4. bölüm / 8
Sahipsiz EmanetlerBölüm 4
Bölümler 8Şu an: Bölüm 4
Karan, Galata’daki evinden çıktığında gökyüzü, kurumaya yüz tutmuş bir sulu boya tablosu gibi gri ve belirsizdi. Gece boyunca zihninde dönüp duran Fikret Soysal ismi, sabahın ayazıyla birlikte daha da ağırlaşmıştı. İş yerine gitmeden önce yönünü Şişli’nin arka sokaklarındaki o sessiz, beyaz binaya çevirdi. Meral, Karan’ın tüm itirazlarına rağmen, "Sana yük olup senin de gençliğini soldurmayacağım." diyerek bu bakımevine yerleşmişti. Karan için bu bina, sadece annesinin kaldığı yer değil, suçluluk duygusunun yapılaşmış haliydi.
İçerisi, keskin bir dezenfektan ve bayat çiçek kokusuyla doluydu. Karan, annesinin odasına girdiğinde Meral’i pencerenin önündeki o berjer koltukta, ellerini dizlerinin üzerinde kenetlemiş halde buldu. Kadın o kadar zayıflamıştı ki, üzerindeki hırkanın içinde kaybolmuş gibiydi. Bakışları, dışarıdaki çıplak ağaç dallarına takılıp kalmıştı.
"Anne," dedi Karan, sesini olabildiğince yumuşatarak. Annesinin yanına çömeldi, elini o buz gibi ellere koydu. "Ben geldim."
Meral başını yavaşça çevirdi. Gözlerindeki fer sönmüş, bakışları sanki bugüne değil de yirmi yıl öncesine odaklanmıştı. Karan, bir süre havadan sudan konuştu; sonra dayanamadı. İçinde biriken o devasa sırrı, sanki birine anlatmazsa patlayacakmış gibi, Vera’dan bahsetmeden, sadece bir "emanet" ve "yarım kalmış bir hayat" üzerinden anlatmaya başladı. kutudan, sahipsiz mektuplardan ve o küçük kızın fotoğrafından bahsetti.
"Bir kadının hayatı söz konusu anne." dedi Karan, sesi titreyerek. "Babası sandığı adamın ona bir yalan borcu var. Ben bu yalanı bozmalı mıyım, yoksa onu o sahte huzurda mı bırakmalıyım?"
Meral uzun bir süre cevap vermedi. Bakışları tekrar pencereye, o gri boşluğa döndü. Karan, annesinin onu duymazdan geldiğini sandığı bir anda, Meral’in kurumuş çatlak dudakları kıpırdadı.
"Baban da senin gibiydi." dedi Meral, sesi bir fısıltı gibi geliyordu. "Aklıyla değil, hissiyle hareket ederdi. Sonunda o hisler onu bizden de bizim hayatımızdan da alıp götürdü. Sen de aynısını yapıyorsun Karan. Başkalarının yangınına su taşırken kendi evini ateşe bırakıyorsun."
Karan, sanki karnına sert bir yumruk yemiş gibi geri çekildi. Babası... Onu ve annesini bir hiç uğruna terk edip giden, arkasında sadece bir enkaz bırakan o adamla kıyaslanmak, Karan’ın bu hayatta en tahammül edemediği şeydi. "Ben ona benzemiyorum." dedi dişlerinin arasından. "Ben kimseyi terk etmiyorum. Ben sadece bir yanlışı düzeltmeye çalışıyorum."
Meral cevap vermedi. Tekrar o ulaşılamaz sessizliğine gömüldü. Karan, annesinin elini bırakıp ayağa kalktı. Odadan çıkarken kalbindeki o sızı, babasına duyduğu öfkeyle birleşip boğazında bir düğüme dönüştü. Bakımevinin bahçe kapısından çıkıp rüzgâra karşı yürüdüğünde, telefonu ceketinin cebinde titreşiyordu.
Tayfun arıyordu.
Karan, derin bir nefes alıp telefonu açtı. "Söyle Tayfun."
"Karan, iş yerinde misin? Bilgiler gelmeye başladı ama... sandığından çok daha karışık bir tablo var karşımızda. Fikret Soysal, yirmi iki yıl önce cezaevinde çıkan bir isyanda ölmüş. Dosyası 'gizli' ibaresiyle kapatılmış. Ama asıl bomba bu değil. Fikret’in hapse girmeden önceki tüm mal varlığı, bir vekâletnameyle tek bir isme devredilmiş: Haldun."
Karan duraksadı. Sokaktaki insanların uğultusu bir anlığına kesildi. "Vekâletname mi?"
"Evet. Ve o dönemdeki davada Fikret’in avukatlığını yapan isim de tanıdık: Cihan. Dosyada çok fazla açık var Karan. Fikret’in intihar eden eşi Leyla’nın otopsi raporu bile eksik. Bu adamlar sadece parayı değil, bir ailenin tüm geçmişini silip süpürmüşler."
"Tayfun, bu belgelerin kopyalarını bana ulaştırabilir misin?"
"Riskli Karan. Ama senin için bir şeyler yapacağım. Akşamüstü her zamanki sahafta ol."
Karan telefonu kapattığında elleri titriyordu. Annesinin dedikleri kulağında çınlıyordu ama artık geri dönüş yoktu. Bu yaşananlar artık sadece bir kaç duygunun sonucu değildi. Hızlı adımlarla metroya doğru yürürken Vera’ya bir mesaj attı:
"İsim doğrulandı. Fikret yirmi iki yıl önce ölmüş. Haldun ve Cihan... düşündüğümüzden daha derin bir işin içindeler. Akşam iş çıkışı sana konumunu atacağım sahafa gelebilir misin?"
Vera, telefonunun o keskin ve tiz bildirim sesiyle irkilerek gözlerini açtı. Boynu, kadife koltuğun kenarına ters bir şekilde yaslandığı için kaskatı kesilmişti. Bir an nerede olduğunu, neden o an uyanık olduğunu kavrayamadı. Odanın içindeki kitap sayfalarının tozlu kokusu, sehpada buz kesmiş kahvenin buruk kokusuyla birleşmişti. Uyuşmuş parmaklarıyla telefonuna uzandı. Karan’dan gelen mesaj, ekranın parlaklığıyla gözlerini sızlattı.
Vera, "ölmüş" kelimesinin üzerinde parmağını gezdirdi. Zihninde yankılanan o hantal sessizlik, Karan’ın verdiği bu haberle parçalandı. Fikret ölmüştü. Gerçek babası, Vera daha onu bir kere bile görmeden ölmüştü. Karan’ın sahaf teklifi, bu boğucu evden çıkmak için tek kaçış yoluydu. Titreyen parmaklarıyla kısa bir cevap yazdı:
"Tamam, gelirim. Konumu bekliyorum."
Ayağa kalktığında vücudundaki tüm kemikler çatırdadı. Üzerindeki battaniyeyi katlayıp kenara bıraktı. Bugün, bazı sanat galerileri için hazırladığı restorasyon işlerini tamamlayıp teslim etmesi gerekiyordu. Bu işler, onun tek özgürlük alanı, tek geçim kaynağıydı. Masasına oturdu; ince uçlu fırçasını eline alıp, 18. yüzyıldan kalma bir seramik tabağın çatlağını altın tozuyla doldurmaya başladı. Kintsugi... Kırıkları gizlemek değil, onları altınla yüceltmekti amacı. Ama kendi hayatının kırıkları artık altınla kapanmayacak kadar derindi.
Tam o sırada, binanın girişindeki eski kapı otomatiği gürültüyle çaldı. Vera duraksadı. Selin geleceğini söylese anahtarıyla girerdi. Karan ise konum atmıştı, buraya gelmezdi. Yüreğinde tarifi imkansız bir huzursuzlukla kapıya yöneldi. Diyafondan gelen ses, midesindeki o krampı yeniden uyandırdı.
"Vera, tatlım... Aç şu kapıyı, kapılarda bırakma beni."
Cihan’dı.
Vera’nın eli kapı kolunda donup kaldı. Açmamayı düşündü ama Cihan’ın vazgeçmeyeceğini, Haldun’un emriyle gelmişse o kapıyı aşındıracağını biliyordu. Kilidi yavaşça çevirdi. Kapı aralandığında, Cihan o kusursuz kesim lacivert takımı, pahalı parfümü ve yüzündeki o her şeyi satın alabileceğine inanan küstah gülümsemesiyle karşısındaydı.
"Ziyaretine geldim." dedi Cihan, içeriye sormadan süzülürken. Bakışları evin içindeki kitap yığınlarında, seramik parçalarında iğrenir gibi gezindi. "Baban dün akşamki küçük isyanından sonra çok endişeli. 'Git bak bakayım kızım ne yapıyor, başına buyruk hareket etmesin' dedi."
Vera kapıyı kapatıp araya mesafe koydu. "İyiyim Cihan. İşlerim var, teslim etmem gereken siparişler..."
Cihan, Vera’ya doğru bir adım attı. Aralarındaki yaş farkı, adamın bakışlarındaki o iğrenç sahiplenme duygusunu daha da çirkinleştiriyordu. Vera’nın masasına yaklaştı, incelediği seramik parçasına elini uzattı. "Hâlâ bu kırık dökük işlerle mi uğraşıyorsun? Yazık... Bu eller çok daha zarif mücevherleri taşımalı."
Cihan, konuşurken aniden elini Vera’nın omzuna koydu. Parmaklarının baskısı, Vera’nın teninde buz gibi bir iz bırakıyordu. "Babanla konuştuk Vera. Artık bu oyunu bitirelim diyoruz. Bu akşam güzel bir yemek yiyelim, geleceğimiz hakkında ciddi adımlar atalım. Ne dersin?"
Vera, adamın elinden kurtulmak için geri çekildi. Cihan’ın bakışlarındaki o tacizkâr parıltı, babasından aldığı sınırsız güvenden besleniyordu. Vera, o an hissettiği panikle boğulurken aklına gelen ilk savunma duvarını ördü.
"Gelemem Cihan." dedi sesi beklediğinden daha dik çıkarak. "Çünkü akşam... sevgilimle buluşacağım. Planımız var."
Cihan’ın yüzündeki o sahte nezaket maskesi bir an için çatladı. Gözleri kısıldı, omzu seğirdi. Vera’nın hayatında "birinin" olması, onun narsist egosu için bir hakaretti. "Sevgilin mi?" dedi, sesi bir anlığına buz kesti. "Senin gibi birinin, bu izbe mahallede bulabileceği o 'sevgili' kimmiş çok merak ettim doğrusu."
Vera yutkundu ama geri adım atmadı, araya mesafe koymaya çalışarak Cihan’ı resmen evden kovmuştu. "Bu sizi hiç ilgilendirmez. Şimdi lütfen gider misin? İşim var."
Cihan kapıya doğru yöneldi ama çıkmadan önce durup Vera’ya o karanlık bakışından attı. "Biliyorsun Vera, Haldun bu durumdan hiç hoşlanmayacak. Kendi başına aldığın bu küçük kararların bedeli, sandığından daha ağır olabilir. Akşamki yemeği kaçırdığın için pişman olmamanı dilerim."
Cihan kapıyı sertçe kapatıp gittiğinde, Vera olduğu yere çöktü. Elleri titriyordu. İlk kez böyle bir yalan söylemişti ama o yalanın içinde Karan’ın yüzü belirdiğinde, bunun sadece bir yalan olmadığını hissetti. Artık geri dönüşü olmayan bir yola girmişti. Saatler sonra o sahafta Karan’ın karşısına çıktığında, sadece geçmişini değil, bugününü de o adamın eline bırakacaktı.
Akşam vakti geldiğinde İstanbul’un nemli ara sokaklarında, zamanın dışına taşmış tarihi bile denebilecek bir sahafın arka bahçesinde, dört kişi bir masanın etrafında toplanmıştı. Masadaki tek ışık kaynağı, tepelerindeki ağaç dallarından sarkarak sallanan loş sarı led lambalardı. Vera ve Selin yan yana otururken, karşılarında Karan ve sivil kıyafetlerinin içinde bir heykel kadar dik duran Tayfun vardı.
Masaya yayılan belgeler, 22 yıl öncesinin kanlı ve tozlu hikâyesini anlatıyordu. Tayfun, elindeki dosyayı işaret ederek konuştu:
"Fikret Soysal’ın davası bir hukuk garabeti." dedi Tayfun, sesi oldukça mesafeliydi. "Resmî kayıtlarda Fikret’in, Haldun’un imzasını taklit ederek şirketin içini boşalttığı yazıyor. Ancak dosyadaki bilirkişi raporu ve Cihan’ın mahkemeye sunduğu vekâletnameler arasındaki tarih çelişkileri bugün bile bağıra bağıra bunun bir iftiradan ibaret olduğunu ispatlıyor. Fikret hapse girdikten sonra, vekâleten tüm mülkler Haldun’a geçmiş. Fikret’in eşi Leyla'nın üç yıl sonraki intiharının ardından ise Fikret’in hapishanedeki ölümü, 'isyan sırasında çıkan arbede' olarak kayıtlara geçip dosya rafa kaldırılmış."
Vera, titreyen parmaklarıyla annesi sandığı Süreyya’nın isminin geçip geçmediğine baktı. "Peki Süreyya? Annem neden hiçbir dosyada yok?"
"Çünkü o dönemde kayıtlarda yok Vera," dedi Karan, araya girerek. Bakışları belgelerdeki o soğuk yazılar ve rakamlardaydı. "Süreyya, Leyla öldükten sonra sahneye çıkıyor. Haldun onu bir anda, sanki hep oradaymış gibi hayatına dahil etmiş. Bu da oldukça şüpheli ve ilginç bir durum."
Vera, babasının o buz gibi sesini hatırladı: "Seni satın aldığımı sakın unutma." İçindeki şüphe bir çığ gibi büyüyordu. "Onu kurtarmam lazım." dedi Vera, sesi kararlıydı. "Annem, Haldun’un elinde onun satın aldığı bir köle gibi. Eğer Haldun’u o eski usulsüzlüklerden ve Fikret’in ölümündeki payından dolayı içeri tıktırabilirsek, annem de ben de özgür kalırız. Ama bunun için daha somut delillere ihtiyacımız var. Haldun’un çalışma odasındaki o gizli kasaya ya da Cihan’ın arşivine girmeliyim."
Selin, Vera’nın elini sıktı. "Bu çok tehlikeli Vera. Hele ki bugün Cihan’ın sana yaptığı o baskıdan sonra... Babana o yalanı söyledin, Cihan şimdi her adımını izleyecek."
Masaya bir sessizlik çöktü. Vera, bakışlarını Karan’a çevirdi. Karan, mesafeli ve ne düşündüğü belli olmayan o ifadesiyle uzaklara bakarak çayını yudumluyordu. Karan için bu iş sadece bir "emaneti teslim etmek" olmaktan çıkmıştı; annesi Meral'in bakım evi masrafları, iş yerindeki güvensiz konumu ve babasına olan öfkesi onu zihninin içinde bir köşeye sıkıştırmıştı.
"Karan," dedi Vera, sesi hafifçe titreyerek. "Cihan’a bir sevgilim olduğunu, akşam onunla buluşacağımı söyledim. Bu sadece o anlık bir kaçış yoluydu ama artık geri dönemem. Eğer Haldun’un evine girip o delillere ulaşmak istiyorsam, onların dikkatini başka yöne çekmeliyim. Senden isteyeceğim şeyin ne kadar fazla olduğunun farkındayım, mecbur da değilsin tabi. Bir süreliğine hayatımdaki insan senmişsin gibi davranman mümkün mü?"
Karan duraksadı, bakışlarını yavaşça Vera’nın koyuluğunda kaybolunan gözlerinde dikti. Hemen "evet" demedi; aksine gözlerini kısarak Vera’yı süzdü. "Bu çok büyük bir risk Vera. çalışıyorum, sicilim temiz kalsın diye uğraşıyorum. Haldun ve Cihan gibi adamları karşıma almamın bana ne yararı olacak? Bakımevinde kalan ve sorumluluğu üstümde olan hasta bir annem varken işimi ya da hayatımı neden tehlikeye atayım?"
Vera yutkundu. Karan’ın bu rasyonel çıkışı onu şaşırtmamıştı ne de olsa birbirlerine yabancı iki tanıdıklardı. "Sana sadece teşekkür edemem, biliyorum." dedi Vera. "Belgelerden de gördüğün üzere Haldun’un elinde, Fikret’ten gasp ettiği çok geniş bir mülk arşivi var. Eğer bu davayı açabilirsek ve ben mirası geri alabilirsem... Senin de bu süreçteki emeğinin karşılığını fazlasıyla öderim. Ayrıca Tayfun’un getirdiği belgelerden bazılarının gösterdiğine göre, bu yolsuzluk ağının ucu senin iş yerindeki bazı eski usulsüzlüklere de dayanıyor olabilir. Belki de kendi kurumundaki o pisliği temizlemek için bu senin şansındır."
Karan, masadaki o antika anahtarı parmaklarının ucunda çevirdi. Bir yanda annesinin günden güne artan bakım masrafları, diğer yanda bu davanın ucunda duran içinin gerçeğin merakıyla çürüdüğü o devasa hakikat vardı. Vera’nın teklifi sadece duygusal değil, hayati bir anlaşmaydı.
"Pekala." dedi Karan, sesi şimdi çok daha iş bitiriciydi. "Ama kuralları ben koyarım. Onların önünde nasıl davranacağımızı, nerede görüşeceğimizi ben belirlerim. Bu sadece bir oyun olmayacak Vera, bunu bir operasyon gibi yürüteceğiz. Eğer yakalanırsak, benim de yanacağımı biliyorsun."
Tayfun, iki gence bakarak gülümsedi ama bu hüzünlü bir gülümsemeydi. "O zaman planın ilk adımı: Vera, eve dönüp annenle konuşmalısın. Ama kızı gibi değil, bir dost gibi. Haldun’un zayıf noktasını ondan daha iyi kimse bilemez."
Vera, Tayfun’un dediklerini sessizce başıyla onayladı. İçindeki korku yerini, Karan’la kurduğu bu tekinsiz ortaklığın verdiği soğuk bir cesarete bırakıyordu. Akşamın karanlığında, İstanbul’un tarih kokan sahafından ayrılırken, her biri kendi savaşını başlatmak üzere farklı yönlere dağıldı.
Bölüm etkileşimi
