Sahipsiz Emanetler kitap kapağı

5. bölüm / 8

Sahipsiz Emanetler

Bölüm 5

Vaveyla Yazarı: Sudeniz Yılmaz

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: Bölüm 5

Nişantaşı’ndaki ev, dışarıdan bakıldığında bir yuva gibi dursa da, kapısından içeri girdiği an Vera’nın omuzlarına binen ağırlık, bu binanın bir yuva değil, bir hapishane olduğunu kanıtlıyordu.
Eşyalarını alıp sonsuza dek gitmek için geri dönmüştü; gerçi aklında olan düşünce, sadece raflarda kalan son birkaç parçasını değil, bu evden bir daha asla geri gelmemek üzere kurtulmaktı. Ancak Haldun, daha antrede onu yakalamıştı.

"Burayı istediğin zaman terk edip, istediğin zaman dönüp gelebileceğin bir otel mi sandın?" dedi Haldun, sesi soğuk bir bıçak gibi havayı kesti.
Tartışma, evin içerisinde patlamaya hazır bir fırtına gibiydi. Haldun’un bağırışları, Cihan’la olan o çirkin ortaklığının getirdiği pervasızlıkla birleşince Vera’yı sindirmeye çalıştı.

"Eşyalarımı alıp gidiyorum!" diye haykırdı Vera, gözleri öfkeden yaşarmıştı.

Haldun bir an sustu, sonra sanki büyük bir lütufmuş gibi Süreyya’ya döndü.
"Git kızı ikna et, odasına gir ve kendine gelmesini sağla Süreyya. Eğer ikna edemezsen, senin de bana karşı geldiğini düşünürüm. Bu işin sonu ikiniz için de iyi olmaz."

Vera, babasının yüzüne bakmadan koşar adım eski odasına çıktı. Kapıyı ardından şiddetle kapattığında, nefes nefeseydi. Odada tek tük kalmış eski çocukluk eşyalarını, biriktirdiği mutlu ya da mutsuz tüm hatıraları bir kutuya doldurmaya başladı.
O sırada kapı hafifçe tıklandı. Süreyya, sanki yargı karşısına çıkan bir suçlu gibi boynu bükük ve ürkek adımlarla içeri girdi. Kapıyı kapattığında, arkasından Haldun’un çalışma odasından gelen o ağır adımları dinledi.

"Yeter anne!" dedi Vera, elindeki fotoğraf çerçevesini masaya bırakarak. Sesi hıçkırıkla kesildi. "Yeter artık! Babamın kuklası olmandan, beni susturmanızdan, bu yalanın devam etmesinden bıktım. Sana ihtiyacım var! Yardım et bana, kendini de beni de bu adamdan kurtar! Yıllardır yaptıkları yetmedi mi? Bu adam ne baba ne eş olabildi mi anne? Hiç mi gücün yok? Bir insan kendini bile isteye bu kadar çaresiz duruma getirmemeli."

Süreyya, kapıya doğru bir adım atıp kulak kabarttı. Haldun’un odasından gelen sesler kesilmişti. Süreyya, Vera’nın yanına iyice yaklaştı. Yüzü her zamankinden daha da beyazdı, resmen kireç gibiydi; elleri o kadar şiddetli titriyordu ki üzerindeki hırkanın düğmelerini çeviremiyordu. Vera’nın kollarına yapıştı.

"O seni asla bırakmaz Vera," diye fısıldadı Süreyya, sesi o kadar kısıktı ki, sanki odadaki duvarların bile duymasından korkuyordu.
"Ben sana çok bir şey diyemem... Dememeliyim. Umarım ileride beni affedebilirsin. Hata yapmamalısın, senin öyle bir lüksün yok Vera. Bir şeyler araştırdığını biliyorum. Gerçekleri sonuna kadar saklayamayız ama sana bunları ben de anlatamam. Aylin Sırca... Bu ismi ve doğduğun hastaneyi araştır. Vera... Baban, kaybetmemek için her şeyi yapar. Dikkat et."

Vera, duyduğu isimle donup kalmıştı. "Aylin Sırca mı? O da kim?"

Süreyya cevap vermedi. Kapıdan hızla çıkarken sanki bir hayalet gibi odada eriyip gitti. Vera, elinde tuttuğu eski bir kitaba tutunarak ayakta kalmaya çalıştı. Kalbi göğüs kafesini parçalayacakmış gibi atıyordu. Artık sadece "Haldun'un kızı" değildi; artık "Vera" kimliği bile bir yalanın üzerine inşa edilmişti.

Süreyya’nın odadan bir hayalet gibi süzülüp çıkışının ardından kapı kapandığında, içeride kalan hava tamamen donmuş gibiydi. Vera, göğsünü sıkıştıran o görünmez baskıyla derin, kesik kesik bir nefes aldı. Zihninde yankılanan iki şey vardı: Aylin Sırca. Ve ardından gelen bir diğeri: Doğduğu hastane.

Titreyen ellerini zorlukla toparladı. Masanın üzerindeki küçük karton kutuya, çocukluğundan kalan birkaç önemsiz hatırayı, çalışma masasının çekmecesinden aldığı not defterlerini ve parmak uçlarının arasına gizlediği o küçük kağıt parçasını alelacele tıkıştırdı. Artık burada geçireceği tek bir saniye bile onun içini çürütmeye yeterdi.

Kutuyu iki kolunun arasına sıkıştırıp kapıyı açtı. Koridordaki parkelerin gıcırtısı bile kulağa bir tehlike çanı gibi geliyordu. Merdivenlerin başına geldiğinde, adımlarını olabildiğince sessiz atmaya çalıştı ama o evin duvarları her zaman fısıltıları dahi Haldun’un kulaklarına taşıyacak kadar soğuktu.

Antreye indiğinde, Haldun’un salondan çıkan gölgesi mermer zemine upuzun serildi. Elindeki viski kadehi yarıya inmişti; kravatını hafifçe gevşetmiş, ceketini çoktan bir kenara fırlatmıştı. Gözlerindeki o tehlikeli, damarları çatlatacak kadar yoğun ve öfkeli bakış, Vera’nın kucağındaki kutuya odaklandığında yüzü kaskatı bir hal aldı.

"Nereye gittiğini sanıyorsun sen?" Sesi, bir felaket öncesinde hissedilen gerginliğe sahipti.

Vera durmadı. Başını bile kaldırmadı. Haldun’un varlığını, odayı dolduran ağır tütün ve alkol kokusunu yok sayarak doğrudan çelik kapıya doğru ilerledi. Cevap vermeyecekti. Tek bir harf dahi bu adamın hastalıklı egosunu beslememeliydi. Kapının koluna uzandı.

"Sana bir soru sordum!"

Haldun bir anda Vera ile arasındaki mesafeyi kapattı. Ağır, iri eli Vera’nın sol kolunu öyle bir kavradı ki, parmaklarının sertliği kemiğine kadar işledi. Vera acıyla inledi, elindeki kutu sarsıldı ama yere düşürmemek için göğsüne daha da bastırdı.

"Bırak beni," dedi Vera. Sesi titriyordu ama kelimeleri bıçak gibi keskindi. "Bırak!"

"Bırakmak mı?" Haldun onu kendine doğru sertçe çekti, yüzü Vera’nın yüzüne birkaç santim kadar yaklaştı. Dişlerinin arasından kuduz bir köpek misali tükürükler saçılıyordu. "Sen bu kapıdan öyle elini kolunu sallayarak çıkıp gidemezsin! Ben izin vermeden bu evden tek bir çöp bile çıkaramazsın! Sana verdiğim hayatı, sana sunduğum imkânları bir hiç ederek o izbe sokaklara dönemezsin! Kendini ne sanıyorsun sen? Kimsin sen benim sözümün üstüne söz söyleyebileceğini sanıyorsun?"

Vera, adamın gözlerinin içine baktı. O gözlerde bir baba şefkatinin kırıntısı bile yoktu; sadece kaybetmeye tahammülü olmayan, sahip olduğu malı korumaya çalışan bir tiranın deliliği vardı. Vera tüm gücünü bacaklarına ve serbest kalan omzuna topladı. Haldun’un göğsüne sert bir darbe indirerek onu geriye doğru itti. "Dokunma bana!" diye haykırdı. "Bana ait olan hiçbir şeye dokunamazsın artık!"

Havada kısa, ama çok uzun hissettiren bir sessizliğin ardından gelen tok bir çarpma sesi, tüm antrede yankılandı. Haldun’un açık avucu, Vera’nın sol yanağına acımasız bir şiddetle indi.

Çarpmanın etkisiyle Vera’nın başı sağa savruldu. Yanağında önce uyuşuk, soğuk gelen bir karıncalanma hissetti. Bir saniye sonra ise alev alev yanan, derisini kavuran keskin bir sızı patlak verdi. Ağzının içine dolan metalik kan tadı, dudağının kenarının patladığını haber veriyordu. Kucağındaki kutunun kenarı duvara çarptı ama Vera onu bırakmadı. Yere düşmedi. Boyunun kısalığına, bedeninin narinliğine inat, ayaklarını mermer zemine sabitledi.

Gözlerini yavaşça tekrar Haldun’a çevirdi. Gözlerinde ne bir damla yaş vardı ne de bir boyun eğiş. Sadece Haldun’un daha önce onda hiç görmediği, iliklerine kadar dondurucu bir nefret parlıyordu. Yanağındaki o kızarıklık, tek gamzesinin olduğu çukuru tamamen örtmüştü. Haldun, havada asılı kalan eline baktığında bir an için tereddüt eder gibi oldu; vurduğu şeyin yalnızca bir insan değil, yıllar önce kaybettiği ve asla sahip olamadığı Leyla’nın mirası olduğunu fark etmişçesine göz bebekleri titredi.

Vera tek bir kelime dahi etmedi. Ağlamadı, bağırmadı, hesap sormadı. O sessizlik, antredeki tüm kristal avizeleri tuzla buz edecek kadar yoğundu.

Sağ elini uzattı, kapının kolunu aşağı indirdi ve demir kapıyı ardına kadar açtı. Tek bir an bile arkasına bakmadan eşikten dışarı adımını attı. Kapıyı arkasından öyle bir hızla çekti ki, kilit yuvasına otururken çıkan gürültü tüm sokağı inletmişti.

Merdivenleri neredeyse koşarak indi. Binanın dış kapısından Nişantaşı’nın soğuk, karanlık caddesine fırladığında rüzgar saçlarını yüzüne savuruyordu. Yanağı zonkluyor, dudağındaki sızı her nefeste kendini hatırlatıyordu ama Vera hızını kesmedi. Nefesi boğazında düğümlene düğümlene yürümeye başladı. Parmaklarının ucunda sıktığı o kağıt parçasını montunun en derin cebine, kalbinin tam üstüne yerleştirdi. Artık Galata’ya dönecek bir "Vera" yoktu; sadece o tokatla küllerinden doğan ve hesabını sormaya yemin etmiş bir kadın vardı.

Nişantaşı’nın nemli kaldırımları ve rüzgarlı sokağı, Vera’nın patlayan dudağındaki sızıyı her adımda daha da sızlatıyordu. Yanağındaki o kızıl izin nabız gibi atması, şakaklarındaki zonklamayla birleşmişti. Yokuşun başındaki kapalı bir pasajın sundurmasına sığındı; sırtını soğuk mermer sütuna yaslarken ciğerleri hırıltıyla inip kalkıyordu. Kutuyu ıslak zemine bırakıp titreyen elleriyle montunun cebinden telefonunu çıkardı.

Ekranda Karan’ın numarası parlıyordu. Başparmağı yeşil arama tuşunun üzerinde asılı kaldı. Bir saniye, iki saniye... Nefesi tıkandı. Arayamazdı. Boğazından dökülecek o çatlak, kırılgan ses tonunu Karan’ın duymasını istemiyordu. Sesinin titremesi, gözlerinden akmasın diye çabaladığı o birkaç damla öfke yaşının ele verilmesi demekti. Hayatı boyunca zayıflık göstermekten nefret etmişti. Arama tuşundan parmağını çekti. Mesajlar sekmesini açtı.

Buz kesmiş parmakları tuşların üzerinde aceleyle kaydı:
"Süreyya ile konuştum. İki şey söyledi. Aylin Sırca ve Şişli Özel Umut Hastanesi yani doğduğum hastane. Dediği kadını daha önce hiç duymamıştım. Kim olduğunu gerçekten çok merak ediyorum."
Mesajı gönderdiğinde telefonu göğsüne bastırdı. Yağmur damlaları sundurmanın oluğundan taştıkça çıkan ses, zihnindeki o uğultuyu bastıramıyordu.

Aynı dakikalarda Karan, Kurtuluş’un arka sokaklarındaki eski apartman dairesinde, mutfak masasının başında oturuyordu Masaya saçılmış eski arşiv evraklarının, numaralandırılmış sarı mektup zarflarının ortasında duran telefonunun ekranı aydınlandığında yerinden sıçradı. Ekrandaki ismi görünce kaşları istemsizce çatıldı; Vera’nın bu saatte yazması hayra alamet değildi. Mesajı açıp okudu. Aylin Sırca. Ve Şişli Özel Umut Hastanesi.

Karan hemen ayağa kalktı. Hastane arşivinden yirmi iki yıl öncesine ait bir doğum belgesine ya da kayıt defterine ulaşmak tek başına kolay bir iş değildi; resmî başvuru veya nüfus tescil kaydı gerekirdi ama bir yolunu bulup doğrudan eski başhekimlik arşivine sızabilirler miydi? Vera ile yarın ilk iş oraya gitmeyi teklif etmek üzere klavyeye dokundu. Ancak parmakları duraksadı. Rasyonel zihni önce adresi ve kurumun güncel durumunu doğrulamayı emretti. Bilgisayarın başına geçip tarayıcıya hastanenin adını yazdı.

Arama sonuçları ekrana döküldüğünde Karan’ın gözleri kısıldı. Sayfada beliren ilk haber on iki yıl öncesine aitti: "Şişli Özel Umut Hastanesi'nde Gece Yarısı Şüpheli Yangın: Arşiv Katı Tamamen Kül Oldu." Haberin altındaki detaylarda ise kurumun yangından sonra ruhsatının iptal edildiği, faaliyetine son verilerek binanın tahliye edildiği ve tamamen kapatıldığı yazıyordu.

Karan dişlerini sıktı. Haldun’un ayak izleri yine aynı yangınların, aynı yok oluşların ardında gizliydi. Klavyeye eğilip Vera’ya yazdı:
"Hastaneye gidemeyiz. On iki yıl önce şüpheli bir yangın çıkmış, arşiv katı tamamen yanmış ve hastane kapatılmış. Bu bir tesadüf olamaz. Ama Aylin Sırca ismini Tayfun’a şimdi iletiyorum. Emniyet kütüğünden ve eski sağlık personeli kayıtlarından baktıracağım."

Vera mesajı okuduğunda gözlerini kapattı. Elbette... Haldun Soysal geride hiçbir açık kapı bırakmazdı. Bir anlığına gelen o tükenmişlik hissi omuzlarına çöktü.
"Tamam. Haber bekliyorum o zaman." yazıp gönderdi.

Normal şartlarda konuşmanın burada bitmesi gerekirdi. Ortaklıklarının sınırı netti. Ancak Karan parmaklarını ekrandan çekemedi. "İyi geceler" yazıp telefonu kapatmak içinden gelmiyordu. Zihninin gerisinde tuhaf, adı konulmamış bir huzursuzluk vardı. Vera’nın mesajlarındaki o olağandışı kısalık, kelimelerin arasına sinmiş o görünmez gerilim dikkatinden kaçmamıştı. Karan hayatı boyunca insanları gözlemlemiş, sessizlikleri okumayı öğrenmişti. Vera’da ters giden bir şeyler vardı.

Karan mesaj kutusuna bir cümle daha yazdı, sildi. Sonra daha sade bir şey yazdı:
"İyi misin Vera? Yani mesajların iyi değilmişsin gibi hissettirdi. Rahatsız ediyorsam ya da haddim değilse kusura bakma."

Sundurmanın altında bekleyen Vera, bildirimi görünce kalbinde hafif bir sıcaklığın yayıldığını hissetti. Dudağının kenarını diliyle yokladı; kanın metalik tadı hâlâ oradaydı. Yanağındaki yanma hissi hafiften geçmeye başlamış gibiydi ama bu soru... Bu sıradan, mesafeli ama tuhaf bir şekilde sığınacağı bir kanatmış gibi gelen bu soru, içindeki duvarların yanmasına sebep olmuştu.

Aslında Selin’i arayabilirdi. Selin onu dinler, koşup gelir, sarılır, Haldun’a küfürler savururdu. Ama şu an ihtiyacı olan şey bir teselli değildi. Selin, bu dünyanın acımasız kurallarını bilmiyordu; o renklerin, tuvalin, seramiklerin naif tarafındaydı. Karan ise o karanlık suların tam ortasındaydı. Karan, terk edilmeyi, bir enkazın altında kalmayı, çaresizliği tanıyordu. Onun o ketum, mesafeli ve soğukkanlı duruşu, Vera’nın dağılmak üzere olan parçalarını bir arada tutan tek çerçeve gibiydi.

Vera, zayıflığını itiraf etmeden ama konuşmayı da kesmeyerek yazdı:
"Sadece yoruldum. Nişantaşı’ndan çıktım, sokaktayım. Eve geçiyorum."
Karan ekrana baktı. Saat gece yarısını geçiyordu. Nişantaşı sokaklarında tek başına yürüyen bir kadının o saatteki sessizliği...
"Neden taksiye binmedin? Hava çok soğuk," diye yazdı Karan hemen.

Mesajı gönderdikten sonra kendi kendine kızdı; haddini aşıyor gibi hissetmişti. Ama içinde bir yerlerde, annesinin solgun yüzüne baktığında hissettiği o çaresiz koruma dürtüsünün çok daha keskin, çok daha farklı bir versiyonu Vera için çarpıyordu.

"Yürümek iyi geliyor. Biraz ihtiyacım var sanırım, bilmiyorum." diye cevap verdi Vera. Telefonun ekranına bakarken tek yanağında hafifçe sızlayan gamze biraz daha belirginleşti. İlk kez, bu koca şehirde tamamen yapayalnız olmadığını hissediyordu.
Karan bir an bile düşünmeden cevapladı:
"Eve varana kadar telefonu kapatma o zaman. Mesaj at. Vardığında da haber ver. Yani haber verirsen sevinirim."
Vera, montunun yakasını kaldırıp kutuyu kucağına aldı ve yağmurun altına çıktı. Karan’ın bu buyurgan ama garip bir şekilde şefkat barındıran cümlesi, Nişantaşı’nın soğuğunu Vera için bir anda dağıtıvermişti.

Adımlarını Galata’nın tanıdık kaldırım taşlarına doğru hızlandırırken her köşe başında telefonunun ekranını yokladı; aralıklarla attığı kısa mesajlar, karanlığın içinden uzatılmış görünmez bir güvenlik halatı gibiydi.
Nihayet kendi binasının paslı demir kapısını itip merdivenleri tırmandığında, üçüncü kat sahanlığındaki soluk sarı ampulün altında durdu. Anahtarı kilide sokarken parmakları hâlâ titriyordu ama bu kez sebebi korku değildi. İçeri girip kapıyı ardından kapatır kapatmaz cebinden telefonunu çıkardı:
"Eve girdim. Teşekkür ederim ve iyi geceler."

Kurtuluş’taki masasının başında ekranı gözünü kırpmadan izleyen Karan, gelen bildirimi okur okumaz ciğerlerine sıkışan nefesi usulca bıraktı. Ekrana kısa bir onay düştü:
"Güzel. Kapını kilitlemeyi unutma. İyice dinlenmeye çalış, yarın Tayfun haber verir vermez ne yapacağımızı konuşuruz. İyi geceler."

Vera paltosunu çıkarmadan antredeki boy aynasının karşısına geçti. Sol yanağındaki morarmaya yüz tutmuş kızarıklık, patlak dudağının kenarındaki pıhtılaşmış kan lekesi ve gözlerindeki o dondurucu kararlılık aynadan ona bakıyordu. Artık saklanacak bir geçmişi yoktu. Sabah doğacak güneş, Aylin Sırca adının ardındaki sır perdesini aralayacaktı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

7okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.