1. bölüm / 8
Sahipsiz EmanetlerBölüm 1
Bölümler 8Şu an: Bölüm 1
Karan, mesaisinin son saatlerinde, alt kattaki o penceresiz odada yalnızdı. Sahipsiz Gönderiler Birimi, İstanbul’un en kalabalık kargo aktarma merkezinin bodrum katında, zamanın uğramayı unuttuğu bir yeraltı kütüphanesini andırırdı. Burada hava; eski kâğıt, rutubet ve yarım kalmış hikâyelerin ağır kokusuyla doluydu. Geniş metal raflar; adresi bulunamamış mektuplar, alıcısı çoktan bu dünyadan göçmüş paketler ve göndereni meçhul hatıralarla dolup taşıyordu bu kütüphane.
Masasının üzerindeki titrek lamba, önündeki sarı listeyi aydınlatıyordu. Listede sadece bir kelime yazılıydı: "İmha."
Bu, Karan’ın en nefret ettiği andı. Sahibi bulunamayan paketlerin yasal bekleme süresi dolmuştu. Birkaç saat içinde çoğu ya devasa kağıt öğütücülere ve yakma fırınlarına gidecekti ya da değerli eşyalar içeriyorlarsa satışa çıkarılacaktı. İnsanların umutla beklediği ya da korkuyla gönderdiği o somut parçalar, birkaç dakika içinde küle dönüşecekti.
Karan, elindeki kahve kupasını kenara bıraktı. Sağ elinin işaret parmağında, sabah bir zarfı açarken oluşan taze bir kağıt kesiği sızladı. Odanın sessizliğini bozan tek şey, duvardaki eski sarkaçlı saatin tok sesiydi. Münir Bey’in hediyesi olan o saat, sanki her saniyede "bir şey daha bitti" der gibi vuruyordu.
Eldivenlerini taktı ve odanın en köşesindeki o büyük, ahşap kasaya yaklaştı. Diğer kargoların aksine bu paket, plastik poşetlere değil, kalın bir kahverengi ambalaj kâğıdına sarılmış ve sıkıca bağlanmıştı. Üzerindeki mürekkep yer yer dağılmıştı ama dikkatli bakınca gönderici kısmındaki o tek kelime okunabiliyordu: Fikret.
Alıcı kısmı ise boştu. Sadece bir adres vardı; Galata’nın arka sokaklarından birini işaret eden, artık yıkılmaya yüz tutmuş binaların olduğu eski bir sokak.
Karan, parmak uçlarını ahşap kasanın üzerinde gezdirdi. İçinden gelen bir dürtü, rasyonel zihninin tüm itirazlarını susturdu. Bu paket, diğerleri gibi çöpe gidemezdi. Ambalajın bir köşesinden sızan o hafif, kurutulmuş lavanta ve eski kâğıt kokusu, odanın rutubetini bir anlığına dağıtıverdi.
"Özür dilerim." diye fısıldadı karanlığa doğru. Kime özür dilediğini bilmiyordu; meslek etiğini ve yasaları çiğneyen kendine mi, yoksa kutunun hiç tanımadığı sahibine mi?
Cebinden çıkardığı küçük maket bıçağıyla ahşap kasayı kapalı tutan düğümü tek bir hamlede kesti. kasa açıldığında, içinden çıkan kutudaki manzara Karan’ın nefesini kesti. En üstte, sararmış bir bebek battaniyesinin köşesi ve onun üzerinde, kenarları yanmış bir fotoğraf duruyordu. Fotoğrafta siyah saçlı, sol yanağında derin bir gamze olan küçük bir kız çocuğu, objektife sanki her şeyi biliyormuş gibi bakıyordu.
O an, Karan’ın zihninde bir şimşek çaktı. Bu kız çocuğu... Yüzündeki o hüzünlü ama dik duruş, bugüne kadar gördüğü hiçbir yüze benzemiyordu. Fotoğrafın arkasını çevirdiğinde, el yazısıyla yazılmış tek bir cümle gördü:
"Vera’ya... Onu ait olduğu yere geri götür."
Karan, fotoğrafı titreyen elleriyle kutunun içine geri koydu. Dışarıda İstanbul’un o meşhur akşam yağmuru başlamıştı. Gök gürültüsü binayı sarsarken, Karan hayatında ilk kez bir suç işleyeceğini biliyordu. Bu paket imha odasına değil, onun çantasına girecekti.
Çünkü bu kutu, sadece bir kargo değildi. Bir insanın varlığını kanıtlayan son parçaydı.
Karan, fotoğrafı kutunun içine bıraktığında ellerinin titrediğini fark etti. Bu, sadece soğuk bodrum katının rutubetinden kaynaklanmıyordu; memuriyet hayatında ilk kez "sınırı" geçiyordu. Masanın üzerindeki imha listesine baktı. Kalemi eline alıp listenin en sonundaki o takip numarasının karşısına, sanki eli kendi kendine hareket ediyormuş gibi "İmha Edildi" notunu düştü.
Yalan, kâğıt üzerinde tiksinç bir karalama gibi duruyordu onun için.
Kutuyu özenle ahşap kasaya geri koydu ve kestiği o düğümü tekrarlamaya çalışarak suçunu örtbas etti. Şirketin her köşesini izleyen o soğuk kamera lenslerini düşündü. Güvenlik odasındaki nöbetçi muhtemelen çayını tazeliyor ya da telefonunda bir oyunun döngüsüne hapsolmuş durumdaydı, ama Karan her gözün ona baktığını hissediyor, işlediği ilk suçun utancı ve acemiliği ile soğuk terler döküyordu.
Ağır, siyah sırt çantasını masanın üzerine koydu. Kasayı, sanki içinde kırılacak bir ruh varmış gibi yavaşça çantanın en derin bölmesine yerleştirdi. Üzerini yedek kazağıyla ve birkaç evrak dosyasıyla kapattı. Çantanın fermuarını çektiğinde çıkan ses, o sessiz odada bir tüfek patlaması kadar gürültülü gelmişti kulağına.
Ceketini giydi, lambasını söndürdü. Oda bir anda kör bir karanlığa gömüldü.
Koridorda yürürken adımları beton zeminde yankılanıyordu. Her adımda çantasındaki kutunun hafif tıkırtısını duyuyor, sırtındaki o ağırlığın sadece birkaç kilo kağıt ve bezden ibaret olmadığını biliyordu. Çıkış kapısına yaklaştığında, güvenlik kulübesinde oturan genç memur kafasını kaldırdı.
"Mesai bitti mi Karan Bey?"
Karan, boğazındaki düğümü yutkunarak aşağı itti. Sesinin titrememesine özen göstererek, "Bitti, bitti... Liste tamamlandı," dedi.
"İyi akşamlar o zaman."
Karan cevap vermedi, sadece başıyla hafif bir selam verip kendini dışarı, İstanbul’un soğuk ve ıslak kollarına attı. Yağmur, akşamın karanlığıyla birleşip sokak lambalarının altında gri bir perde oluşturmuştu. Hızlı adımlarla metroya doğru yürürken rüzgâr yüzünü kamçıladı.
Çantasına sarıldı. O an henüz farkında olmasa da, çantasında sadece bir paket değil, kimliği çalınmış bir kadının hayatını taşıyordu. O fotoğraftaki küçük kızın, Vera’nın, şimdi nerede olduğunu, o gamzenin hâlâ yanağında durup durmadığını bilmiyordu. Ama o gece Karan için uyku yoktu. O gece, Galata’nın o yıkık dökük binasındaki hayaleti bulmadan önce geçecek son huzurlu geceydi.
Metro tünelinden gelen ray sesleri, zihninde tek bir ismi tekrarlıyordu: Vera... Vera... Vera...
Karan, evinin kapısını kilitlediğinde sırtındaki çantanın ağırlığı sanki iki katına çıkmıştı. Odalarına girmeyi reddettiği, sadece yaşamak için zorunlu olduğu eşyalarla donattığı dairesi, her zamankinden daha yabancı ve soğuk geliyordu gözüne. Lambayı açmadı; sadece mutfak tezgâhının üzerindeki küçük, sarı ışığı yaktı. Şiddetli yağmurun gürültüsü pencerelerin ardında uğuldarken, o çantasını masanın üzerine bıraktı.
Fermuarı açtığında çıkan ses, o sessiz evde bir günahın itirafı gibi yankılandı. Kutuyu çıkardı ve masanın tam ortasına koydu. Eldivenlerini tekrar taktı; bu emanete çıplak elle dokunmaya henüz hazır değildi.
Kutunun içindeki o yanık fotoğrafı tekrar eline aldı. Küçük Vera’nın bakışları, mutfağın loş ışığında daha da derinleşmiş gibiydi. Karan, parmak ucuyla fotoğrafın kenarındaki o yanık izini takip etti. Ardından battaniyeyi kenara çekti. Altında, üzerine sicimle bağlanmış yedi adet zarf duruyordu. Zarfların üzerine numara verilmişti: 1'den 7'ye kadar.
Karan, bir numara yazılı olan zarfı seçti. Kâğıt o kadar eskimişti ki, dokunduğu anda ufalanacakmış gibi duruyordu. Zarfı dikkatle açtı. İçinden çıkan kâğıt, bir otel anteti taşıyordu ama otelin ismi zamanla silinmişti.
"Haldun’a," diye başlıyordu mektup. El yazısı aceleci, titrek ama kararlıydı.
"Zaman daralıyor. Onu senin kapına bıraktığım o geceyi hatırlıyor musun? Karın her yeri kapladığı, nefesimin kesildiği o geceyi... Emanetimi aldın ve sessizliğe gömüldün. Ama sessizlik her zaman korumaz Haldun, bazen sadece çürütür. Sana gönderdiğim bu paket, eğer bir gün ulaşılamaz olursa, bil ki devran dönmüştür. Vera'nın avuçlarındaki o küçük izi ne kadar saklayabilirsin? Onu benden aldığını düşünüyorsan yanılıyorsun; sen sadece bir sırrı büyüttün."
Karan mektubu okumayı bitirdiğinde, mutfaktaki saatin tik taklarını artık duymuyordu. Kendi nefes alışverişi bile ağır geliyordu. Haldun. Vera’nın "baba" dediği adamın ismi, mektupta bir suç ortağına yazılmış gibi geçiyordu. "Onu benden aldığını düşünüyorsan yanılıyorsun," diyordu Fikret. Fikret kimdi? Bir dost mu, yoksa bir düşman mı? Bu mektup bir sevgi beyanı değil, bir hesaplaşma notu gibiydi.
Sabaha karşı saat dört sularıydı. Karan, hayatında ilk kez birinin hayatına bu kadar izinsiz dahil olduğundan olsa gerek, hiç uyuyamamış düşüncelere dalmıştı. O fotoğraftaki küçük kızın büyümüş hali şimdi muhtemelen Galata civarında bir yerlerde uyuyordu. Karan ise farkında olmadan elinde o uykuyu kâbusa çevirecek bir hakikat kırıntısı tutuyordu.
İçindeki merak, görev bilincini çoktan yakıp kül etmişti. Vera'yı bulmalıydı.
“Haldun” denilen adam kimdi? Vera’nın avuç içindeki iz ne anlama geliyordu?
Bölüm etkileşimi
