22. bölüm / 23
Şah ve Piyonlar22
Bölümler 23Şu an: 22
- 1 12.792 kelime
- 2 22.076 kelime
- 3 32.271 kelime
- 4 43.905 kelime
- 5 54.174 kelime
- 6 64.121 kelime
- 7 76.898 kelime
- 8 810.261 kelime
- 9 98.906 kelime
- 10 108.191 kelime
- 11 117.505 kelime
- 12 126.485 kelime
- 13 134.743 kelime
- 14 143.341 kelime
- 15 155.762 kelime
- 16 164.108 kelime
- 17 174.787 kelime
- 18 184.338 kelime
- 19 195.418 kelime
- 20 20-SEZON FİNALİ8.173 kelime
- 21 2111.809 kelime
- 22 229.703 kelime · Okuduğun bölüm
- 23 234.596 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
4 TEMMUZ 2026
Ecevit Toprak
Şunu anlamıştım artık on sekiz yıllık hayatımda. İnsan büyüyünce ona gösterilen sevgi daha da azalıyormuş. Bana olan sevgi azalmamıştı. Hiç sevgi görmemiştim. Bu yüzden bu ne azalma, ne de çoğalma diyebilirdim.
Ben öksüz ve yetim, Ecevit Toprak.
Doğduğumdan beri çürük duvarlı, yaklaşık otuz kişiyi aşkın bir odada büyümüştüm. O odanın kaç kişinin nefesine, kaç kişinin sessizce döktüğü gözyaşına şahit olduğunu bilmiyordum.
Sabahları uyandığımda üzerime çekilmiş bir battaniye değil, başkalarının yarım bıraktığı hayatlar olurdu.
Bir çocuğun sahip olması gereken şeyleri hiç istemedim aslında. Birinin saçımı okşamasını, doğum günümü hatırlamasını, gece korktuğumda yanımda oturmasını... Bunların nasıl bir his olduğunu bile bilmediğim için yokluklarını da uzun zaman fark etmedim.
Sonra büyüdüm.
Büyümek dedikleri şey, insanın boyunun uzamasından çok, bazı gerçekleri fark etmesiymiş. Ben de büyüdükçe anladım; bazı çocuklar annelerinin sesini ezbere bilir, ben ise annemin sesini hatırlayabilmek için zihnimin boşluklarını yokluyordum. Bazıları babasının elini tutarak karşıdan karşıya geçerdi, ben ise kendi elimden kendim tutmayı öğrenmiştim.
Kimse bana yalnızlığın adını öğretmedi.
Ben onu yaşayarak öğrendim.
Bazen kendime kızardım. Neden herkes gibi olamadığımı, neden küçücük bir iyiliği günlerce unutamadığımı, neden biri bana güzel bir söz söylediğinde onu gece boyunca düşünüp durduğumu anlamazdım. Sonra fark ettim. Ben sevgiye alışık değildim. Bana verilen en küçük şey bile kocaman geliyordu çünkü hayatım boyunca çoğu şeyi istemeye bile hakkım olmadığını sanarak büyümüştüm.
Acılarımın çoğunun bir adı yoktu. Kimi sabahları aç uyanmaktı, kimi geceleri kimseye belli etmeden ağlamaktı. Kimi bayramlarda herkes ailesinin yanına giderken o odada kalıp duvara bakmaktı. Ben acıya alışmadım aslında. Sadece acıdığım yerleri kimse görmesin diye üzerlerini kapatmayı öğrendim.
Ama hayat bana ait olmayı değil, ayakta kalmayı öğretmişti.
Hem de kimsenin elinden tutmadığı bir çocuğun öğrenebileceği kadar acı bir şekilde.
Sonra küçücük gösterilen sevgi bile yalanmış. Beni ilk defa birisi sevdi zannetmiştim. Ama koca bir yalandı. Her güler yüzlülüğü inanmamalıymışım. Ona kendimi açmıştım. Onu sevmiştim.
İlk defa biri gözlerimin içine bakarken orada gerçekten bana ait bir şey olduğunu düşünmüştüm. Yanılmışım. Koca bir yalandı. Meğer onun için ben, canı sıkıldığında oyalanacağı birinden fazlası değilmişim. Söylediği güzel sözlerin, attığı gülüşlerin, yanımda geçirdiği saatlerin hiçbir anlamı yokmuş. Ben her birini kalbimde saklarken o, ertesi gün hatırlamaya bile değmeyecek kadar kolay unutmuş.
Hayatımda kimseye anlatmadığım şeyleri anlatmıştım. Çocukluğumu, yetimhanenin soğuk duvarlarını, geceleri içime çöken o kocaman yalnızlığı... Kimseye göstermediğim tarafımı ona göstermiştim. Çünkü ilk defa biri beni olduğum hâlimle görmek istiyor sanmıştım.
İlk defa birinin yanında eksiklerimi saklamak zorunda olmadığımı düşünmüştüm. Belki de hayatımda ilk defa birine bu kadar inanmıştım.
Meğer bazı insanlar, başkasının yaralarını merak ederken onları iyileştirmek için değil, nereden kanadığını görmek için sorarmış.
Ben bunu çok geç öğrendim.
O gün sadece bir kızın beni sevmediğini öğrenmedim. Bir daha birinin gülüşüne kolayca inanamayacağımı da öğrendim. Çünkü insan bir kere kandırılınca, sonrasında karşısındaki gerçekten iyi olsa bile içinde hep küçük bir ses konuşmaya devam ediyor. 'Ya bu da yalan ise?' diye. Benim içimde o ses, ondan sonra hiç susmadı.
Belki de en acısı, beni kandırması değildi. En acısı, benim gerçekten inanmış olmamdı.
Çünkü ben sevgiyi bilmiyordum. Bana uzatılan sıcak eli, hayatım boyunca aradığım el sanmıştım. Meğer bazı eller tutmak için değil, bırakırken ne kadar acıtacağını bilmeden uzanıyormuş.
Yine yetimhanenin bahçesindeydim. Benim yuvam burasıydı. Arka tarafındaki her zaman canım sıkıldığında, nefes alamadığımda oturduğum kaldırımdaydım. Reşittim, gidebilirdim yetimhaneden. Ama nereye gidecektim?
Benim bir evim yoktu.
İki omuzumda da ayrı ayrı iki el hissettim. Bakmadım, kimlerin geldiğini biliyordum. İkisi de yanıma oturdu. Birisi sağ, diğeri de sol tarafımdaydı.
İkiz kardeşler, Emre ve Emir.
Emre cebinden sigarayı çıkardı. Emir'de yakmak için çakmağı ona uzattı. Emir bir tane de yakıp bana uzattı. Bir şey demeden aldım. İşaret ve orta parmağımın arasında tuttum.
Sigaradan nefret ederdim. Ama şimdi bağımlısı olmuştum.
İçime çekip dumanı bıraktım.
Emir yanımda sessizce oturuyor, Emre ise karşıdaki duvara bakıyordu. Üçümüzün arasında garip bir sessizlik vardı. Öylece oturup hiçbir şey konuşmadan saatler geçirebilirdik.
Emre artık buraya ait değildi. On beş yaşındayken varlıklı bir aile onu buradan alıp götürmüştü.
Emir ise hâlâ benimle aynı odada uyanıyor, aynı yemekhanede yemek yiyor, aynı duvarların arasında büyüyordu. Aynı kanı taşıyan iki kardeş, birbirinden tamamen farklı iki hayata savrulmuştu.
En garip olanıysa, okulda kimsenin bunu bilmemesiydi.
Herkes Emre ile Emir'in sadece birbirine benzeyen iki arkadaş olduğunu sanıyordu. Aynı sınıfta, aynı sırada, aynı masada oturuyorduk. İnsanların yanında kardeşliklerinden hiç söz etmiyorlardı.
Bazen Emre'nin Emir'e bakışında, söyleyemediği onlarca cümle görürdüm. Emir'in de ona bakarken gözlerini kaçırmasında, aralarındaki mesafenin yalnızca birkaç kilometreden ibaret olmadığını anlardım.
Çünkü bazı kardeşler aynı evde büyürdü. Onlar ise aynı kanı taşıyıp iki ayrı hayata büyümek zorunda kalmışlardı.
"Neden geldin?" Sigarayı baş ve işaret parmağımla tuttum. Bu sorumun kime olduğu açıkça belliydi. Ona hiçbir zaman kırgın olmadım. O da isteyerek gitmemişti buradan. Hangi on beş yaşındaki çocuk doğru kararlar verebilirdi ki?
"Kardeşlerimin yanına geldim," Biz üç kardeştik. Ben ve ikizler. Kardeştik. Bunun aynı kandan gelip gelmemekle bir ilgisi yoktu. Kardeşlik bazen aynı anneden doğmak değildi; aynı sofrada aç kalmak, aynı duvarlara bakarak büyümek, aynı gecelerde sessizce uyumaya çalışmaktı. Birbirinin yarasını bilmekti. Kimsenin görmediği hâlini görmekti.
O gün onu götüren arabayı hâlâ hatırlıyordum. Yetimhanenin önünde durmuş, camın arkasından bize bakmıştı. Emir hiçbir şey söylememişti. Ben de söyleyememiştim.
Çünkü bazı vedalar insanın boğazına düğümlenir ve ne kadar uğraşırsan uğraş, tek bir kelimeye dönüşmez.
Emre'nin şansı yaver gitmişti. En azından herkes öyle düşünüyordu. Zengin bir aile tarafından evlat edinilmişti. Güzel bir evde büyümüştü. Kendi odası, kendi yatağı, kendi ailesi olmuştu. Emir'le benimse değişen hiçbir şey olmamıştı. Aynı oda, aynı yataklar, aynı yemek sırası, aynı duvarlar...
Ama Emre hiçbir zaman bizi unutmadı.
Ne zaman okuldan sonra buraya gelse, önce Emir'i arardı. Sonra beni. Bazen saatlerce otururduk burada. Bazen konuşurduk, bazen de hiçbir şey söylemezdik. Çünkü üçümüzün de bildiği bir şey vardı; birbirimizin yanında susmak bile yeterdi.
"Özledim," dedi Emre. Başımı ona çevirdim. Gözlerinde alıştığım o eski çocuğu gördüm. Parası, ailesi, değişen hayatı ne kadar farklı olursa olsun, o gözlerin içinde hâlâ küçük Emre vardı.
"Biz de seni özledik."
Bunu söylerken sesim istemeden çatladı. Emre bana baktı, sonra gözlerini kaçırdı. Cebinden bir sigara daha çıkardı ve yaktı. "Kardeşimin derdini dinlemek istiyorum."
Emre'nin sesi sakindi. Sanki biraz önce söylediği şey dünyanın en normal cümlesiydi. Oysa benim için değildi. Birinin derdimi merak etmesi bile alışık olduğum bir şey değildi.
Emir, yan tarafımda hafifçe kıpırdandı. Belli ki ne hakkında konuşacağımızı biliyordu. Zaten bilmemesi mümkün değildi. Selma'yı o da tanıyordu. Aynı okulda, aynı sınıfta yıllardır beraber olduğumuz için Emre de onu biliyordu. Hatta Selma'nın bana nasıl baktığını, benim ona nasıl baktığımı bizden önce fark edenlerden biri bile oydu.
"Ne derdin var?" diye sordu Emre.
Sigarayı dudaklarımın arasına götürmeden önce kısa bir süre elimde tuttum. Cevabı biliyordum. İki kelimeydi aslında.
Selma gitti.
Ama insanın canını yakan şey, iki kelimeye sığmıyordu.
"Selma." Adını söylediğim anda Emir'in bakışları yere indi. Emre ise yüzüme baktı. Hiçbir şey söylemedi.
"Ne oldu?" diye sordu bir süre sonra.
"Hiç."
Emre kaşlarını çattı. "Hiçbir şey olmadıysa neden buradasın?"
Haklıydı.
Çünkü ben ne zaman içimde taşıyamadığım bir şey olsa buraya gelirdim. "Ben onu sevmiştim," dedim sonunda. Sesim o kadar kısık çıkmıştı ki, söylediklerimi kendim bile zor duydum.
Emre sigarasından bir nefes çekti.
"Selma'yı mı?" Başımı salladım.
"Sevdiğini sanmıştım," diye düzelttim.
Emir derin bir nefes verdi. Sanki bu cümleyi daha önce defalarca kendi içinde kurmuştu.
"Ne yaptı?" diye sordu Emre.
Acı bir gülümseme yerleşti yüzüme.
"Hiçbir şey yapmadı. Sorun da bu zaten."
İkisi de bana baktı. "Ben onun bana baktığında gerçekten beni gördüğünü sanmıştım." Sesim gittikçe kısıldı. "Yanıma gelip saçma sapan şeyler anlatmasını, ders çıkışında benimle yürümesini, kimse yokken elimi tutmasını... Bunların hepsini bir anlamı var sandım." Bir an sustum.
"Geçen ay sınıfta herkes varken bana 'senin yanında kendimi güvende hissediyorum' demişti. Hatırlıyorum. O cümleyi günlerce düşündüm. Çünkü hayatımda ilk defa biri bana, benim yanında kendini iyi hissettiğini söylemişti."
Emre'nin çenesi gerildi. "Sonra?"
"Sonra bir gün arkadaşlarının yanında beni gördü. Gülmeye başladılar."
Emir başını kaldırdı. "Ne demek istiyorsun?"
"Meğer benimle çıkması bir iddiaymış."
Sessizlik çöktü.
Sigarayı parmaklarımın arasında çevirdim. Artık içmiyordum bile.
"Arkadaşlarıyla konuşurken duydum. Beni ne kadar sürede kendine bağlayabileceğini merak etmişler. Ben de..." Gülümsedim ama o gülümsemenin içinde zerre mutluluk yoktu. "Ben de gerçekten sevdiğini sandım." Emre başını öne eğdi.
"Selma bunu biliyor muydu?"
"Neyi?"
"Senin gerçekten sevdiğini."
Cevap vermedim. Çünkü biliyordu.
Bana her baktığında anlıyordu. Ona verdiğim küçük notlardan, beklediğim mesajlardan, ders çıkışında yanında yürümek için uzattığım adımdan...
Biliyordu.
Yine de devam etmişti.
Hatta son gün, yanıma gelip hiçbir şey olmamış gibi gülümsemişti.
"Bugün de benimle gelir misin?" demişti. Ben de gitmiştim.
Çünkü insan, sevildiğine inandığı kişinin kendisini kandırabileceğini düşünmüyordu.
Sonradan öğrendim ki o gün arkadaşlarıyla konuşurken benim için, "Hâlâ inanıyor," demiş.
İşte o cümle kaldı içimde.
Selma'nın beni sevmediğini öğrendiğimde değil, benim hâlâ ona inandığımı başkalarının önünde eğlence konusu yaptığını duyduğumda kırıldım.
Emre elini omzuma koydu. "Sen aptal değilsin, Ecevit." Başımı kaldırmadım.
"Öyle hissettiriyor."
"Hayır," dedi Emir bu kez. "Sen sadece ilk defa birinin seni gerçekten seçtiğine inandın." Gözlerimi kapattım.
Belki de bütün mesele buydu.
Ben Selma'yı kaybetmemiştim.
Hiç sahip olmadığım bir sevgiyi kaybettiğimi sanmıştım.
♟️
Asya Çelebi
Aşırı agresiftim.
Sebebi ise tek heceyle Tan'dı.
Bir adam bu kadar mı gıcık olur yahu? Ben nedersem o tersini yapmayı seviyordu. Sabahın köründe telefonum susmamıştı. Bunun yüzünden bir de iki abimden de azar yemiştim. Üçümüzde büyük bir odada kalıyorduk maalesef.
Dışarıda da, evde de huzur yoktu.
Durmadan arıyordu. Vaha abim de nöbetten geldiği için sinirli ve uykusuzdu. Ne kadar reddetsem de sonunda canım abilerim uyanmış ve telefonu sinirle almışlardı. Ve bunun sonunda tahmin ettiğiniz gibi Tan yazısını görünce bütün uykuları kaçmıştı.
Kıskanç abi modunu açmış ve beni saatlerce sorguya almışlardı. Ellerinden babam sayesinde kurtulmuştum. En son dayanamayıp odadan kaçmış babamın yanına sokulmuştum.
Babam beni kolunun altına alıp, "Kızımdan uzak durun yoksa kendinizi kapının dışında bulursunuz, sıpalar." Demiş ve onları benden uzak tutmuştu. Onun hemen yanağından öpüp rahatça kahvaltı hazırlamaya yardım etmiştim. Abimin sinirle ve sen görürsün adlı bakışlarıyla kahvaltı etmiştik.
Babamın erkenden davaları olduğu için çıkmıştı. Evde ben ve iki canavarlar kalmıştım. Vaha abim kahvaltıyı uyuklayarak yaptığı için bana sataşmadan uyumaya çıkmıştı. Ben ve Tufan abim kalmıştık masada. O çayının son demlerini içiyordu. Ben de yavaştan kahvaltılıkları dolaba yerleştirmeye başladım.
Abim sessizdi. Arada bana baktığını biliyordum. Daha fazla dayanamayıp onun karşısına oturdum. "Çıkar ağzındaki baklayı, abi," Yakalandığını anlayınca bakışlarını kaçırdı. "İşim gücüm var abi hadi."
Kaşlarını çattı. "Ne işin var?"
"Of abi, hadi."
Elini ensesine attı. Sonra yerinde duramıyormuş gibi bakışlarını gözlerime kaldırdı. "Gerçekten sevgilin mi var?" Ha? Yarım saattir bunu mu söylemeye çalışıyordu? Ah abi, ah.
Dayanamayıp kahkahayı bastım. Ne kadar da komikti abim ya. Elimi gülmekten ağrıyan karnıma götürdüm. Abim değişik değişik bana baktı. "Ne gülüyorsun kızım? Var mı yok mu?"
Gülüşümü bastırmaya çalışarak başımı iki yana salladım. "Yok."
"Yalan söyleme."
"Yalan söylemiyorum."
Abim birkaç saniye yüzüme baktı. Sanki gözlerimin içine bakarak gerçeği bulabileceğini sanıyordu. Sonra çayından bir yudum aldı ve bardağı masaya bıraktı. "Tan kim o zaman?"
İçimden bir of çektim.
"Abi..."
"Efendim?"
"Çocuk."
"Ne çocuğu?"
"İnsan çocuğu."
Kaşlarını çatıp bana baktı. "Abinim ben senin," Ciddi olmaya çalıştı. "Dalga geçme benle."
Gözlerimi devirdim. "Sevgilim değil," dedim geçiştirerek. Kalkıp bulaşık makinesini boşaltmaya koyuldum. En sevmediğim şeydi! Bare yıkıyordu, yerleştirseydide. Aldığım tabağı ikinci üst dolaba koydum.
"Tanışalım şu çocukla,"
Sizle tanıştırırsam, sonra çocuğun yüzünü göremem." Çünkü abimler sanki insan öldürecekmiş gibi bir tipe girip sorguya alıyorlardı. Sınıftan Bora ile birlikte kütüphaneye proje yapmaya gideceğimiz zamanda Bora nezaketle beni kapıdan alacağını söylemişti. Abimlerde gizlice benim konuşmalarımı dinlemiş peşimden gelmişlerdi.
Tufan abim bir asker olduğu için zaten aşırı katıydı. Mesleği de onun yüzünü ayrı şey katıyordu. Karanlıkta onu görseniz götünüz üç buçuk atardı yani. Saçları üçe vurulmuş, kaşındaki izle serseriydi. Eh, yakışıklıydıda tabii ki.
Sonra Bora'yı arabadan indirip kenara çekmişlerdi. Bir kimlik numarasını sormamışlardı. Bora da o gün çok korkmuş ve benle projeden sonra konuşmamaya çalışmıştı. Ah, neler yaşamıştı çocuk.
"Şu korkak piçleri bırak," Elimdeki tabak havada kaldı. Gözlerimi devirdim, tabağı yerine koyup bulaşık makinesine uzandım. "Hem ne var yani? Çocukların suçu yok. Siz gidip çocuğu köşeye sıkıştırıyorsunuz."
"Çocuğun suçu yokmuş."
"Yok."
"Bizi görünce arabadan inmiyordu."
"Çünkü korkuttunuz!"
"Demek korktu."
"Evet, çünkü normal bir insan gibi davranmadınız." Abim sandalyesini geriye itti. "Ben gayet normal davrandım." Ona dönüp baktım.
"Abi, sen çocuğa 'niyetin ne?' diye sordun."
"Ee?"
"Sonra 'kız kardeşimle neden konuşuyorsun?' dedin."
"Ee?"
"Sonra da 'bir daha görürsem' diye başlayan bir cümle kurdun."
Omuz silkti. "Hatırlamıyorum."
"Ben hatırlıyorum."
"Demek ki önemli değilmiş."
Elimdeki tabağı tezgâha bıraktım. "Sizin yüzünüzden çocuk hâlâ beni görünce yolunu değiştiriyor."
Abim birkaç saniye sustu. Sonra çay bardağını eline alıp son yudumunu içti.
"İyi çocuk mu bari?"
Kaşlarımı çattım.
"Kim?"
"Tan."
"Ne bileyim abi?"
Abimin kaşları çatılmaktan resmen birleşecekti. Erkenden yaşlanıyordu canım abim. "Kızım sen çocukla konuşmuyorsan neden seni arıyor?" Çok zekiydi abim. Abimi satıyorum kısaca bilgileri;
Yaş: 30.
Boy: 1.98.
Meslek: Üsteğmen.
Medeni durum: Bekar.
Çok naziktir. Onu sinirlendirirseniz sinirlenir. Yemek seçimi yapmaz. Ne olursa olsun yer. Hatta taş bile yer. Yaşının otuz olduğuna bakmayın taş gibidir. Sadece tek sıkıntı mağarada yaşaması. Ama dert etmeyin, ısırmaz.
PARA KONUSUNDA İNDİRİM YAPILIR!
"Ne düşünüyorsun o zehir kafanın içinde?"
"Seni satmayı düşünüyorum, ne kadar istersin?"
Abim hemen sandalyeden kalktığı gibi mutfaktan koşa koşa banyoya girip kapıyı kilitledim. Anında abim kapıya dayandı. "Aç şu kapıyı Asya!"
"Açmıyorum!" diye bağırdım kapının arkasından gülerek. "Bedava bile almazlar seni, baksana adamsın ama sırf mağaradan yeni çıkmış gibi trip atıyorsun!"
Kapıya vurulan sert bir yumruk sesi yankılandı. "Sen gününü göreceksin Asya! Bir çık oradan, o telefonunu da Tan'ı da o banyoya gömeceğim!"
Abimin tehditleri banyoyu inletirken dayanamayıp sesli bir şekilde güldüm. Tufan abim sinirlendiğinde böyle laflar ederdi ama asla gerçekte bir şey yapmazdı.
Telefonumu cebimden çıkarıp ekrana baktım. Tan'dan cevapsız aramalar ve bir sürü mesaj yığılmıştı bile.
Kapının arkasındaki sesler bir süre sonra kesildi. Abimin söylenerek mutfağa geri döndüğünü tahmin edebiliyordum. Derin bir nefes alıp kapının kilidini yavaşça çevirdim. Kafamı uzatıp koridora baktım, kimsecikler yoktu. Parmak ucunda yürüyerek mutfağa doğru süzüldüm. Tufan abim sandalyesine geri oturmuş, elindeki telefonla ilgileniyordu ama yüzündeki o sinirli ifade hâlâ yerli yerindeydi.
Beni görünce başını kaldırdı, tehlikeli bir sakinlikle bana baktı. "Bitti mi kaçış maceraların?" Sırıtmamaya çalışarak ellerimi teslim olur gibi havaya kaldırdım. "Bitti, abim sakin."
Abim gözlerini devirip çay bardağına uzandı. Tam o sırada masanın üzerindeki telefonum yeniden çalmaya başladı. Ekran ışığı yandığında arayanın adı büyük harflerle parladı.
TAN.
İkimiz de aynı anda telefona baktık. Mutfağın içindeki sessizlik bir anda bıçak gibi kesildi.
Abimin kaşları anında kalktı. Zaten birleşmeye az kalan kaşları bu kez alnının ortasında düğümlendi. "Aç şu telefonu," dedi, sesi o kadar alçak ve otoriter çıkmıştı ki, askeri disiplinin mutfağa sıçradığını hissettim. "Bakalım bu sabahın köründe kardeşimi arayan bu cesur adam kimmiş."
Yutkundum. "Abi, şimdi sırası değil..."
"Aç dedim, Asya." Çaresizce telefonu masadan alıp yeşil tuşa kaydırdım ve hoparlöre aldım. Karşı taraftan hemen Tan'ın o cıvıl cıvıl sesi yükseldi.
"Günaydın güzelim! Sonunda açtın ha! Sabah sabah abinlerin kurbanı mı oldun yine, niye açmıyorsun telefonları?"
Abimin yüzündeki o taşlaşmış ifadeyi görmeliydiniz. Gözleri neredeyse yuvalarından çıkacaktı.
"Alo? Asya? Orada mısın sevgilim?"
Sevgilim mi? Kafamı kaldırıp abime baktığımda, Tufan abimin yüzündeki o damarın nasıl attığını net bir şekilde gördüm. Adam resmen kabusuydu bu tarz cümlelerin. Abim elini uzatıp telefonumu elimden kaptı ve kulağına götürdü. Yüzüne yerleştirdiği o korkunç, sinirli gülümsemeyle konuştu
"Dinliyorum koçum. Sevgilin kimmiş, bir daha söylesene?"
"Sizde kimsiniz?"
"Asya'nın abisiyim, koçum. Asıl sen kimsin?"
"Tanıştığıma memnun oldum, efendim." Kısa bir öksürük sesi duydum. Boğazını temizliyordu. "Ben de Tan, Asya'nın müstakbel sevgilisiyim..."
Mutfaktaki hava bir anda buz gibi oldu. Tufan abimin yüzündeki o kasvetli gölge, saniyeler içinde tam anlamıyla bir fırtınaya dönüştü.
Devasa boyuyla masanın başında dikilen abim, elindeki telefonu sanki biraz daha sıkarsa kırılacakmış gibi tutuyordu. Derin, tehlikeli bir nefes aldı. Gözlerinden neredeyse ateş çıkıyordu.
"Müstakbel ne?" dedi abim, dişlerinin arasından sızan o kalın ve sert ses tonuyla. "Daha adını koymadan müstakbel mi oldun koçum? Sen hayırdır, dağın başında kime meydan okuyorsun?" Karşı taraftan Tan'ın hafifçe yutkunduǧunu, o anki özgüveninin aniden buharlaştığını adeta hissedebiliyordum. "Şey... Efendim, yani kısmetse olur anlamında şey etmiştim..."
"Kısmetse olur mu?" Tufan abim alayla güldü ama bu gülüşün içinde aslanın avına bakışındaki o tehlike vardı. "Sen o kısmeti bir kapat istersen. Ayağını denk al, buraya geliyorsun değil mi? Gel bakalım, o müstakbel kelimesini yüz yüze bir tartışalım seninle. Telefon arkasından konuşmak kolay."
"Yok efendim, ne telefon arkası..." Tan'ın sesi iyice incelmişti, o rahat adamdan eser kalmamıştı. "Estağfurullah, boynumuz kılavuzunuzdan ince... Yani boynum kıldan ince."
Abim gözlerini devirip telefonu bana doğru uzattı, yüzündeki o sinirli ama bir o kadar da alaycı ifadeyle kafasını salladı. "Al şu gevezeni, yoksa bu telefonun üzerinden adama mezar kazacağım." Hemen uzanıp telefonu abimin elinden aldım. "Kapatıyorum Tan!" diye bağırdım telaşla.
"Asya, dur-"
Yüzüne kapatıp derin bir nefes verdim. O sırada Tufan abim kollarını göğsünde kavuşturmuş, yukarıdan aşağıya süzerek bana bakıyordu.
"Müstakbel ha?" dedi tek kaşını kaldırarak. "Demek ciddi ciddi başımıza bela aldık."
"Abi, çocuk alt tarafı alayla bir şey dedi, ne abarttın!" diye çıkıştım ama içten içe Tan'a da kızmıyor değildim. Resmen adamın üstüne kurbanlık koyun gibi yürümüştü.
Abim arkasını dönüp salona doğru adımlarken homurdanıyordu. "Akşam gelsin de göreyim o müstakbel özgüvenini. Ben ona göstereceğim müstakbeli..." Arkasından bakıp derin bir 'oh' çektim. Geri zekalı Tan! Ancak başımıza iş açardı zaten. Onu bir daha aramayıp mutfağı toplamaya koyuldum.
Hem kendini, hem de beni yakıyordu. Aptal çocuk! Mutfağı topladıktan sonra abimin aldığı robot süpürgeyi açtım. En iyi kurtarıcım olabilirdi gerçekten. Sağ olsun tarçınım -robot süpürge- evi mis gibi yapıyordu. Yerdeki ıvır zıvırları kaldırdım. Etrafta abimlerin bırakılmış asılmayı bekleyen hırkalarını kendi dolaplarını koymak için odaya geçtim.
Vaha abim uyuyordu. Tufan abimde odada değildi. Sessizce ses çıkarmadan askıları astıktan sonra ütü odasına girdim. Tufan abim buradaydı. Asker formalarını ve pantolonlarını ütülüyordu.
"Kolay gelsin," deyip adımladım ve abimin ütülediklerini askıya geçirdim. "Sağ ol," dediğini duydum işinin arasında. "Asya."
"Hım?"
"Birazdan askeriyeye gideceğim. Görev çıktı."
Elimdeki askı havada asılı kaldı. Ütü masasının başından gelen hafif buhar sesi odada yankılanırken, içimdeki o tanıdık, can sıkıcı sıkışma hissi göğsümün ortasına çöktü.
Abimin görev kelimesi her defasında beni aynı korkuyla tanıştırıyordu. O kocaman, dağ gibi duran adam, üzerindeki o üniformayı giydiği an benim için sadece bir Üsteğmen değil; arkasından hep dua ettiğim, her kapı çaldığında yüreğim ağzıma gelerek beklediğim abimdi. Vaha abim hastanede, nöbetlerde insan kurtarırdı. Tufan abim ise o hayatların kurulduğu sınırda, en tehlikeli yerlerde dalgalanırdı.
Yavaşça askıyı dolaba astım ve adımlarımı ütü masasına doğru yönlendirip abimin karşısında durdum. Ütüyü masaya bırakıp yüzüme baktı. Gözlerimdeki o ani değişimi, rengimin solduğunu anında fark etmişti.
"Yine mi?" dedim, sesim istem dışı titrerken. "Daha yeni geldin abi. Kaç gün oldu ki şurada evde olduğun?"
Tufan abim derin bir nefes aldı.
Ütü masasının kenarına yaslanıp kollarını göğsünde kavuşturdu. "Aniden çıktı, güzelim. Biliyorsun, bizim işin saati saniyesi olmuyor."
"Biliyorum," dedim gözlerimi kaçırarak. Ellerimle oynamaya başladım. "Ama... Korkuyorum işte. Sen her gittiğinde evdeki o sessizlik bana batıyor, abi. Ya bir şey olursa? Ya bir daha..." Cümleyi tamamlayamadım. Boğazıma düğümlenen o zehirli tat, nefes almamı zorlaştırdı.
Abim iki uzun adımla önüme geldi. Uzun boyuyla önümde hafifçe eğilip iri ellerini omuzlarıma yerleştirdi. Şimdi sadece kardeşini korumaya çalışan bir abinin o şefkatli, sıcak bakışı vardı.
"Hey," dedi kalın ama yumuşak bir sesle. "Bana bak." Başımı kaldırıverdim.
"Ben Tufan," dedi, kendine has o güven veren tonuyla. "Öyle kolay kolay sırtımı yere getirtmezler, biliyorsun. Kaç defa söyledim, bu orduya beni alt edecek adamı henüz almadılar."
"Dalga geçme abi," dedim, sesim ağlamaklı çıkarken. "Ciddi bir şey söylüyorum. Her haber izlediğimde, dışarıda bir şeyler olduğunda aklım çıkıyor."
Abim başını salladı, derin bir iç çekti. Alnını alnıma hafifçe yasladı. "Biliyorum, minik kuşum. Korktuğunu da biliyorum, aklının bende kaldığını da. Ama bu benim hayatım, benim mesleğim. Ve arkamda senin gibi, Vaha gibi arkamdan dualarını esirgemeyenler varken bana hiçbir şey olmaz."
Gözümden bir damla yaş süzülüp yanağıma düştüğünde, abimin baş parmağı anında o yaş silip attı.
"Hem," dedi hafifçe sırıtarak havayı yumuşatmaya çalışarak. "Daha o Tan bozuntusunu kapının önüne koyacağım, daha Vaha'nın düğününde halay çekeceğim. O kadar kolay mı benden kurtulmak?"
Dayanamayıp sulu gözlerimle güldüm ve kollarımı beline dolayıp yüzümü geniş göğsüne gömdüm. "Gitme kal, diyemem biliyorum ama... Çok dikkat et kendine, abi." Tufan abim kollarını sıkıca etrafıma sardı, beni kendine mühürler gibi sarıp saçlarımın tepesine uzun bir öpücük kondurdu. "Ederim, güzelim. Ederim."
Birkaç saniye o şekilde kaldık. Geriye sadece bu ev, bu koca adam ve içimdeki o sönmeyen veda acısı kalmıştı. Ayrıldığımızda abim yüzüme son bir kez baktı, güven veren o baş hareketini yaptı. "Ben şimdi hazırlanıp çıkıyorum. Akşam o Tan buraya gelecek mi?"
Gözyaşlarımı elimle silip burnumu çektim. "Gelecek." Abimin yüzünde tehlikeli ama bu sefer biraz daha kabullenmiş bir sırıtış belirdi. "İyi bari. Akşam o müstakbel sevgilini nasıl sorguya çekeceğimi planlamak için yeterince vaktim var demektir." Gözlerimi devirdim ama içimdeki o korkunun bulutu biraz olsun dağılmıştı.
Abim ütüye devam etmiş, ben de odama geçmiştim. Aslında tahmin ettiğiniz gibi odamız abimlerler komple birleşik değildi. Odamız bir salon ve mutfağın birleşimi kadar büyüktü. Benim kısmımla abimlerin kısmında çekilmiş kolon gibi duvar vardı. Bu konuda biraz daha rahattım. Akşam yedi gibi Tan beni almaya gelecekti. Burdan sonra ise Ecevitlerin yanına yani yetimhaneye geçecektik.
Aslında Yedi Temmuz gecesi için olan yapacaktık ama planımızı Atlas çok önceden haber vererek bozmuştu. Her Yedi Temmuz gecesi Tan'ın dayısının mekanına gider, Atlas'ın doğum gününü kutlardık. Bu tarihe bir kişi daha katılmıştı. Çok bağlandım arkadaşım Afet. Çok buluşamasakta bende yeri ayrıydı.
Hem kafasını bu yaşananlardan dağıtmış olurdu. Ama Atlas'ın fikri başkaydı. Atlas bir gece önce Afet ve kardeşi ile kendi dağ evine gideceğini söylemişti. Ve o gece bizi çağırıp gizlice yardımda bulunup hazırlık yapacağına da deyinmişti. Biz o gün hiçbir şey konuşmayacaktık doğum günü hakkında. Biz hediyelerimizi gece kendi odasına bırakacaktık.
♟️
7 TEMMUZ 2026
Afet İzgi
Bu tarihte, bugünde içimde bir karanlık bulut oluşurdu.
O karanlık yıllar sonra kaybolmuştu. Bir yandan ise kalbimi vicdan azabı sarmıştı. Hakkım değilmiş gibi hissediyordum. Sen mutlu olamazsın, hakkın değil diyordu.
Benim şuan abimin yanında olmam gerekiyordu. Onu ziyaret etmem gerekirdi ama ben burada gülüyordum.
Gülmek, eğlenmek abimin hakkıydı.
Hayır.
Bunlar benimde hakkımdı.
Belki bunu kendime söylemek bile yıllarımı almıştı. Mutlu olduğum her anın ardından içimde bir yer, bana suç işlemişim gibi davranıyordu. Sanki yüzümdeki gülümseme, abimin eksilen günlerinden çalınmıştı.
Ama değildi.
Benim gülmem, onun acısını küçültmüyordu. Benim eğlenmem, onu unutmak anlamına gelmiyordu.
Onu seviyordum.
Hem de içimde taşıdığım bütün o ağır duygulara rağmen. Fakat onu sevmek, kendimden vazgeçmem gerektiği anlamına gelmiyordu. Başımı hafifçe eğip derin bir nefes aldım. İçimdeki o karanlık bulut hâlâ vardı. Belki tamamen gitmeyecekti. Ama artık o bulutun altında yaşamayacaktım.
Abimin hakkı olan mutluluğu kendimden esirgemek, ona geri hiçbir şey vermeyecekti. Ve belki de ilk defa bunu kabullenebiliyordum. Ben burada gülebilirdim.
Hem onu özleyip hem gülebilirdim.
Hem vicdanım sızlayıp hem mutlu olabilirdim.
Çünkü hayat, kaybettiklerimizin ardından bizim için de durmak zorunda değildi. Ben yaşamaya devam ederken onu unutmuş olmayacaktım.
Sadece onun yokluğuyla yaşamayı öğreniyor olacaktım.
"Yine nerelere daldın, yavrum?" Atlas'ın göğsüne başımı koymuş, onun sakin kalp atışlarını dinleyerek karşımdaki karanlığa bürünmüş denizi izliyordum.
Bir an cevap vermedim. Çünkü ne zaman böyle düşüncelere dalsam, söyleyecek bir şey bulamıyordum. İçimde o kadar çok cümle vardı ki hiçbirini dışarı çıkaramıyordum. "Hiçbir yere." Sesim, düşündüğümden daha kısık çıkmıştı.
Atlas başını hafifçe eğip bana baktı. Onun bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Israr etmedi. Belki de söylemek istemediğimi anlamıştı.
Birkaç saniye sonra saçlarımı okşadı.
"Bana yalan söylemeyi ne zaman bırakacaksın?"
İstemeden gülümsedim.
"Sen de her şeyi anlamayı ne zaman bırakacaksın?"
"Bilmiyorum." Dudaklarının kenarı kıvrıldı. "Ama seni anlamaktan vazgeçmeye pek niyetim yok."
Gözlerimi yeniden denize çevirdim. Karanlık nemli hava gölün üzerine düşmüştü. Yansımalarımızı görebiliyorduk. Yarı oturur haldeydik.
Birkaç dakika önce mutlulukla pastayı yemiştik. Sonra onunla bana aldığı hediyeyi açmıştık. Aslında söylediğine göre hediye tam olarak bu değilmiş. Hediyesi ise örümcek adam tasarımlı uzun kollu bir buluzdu. Aynısının siyahından kendine almıştı.
Bunları almasının sebebi kostüm partisine davetli olmamızdı. Her çiftin bulunduğu bir partiydi. Asıl hediyesini başka zaman vereceğini söylemişti. Benim derdim hediye değildi zaten. Kendisinin varlığı benim için yeterdi.
Ona hediye verecektim.
Onunda doğum günüydü, bugün. Onun bu yaptıkları için bir hediye az bile gelirdi. Ona ne vereceğimi biliyordum. Benim için büyük anlam taşıyan bir şey verecektim. Herkes için çok basit ve sıradan olabilirdi. Kafamı Atlas'ın göğsünden kaldırdım. Atlas'ın eli belimdeydi.
"Ne oldu?" Başımı iki yana salladım. "Bir şey olmadı," Elimi madalyonlu kolyemin arka kısmına götürdüm. Saçlarımı omzumun bir tarafına topladım. Kolyenin ucunu açıp avucuma bıraktım.
Kolyem, yıllardır boynumda taşıdığım küçük bir kalp şeklindeki madalyondan ibaretti. Gümüş rengindeydi ama zamanla parlaklığını biraz kaybetmiş, kenarlarında hafif bir eskitme oluşmuştu. Üzerindeki en belirgin detay ise kalbin ortasından geçen ince bir kalp ritmi çizgisiydi.
Çizgi bir uçtan diğerine ilerliyor, tam ortasında küçücük bir kalbe dönüşüyordu. Madalyonun arkasında ise yalnızca benim bildiğim başka bir detay vardı.
Üç küçük kelime.
Kalbin hâlâ atıyor.
İçini açtığımda iki bölmesi ortaya çıkıyordu. Bir tarafında yıllar önce çekilmiş, kenarları hafifçe sararmış bir fotoğraf vardı. Diğer tarafı ise boştu.
Şimdilik.
Parmaklarımı fotoğrafın üzerinde gezdirdim.
Oysa benim için bundan çok daha fazlasıydı. Kalbimin durmasından korktuğum gecelerde bile boynumda taşımıştım onu.
Hastane koridorlarında,muayene odalarının önünde, kötü haberlerden sonra, iyi haberlerden sonra.
Her defasında parmaklarım farkında olmadan o küçük kalp ritmi çizgisini bulmuştu. Sanki ona dokunduğumda kendi kalbimin hâlâ yerinde olduğunu anlayabiliyordum. Madalyonu Atlas'a doğru uzattım. "Bunu hiç çıkardığımı gördün mü?" Atlas başını iki yana salladı. "Hayır."
"Çünkü benim için çok önemli."
Bakışları kolyeye indi. "Bunu kaybedersen kalbimin attığını hissedemem artık..."
Atlas'ın yüzündeki ifade bir anda değişti. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Sadece avucumdaki küçük madalyona baktı. Sonra gözlerini bana çevirdi.
"Afet..."
Gülümsedim. "Şaka yapmıyorum."
Madalyonu avucumun içinde çevirdim. Kalbin tam ortasından geçen ince çizgi, gölün üzerine düşen son ışıkla belli belirsiz parladı.
"Bunu bana ilk verdiklerinde üzerinde sadece kalp ritmi vardı. O zaman anlamını pek düşünmemiştim. Sonra..." Yutkundum. "Sonra benim için başka bir şeye dönüştü."
Atlas sessizce dinliyordu.
"Ne zaman korksam ona dokundum.
Kötü bir şey olacak diye düşündüğümde... Kalbimin beni yarı yolda bırakmasından korktuğumda..." Parmaklarım madalyonun üzerindeki çizgide gezindi. "Kendime bunun hâlâ attığını hatırlattım." Atlas'ın eli belimde biraz daha sıkılaştı.
"Şimdi ise içindeki boş yere senin fotoğrafını koymak istiyorum."
Madalyonu kapatıp ona uzattım.
"Çünkü artık kalbimin attığını hissettiğimde aklıma gelen ilk şeylerden biri sensin."
Atlas kolyeyi avucumdan aldı.
Madalyonun arkasına baktı. Parmakları, yılların izlerini taşıyan yüzeyin üzerinde yavaşça gezindi.
"Bunun yerine bana başka bir kolye verebilirdin."
"Verebilirdin." Gözlerimle onun yeşile çalan gözlerini takip ettim. "İstemedim."
"Neden?" Gözlerimi ondan ayırmadan cevap verdim. "Çünkü sana başka bir şey vermek istemedim." Bir an durdum.
"Sana benden bir parça vermek istedim."
Atlas'ın bakışları yeniden gözlerime yükseldi. Bir süre öylece birbirimize baktık. Gözlerindeki ifade değişmişti. Az önceki gülümsemesinden eser kalmamış, yerini anlamaya çalışan, biraz da kırılmış bir bakış almıştı.
"Afet,"
Sesini duyduğumda gülümsedim.
"Ne?"
"Bunu söyleme."
"Hangisini?"
"Sanki senden bir parça almam gerekiyormuş gibi." Kaşlarımı hafifçe çattım. "Öyle demek istemedim."
"Biliyorum."
Elindeki madalyona baktı. Başparmağı, kalbin üzerindeki ince ritim çizgisinin üzerinde durdu.
"Ben senden bir parça istemiyorum." Sesi bu kez daha yumuşaktı. "Ben seni istiyorum." Boğazım düğümlendi.
Atlas madalyonu avucumun içine bıraktı. Sonra elimi kendi ellerinin arasına aldı. "Bunu taşıman gerekiyorsa taşı." Gözlerimin içine baktı. "Ama bir gün kaybedersem..."
Sustu.
"Ne olacak?"
"Hiçbir şey."
"Atlas."
"Hiçbir şey olmayacak." Dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. "Çünkü sen kaybetsen bile ben seni bulurum." Gözlerim doldu.
Başımı eğdim. O an ağlamak istemiyordum. Bugün ağlamak için değil, mutlu olmak için buradaydık.
Ama bazı cümleler insanın en sakladığı yerlere dokunuyordu.
Atlas parmaklarıyla çenemi hafifçe kaldırdı. "Bana bak." Baktım. "Kalbinle ilgili ne olursa olsun," dedi, "bunu tek başına taşımayacaksın."
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Ya bir gün-"
"Hayır."
Sözümü tamamlamama izin vermedi.
"Bugün ya bir gün yok." Gözlerimi kırpıştırdım. "Sen varsın, ben varım," Etrafına baktı. "Deniz var. Pastanın yarısı hâlâ orada." Kısa bir bakışla biraz ileride duran pastaya baktı. "Ve bizim doğum günümüz." İstemeden güldüm. "Pastayı bitirmemiz gerekiyor yani?"
"Kesinlikle." Gülüşümün ardından gözümden tek bir damla yaş süzüldü.
Atlas onu başparmağıyla sildi.
"İşte," diye fısıldadı. "Böyle daha güzel."
"Nasıl?"
"Gülünce." Bir an gözlerimi kapattım.
Sonra madalyonu tekrar ona uzattım. "Bu benim hediyem, Atlas." Yalandan kaşlarımı çattım. "Yoksa beğenmedim mi?"
Atlas'ın ağzı açılıp kapandı. "Ne alaka Afet?" Elleriyle bir şeyler yapmaya çalıştı. "Sen zaten bana verilen en güzel hediyesin, güzelim."
Yanaklarım kızarmıştı, çoktan. Bundan emindim. Konuyu değiştirdim. "Artık kalbimin attığını yalnızca benim hatırlamam gerekmiyor."
Atlas'ın gözleri gözlerime sabitlendi.
"Tak."
Madalyonu elinden alıp zincirini açtım. Atlas itiraz edecekmiş gibi dudaklarını araladı ama hiçbir şey söylemedi. Ayağa kalkıp karşısına geçtim. Zinciri boynunun iki yanından geçirirken saçlarından o ferahlatıcı şampuan kokusu geldi. Sadece şampuan değil, onun kokusunda geldi. Madalyon göğsünün üzerine düştü.
Küçük kalp, siyah tişörtünün üzerinde gümüş bir ışık gibi duruyordu.
Kolyenin arkasındaki yazıyı görmek için madalyonu çevirdim.
Kalbin hâlâ atıyor.
Parmaklarımı yazının üzerinde gezdirdim. "Bunu kaybetme."
Atlas gözlerini benden ayırmadan sordu. "Ya kaybedersem?"
"Bulursun." Bulurdu.
"Ya bulamazsam?" Gülümsedim. "O zaman bana gelirsin." Atlas'ın bakışları yumuşadı. Elini madalyonun üzerine koydu. "Peki sen?"
"Ben ne?"
"Sen onsuz ne yapacaksın?"
Bir an boynumdaki boşluğa dokundum.
Garipti.
Yıllardır orada duran şey artık yoktu.
Ama ilk defa eksiklik gibi hissettirmedi.
"Ben zaten neye ihtiyacım olduğunu biliyorum." Atlas kaşlarını hafifçe kaldırdı. "Neye?" Ona baktım.
"Sana." Atlas'ın yüzündeki gülümseme yavaşça büyüdü. Sonra elimi tuttu ve parmaklarımızı birbirine geçirdi.
"Doğum günümde bana verdiğin en güzel şeyin bir kolye olacağını sanmıştım."
"Değil mi?" Başını iki yana salladı.
"Hayır."
"Ne peki?"
Madalyonu göğsünün üzerinde tuttu.
"Bana güvenmen." Gözlerim dolarken gülümsedim. "İyi ki doğdun, Atlas."
Başını eğip alnını alnıma yasladı.
"İyi ki doğdun, Afet'im."
Gözlerimi kapattım.
Göğsünün üzerindeki madalyonun soğukluğunu ve hemen altında atan kalbini aynı anda hissedebiliyordum.
Ve ilk kez, yıllardır taşıdığım o küçük kalbin başka birinin göğsünde durmasından korkmadım.
Çünkü artık onun nereye ait olduğunu biliyordum. Sadece onun duyabileceği şekilde fısıldadım.
"Senin olduğun yerde, kalbim kendine bir yuva buldu."
♟️
Hava diğer günlere bakılırsa daha da sıcaktı. Yaz mevsiminin tam ortasındaydık. Güneş'in sıcaklığı ve ışıkları evin büyük camlarından içeri giriyordu. Ben çatı katında yattığım için sabahın ilk ışıklarını izleme vakti bulabilmiştim.
Yine bir gün, yeni bir gün.
Erken kalktığım için kahvaltıyı ben hazırlamıştım. Aslında tam başlamışken Atlas'ta bana katılmış ve yardımcı olmuştu. Güzel, eksiksiz bir kahvaltı masası hazırlamıştık. Ardından Güneş, Tan ve Asya uyanmıştı.
Tan ve Asya'nın hemen odalarına geçme sebebi dün geceki sürprizdi. Ben gece odama geçtikten sonra komodinin üzerinde iki tane tatlı küçük kutu bulmuştum. Onlar hediyelerini bırakmışlardı.
Asya'yla önceden kupa koleksiyonu yaptığımı anlatmış ve bardaklarımı ona göstermiştim. Asya ve Tan da bana iki tane kupa almıştı. Asya'nın çiçek temalıydı, Tan'ın ki ise ördek temalıydı. Bardağın içinde üç boyutlu sarı bir ördek vardı. Ve küçük sarı ucunda minik ördek bulunan bir kaşığı vardı.
Asya'nın ki ise renk renk çiçekler çizilmiş bir bardaktı. İkisinin hediyeleri benim için ayrıydı.
Verandada hazırladığımız hızlı kahvaltının ardından toplanma vakti gelmişti. Tan ve Asya arabayı hazırlamak için dışarı çıkarken, Güneş minik çantasını ve en sevdiği oyuncağı Şira'yı sıkıca kucaklamıştı. Kreşine döneceği için bir yanıyla heyecanlı, dağ evinden ayrılacağı için ise biraz buruktu.
Güneş hemen önümde durup kollarını bacaklarıma sardı. Eğilip saçlarına mis gibi kokusunu içime çekerek sarıldım.
"Görüşürüz Afet abla!" dedi tatlı bir sesle. "Erken gelin ha! Sizi özlerim."
Bizde onu özlerdik.
"Geleceğiz tabii ki minik Güneş," dedim yanağından öperek. Atlas da çömelip kardeşinin hizasına geldi, sırtını hafifçe sıvazladı. "Yavuz'a da çok yüz verme, hemen bana haber ediyorsun bir şey olursa," diye takıldı ama gözlerindeki o derin sevgi her halinden belliydi.
Güneş kıkırdayarak abisinin yanağına kocaman bir öpücük kondurdu. "Tamam abi, merak etme!" Arabanın yanından kornaya basan Tan, başını camdan uzattı. "Hadi kızlar, yol uzun! Trafiğe kalmayalım!" Asya ile son kez sarıldık. "Kendine iyi bak, aşkım. Şehirde görüşürüz."
"Görüşürüz, Asya. Dikkatli olun!" Asya başını sallayıp arabaya geçti.
Güneş arka koltuğa yerleşip camdan bize el sallarken, Tan motoru çalıştırdı. Arabanın yavaşça dağ yolundan aşağı inip gözden kayboluşunu izledik.
Artık sadece ikimiz kalmıştık.
Yine kollarını arkamdan belime doladı. Çenesini omzuma koydu. Yanağını yanağıma yaslamadan önce hafif, bir tüy kadar öpücük kondurdu.
"Artık tamamen baş başayız, güzelim..." dedi, duraksayıp fısıltıyla devam etti. "Söylesene, şimdi ne yapalım?" Başımı hafifçe omzuma yaslayıp gülümsedim. "Bilmem," dedim merakla ona dönerek. "Senin aklında ne var acep?" Atlas'ın dudaklarında yavaşça o tehlikeli, heyecan verici tebessüm yayıldı. Gözleri parladı. "Benim bir fikrim var," dedi kısık bir sesle.
"Neymiş o fikrin?" diye sordum merakımı gizleyemeyerek.
Atlas ellerini belimden yavaşça çözdü, omuzlarımdan tutup beni hafifçe evin girişine doğru çevirdi. "Şimdi odaya çık. Ve benim için giyin." Kaşlarım istemsizce havalandı. "Ne var ki? Ne giyeceğim durup dururken?"
Atlas işaret parmağını dudaklarıma hafifçe bastırıp beni susturdu, bakışlarındaki o yumuşak ama karşı konulmaz ısrarla fısıldadı. "Lütfen itiraz etme, bebeğim. Sadece giy ve yanıma gel." İtiraz etmeme izin vermeyen o bakışları karşısında kalbim hızlanırken, daha fazla soru sormadan merdivenlere yöneldim. Adımlarımı çatı katındaki odama attım ve içeri girdim.
Yatağın tam ortasına serilmiş duran şeyi gördüğümde nefesim kesildi. Gözlerimi kırpıştırarak birkaç adım daha yaklaştım. Yatağın üzerinde zarif, siyah bir mayo duruyordu. Yanında ise ince, şifon bir plaj pareosu vardı.
Deniz hemen evin dibindeydi, evet... Ama Atlas'ın aklından tam olarak ne geçiyordu?
Yutkundum, boğazım kurumuştu.
Yüzmek...
Deniz, abimin gözlerini hatırlatıyordu.
Deniz, yedi yaşımı hatırlatıyordu.
Yıllardır suyun kıyısından bile geçmiyor, yazları herkes denizin tadını çıkarırken ben hep kumsalda, kıyıda köşede kalıyordum. Atlas bunu biliyor muydu? Emin değilim. Ya da belki de sadece buranın hemen kıyısında bir sahil evi olmasından ilham alarak romantik bir şeyler düşünmüştü ama benim için bu, korku dolu bir kabusun kapısını aralamak gibiydi.
Belki de Atlas sayesinde o kapı hiç açılmaz, Afet.
Elim titreyerek mayoya uzandı. Parmaklarım kumaşına dokunduğunda kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. İtiraz etme demişti ya... Ona olan güvenim, içimdeki o korkuyu bastırmaya çalışsa da mideme çöreklenen o taş ağırlığı yok edemiyordu. Derin, titrek bir nefes aldım. Belki de Atlas'ın yanında bu korkuyu yenmenin vaktİ gelmişti. Ya da en azından denemeliydim.
Mayoyu ve pareoyu üzerime geçirdim. Aynanın karşısına geçip kendime baktığımda siyah mayo tenime tam oturmuştu ama asıl mesele kıyafet değil, içimdeki o çocukluk korkusuydu. Mayonun sırtı boynumdan kalçama kadar açıktı. İki parçaymış gibi görünüyordu ama değildi. Boynumun arkasından iplerini bağladım. Çok güzeldi...
Kalbim küt küt atarken, üzerime ince pareoyu bağladım ve merdivenlerden aşağı, Atlas'ın yanına doğru adımlamaya başladım. Her basamakta korkum biraz daha büyüyor, ama bir o kadar da merak ediyordum: Beni suyla nasıl buluşturacaktı?
Verandanın önüne geldiğimde, Atlas denize bakan ahşap korkuluklara yaslanmış, elindeki kahve kupasıyla öylece duruyordu. Ayak seslerimi duyduğunda başını yavaşça bu tarafa çevirdi.
Ve o an, kahve kupası elinde yarım bir hareketle donakaldı. Zümrüt gözleri boydan boya üzerimde gezindi. Siyah mayonun vücuduma oturan zarif hatlarını, üzerimdeki şifon pareonun arasından süzülen siluetimi incelerken boğazından sert, neredeyse duyulmayan bir yutkunuş koptu.
Gözlerindeki o normal dalgası yerini aniden koyu, ateşli bir arzuya bırakmıştı.
Oooo, seni mi arzuluyor bu çocuk, Afet?
Saçmalama!
Elindeki kupayı aceleyle arkasındaki masaya bırakıp bana doğru bir adım attı. Gözlerini bir saniye bile üzerimden çekmiyordu. Bakışlarındaki o yakıcı yoğunluk nefesimi kesmeye yetmişti.
"Güzelim..." dedi, sesi her zamankinden daha kalın, daha pürüzlü çıkmıştı. Yanıma ulaştığında elleri tereddüt etmeden belimdeki şifon pareonun ucuna gitti. Parmakları tenime hafifçe değdiğinde titrediğimi fark etti ve durdu.
Gözlerini gözlerime dikti, zümrüt yeşili göz bebekleri tutkuyla koyulaşmıştı. "Nefes kesici oluyorsun," diye fısıldadı, başını eğip alnını alnıma yaslarken. "Seni böyle... Benim yanımda, bu kadar inanılmaz ve güzel görünce aklımı kaçıracak gibi oluyorum."
Yanaklarımın utançtan ve heyecandan alev alev yandığını hissettim. İçimdeki korku hâlâ oradaydı. Ellerim refleks olarak göğsüne tutundu. "Atlas..." dedim, sesim biraz titreyerek. "Şey... Sen beni buraya bunun için mi çağırdın?"
Atlas dudaklarında o tehlikeli, baştan çıkarıcı tebessümle hafifçe geri çekildi. Parmakları çenemi kavrayıp başımı yukarı kaldırdı. "Sadece bunun için değil," dedi, gözlerimin derinliklerine bakarak. Ardından bakışları evin hemen önündeki masmavi, sakin denize kaydı. "Hadi, gidelim."
Elini tutarak beni evin hemen önündeki ahşap iskeleye ve oradan da yumuşacık kumsala doğru yönlendirdiğinde, içimdeki o eski korku dalga dalga kabarmaya başladı. Adımlarım ağırlaştı, boğazıma oturan o düğüm giderek büyüdü. Denizin o uçsuz bucaksız, koyu maviliği sanki üzerime üzerime geliyordu.
Atlas bunu hissetmiş gibi adımlarını yavaşlattı ve bana döndü. Tam denizin kıyısına varmıştık ki, durdu.
Gözlerimin içine bakarken, bir elini siyah tişörtünün ensesine attı. Tek bir hamlede tişörtü başından çekip çıkardığı gibi fırlattı.
Geniş omuzları, sırtındaki o hafif kaslı hatlar ve güneşten bronzlaşmış teni bütün çıplaklığıyla gözler önüne serilmişti.
Kız Afet, sevgilinin baklavası var!
Ben ise nefesimi tutmuş, öylece ona bakakalmıştım.
Gözlerim istemsizce üzerinde geziniyor, yutkunmayı bile unutuyordum. Atlas, benim bu halimi fark edince dudaklarında o hınzır, kendinden emin gülümseme yayıldı. Kıkırdayarak üzerime doğru bir adım attı ve yüzümü inceleyen şaşkın bakışlarıma karşılık eğilip fısıldadı.
"Gözlerini üzerimden alamıyorsun, güzelim," dedi, sesindeki o tatlı alayla birlikte. "Yoksa sudan önce benimle mi yüzmek istiyorsun?"
Yanaklarımın alev alev yandığını hissederek elimle hafifçe göğsünden ittim. Şımarık tavrına karşılık gözlerimi kısıp kollarımı göğsümde kavuşturdum.
"Çok komik," dedim sesime eklediğim o yapay sinirle. "Sen burada böyle şov yaparken ben senin gibi olamıyorum, canım."
"Senin canını yerim, kızım." Gözlerimi devirdim. Atlas kahkahasını bastırmaya çalışarak omuzlarını silkti, yüzündeki o hınzır ifade hâlâ silinmemişti. "Ne yapayım güzelim, dikkatini başka bir yöne çekmeye çalışıyorum. Baksana, suya adım atmadan rengin soldu resmen."
Haklıydı. Su kelimesi bile mideme bir taş gibi oturmaya yetmişti. Gözlerim hemen önümüzdeki hafif dalgalı denize kaydı. O koyu mavilik bana yedi yaşındaki o korkunç şeyi hatırlatınca içim ürperdi.
Atlas bunu anında fark etti. Alaycı tavrı anında yok oldu. Yanıma adımlayıp ellerimi tuttu. Parmaklarımın buz gibi olduğunu hissettiğinde kaşları hafifçe çatıldı.
Eğilip ellerimi avuçlarının arasına aldı ve parmak uclarıma sıcak bir öpücük kondurdu. "Korkuyorsun," dedi düz ve sakin bir sesle, yargılamadan, sadece anladığını belli ederek. "Korkular ne için vardır?"
Cevap beklemedi. "Yenmek içindir."
Korkuları yenmek bana öğretilmemişti. Korkularımdan kaçmıştım. Gözlerimi yere indirdim, parmaklarımı birbirine geçirmiştim. Baş parmağım diğer elimin üzerinde geziniyordu. "Korkularımı nasıl yeneceğimi bilmiyorum," devam ettim. "Bana öğretmelerdi."
"Ne güzel sevgilinden öğrenmiş olacaksın, yavrum." Üzülmemem için yüzeysel geçiyordu. Eğdiğim başımı kaldırdım o güzel gözlerine. Gözlerinin içinde ulaşılmaz bir sevgi vardı sanki. Yeşil gözleri parlıyordu.
"Daha fazla beklemeyelim," Gözleriyle vücudumu süzdü. "Yoksa böyle üşüyebilirsin." dedikten sonra kaçamak bir göz kırpışı oldu. Başımı diğer tarafa çevirip gülüşümü sakladım. Atlas, hafifçe kolunu omzuma atıp, beni göğsüne çekti.
Kolunu omzuma sarıp beni kendine çektiğinde, sıcaklığı biraz olsun içimdeki o ürpertiyi hafifletti. Birlikte, dalgaların kıyıya vurduğu ıslak kumsala doğru yavaş adımlarla yürümeye başladık. Üzerimdeki pareoyu çıkarmam lazımdı. "Bir saniye," diye mırıldandığımda Atlas bir adımlık boşluk bıraktı.
Ellerim titreyerek pareonun iplerine gitti. bütün çıplaklığıyla bu siyah mayoyla kalacaktım ortada.
Parmaklarım pareonun düğümüne takıldı. Heyecandan ve utançtan yanaklarımın alev alev yandığını, boynuma kadar kızardığımı hissedebiliyordum. Başımı öne eğdim, saçlarım önüme döküldü.
Atlas, aramızdaki o küçük mesafede durmuş, tek kelime etmeden beni izliyordu. Ama bakışlarındaki o yoğunluğu, tenimi yakan o hayran dolu sıcağı hissetmemek imkansızdı. Yavaşça düğüm çözüldü, şifon pareo omuzlarımdan sıyrılıp parmaklarımın arasından kumsala, ıslak kumların üzerine düştü. Nefesimi tutarak ellerimi kollarımda kavuşturdum, aniden savunmasız hissetmiştim.
Ay sanki çırıl çıplaklaksın aman Afet!
Fakat Atlas'ın o sessizliği, duyduğum ilk nefesle birlikte bozuldu. Yeşil gözleri, siyah mayonun sardığı zarif hatlarımda boydan boya gezinirken, soluk alıp verişi bile değişmişti. Yüzünde alaydan ya da geçici bir hevesten eser yoktu. Aksine, karşısında adeta bir sanat eseri varmış gibi bakan, büyülenmiş bir adamın o kusursuz hayranlığı vardı.
Birkaç adımda yeniden önümde bitti. Parmakları utançtan titreyen çeneme dokundu ve yavaşça başımı yukarı kaldırdı. Gözlerimiz kesiştiğinde, göz bebeklerinin ne kadar koyulaştığını gördüm.
"Utanma benden, güzelim..." dedi, sesi o kadar alçak ve pürüzlü çıkmıştı ki, rüzgar sesini zar zor taşıdı. Baş parmağı yanağımı nazikçe okşarken, bakışları yüzümden boynuma, oradan da kalbimin çılgınca attığı köprücük kemiğime kaydı. "Senin her halinle... O kadar kusursuzsun ki. Buna nasıl hayran kalmamı bekliyorsun bilmiyorum."
"Teşekkürler,"
Atlas sanki dayanamıyormuş gibi hemen yanağımdan bir öpücük çaldı. İçimdeki o utanç dalgası, onun bu sözleriyle yerini yavaş yavaş tatlı bir sıcaklığa ve güvene bıraktı. Titreyen nefesimi dışarı verip hafifçe gülümsedim. Telefonumu da pareonun üzerine bıraktım. Denize doğru adımladık.
Deniz suyunun ilk kez ayak bileklerime değdiği an, istemsizce irkilip durdum. Soğuk su tenime çarptığı gibi geriye doğru bir adım atmak istedim ama Atlas'ın belimdeki eli beni güvenle tuttu.
"Yavaş, güzelim," diye fısıldadı kulağımın hemen kenarında, sesindeki o sakinleştirici tonla. "Acelemiz yok. Adım adım..."
Başımı sallayıp derin bir nefes aldım. Kumsalın eğimiyle birlikte su biraz daha yükseldi, bu kez baldırlarıma kadar ulaştı. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu; yedi yaşındaki o küçük kızın çığlıkları kulaklarımda yankılanıyor gibiydi.
Su, sanki beni alıp götürmek isteyecek kadar güçlüce bileklerime çarpıyordu.
Atlas bunu hissetmiş gibi durdu, hemen önüme geçip iki elini ellerimin üzerine koydu. Gözlerini gözlerime diktiğinde, dünyadaki bütün sesler sustu sanki.
"Bana bak," dedi, her zamankinden daha net ve kararlı bir sesle. "Sadece bana bak, Afet. Suyu değil. Beni gör."
Gözlerindeki o yeşilliğe odaklandım. Ellerinin sıcaklığı, denizin o ürpertici soğukluğunu unutturmaya başladı.
"Şimdi," dedi Atlas, hafifçe gülümseyerek bir adım daha suyun içine doğru ilerlemem için beni yönlendirirken. "Bir adım daha... Birlikte."
Titreyen bir nefes vererek, ayaklarımı suya biraz daha bıraktım. Su bu kez dizlerime kadar gelmişti. Kalbim hâlâ hızla atıyordu ama artık tek hissettiğim korku değildi. Su benim kalçama doğru çıkmıştı, Atlas'ın ise dizlerinin birkaç santim üzerindeydi.
Atlas boy farkımızdan ötürü benden daha derindeydi.. Kollarını belime dolamış, beni kendinden en ufak bir milim bile uzaklaştırmadan, tamamen güvende hissettirecek şekilde tutuyordu."Çok iyisin, bebeğim..." diye fısıldadı, sesi rüzgarın ve dalga seslerinin arasından sıyrılarak doğrudan kalbime ulaştı. "Bak, buradayım. Hiçbir yere gitmiyorum."
Titreyen parmaklarımı onun omuzlarına, geniş ve sıcacık tenine tutundurdum. Tıpkı sığınacak bir liman arar gibi parmaklarımı tenine geçirdim. Atlas, sırtımdaki ellerini hafifçe yukarı taşıyıp avuçlarını sırtıma yasladı ve beni biraz daha kendine çekti. Aramızdaki son mesafe de kapanmıştı. Göğsü göğsüme yaslandığında kalbinin atışlarını kendi kalbimin atışıyla aynı anda hissettim.
"Korkuyorum..." dedim, sesim neredeyse çıkmayacak kadar kısık ve fısıltı halindeydi. Gözlerimin dolduğunu, denizin tuzuyla değil ama içimdeki o yılların birikmiş yüküyle yandığını hissettim. "Atlas, yapamayacağım sanki..."
Atlas başını hafifçe salladı, alnını alnıma yasladı. Burnunun ucu burnuma değdiğinde, o an dünyada sudan, geçmişten, her şeyden soyutlanmış, sadece ikimiz kalmıştık.
"Yaparsın," dedi, her kelimesine ayrı bir güç yükleyerek. "Çünkü ben buradayım. Bırak kendini bana, Afet. Sadece bana odaklan."
Derin, titrek bir nefes aldım ve gözlerimi kapattım. Su bedenimi sarmalıyor, belimden yukarıya doğru serinliğini hissettiriyordu ama Atlas'ın kollarının sağladığı o korunaklı alan, o soğukluğu tamamen unutturuyordu. Yavaş yavaş vücudumun gerginliği çözülmeye, o kasıldığım yerler gevşemeye başladı.
Atlas, kollarının arasında beni hafifçe yukarı doğru kaldırdığında ayaklarım kumdan kesildi. Suya teslim olmanın o ilk, ürkütücü anında refleks olarak kollarımı boynuna daha sıkı doladım.
"İşte böyle..." diye mırıldandı, tenime çarpan sıcak nefesi dudağımın kenarını öptü. "Şimdi gözlerini aç, güzelim. Bak, batmıyoruz. Buradayız. Birlikteyiz." Gözlerimi yavaşça araladım.
Siyah saçlarının birazı ıslanmıştı. Yeşil gözleri de suya girince ayrı bir parlıyordu. Çok yakışıklıydı ama şimdi ayrıydı.
"Yakışıklı mıyım?"
"Ha?"
"O kadar baktın ki, diyorum ki yakışıklı mıyım?" Bunu gerçekten sorması değişikti. Kendi yüzünün, etkileyiciliğinin farkında değil miydi sanki?Ellerimi boynundan çekip ıslak omuzlarına yerleştirdim, gözlerimi gözlerine dikip içten bir gülümsemeyle başımı salladım. "Çok yakışıklısın, Atlas," dedim, sesimdeki bütün o hayranlığı saklama gereği duymadan. "Hatta bu durum, su korkumu bile anlık olarak unutturacak kadar tehlikeli bir boyutta."
Atlas, cevabım karşısında önce duraksadı, ardından o kahkahası denizin ortasında yankılandı. Başını geriye atıp güldükten sonra tekrar bana baktığında gözlerindeki o gururlu pırıltı her şeyi ele veriyordu.
"Eyvallah, güzelim," dedi, yüzündeki o tatlı sırıtışla birlikte alnıma derin bir öpücük kondurarak. "Bunu duyduğuma sevindim."
Sadece gülebildim. Hareket etmeyince suyun içinde yoruldum. Bu yüzden ayaklarımı hareket ettirmeye çalıştım biraz. Atlas'ta bana yer tanıyarak ellerini belimden biraz çekti ama parmaklarının sıcaklığını hâlâ hissediyordum. Beni bırakmamıştı.
"Hadi, bir oyun oynayalım," Denizin içinde ne oynayabilirdik ki?
"Ne oyunu?"
"Sıra sıra birbirimizin içindeki bir korkuyu anlatacağız, ilk ben başlarım istersen." Ve şunu ekledi. "Ama anlatmak istemezsen seni zorlamam, bebeğim. Ben de... Belki de sana en zayıf olduğum yerleri açarak bu korkuyu birlikte gömmemizi istiyorum."
Onun gibi güçlü, her daim koruyup kollayan bir adamın da içinde sakladığı korkular olabileceği düşüncesi içimde tuhaf bir merhamet ve bağ kurma isteği uyandırdı. "Peki," dedim, yutkunarak. Başımı onaylar anlamda salladım. "Dinliyorum. Önce sen anlat bakalım, bu yakışıklının korkusu neymiş?" Atlas hafifçe gülümsedi, suya yansıyan yüz hatları daha da belirginleşti.
"Benim korkum..." diye başladı, gözlerindeki o neşeli pırıltı yerini derin bir gölgeye bırakırken. "Seni kaybetmek, Afet. En büyük, belki de tek gerçek korkum bu." Beklemediğim bu itiraf karşısında nefesim kesildi. Gözlerim ardına kadar açılırken, Atlas kelimelerine devam etti.
"Bir şekilde ellerimin arasından kayıp gideceğin düşüncesi... Geceleri uyuyamadığım tek kabusum bu benim. Güçlü görünmek zorundayım, çünkü senin sığınacak bir limana ihtiyacın var, biliyorum. Ama seni kaybetme fikri... Beni içten içe kemiren tek şey bu."
Boğazıma oturan o keskin düğümle öylece yüzüne bakakaldım. Atlas her zaman benim koruyucum, dağım olmuştu ama o da dağın ardında saklanan, benim için içten içe korkan bir insandı. Gözlerim doldu, ama bu kez ne sudan ne de geçmişten korktuğum içindi. Bu adamın bana duyduğu o devasa, ezici ve bir o kadar da kusursuz sevginin ağırlığındandı.
Elimi uzatıp ıslak yanağına dokundum, parmaklarım teninde hafifçe gezindi.
"Beni kaybetmeyeceksin," dedim, sesim titrese de kararlılıkla. "Söz veriyorum sana, Atlas. O hastaneden çıkıp seninle yaşayacağım çok uzun yıllarımız olacak."
Atlas gözlerini kapatıp yanağımdaki elime doğru başını hafifçe yasladı, tenimin sıcaklığını içine çeker gibi bir nefes aldı. Gözlerini açtığında içindeki o fırtına dinmiş, yerine huzur gelmişti.
"Şimdi sıra sende, güzelim," dedi, dudaklarında hafif bir tebessümle. "Senin sıran."
"O zaman tam yerinde olduğumuz korkuyu anlatayım," Ondan bir şeyler saklamak istemiyordum. Korkularımı birileriyle paylaşmak nasıl histi bilmiyorum ama bunu deneyimleyip, o içimdeki şeyin hafiflemesini istiyordum.
Tam dudaklarımı araladığımda Atlas'ın parmaklarını kalçamda hissettim. "Bacaklarını belime sar, güzelim."
Gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Tam içimi dökmeye hazırlanırken gelen bu ani teklifle neye uğradığımı şaşırdım. Suyun içindeki hareketimiz birden durmuş, Atlas'ın elleri belimi kavrayıp beni kendine biraz daha yaklaştırmıştı. Hemen başımı iki yana salladım, yanaklarımın kızardığını hissederek ellerimi itiraz edercesine göğsüne koydum.
"Olmaz, Atlas," dedim, sesimdeki aceleci utangaçlıkla. "Yorulursun falan... Hem suyun içindeyiz, taşıyamazsın beni öyle, saçmalama."
Atlas bu hâlime hafifçe kıkırdadı. Belimi tutan parmakları, sanki kaçma ihtimalime karşı biraz daha sıkılaştı.
"Benim yorulacağımdan şüphen mi var, güzelim?" dedi, sesindeki o iddialı ve hınzır tınıyla. Başını hafifçe eğip gözlerimin içine baktı. "İtiraz istemiyorum. Bırak kendimi tamamen sana taşıyayım, sen sadece korkunu anlatmaya devam et."
İtiraz etmeme izin vermeyen o kararlı bakışları ve belimdeki ellerinin yarattığı sıcaklık karşısında daha fazla direnemedim. Derin bir nefes alıp bacaklarımı yavaşça onun beline doladım. Kollarım da otomatik olarak boynuna sarıldı, bütün ağırlığımı ona bıraktım.
Atlas, kaslı kollarını kalçamın altından kavrayıp beni hiç zorlanmadan, sanki bir tüy kadar hafifmişim gibi yukarı doğru çekti. Bir elini çıplak sırtımda hissettim. Su seviyesi göğsümüze kadar inerken, ben artık tamamen onun üzerindeydim. Sırtım denizin serin rüzgarına kalmış, ama ön tarafım Atlas'ın o ateş gibi sıcak vücuduna mühürlenmişti.
Nefesim kesilir gibi oldu, kalbim kulaklarımda atıyordu. Atlas ise yüzündeki o sarsılmaz güvenle beni taşırken, çenesini omzuma yasladı ve sırtımda gezinen eliyle hafifçe okşadı.
"Gördün mü?" diye fısıldadı kulağımın hemen kenarında, sıcak nefesi tenimi yakarak. "Bak, ne yoruldum ne de batıyorsun. Şimdi seni dinliyorum, güzelim."
Başımı hafifçe geriye çekip zümrüt yeşili gözlerine baktım. Yutkunarak az önceki yarım kalan cümleme döndüm. "Aslında suyu çok severdim, her hafta sonu abim beni yüzmeye götürürdü. Zaten evimiz denize çok yakındı." O günler birbir gözümün önüne gelir gibi oldu. "Sonra annem ile babam ayrılınca ilk babamda kalmak zorunda kaldım," Ensesinde olan ellerimi saçlarına daldırdım.
"Babama çok ısrar etmiştim yüzmeye gitmek için. O da çok işi olduğunu karısının beni götürebileceğini söylemişti." Gözlerimi devirdim. "Aptal gibi evet demiştim, sonra işte kadınla beraber kapalı bir yüzme havuzuna gitmiştik. İşte baktım kadında havuza girdi, beraber havuzdayız."
Yutkundum, boğazıma oturan o acı tatla birlikte gözlerim geçmişin o karanlık odalarına daldı. "Kadın o zaman bana gülümsemişti, hatırlıyorum," diye devam ettim, sesim titriyordu ama durmak istemiyordum. "Birlikte havuzun ortasına doğru ilerledik. Her şey normal görünüyordu. Sonra bir anda... Su beni çekti sandım ama o çekti. Beni suyun altında tuttu, Atlas. Havayla aramdaki o incecik bağı kesti."
Gözlerimden bir damla yaş süzülüp suya karıştı. Parmaklarımı Atlas'ın saçlarına daha sıkı geçirdim. O an o kolların arasında olmasam, o acının ağırlığı altında ezilirdim sanki.
"Nefessiz kaldım, çırpındım, ellerine tutundum ama o sadece yüzüme baktı. Öylece... Hiçbir şey söylemeden, sanki orada yokmuşum gibi bastırdı beni aşağıya. Kulaklarım uğulduyordu, göğsüm patlayacak gibiydi. Öleceğim, dedim. O küçük yaşımda, Burada öleceğim ve kimse bilmeyecek dedim."
Ben o küçük yaşımda ölmenin ne olduğunu öğrenmiştim. Nefesim kesilir gibi oldu. Atlas beni tutan kollarını bir milim bile gevşetmeden, sadece dinliyor, içimdeki o zehrin akıp gitmesine izin veriyordu.
"Tam her şeyin bittiğini, suyun ciğerlerime dolduğunu hissettiğim an... Havuzun kapısı açıldı diye hatırlıyorum," dedim, sesimdeki o rahatlama ve korku iç içe geçmişti. Hıçkırdım, "Birkaç insan, sesler gürültüyle içeri doluştu. Kadın aniden beni yukarı itti, yüzüne o sahte, endişeli gülümsemesini takıp 'Ayy, az kalsın su yutuyordu, birden panikledi!' diye bağırdı. Kimse anlamadı, Atlas. Hiç kimse o kadının gözlerindeki o soğuk nefreti görmedi. Babama anlattım ama bana inanmadı, 'Üvey annene haksızlık ediyorsun, çocuk kafasıyla uyduruyorsun' dedi."
Gözlerim yaşlar içinde onun zümrüt yeşili gözlerine dikildi. Yıllardır kimseye söyleyemediğim, içimde büyüttüğüm o en büyük kabusu ilk defa sesli dile getirmiştim.
"İşte bu yüzden..." dedim, sesim fısıltıya dönüşürken. "Sadece sudan değil, yapayalnız kalmaktan ve kimsenin bana inanmamasından korkuyorum ben."
Onun yüzünden o lanetli hastalık bedenimi geri sarmıştı.
Parmakları sırtımda kasıldı, başını eğip alnımı öptü. Ardından yavaşça geri çekilip gözlerini gözlerime sabitledi.
"Geçti," dedi, sesi o kadar sert ama bir o kadar da şefkatliydi ki ortalığı inletti. "O kadın da, o gün de geride kaldı, güzelim. Artık o küçük kız yalnız değil. Ben varım, biz varız duyuyor musun beni? Bir daha asla kimsenin seni incitmesine, sana o korkuyu yaşatmasına izin vermeyeceğim."
Yüzümü onun omzu ve boynu arasındaki yere sakladım. Ağladım, ağladım ve yine ağladım. Bütün gözyaşlarım onun çıplak vücudunu sarmıştı. Tırnaklarımı o an ki sinirle onun derisine geçiriyordum. Denizin içindeydim. Korkumu yenmiştim.
"Onun yüzünden kalbim yine hastalandı," hıçkırdım. "Her şey onun yüzünden, Atlas. Onun yüzünden o küçükcük yaşımda yine hastane odalarına geri yattım." Yumruk olmuş elimi sanki karşımda kadın varmış gibi ona vurmak yerine Atlas'ın sırtına vurdum. Atlas'ın ellerini saçlarımda, sırtımda hissediyordum.
Atlas, hınçla ve acıyla sırtına indirdiğim yumruklarımı engellemeye çalışmadı. Aksine, o darbelerin içindeki bütün o yılların biriken öfkesini, isyanını ve hıncını kusmasına izin verdi. Beni kollarının arasında biraz daha sıkı tutarak, dalgaların hafifçe salladığı suyun içinde sabit kalmamı sağladı.
Saçlarımda gezinen parmakları yavaş, yatıştırıcı hareketlerle yukarı aşağı kayıyor, sırtımda dolaşan eli tenimi ısıtıyordu. "Biliyorum..." dedi, sesi kulağımın hemen kenarında boğuk ama dağ gibi sağlam çıkıyordu. "Biliyorum, güzelim. İçindeki neyi varsa dök gitsin. Sakın tutma içinde."
"Çok küçüktüm, Atlas..." diye hıçkırdım, sesim hırsla titriyordu. "O hastane odalarını, o beyaz önlüklü insanları, makinelerin sesini unutamıyorum. Bedenim o günkü korkuyu unutmadı, hâlâ o yüzden böyle kırılgan, hâlâ o yüzden yarım... Her şey o kadının yüzünden oldu."
Nefesim kesilir gibi olduğunda başımı omzundan biraz kaldırıp, gözyaşlarımdan sırılsıklam olmuş yüzümle yüzüne baktım. Zümrüt yeşili gözlerindeki o dipsiz merhamet, kalbimi bir kez daha sızlattı.
Atlas soluksuz kalan nefesimi toplasın ister gibi parmaklarını çeneme yerleştirdi, baş parmağı yanağımdan süzülen tuzu ve gözyaşını nazikçe sildi.
İsyanım, öfkem ve o çocukluk travmam yerini yavaş yavaş Atlas'ın o sarsılmaz gücüne bıraktı. Derin, titrek bir soluk alıp başımı yeniden onun omuz çukuruna gömdüm. Denizin serinliği tenimi sarsa da, Atlas'ın kalbimin hemen altında atan sıcaklığı bütün o soğukluğu yakıp kül ediyordu.
Yüzme korkumu yenmiştim; yıllardır batmaktan korktuğum o suyun ortasında, şimdi bu adamın kollarında dimdik duruyordum.
Atlas bunu fark etmiş gibi kollarını belimden biraz daha yukarı kaydırarak beni kendine daha da yapıştırdı, dudaklarını saçlarımın arasına bastırıp derin bir nefes aldı.
"Hadi," dedi fısıltıyla, dalgaların sesini delip geçen o yumuşak tonuyla. "Şimdi biraz kıyıya doğru geçelim, ne dersin? Yeterince cesaret topladın bugün, güzelim."
Başımı halsizce salladım. Bacaklarım hâlâ Atlas'ın bedenine sarılıydı. Başımı halsizce salladım. Onu bırakmak, o güvenli limandan uzaklaşmak istemiyordum. Atlas beni kollarının arasında hiç zorlanmadan, sanki en değerli varlığını taşırmış gibi dikkatle sudan çıkardı. Dalgaların kıyıya vurduğu ıslak kumsala ulaştığımızda, beni yavaşça yere bıraktı.
Ayaklarım yeniden kuma değdiğinde içimde garip bir hafiflik vardı. Bir korkum şuan içimden kanatlanıp uçup gitmiş gibi hissediyordum. Atlas ıslak kumun üzerine serdiği büyük plaj havlusunu işaret edip beni yanına çekti. İkimiz de yan yana, sırtımızı kumlara verip uzandık.
Güneş tenimizi ısıtırken, gökyüzünün o masmavi sessizliği üzerimize örtülmüştü. Atlas sağ kolunu omzuma dolamış, beni göğsüne yaslamıştı. Parmaklarım onun çıplak göğsünde usulca geziniyordu. Elim arada kolyesine gidiyordu. Artık onundu. İçimdeki o huzurlu sessizliği bozan, Atlas'ın derin bir nefes alıp vermesi oldu.
"Sıra bende sanırım," dedi, sesindeki o yumuşak ve biraz da mahcup tonla başını bana doğru çevirerek. Zümrüt yeşili gözleri gülümsüyordu.
Merakla başımı kaldırıp ona baktım. "Hadi anlat bakalım, senin ne gibi bir korkun olabilirmiş?"
Atlas dudaklarında hafif bir tebessümle gözlerini kaçırdı, sanki bunu söylemek biraz gururuna dokunuyormuş gibi duraksadı. "Şey... Ben bisikletten korkuyorum."
Birkaç saniye yüzüne bakakaldım. Beynim cümle tartmayı bıraktı, öylece kaldım.
"Pardon?" dedim, kaşlarım havaya kalkmış bir halde. "Ne? Bisikletten mi?"
Atlas omuzlarını hafifçe silkti, yüzündeki o mahcup sırıtış derinleşti. "Dalga geçme, evet. Çocukken yaşadığım saçma bir kaza yüzünden bisiklete binemiyorum. Dengeyi kuramamaktan ve o iki tekerleğin üzerinde savunmasız kalmaktan nefret ediyorum." Gözlerimi kırpıştırdım, duyduklarım karşısında şaşkınlığımı gizleyemiyordum. Doğrulup dirseğimin üzerine yaslandım ve yüzüne diktim bakışlarımı.
"Dur bir dakika," dedim, sesimde hem bir şaşkınlık hem de dalga geçer gibi bir tınıyla. "Hani şu acayip havalı motorunla yollarını birbirine katan Atlas değil misin sen?"
Atlas haklı bulmuş gibi başını salladı. "Öyleyim, evet."
"Ama motor kullanabiliyorsun!" dedim ellerimi iki yana açarak. "Kocaman motoru idare eden adam, altı üstü iki tekerlekli, çocukların bile bindiği bisikletten mi korkuyor yani?"
Atlas pes etmiş bir gülümsemeyle başını kuma yaslayıp bana baktı.
"Motorun motor olduğunu ve kontrolün tamamen bende olduğunu biliyorum çünkü. Ama bisiklet... O lanet şey tamamen denge meselesi ve her an devrilecekmişim gibi geliyor. Gülme ama gerçekten öyle!"
Dayanamayıp kahkaha attım. Sanki az önce ağlamamış gibiydim. Eğilip yanağına yumuşak bir öpücük kondurdum.
"Tamam," dedim gülümsememi saklamaya çalışarak. "Seni yargılamayacağım. Demek güçlü kralımızın bir bisiklet fobisi var..."
Atlas belimden tutup beni aniden altına alarak sırtüstü kuma yatırdı. Üzerime doğru eğilirken zümrüt yeşili gözleri parlıyordu. "Dalga geç bakalım, güzelim..." Bir anda üzerimde olmasını anlayamadım. Zihnim bir an durdu, ne olduğunu idrak edemedim. Zümrüt yeşili gözleri yakınımda parlıyorken, sadece şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım.
Burunlarımızın ucu birbitne değiyordu. Sıcak nefeslerimiz aramızda gidip geliyordu. Atlas'ın gözleri aralık olan dudaklarıma düştü. Sonra ne olduğunu anlamadan aramızdaki mesafeyi kapattı ve dudaklarımın üzerinde onun kalın dudaklarını hissettim.
Atlas, beni öpüyordu!
Atlas, beni öpüyordu!
Atlas, beni öpüyordu!
Öpücüğü o kadar yavaştı ki, o anın içinde eriyip gitmemek elde değildi. Gözlerim istemsizce kapanırken, hissettiğim o yoğun duygu bütün hücrelerime yayıldı. Hareket etmiyordu, sadece dudaklarını öylece dudaklarıma bastırmıştı. Benden onay bekliyordu.
Titreyen ellerimle refleks olarak geniş omuzlarına tutundum, parmaklarımı ensesindeki ıslak saçlarına daldırdım ve onu kendimden uzaklaştırmak yerine biraz daha kendime çektim. Karşılık veriyordum. O da benden onayı almış ve memnuniyetle dudaklarımın üzerinde olan dudaklarını hareket ettirdi.
Sadece karnımda değil, bütün vücudumun içinde bir hareketlilik oluşmuştu. İçimi uçan kelebekler sarmıştı.
Dudaklarımdan ayrıldığında gözlerimi hemen açamadım. Sanki gözlerimi açarsam o anın büyüsü bozulacak, Atlas birazdan üzerimden kalkıp aramızdaki mesafeyi yeniden kuracaktı. Oysa ben, ilk kez bu kadar yakın olduğum birinden uzaklaşmak istemiyordum.
Alnını alnıma yasladı. Nefesi hâlâ düzensizdi. Birkaç saniye boyunca hiçbirimiz konuşmadık. Sadece denizin sesi, uzaktan gelen insanların konuşmaları ve birbirine karışan nefeslerimiz vardı. Kalbim bu sefer korkudan değil, heyecandan hızlı atıyordu. Bayılmamam büyük bir mucizeydi.
"Afet..." diye fısıldadı.
Sesindeki o mayhoşluk, kalbimin yeniden hızlanmasına yetti. Gözlerimi açıp ona baktım. Kızarık olan dudakları aralıktı. Zümrüt yeşili gözlerinde biraz önceki o kendinden emin ifadeden eser yoktu. Yerini, sanki vereceğim cevabı bekleyen bir tedirginlik almıştı.
"Efendim?"
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "İyi misin, güzelim?" Sorusu, yüzümde istemsiz bir gülümseme oluşturdu. Az önce beni hazırlıksız yakalayan adam, şimdi tek bir hareketimle rahatsız olup olmadığımı anlamaya çalışıyordu.
"İyiyim." Sesim beklediğimden daha kısık çıktı.
"Kesin mi?"
Bu kez gülümsememi tutamadım. "Atlas, üç kere sormana gerek yok."
"Ben yine de sorarım." Başparmağıyla yanağıma düşen saç telini geriye itti. "Senin canını sıkacak bir şey yapmak istemem."
İçimdeki o kelebekli heyecan, yerini başka bir sıcaklığa bıraktı. Bazen bir insanın sana nasıl baktığı, söylediği en güzel sözden bile daha fazlasını anlatıyordu. Atlas'ın gözlerinde de tam olarak bunu görüyordum. Acele etmeyen, beni dinleyen ve cevabımı gerçekten önemseyen bir bakış.
"Sen benim canımı sıkacak hareket yapmazsın, sevgilim." Mavi gözlerimi ondan ayırmadım. Atlas, dayanamıyormuş gibi fıldır fıldır yüzümü tarayan gözleriyle sertçe ama acıtmayacak şekilde iki yanağımdandan öptü.
"Senin sevgilim diyen dilini yerim, kızım." Sözleriyle birlikte yüzüme yerleşen gülümsemeyi engelleyemedim. Yanaklarımın sıcaklığını hissederken bakışlarımı kaçırmak istedim ama Atlas, çenemi hafifçe tutarak yeniden kendisine bakmamı sağladı. "Ne oldu?" diye sordu, dudaklarının kenarında yaramaz bir gülümsemeyle. "Bir anda sustun."
"Hiçbir şey olmadı."
"Öyle mi?" Kaşını kaldırdı. "Az önce sevgilim diye konuşan sen değil miydin?" Gözlerimi devirdim. "Bir kere söyledim, onu da başıma kakıp durma."
"Bir kere mi?" Gülüşü genişledi. "Ben daha çok duyacağım sanmıştım."
"Hayal kurmaya devam et, Atlas."
"Kuruyorum zaten, güzelim."
Kurmaya devam et diye geçirdim içimden. Ama çok ileri seviyede hayaller kurmamalıydı...
Atlas, boş anımdan yakalayıp yine bana yaklaştı. Elleri başımın iki yanında, kumların üzerindeydi. Onun kokusunu buradan bile alabiliyordum. Burnunu burnuma sürttü, sonra içine nefes çekti. Kokumu çekmişti.
Bir elini saçlarıma geçirdi. Parmakları ıslanmış saçlarımda geziniyordu. "Kalbin böyle atıyorsa, ikinci kez nasıl atar düşünemiyorum..." diye mırıldandı. Doğru söylüyordu. Yerinden çıkacak gibiydi, kalbim.
İkinci kez öpecek miydi Afet?
"Nasıl atıyor?" Konuştuğumda dudaklarımız birbirine temas etti.
"Duracak gibi,"
Dudaklarımız arasındaki o milimetrik mesafe, havayı bile elektrikle doldurmaya yetmişti. Nefeslerimiz birbirine karışırken, zümrüt yeşili gözlerinin derinliklerindeki o istek ve şefkat hissi bütün benliğimi esir almıştı.
"Durmasın," diye fısıldadım, sesim rüzgarın sesine karışacak kadar alçak ama bir o kadar netti. "Senin yanındayken... Kalbim sadece senin için atsın, Atlas."
Göz bebekleri bu sözlerimle birlikte iyice koyulaştı. Beklediğim o ikinci öpücük, bu kez ilkini aratmayacak kadar derin, yavaş ve sanki zamanı durdurmak ister gibi dudaklarıma kondu. Acele etmiyordu, sanki o da bu anın sonsuza kadar sürmesini istiyordu.
Ellerim refleks olarak geniş omuzlarına, oradan boynuna dolandı. Teninin sıcaklığı, denizin serinliğini tamamen unutturmuştu. Kalbim onun dudakları altında adeta erirken, göğüs kafesimi zorlayan o heyecan şimdi bütün vücuduma tatlı bir dalga gibi yayılıyordu. Uzun süren o anın sonunda Atlas yavaşça geri çekildi, ama benden uzaklaşmaya niyetli gibi değildi. Alnını yine alnıma yasladı, ikimiz de derin ve düzensiz nefesler alıyorduk.
Tam ağzımı açıp konuşacakken beni bölen şey çalan telefonum oldu. İkimiz de irkilerek gerçek dünyaya dönerken, Atlas kaşlarını hafifçe çatıp başını geriye çekti.
"Kim arıyor?" diye sordu, sesinde az önceki yumuşaklıktan eser kalmamış, hafif bir tedirginlik belirmişti.
Telefonu uzanıp aldığımda ekran ışığı gözlerimi kamaştırdı. Arayan ekrandaki yazıyla kalbim bir kez daha tekleşti. Annem.
Atlas'ın üzerimden biraz doğrulmasına izin vererek oturdum ve ekranı kaydırıp telefonu kulağıma götürdüm. İçimde anlamsız bir sıkıntı, kötü bir his dalga dalga yayılıyordu.
"Efendim anne?" dedim, sesimdeki titremeyi gizleyemeyerek.
Ama karşıdan gelen ses, beklediğim o tanıdık ses tonu değildi. Telefonun diğer ucundaki erkek sesi, bütün kanımın çekilmesine neden oldu. "Afet Hanım ile mi görüşüyorum?"
Kalbim göğüs kafesimi parçalayacak gibi atmaya başlarken, nefesimin kesildiğini hissettim. "E-evet, benim... Kimle görüşüyorum?"
"Afet Hanım, sakin olun lütfen. Ben 112 Acil Yardım ekibinden paramedik. Anneniz apartmanın önünde ani bir rahatsızlık geçirip bayıldı. Şu an müdahale ediyoruz, durumunu stabilize etmeye çalışıyoruz. Ambulansla hastaneye naklediyoruz en kısa sürede siz de..."
Telefon elimden kaydı, parmaklarım buz gibi oldu. Dünya etrafımda dönerken, kelimeler kulaklarımda uğuldayarak kayboldu. Boğazımdan kopan o hıçkırıkla birlikte telefon parmaklarımın arasından kuma düşecekti ki, Atlas aniden bileğimi kavradı.
Kalbim az önceki heyecandan değil, korkudan atıyordu. Hatta daha hızlıydı, duracak gibiydi. Annem. Annemin yanına gitmeliydim. O beni nasıl tek bırakmıyorsa, ben de onu bırakmamalıydım.
"Ya..." Sesim kırıldı. "Ya ben yine geç kalırsam?"
Henüz annemi kaybetmemiştim.
Henüz ne olduğunu bile bilmiyordum.
Ama zihnim, korkunun en kötü ihtimalini çoktan gerçeğe dönüştürmeye çalışıyordu.
Göğsümdeki sıkışma arttı.
"Atlas, kalbim..." Elimi göğsüme bastırdım. "Çok kötü atıyor."
♟️
Bölüm sonu...
10. Bin kelimelik bir bölüm.
Ya bir türlü aksiyon yazamadım uzun bir süre bu kadar mutlu anlar göremeyebiliriz belki de...
Bölüm hakkında kötü/iyi Yorumlarınızı bekliyorum çekinmeyin ve yazın lütfen satırdaşlarım →
Biraz geç geldi biliyorum, zaten panoda uzunca başıma gelenleri anlattım ve yazdım. İnşallah beni anlamışsınızdır.
📎Bana ulaşmak için; TT: ebr's ve loral's hesaplarımı takip edebilirsiniz. Buradan duyuruları almak için buradanda takip edebilirsiniz. WhatsApp kanalımın linki aşağıda katılmayı unutmayın!!!
https://whatsapp.com/channel/0029VbEDtlrAe5VlksEtgC1m
Açamazsanız hakkımımda kısmında bağlantı var oradan bulabilirsiniz kolayca
Sizleri seviyorum, yeni bölümde görüşmek üzere canlarım💓👐
Bölüm etkileşimi
