Sahipsiz Emanetler kitap kapağı

6. bölüm / 9

Sahipsiz Emanetler

BÖLÜM 6

Vaveyla Yazarı: Sudeniz Yılmaz

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: BÖLÜM 6

Sabahın ilk ışıkları Galata’nın tozlu binalarının üzerine vururken gökyüzü kurşuni bir renge bulanmıştı. Vera, antredeki aynaya son bir kez baktığında sol yanağındaki morluğun sarıya çalan koyu rengini ve dudağının kenarında kabuk tutmuş ince yarığı örtbas etmek için atkısını çenesine kadar çekip saçlarını öne döktü. Gözlerindeki uykusuzluk, ardında yanan o dondurucu kararlılığı gölgeleyemiyordu. Merdivenleri hızla inip sokağa çıktığında, köşedeki çınar ağacının gölgesinde bekleyen Karan’ı gördü.
Karan, ellerini siyah paltosunun ceplerine sokmuş, sabah ayazında buharlaşan nefesini izliyordu. Vera’nın ayak seslerini duyduğu an başını kaldırdı. Gözleri karşıdan gelen kadının yüzüne kilitlendiğinde bir adım öne çıktı. Aralarındaki birkaç adımlık mesafe kapandığında, Karan’ın bakışları Vera’nın atkısının arasından sıyrılan o koyu mor ize ve çatlamış dudağa takıldı. Yüz hatları bir anda gerildi; çenesindeki kaslar seğirdi, boğazından dökülmek üzere olan nefes düğümlendi.
"Yüzün..." dedi Karan, sesi fırtına öncesi bir deniz kadar alçak ama tehditkârdı. Parmakları yavaşça kadının yanağına doğru havalandı, ancak tam dokunacakken havada donup yumruk haline geldi. "O mu yaptı?"
Vera başını hafifçe yana çevirerek mesafesini korudu; sesinin titremesine izin vermedi. "Önemli değil. En azından şimdilik değil. Tayfun bir şey buldu mu?"
Karan derin bir nefes alarak gözlerini o morluktan zorlukla kopardı. Öfkesini içine gömdü; zira öfke şu an ikisinin de en büyük zaafı olurdu. "Buldu," dedi cebinden çıkardığı telefonundaki mesaja bakarak:
"Aylin Sırca. Kapatılan Şişli Özel Umut Hastanesi’nin o dönemdeki kadın doğum servisinin başhemşiresi. Yangından sonra emekliye ayrılmış, şehirden tamamen kopmamış ama saklanırcasına yaşıyor. Üsküdar’da, eski ahşap evlerin sıkıştığı bir yokuşta."
İstanbul Boğazı’ndan geçen vapurların motor uğultusu ve dalgaların iskele babalarına çarparken çıkardığı boğuk ses, yol boyunca aralarındaki sessizliğe eşlik etti. İkisi de tek kelime etmedi. Karan, yanındaki kadının her nefes alışına dikkat kesiliyor; Vera ise aklındaki düşünceleri kovuşturmaya çalışıyordu.

Üsküdar’ın dar, arnavut kaldırımlı yokuşunu tırmandıklarında karşılarına çıkan iki katlı, boyası yer yer dökülmüş ahşap evin önünde durdular. Pencerelerin ardındaki tül perdeler kıpırdamıyordu. Karan, bahçe kapısının paslı mandalını kaldırıp tahta kapıya iki kez vurdu. İçeriden gelen, terliklerin döşemeyi ezdiği ritmik sesler kapının ardında durdu.
Kilit açıldı. Kapı aralığında, omuzlarına gri bir şal atmış, kısa ve beyaz saçları ensesinden serpilen, yetmişli yaşlarının başında bir kadın belirdi. Gözlerindeki kalın çerçeveli gözlüğün ardından gelen sorgulayıcı bakışlar önce Karan’ın uzun boyuna, ardından Vera’ya kaydı.
O an, yaşlı kadının nefesi kesildi.
Göz bebekleri dehşetle büyüdü. Elini göğsüne götürdü; hafifçe titremeye başlayan parmakları boynundaki şala yapıştı. Kapının pervazına yaslanmasa düşecek gibi sarsıldı. Bakışları Vera’nın yüzündeki her bir kıvrımda, gözlerinin renginde ve yanağındaki morluğun hemen kıyısında beliren o tek gamzede donup kaldı. Zaman kadının zihninde yirmi iki yıl geriye sarılmış gibiydi.

"Leyla..." diye fısıldadı yaşlı kadın, sesi kırılan bir porselen kadar tiz ve kırılgandı. "Aman Allah’ım... Leyla..."
Vera bir adım öne çıktı. Boğazı kurusa da sesini dik tuttu. "Ben Leyla değilim. Ben onun kızıyım."

Aylin Hanım sanki bir hayaletle konuşuyormuş gibi geriledi. Birkaç saniye içinde yüzündeki şaşkınlık, yerini derin bir paniğe bıraktı. Gözleri sokağın başına, Karan’ın arkasındaki boşluğa kaydı. Birilerinin onları takip edip etmediğini kontrol edercesine etrafı taradı. Yüzü bir anda kaskatı kesildi.

"Gidin buradan," dedi aceleyle, kapıyı kapatmaya yeltenerek. "Yanlış geldiniz. Ben kimseyi tanımıyorum. Hiçbir şey hatırlamıyorum."

Karan ayağını kapının eşiğine uzatarak kapanmasını engelledi. Ne kaba ne de geri çekilen bir tondaydı; sakin ama tavizsiz konuştu: "Aylin Hanım, yirmi iki yıl önceki o geceyi unutmadığınızı ikimiz de biliyoruz. Şişli Özel Umut Hastanesi’nin arşivinin neden kül olduğunu da. Vera gerçeği hak ediyor."

"Siz o adamın kim olduğunu bilmiyorsunuz!" diye fısıldadı yaşlı kadın, sesinde yılların biriktirdiği çürümüş bir korku vardı. "O lanet adamın gölgesinin nerelere uzandığından haberiniz yok sizin. O hastaneyi yok eden adam beni bir gecede siler süpürür! Çıkın gidin kapımdan, başımı belaya sokmayın!"

Vera atkısını yavaşça aşağı indirdi. Sol yanağındaki taze morluk ve patlak dudağı gün ışığının altında tüm çıplaklığıyla kadının gözleri önüne serildi.
"O adamın ne halt olduğunu biliyorum Aylin Hanım," dedi Vera. Sesi titriyordu ama kelimelerin ağırlığı kapı eşiğindeki soğuk havayı bıçak gibi kesti. "Yirmi beş yıldır onun yalanlarıyla, onun altın kafesinde büyüdüm. Yüzümdeki bu iz, dün akşam o kafesten çıkarken bana verdiği son hatıra. Bana annemi anlatmak zorundasınız."

Aylin Sırca, genç kadının yanağındaki darbe izine baktı. Ardından o gözlere... Leyla’nın o yağmurlu gecede sedyenin üzerinde çaresizce yatan, kucağındaki bebeğe son kez bakarken döktüğü yaşları taşıyan o aynı kahverengi gözlere baktı. Yaşlı kadının omuzları yenilgiyle çöktü. Korkunun yerini, yirmi iki yıldır vicdanının en derin köşesinde kanayan o eski yaranın sızısı aldı. Gözlerinden sessizce bir damla yaş süzüldü.
Kapıyı ardına kadar açtı.
"İçeri girin," dedi, sesi fısıltıdan halliceydi. "Çabuk girin ve kapıyı kilitleyin."

Eski mobilyaların, tozlu kitapların ve demlenmiş çay kokusunun sindiği loş salona geçtiler. Kadın titreyen elleriyle berjerlerden birine çöktü. Vera ile Karan tam karşısındaki kanepeye oturduklarında, Aylin Hanım bakışlarını kucağında kenetlediği buruşuk ellerinden ayırmadan konuşmaya başladı.

"O geceyi ömrümün son nefesine kadar unutamam," dedi kadın. "Kış ortasıydı. Dışarıda öyle bir fırtına vardı ki elektrikler kesilip duruyordu. Leyla’yı getirdiklerinde doğum başlamıştı bile. Yanında Fikret Bey yoktu; sonradan öğrendik, o günlerde tutuklanmış, her şeyini kaybetmişti. Leyla tek başınaydı ama gözlerinde öyle bir korku vardı ki sancıyı bile hissetmiyordu sanki. Sürekli arkasına bakıyor, 'Beni bulacak, bebeğimi alacak' diye sayıklıyordu."

Vera nefesini tuttu; tırnaklarını avuçlarının içine öyle bir batırdı ki hilal şeklindeki o beyaz iz beyazdan kızıla döndü.
"Doğum çok zor oldu," diye devam etti Aylin Hanım, sesi geçmişin küllerini savurur gibi kısıktı. "Ama sabaha karşı sen doğdun. Sağlıklı, kara saçlı, yanağında tek bir çukuru olan minicik bir kız çocuğu. Leyla seni kucağına aldığında ağlamadı bile. Sadece kulağına eğildi, 'Sen benim Vera’msın, babanla benim güzel kızımızsın, meleğimizsin' dedi. Adını Vera koydu senin. Ama o huzur bir saat bile sürmedi."

Karan öne doğru eğildi, gözleri kadının dudaklarındaydı. "Haldun mu geldi?"
"Haldun ve yanında o soğuk bakışlı genç avukat... Adı neydi," dedi kadın ürpererek. "Neyse. Hastanenin başhekimini önceden satın almışlardı. Haldun odaya bir fırtına gibi girdi. Leyla’nın başucuna dikildiğinde gözlerindeki o hastalıklı, karanlık bakışı dün gibi hatırlarım. Leyla’ya, 'Fikret içeride çürüyecek, bu çocuk da bir piç gibi sokakta büyüyecek; eğer benimle gelmezsen ikisini de yaşatmam' dedi. Leyla direndi, bebeği vermemek için göğsüne bastırdı ama mecali yoktu. Haldun resmi doğum kaydını henüz sisteme girmemişken evrakları başhekimin masasından bizzat aldırdı. Doğum defterindeki o sayfayı yırttılar."

Vera’nın gözlerinden iki damla yaş süzülüp moraran yanağındaki çatlağa aktı; tuzlu yaş yarayı yaktı ama Vera kıpırdamadı. "Peki Süreyya? O neredeydi?"
Aylin Hanım acı bir tebessümle başını iki yana salladı. "O kimdir bilmem ben. Ben o gün Leyla’nın ağlayışını bilirim. Haldun denen kanı bozuk herifin doğum kayıtlarına karıştığını bilirim yanındaki o suratsız insan müsveddesiyle."

Odanın içine mezar sessizliği çöktü. Saatin tik takları, Vera’nın göğsünde paramparça olan yirmi beş yıllık yalanın yankısı gibiydi. Babası Fikret, annesi Leyla’ydı. Ve karşısındaki adam, hayatını çalan bir canavardı.
Aylin Hanım yavaşça ayağa kalktı. Odanın köşesindeki eski vitrinin alt kapağını açtı. Tozlu bir dantel örtünün altından çıkardığı, kenarları sararmış küçük bir zarfı titreyen elleriyle Vera’ya uzattı.

"Yangından önce... Başhekimin odasından ayrılan evrakların arasından almıştım. Yıllardır buna ses çıkarmamış olmanın günahıyla yaşıyorum. Belki bir gün kapımı çalarsın diye sakladım."
Vera titreyen parmaklarıyla zarfı aldı. İçinde, üzerinde silik bir hastane mührü olan, yırtılmış bir doğum raporu vardı.

Aylin Hanım’ın uzattığı, Vera’nın eline geçen o zarf , sanki bir bina enkazının son moloz parçasının çöküşünü andırıyordu. Yirmi beş yıllık bir hayatın tüm yalanları, o sararmış, kenarları küflenmiş kâğıt parçasının sınırlarına hapsolmuştu. Vera, titreyen başparmağını zarfın yırtık ağzına soktu. İçinden çıkan tek yaprak evrak, Şişli Özel Umut Hastanesi’nin soluk mor antetini taşıyordu.
Gözleri ilk satıra kilitlendi: Anne Adı: Leyla Soysal. Hemen altındaki satır: Baba Adı: Fikret Soysal. Ve doğum saatinin hemen yanına, aceleyle düşülmüş not: Kız Bebek - Vera.

Kâğıdın sağ alt köşesi kabaca, bir hışımla yırtılmıştı; resmi onay damgasının ve hekim imzasının durması gereken yer yok edilmişti. Haldun’un ve yanındaki o genç Cihan’ın acelesi, yırtılan kâğıt liflerinin her birinden okunabiliyordu. Vera parmaklarını annesinin adının üzerinde gezdirdi. Harflerin mürekkebi yer yer dağılmıştı; belki de yirmi iki yıl önce üzerine damlayan bir gözyaşı, belki de arşivin rutubeti yüzünden. Ama oradaydı. O bir Soysal’dı. Haldun’un mülkiyeti, projesi ya da soyadı değildi; Leyla ile Fikret’in yok edilmeye çalışılan tek mirasıydı.

Karan, oturduğu kanepede öne doğru eğilmiş, Vera’nın ellerindeki o kâğıda değil, genç kadının titreyen çenesine ve gözlerindeki o dondurucu boşluğa bakıyordu. Odadaki sessizlik öylesine ağırdı ki, dışarıdan geçen sokak satıcısının boğuk sesi bile bu mezar atmosferini delemiyordu. Karan’ın yumrukları dizlerinin üzerinde sıkılıydı; ceketinin kumaşını yırtacak kadar büyük bir hınçla kasılıyordu parmakları. Birkaç saat önce sokak lambasının altında gördüğü o morluk, şimdi bu belgenin üzerinde çok daha kanlı bir anlama bürünmüştü.

"Başka bir şey var mıydı Aylin Hanım?" diye sordu Karan, sesini odadaki havayı daha fazla germemek için olabildiğince alçak tutarak. Gözlerini yaşlı kadına çevirdi. "Haldun bebeği alıp çıktığında... Leyla’ya ne oldu? Nereye götürdüler onu?"
Aylin Hanım ellerini şalının altına soktu, omuzları soğuktan değil, hafızasının ağırlığından titriyordu. "Leyla Hanım günlerce kalkamadı o yataktan. Ne yemek yedi, ne su içti. Başhekim odayı dışarıdan kilitletti; kimseyi sokmadılar yanına. Bir hafta sonra, bir gece yarısı yine geldiler. O genç avukat... Cihan denen o çocuk vardı başında. Leyla’yı tekerlekli sandalyeye bindirip arka kapıdan bir arabaya koydular. Kadıncağız kendinde bile değildi. Nereye götürdüklerini kimse söylemedi ama hastane personeli arasında fısıltılar dolaşırdı; Haldun Bey onu şehirden uzak, gözlerden ırak bir köşkte tutuyormuş diye."

"Nişantaşı değil yani," dedi Vera, sesi bir fısıltıdan farksızdı ama oda bir anda buz kesti. Başını kâğıttan kaldırdı; gözlerindeki yaşlar kurumuş, yerini taşlaşmış bir öfkeye bırakmıştı. "Beni büyüttüğü o ev değil. Annemi başka bir yerde hapsetti."

"Bilemem kızım," dedi yaşlı kadın başını iki yana sallayarak. "Ama üç yıl sonra... Üç yıl sonra gazetelerde küçücük bir haber çıktı. 'Tanınmış iş insanı Haldun Ünsal’ın eşi yalının balkonundan düşerek hayatını kaybetti' diye. İntihar dediler. Eşi dediler bir de utanmadan! Leyla hiçbir zaman onun eşi olmadı ki. Fikret Bey hapisteyken, kahrından öldü o kadın. Seni korumak için, senin canın bağışlansın diye sustu kaç sene."

Vera kâğıdı katlamadı. Onu göğsüne bastırdı; kalbinin tam üzerine, annesinin adını dayadı. Aylin Hanım’a baktı. Bu kadın korkmuştu, susmuştu, kaçmıştı ama nihayetinde bu tek parça hakikati yıllarca saklayarak ona hayatının anahtarını vermişti.
"Teşekkür ederim," dedi Vera, ayağa kalkarken. Sesi artık titremiyordu; bacakları az önce kapı eşiğinde durduğundan çok daha sağlam basıyordu yere.

Aylin Sırca da güçlükle doğruldu, bastonuna dayandı. Genç kadının elini tutmak istedi ama cesaret edemedi, sadece nemli gözleriyle baktı. "Dikkat edin evladım. Haldun elindekileri kaybetmemek için her şeyi yakar. Hastaneyi yaktığı gibi sizi de yakmasın."
"Biliyorum," dedi Karan kapıya doğru bir adım atarak. Bakışları pencereden sokağa kaydı; sokak tenhaydı ama bu tenhalık tekinsizdi. "Ama bu kez karşısında sessizce ölmeyi bekleyen insanlar yok."

Eski ahşap kapı arkalarından kapandığında, Üsküdar’ın arnavut kaldırımlı yokuşu onları yine o gri, soğuk İstanbul sabahıyla karşıladı. Boğaz’dan esen rüzgâr, Vera’nın açıkta kalan saçlarını yüzüne savuruyordu. Yokuşu inerken Karan iki adım arkasındaydı; her an yere yığılacakmış gibi duran ama inadına dimdik yürüyen o narin bedeni bir kalkan gibi arkadan kolluyordu.

Sahile ulaştıklarında, iskelenin yanındaki taş banklardan birinin önünde durdular. Martıların çığlıkları dalga seslerine karışıyordu. Vera denize doğru döndü, rüzgârı doğrudan yanağındaki morluğa doğru aldı. Soğuk, sızıyı biraz olsun uyuşturuyordu.
Yüzünde buruk, yarım bir tebessüm belirdi. " Annem bana Vera demiş Karan. Kendi adım... Kendi koyduğu isimle bırakmış beni."
Karan onun yanına geçti, aralarında yarım adımlık bir boşluk bıraktı ama omuzları neredeyse birbirine değiyordu.
Vera başını çevirip Karan’a baktı. Adamın gözlerindeki o yorgun ama sarsılmaz ifade aynıydı.

"Şimdi ne yapacağız?" diye sordu Vera. "Bu kâğıt tek başına Haldun’u içeri tıkmaya yetmez. Resmî bir mühür yok, sadece yırtık bir taslak. Hukuken Cihan bunu tek celsede çürütür, 'Eski bir karalama' der geçer."

Karan cebinden telefonunu çıkardı, ekrandaki saate baktı. "Tayfun bizi bekliyor. Ama adliyede ya da karakolda değil. Cihan’ın bürosunun iki sokak arkasında, eski bir çay ocağında. Tayfun dün gece sadece bu hemşireyi bulmadı Vera. Fikret’in hapishanedeki o 'isyan' dosyasının altında imzası olan cezaevi müdürünün ve Cihan’ın o dönem kurduğu paravan şirketin evraklarını da çekti. Masayı kuruyoruz. Ama önce... bir karar vermen lazım."
"Ne kararı?"
"Cihan’a bir sevgilin olduğunu söyledin. Haldun bunu öğrendi ve yüzüne o tokadı attı. Eğer bu oyunu sürdüreceksek, artık sadece arkadan iş çeviremeyiz. Karşılarına dikilmemiz gerekecek. Haldun’un karşısına benimle birlikte çıkmaya hazır mısın?"

Vera’nın dudakları aralandı; Karan’a bir cevap vermek, o sorunun altındaki uçurumu tartmak üzereydi ki cebindeki telefonun melodisi Boğaz’ın gürültüsünü bıçak gibi kesti.
Vera montunun cebinden telefonu çıkardı. Ekranda parıldayan o tek kelimeye baktı: Haldun.

Midesine oturan o kurşun ağırlığı yeniden hissetti. Dudağının kenarındaki yara gerildi; yanağındaki zonklama, adamın ismini gördüğü an ritmini artırmıştı. Başını kaldırıp Karan’a baktı. Karan’ın çenesindeki kaslar kaskatı kesilmiş, gözleri ekrandaki ada kilitlenmişti.
"Hoparlöre al," dedi Karan, sesi fısıltı ile emir arasındaki o dar çizgideydi. "Ne söyleyeceğini duyalım."

Vera derin, titrek bir nefes alıp baş parmağını ekranda kaydırdı ve hoparlör simgesine dokundu. Telefonu ikisinin arasında, rüzgârın sesinden sakınarak tuttu.
Hattın diğer ucundan gelen ilk ses, hiçbir şey olmamışçasına derinden gelen nefes sesi oldu. Haldun’un ses tonunda ne dün gecenin bağırışları vardı ne de antrede savurduğu o vahşi tokat.

"Vera," dedi Haldun. Sesindeki pürüzsüz ton, insanın derisini ürpertecek kadar nizamiydi. "Dün akşam fazla gergindik. Biliyorsun, fevri çıkışlardan ve evin düzeninin bozulmasından hoşlanmam. Ama sabah biraz düşündüm; belki de senin bu ani hırçınlığının altında yatan sebebi yeterince dinlemedim."

Vera’nın boğazından neredeyse bir alay kahkahası fırlayacaktı; dişlerini birbirine kenetledi. Adam, dün gece kızının yüzünde patlayan kendi elini tamamen yok sayıyordu. Yüzündeki morluk sanki hiç var olmamıştı; patlak dudağından sızan kan hiç akmamıştı. Haldun, gerçeği istediği gibi yeniden yazma yeteneğini bu telefonda da sergiliyordu.

"Dinleyecek bir şey yok Haldun," dedi Vera. İlk kez "baba" kelimesini kullanmamıştı; dili o kelimeye varmamış, harfleri dudaklarının arasından bir zehir gibi atmıştı. "Söyleyeceğini dün gece söyledin zaten."
Haldun’un hattın ucundaki nefesi bir anlığına duraksadı. Vera’nın ona adıyla hitap etmesi, adamın o kusursuz zırhında gözle görülür bir çatlak yaratmıştı ama tonunu bozmadı. Hatta sesine sahte bir baba sevecenliği kırıntısı eklemeye çalıştı.

"Cihan sabah bana uğradı," dedi Haldun, konuyu doğrudan Cihan'a getirerek. "Dün seninle konuşmuş. Hayatında biri olduğunu söylemişsin. Madem öyle, madem bu kadar gizli kapaklı işler çevirecek kadar büyüdün... Bu akşam sekizde eve bekliyorum sizi. O kim olduğunu bilmediğimiz beyefendiyi de alıp geliyorsun. Masada bir yabancı gibi değil, bir aile gibi oturalım. Kimmiş bu kişi, Cihan da ben de görelim."
Vera’nın eli telefonda donup kaldı. Cihan da oradaydı. Dün gece attığı tokatın hemen ardından, ertesi akşam onu Cihan’ın karşısına, aynı masaya oturtmak istiyordu. Bu bir davet değil, açıkça kurgulanmış bir infaz sahnesiydi.

"Sen gerçekten delisin," dedi Vera, sesi bastırmaya çalıştığı öfkeden titreyerek. "Dün gece yüzüme vurduğun o tokadın acısı geçmemişken, bana kalkıp 'akşama gelin' diyemezsin! Sen benim ne babamsın ne de..."
"Sekizde Vera," diyerek kesti Haldun, sesi bir anda o steril nezaketi fırlatıp atarak buz gibi bir tehdide bürünmüştü. "Eğer o kapıdan içeri o çocukla birlikte girmezsen, o döküntü atölyenin mülk sahibinden başlayarak, o sokaktaki her bir taşın kimin elinde olduğunu sana hatırlatmak zorunda kalırım. Kendini çok akıllı sanıyorsun. Sekizde, çok özlediğin evimizde. Gecikmeyin."
Telefon yüzüne kapandı.

Dıt-dıt sesleri Boğaz’ın dalgalarına karışırken Vera kolunu indirdi. Telefonu öyle bir sıkıyordu ki parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Gözleri dolmuştu ama bu kez çaresizlikten değil; Haldun’un o sınırsız, dokunulmaz küstahlığına duyduğu öfkeden.

"Duydun mu?" dedi Vera, başını kaldırıp Karan’a bakarak. Sesi boğuktu. "Beni Cihan’ın önüne atmak istiyor. O masada ikimizi de ezmek, seni korkutup kaçırmak, beni de o pisliğe mecbur bırakmak istiyor."
Karan tek bir milim bile kıpırdamamıştı. Bakışları, Vera’nın telefonundan kalkıp genç kadının yüzündeki morluğa, sonra da denizin çırpıntılı griliğine kaydı. Ceketinin cebindeki yumruğu çözüldü; yüzündeki o yorgun ifade silinmiş, yerine hesap soracak bir adamın buzdan keskinliği oturmuştu.

"Cihan da orada olacak demek," dedi Karan, sesi olağanüstü bir sakinlik taşıyordu. "Güzel. İkisini birden aynı masada bulmak işimizi kolaylaştırır."
Vera şaşkınlıkla ona baktı. "Ne demek işimizi kolaylaştırır? Karan, o adamlar seni iki dakikada harcarlar! PTT'deki işini, sicilini, aileni... Haldun'un eli her yere uzanıyor, az önce duymadın mı? Seni çiğner geçerler."
Karan bir adım öne çıktı. Aralarındaki o yarım adımlık mesafeyi kapattı; Vera’nın gözlerinin tam içine, gözünü bile kırpmadan baktı.

"Ben başkalarının yangınını izlemekten yoruldum Vera," dedi Karan, sesi rüzgârın uğultusunu bastıracak kadar toktu. "Beni bir kurye sanıyorlar. Karşılarında ne olduğunu bilmeyen bir çocuk göreceklerini sanıyorlar. Bırak öyle sansınlar. Tayfun’a gidiyoruz. O çay ocağındaki masaya oturacağız, Cihan’ın ve Haldun’un o masaya getiremeyeceği ne kadar kirli evrak varsa önümüze koyacağız. Ve bu akşam sekizde... o kapıdan içeri sevgilin olarak ben gireceğim."

Vera, Karan’ın gözlerindeki o sarsılmaz kararlılığa baktığında, içindeki o kontrolsüz panik dalgasının yavaşça durulduğunu hissetti. Göğsündeki o yırtık doğum raporu kalbinin üzerinde sızlıyordu ama artık yalnız değildi.
"Tamam," dedi Vera, başını dikleştirerek. "Tayfun’a gidiyoruz."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

7okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.