karan’ın o masada söylediği sözler dönüp duruyordu: "Bu dünyada benim için Vera’dan daha kıymetli tek bir şey bile yok..."

Vera, yanındaki adama kaçamak bir bakış attı. Karan da başını çevirip pencereye bakıyordu; çenesindeki kaslar yavaş yavaş gevşiyordu. Genç adam, kadına hissettirmemeye çalışsa da, o masada sarf ettiği hiçbir cümlenin sadece bir kurgudan ibaret olmadığını biliyordu. İçinde bir yerlerde, o yangın fotoğraflarından çıkıp gelen bu dik duruşlu, yaralı kadına karşı koruma güdüsünü çoktan aşan, kalbini avuçlarının arasına alan o inkâr edilemez hissin ağırlığını ilk kez tüm çıplaklığıyla taşıyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

6okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.