3. bölüm / 8
Sahipsiz EmanetlerBölüm 3
Bölümler 8Şu an: Bölüm 3
İstanbul’un üzerine çöken sisli ve soğuk akşamın karanlığı, Haldunların Nişantaşı’ndaki geniş ve gösterişli dairesinin pencerelerinden içeri sızmaya cesaret edemiyordu. Burası, Galata’nın o tozlu, tarih kokulu sokağından çok uzakta, her şeyin fazla ışıltılı, fazla nizami ve fazla mesafeli olduğu bir başka dünyaydı. Vera, kapının önünde durup derin bir nefes aldı. Üzerindeki o narin, yün hırkayı çıkarmış; yerine babasının istediği o jilet gibi duran, ruhunu sıkan gri elbiseyi giymişti.
Kapıyı açan hizmetli kadının sessiz selamını alıp içeri girdiğinde, koridordaki ağır parfümlü hava genzini yaktı. Salonun ortasında, kristal avizelerin altında, Haldun her zamanki o heybetli ve kibirli duruşuyla elinde neredeyse bitirdiği şarap kadehiyle bekliyordu. Yanında ise Süreyya, bir biblo kadar hareketsiz, solgun ve ruhsuz, koltuğun kenarına ilişmişti.
"Tam sekiz." dedi Haldun, saatine bakma zahmetine bile girmeden. Sesi, bir tebrikten ziyade bir onayın soğukluğunu taşıyordu. "Gecikmemen güzel Vera. Sanırım senin yola gelebileceğine dair inancımı henüz yitirmemeliyim."
Vera, annesinin yanına gidip onu hafifçe öptü. Süreyya’nın teni buz gibiydi; bakışları her zamanki gibi kızının gözlerinin tam içine bakmak yerine, omzunun üzerinden bir noktaya sabitlenmişti. Pasifliği, bir tercih değil, yıllar süren bir boyun eğmişliğin sessiz çığlığıydı.
Yemek masasına geçtiklerinde sessizlik, masadaki pahalı gümüş takımların ışıltısından daha baskındı. Haldun, yemeğine bir cerrah titizliğiyle başladı. Masadaki her şey, onun kontrolü altındaydı; ışığın açısı, suyun sıcaklığı, Süreyya’nın bakışları, Vera’nın oturuşu...
"Bugün dekanla konuştum Vera," dedi Haldun, çorbasından bir kaşık alırken. "Sana açtıkları pozisyonu hâlâ boş tutuyorlar. Ama bu cömertliğin bir sonu var. O döküntü sokaktaki tozlu kitapların arasında, o üçüncü sınıf antikacıların ayak işlerini yaparak geçirdiğin her saniye, benim soyadıma bir hakaret."
Vera, çatalını tabağın kenarına bıraktı. Sesi, düşündüğünden daha sert çıktı: "Soyadına hakaret mi? Ben mutlu oluyorum baba. Kendi ayaklarımın üstünde duruyor ve sevdiğim işi yapıyorum. Restorasyon yapıyorum, kitaplarımı okuyorum, hayatıma ve yaptıklarıma bir anlam yüklüyorum. Senin 'döküntü' dediğin o sokakta ben kendime geliyorum. Oradaki her eşyada, her üzerinde çalıştığım parçada benim bir parça ruhum bin parça emeğim var."
Haldun hafifçe güldü; bu, Vera’nın nefret ettiği o aşağılayıcı gülüştü. "Emek mi? Bir avuç toprak parçasını altınla yamamak mı emek? Sen bir zanaatkâr bile değilsin Vera, sen sadece bir hayalperestsin. Ve hayalperestler, gerçek dünyanın altında ezilmeye mahkûmdur. Yarın eşyalarını toplayıp buraya dönüyorsun. O evdeki saçmalık bitti."
"Bitmedi." dedi Vera, ayağa kalkarak. Elleri titriyordu ama sesi inanılmaz bir irade ile gür bir şekilde çıkmıştı. "Benim hayatım senin hazırladığın bir proje ürünü değil baba. Benim hayatımı istediğin ölçülerde çizemezsin, beğenmediğinde sil baştan yapamazsın."
Haldun’un yüzü bir anda karardı, çatalını porselen tabağa öyle bir bıraktı ki, çıkan ses odada yankılandı. "Sen bana karşı mı geliyorsun? Bu evde senin hayatın hakkında söz hakkı olan tek kişi benim!"
Süreyya bu sırada başını hafifçe kaldırdı, dudakları titredi ama tek bir kelime bile etmedi. Vera, babasının o boğucu öfkesinden kaçmak için masadan hızla uzaklaştı. "Lavaboya gidiyorum." diye mırıldandı, sesindeki öfkeyi bastırmaya çalışarak.
Ancak koridora çıktığında ayakları onu lavaboya değil, koridorun sonundaki o loş odaya; annesinin bazen saatlerce vakit geçirdiği o eski kütüphaneye götürdü. Karan’ın dediği şey kulaklarında çınlıyordu: "Bir isim, bir soyadı..."
İçeri süzüldü. Kalbi göğüs kafesini kıracakmış gibi atıyordu. Annesinin çalışma masasının çekmecelerini, eski albümleri telaşla karıştırdı. Haldun’un çalışma odasına girmeye cesareti yoktu ama annesinin sakladığı bir şeyler olmalıydı. Bir kutunun dibinde, eski, deri ciltli bir telefon rehberi buldu. Sayfaları hızla çevirirken 'F' harfinde durdu.
Fikret... Fikret...
Sayfanın en altında, silik bir kalemle yazılmış bir isim gördü: Fikret Soysal. Yanında bir adres ve karalanmış bir numara vardı. Hemen telefonunu çıkarıp fotoğrafını çekti. O sırada arkasından bir ses duydu.
Korkuyla arkasına döndüğünde, kapının eşiğinde Süreyya duruyordu. Vera, telefonu hemen arkasına sakladı, nefesi kesilmişti. Süreyya’nın gözleri, kızının elindeki rehbere ve sonra Vera’nın korku dolu yüzüne kaydı. O an, Süreyya’nın bir şeyler söylemesini, bağırmasını ya da her zaman yaptığı gibi Haldun’u çağırmasını bekledi Vera.
Ama Süreyya hiçbir şey yapmadı. Sadece bakışlarını Vera’nın üzerinden çekip koridora, Haldun’un sesinin geldiği yöne baktı. Sonra tekrar Vera’ya döndü ve dudaklarının üzerine parmağını koyarak sessizce bir "şşşt" işareti yaptı. Ardından sanki hiçbir şey görmemiş gibi, o pasif ve donuk haliyle geri çekildi.
Vera, annesinin bu beklenmedik sessizliğiyle sarsılmıştı. O odadan nasıl çıktığını, masaya geri dönüp Haldun’un son hakaretlerini nasıl dinlediğini hatırlamıyordu.
"Gidiyorum," dedi Vera, çantasını kaparak. "Ve dönmeyeceğim."
Haldun arkasından bir şeyler bağırdı, "Eğer o kapıdan çıkarsan bir daha bu eve adımını atamazsın!" gibi klişe ama Haldun'un ağzında zehirli duran cümleler... Vera kapıyı çarpıp çıktığında, dışarıdaki serin gece havası ciğerlerine bayram gibi geldi.
Hızlı adımlarla sokağın sonuna kadar yürüdü. Elleri hâlâ titrerken telefonunu çıkardı. Galerisindeki o isme baktı: Fikret Soysal.
Zihni, Karan’a atacağı mesajı kurgulamaya çalışıyordu. “Bir soyadı buldum Karan. Fikret Soysal. Annem gördü ama sustu. Neden sustu Karan? Annem neden benim yalanlarımı saklıyor?”
Vera, metro istasyonuna doğru koşar adım ilerlerken, Galata’ya döndüğünde hayatının artık hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağını, hayatının bundan çok önce zaten kırılmış olduğunu biliyordu.
Vera, Nişantaşı’nın o geniş, pahalı dikişli kaldırımlarında yürürken ayakkabılarının çıkardığı sesin ritmine hapsolmuş gibiydi. Metro istasyonuna yaklaşırken, telefonunu avucunda sıkıca tutuyordu. Fotoğrafını çektiği o isim, galerisinde bir saatli bomba gibi bekliyordu.
İstasyonun loş ve kalabalık merdivenlerinden inerken durdu. Bir kenara çekilip telefonun ekranını açtı. Karan’ın numarasını rehberine henüz kaydetmemişti; sadece on haneli, yabancı bir sayı dizisi olarak duruyordu karşısında.
Parmakları klavyenin üzerinde kararsızca gezindi. Önce uzunca bir mesaj yazmaya niyetlendi: “Karan, az önce evden çıktım. Babamla yine kavga ettik ama asıl mesele bu değil. Annemin eski bir defterinde bir isim buldum. Sanırım bahsettiğin kişi bu...” Sonra hızlıca sildi. Çok uzun, çok savunmasız, çok "tanıdık" gelmişti kulağına.
Tekrar denedi: “Mektuptaki kişinin soyadı Soysal olabilir. Fikret Soysal yazıyordu. Annem beni gördü ama bir şey demedi. Bu durum beni çok korkutuyor.” Yine sildi. "Korkuyorum" kelimesi, Vera’nın o dik duruşuna yakışmamıştı. Hem Karan kimdi ki ona korkularından bahsedecekti? Altı üstü bir paket getirmiş, hayatının tam ortasına bırakıp gitmiş bir kuryeydi. Kendi kendine kızdı. Yirmi beş yıllık hayatını bir günde, hiç tanımadığı bir adamın avuçlarına bırakmış olmanın verdiği o tuhaf öfke içini kemiriyordu. Neden ona yazıyorum? Neden polise gitmiyorum? Cevabı biliyordu. Çünkü Karan, o kutudaki bebek battaniyesine ve fotoğrafa en az Vera kadar saygı duyarak bakmıştı. O, Haldun’un dünyasından olmayan tek sığınaktı.
Vera derin bir nefes aldı. Metronun yaklaşan rüzgârı saçlarını savururken, en yalın haliyle yazmaya karar verdi. Duygulardan arınmış, sadece gerçeğe odaklanan bir not:
"Bir isim buldum: Fikret Soysal. Bir şey öğrenebilirsen haber verebilir misin?"
Mesajı gönder tuşuna bastığında kalbi hızla çarptı. Hemen telefonu çantasına atıp gelen metronun vagonuna attı kendini. Camdaki yansımasına baktı. Saçları dağılmış, gözleri yorgun, avucu sızlıyordu. Kendini hem bir hain gibi hissediyordu hem de ilk kez kendi hayatının dizginlerini tutan bir savaşçı gibi.
Karan, o sırada evinde, masanın üzerine yaydığı mektupların arasında kaybolmuştu. Mutfak tezgâhında duran telefonunun ışığı yandığında, elindeki kahve kupasını bırakıp ekrana uzandı.
Bilinmeyen numaradan gelen kısa mesajı okudu. Fikret Soysal. Karan, ismin ağırlığını dudaklarında tarttı. Soyadı, bu isimsiz hayalete nihayet bir gövde kazandırmıştı. Vera’nın mesajdaki o mesafeli, duygusuz tonunu hemen fark etti. Bu, Vera’nın koruma kalkanıydı; tıpkı kendi sessizliği gibi.
Karan, kadının o an hissettiği karmaşayı tahmin edebiliyordu. Ona uzun bir cevap yazıp kafasını daha fazla karıştırmak istemedi. Güven verebilmek için can atsa da sınırlarını bilen o kısa cevabı yazdı:
"Tamam, haber edeceğim."
Telefonu masaya bıraktı. Gözlerini pencereden sızan sokak lambasının puslu ışığına dikti. Artık sadece meraklı bir kurye değildi; Karan, Vera’nın yanında durmayı içten içe can atarak isteyen biriydi. Saat gece yarısını geçiyordu. Tayfun’u aramak için sabahın ilk ışıklarını bekleyemeyecek kadar büyük bir yük vardı sırtında.
Karan, Vera’dan gelen mesajın ardından yerinde duramadı. Masadaki o antika anahtarı avucunun içinde sıktı, metalin soğukluğu zihnini berraklaştırıyordu. Telefonunu eline aldı ve rehberde Tayfun’u bularak sabırsız bir ruh haliyle aradı. Tayfun, üçüncü çalışta açtı. Arkadan gelen telsiz cızırtıları ve uzak bir siren sesi, emniyetin o bitmek bilmeyen mesaisini haber veriyordu.
"Karan? Bu saatte aradığına göre ya yine bir paket başına iş açtı ya da uykun kaçtı." dedi Tayfun. Sesi yorgun ama dostaneydi.
"Tayfun, kusura bakma kardeşim, biliyorum saat geç ama bir isim var. Sorgulatmam gereken, benim için çok önemli bir isim."
Tayfun hafifçe güldü. Karan, yıllar önce Tayfun’un başını yakacak büyük bir usulsüzlük dosyasını, çalıştığı birimin arşiv derinliklerinde sessizce yok ederek arkadaşının kariyerini kurtarmıştı. O günden beri aralarında, dile getirilmemiş ama sarsılmaz bir sadakat köprüsü vardı.
"Senin bana yaptığın o iyilikten sonra, istersen tüm İstanbul’u sorgulatırım, lafı bile olmaz," dedi Tayfun ciddileşerek. "Söyle bakalım, kim bu şanslı kişi?"
"Fikret Soysal. Yirmi iki yıl öncesine kadar uzanan bir geçmişi olabilir. Hakkında ne bulursan... Yaşayıp yaşamadığı, sabıkası, varsa mülkleri. Her şey lazım."
"Tamamdır. Sistemden bakıp hemen dönerim sana."
"Haber bekliyorum, sağol."
Karan telefonu kapattığında, kalbinin atışları yavaşlamıştı. Şimdi top Tayfun’daydı.
Aynı dakikalarda Nişantaşı’ndaki o lüks dairede, kristal avizelerin altında bir cehennem yaşanıyordu. Vera’nın kapıyı çarpıp gidişinin ardından Haldun, salonun ortasında bir aslan gibi kükrüyordu. Elindeki kristal kadehi şöminenin mermerine fırlatmış, parçalar Süreyya’nın çıplak ayaklarının dibine kadar saçılmıştı.
"Kimse!" diye bağırdı Haldun, sesi duvarlarda yankılanıyordu. "Kimse benim otoritemi sorgulayamaz! Hele ki o çocuk... Ben ona her şeyi verdim. İsmini, hayatını, bu konforu!"
Süreyya, koltuğun kenarına büzülmüş, titreyen ellerini dizlerinin üzerinde kenetlemişti. Gözlerinde, Vera’yı kütüphanede o rehbere bakarken gördüğü andaki o gizli şefkatten eser yoktu; şimdi sadece saf bir korku vardı.
"Haldun, lütfen... Belki de biraz üstüne gittik," diye fısıldadı Süreyya, sesi bir hıçkırıkla kesildi. "O artık büyüdü, kendi kararları..."
Haldun, bir anda Süreyya’nın üzerine doğru yürüdü. Kadının çenesini sertçe kavrayıp yüzünü kendine doğru kaldırdı. Gözlerinden, nefret ve kibir akıyordu.
"Kendi kararları mı? Sen ne zamandan beri bu evde bir fikir sahibi oldun Süreyya?" dedi, sesi şimdi fısıltı kadar alçak ama bir bıçak kadar keskindi. "Kendine gel. Sen bu evde sadece sana biçtiğim rolü oynamakla mükellefsin. Seni o bataklıktan çekip çıkardığımı, unutma. Sen benim tuttuğum, satın aldığım bir hizmetçiden fazlası değilsin. Vera buraya dönecek. İstese de, istemese de... Ve sen de o güne kadar her zaman yapman gerektiği gibi ağzını kapalı tutacaksın."
Haldun elini kadının çenesinden sertçe çekti. Süreyya koltuğa geri savrulurken, Haldun ceketini alıp çalışma odasına yöneldi. Kapıyı arkasından çarptığında, Süreyya salonda o cam kırıklarının arasında yapayalnız kaldı.
Kendi ellerine, o pürüzsüz ama artık hiçbir şeyi tutamayan ellerine baktı. Vera’nın kütüphanede bulduğu o rehber, aslında bu evin temeline yerleştirilmiş bir dinamitti. Ve Süreyya, o fitilin ateşlendiğini biliyordu. Durdurmak için ne gücü vardı ne de hakkı. Sadece ağlayamadığı o sessiz karanlıkta, Vera’nın kaçıp kurtulmasını diledi.
Vera, Galata’daki evine girdiğinde kapıyı sadece kilitlemedi; sanki tüm dünyayı, özellikle de az önce kaçtığı o ruhsal hapishaneyi dışarıda bırakmak istercesine arkasından sürgüledi. Montunu bile çıkarmadan, karanlık salonun ortasındaki eski kadife koltuğa bıraktı kendini. Sokak lambasının buğulu ışığı, yerdeki kitap kulelerinin gölgelerini duvara devasa birer canavar gibi yansıtıyordu.
Biraz zaman sonra kalkarak önündeki sehpaya, titreyen elleriyle demlediği kahvesini koydu. Kahvenin dumanı, plağından geriye kalan o ritmik, rahatsız edici cızırtıya karışıyordu. Vera, oturduğu koltukta bakışlarını boşluğa dikmiş, zihninin içinde yankılanan binlerce sorunun altında eziliyordu.
"Neden?" diye mırıldandı.
Eğer annesi Süreyya, babasını o Fikret denilen adamla aldattıysa, Haldun’un o bitmek bilmeyen öfkesinin sebebi bu muydu? Annem, bu günahın ağırlığı altında mı ezilmişti yıllarca? O kadar pasif, o kadar hayalet gibi oluşu, Haldun’un bu sırrı elinde bir kırbaç gibi kullanmasından mıydı?
Düşünceler birbirini kovalarken Vera, 22 yıl önceki o fotoğrafı düşündü. Fikret, Vera’nın üç yaşındaki haline sahipse, Haldun bu ihaneti neden ancak o zaman fark etmişti? Yoksa Fikret bir hırsız değil miydi? Mektuplarda Haldun’u "hırsızlık" ile suçlaması mantıksız geliyordu. Bir adamın karısıyla birlikte olmak asıl hırsızlık değil miydi? Ama o mektuptaki ses... O ses bir hırsıza değil, canı yanmış, adaleti arayan birine ait gibiydi. Hisler her zaman doğru değildi gerçi.
Peki ya Karan?
Hayatına bir meteor gibi düşen o adam... Bir anda nasıl olmuştu da onun en büyük sırrına ortak olmuştu? Karan kimdi? Neden o kutuyu imha etmemişti? Neden bir yabancının hayatını tamir etmek için kendi güvenliğini riske atıyordu? "Güvenmeyi seçersen yanında olurum," demişti. Ama Vera, güvenin ne kadar pahalı bir şey olduğunu o akşam yemeğinde bir kez daha anlamıştı. Karan’ın bu işten çıkarı ne olabilirdi? Yoksa babasının gönderdiği bir başka oyunun parçası mıydı?
Haldun’un planlarını düşündükçe midesine kramplar giriyordu. Biliyordu; babası onu sadece "kızı" olduğu için o evde istemiyordu. Vera, bir pazarlık konusuydu. Avukat Cihan’la yapılacak o kirli iş birliğinin, büyüyecek olan şirketin teminatıydı.
Zihni, Cihan’ın o soğuk ve yapışkan bakışlarını hatırlattı. Babasının yanında kaldığı dönemlerde, Haldun’un odada olmadığı o kısa anlarda Cihan’ın yaptığı imalı konuşmalar, elini omuzuna koyduğundaki o iğrenç baskı, bir "şaka" maskesi altına gizlenmiş sarkıntılıklar... Babası bunları görüyor ama görmezden geliyordu. Çünkü Cihan, Haldun için bir damattan ziyade, her türlü hukuksuzluğun üzerini örten bir kalkan demekti. Eğer o eve geri dönerse, Cihan’ın o cesareti daha da artacaktı. Haldun, kızını bir kurban gibi Cihan’ın önüne atmaya çoktan hazırdı.
Vera, kahvesinden bir yudum aldı ama bardağın çoktan buz kestiğini fark etti. Avuç içindeki o hilal şeklindeki iz sızladı. O iz, belki de bu karmaşanın tek gerçek parçasıydı.
Karan’ın bakışlarını hatırladı. O yorgun, kanlanmış ama Vera’nın acısını paylaşıyormuş gibi bakan gözleri... Belki de tek şansı oydu. Ya o yabancıya tutunacaktı ya da Cihan ve Haldun’un kurduğu o dipsiz kuyuda boğulacaktı. Bir an kendine kızdı; nasıl bu kadar güçsüzleşmiş ve yorulmuştu, nasıl kendi başının çaresine bakamıyordu?
Vera’nın göz kapakları, Nişantaşı’ndan Galata’ya taşıdığı o ağır yükün etkisiyle ağırlaşmaya başladı. Koltuğun kenarına hafifçe kaydı, battaniyesine sarıldı. Dışarıdaki yağmur, sanki tüm bu yalanları yıkayıp götürmek istiyormuş gibi camı yumrukluyordu.
Zihni yavaş yavaş karanlığa teslim olurken, son bir düşünce kalbinde asılı kaldı: "Sabah olduğunda, Karan bir şeyler öğrenmiş olacak..."
Kahvesi sehpada, plağının iğnesi boşlukta, Vera ise kâbuslar ve gerçekler arasındaki o ince çizgide uyuya kaldı.
Bölüm etkileşimi
