20. bölüm · Şah ve piyonlar
20-SEZON FİNALİ
𐙚
"Kardelen, karların en soğuk olduğu an deler geçer toprağı; tıpkı zifiri karanlıkların ortasında filizlenen sessiz bir umut gibi."
Hayatım boyunca 'aile' kelimesi bana eksikliği, kaybı ve okyanus gibi büyüyen hüzünleri hatırlattı. Bir baba bakışındaki nefret, bir annenin evlat acısıyla ufalanışı, bir abinin zamansız gidişi... Aile benim için hep yıkımdı. Aynı adım gibi. Afet; Yıkım ve büyük bir felaketi tanımlar.
Babamla yaşarken tam altı yaşındayken yeni karısının bana söylediği bir söz vardı.
Hiçbir zaman unutmadım. Kendime hatırlatırdım. "Sen ailenin felaketisin Afet."
Küçücük bir çocuğun zihnine çivilenen o acımasız cümle, yıllar boyunca bir leke gibi ruhumda büyümüştü. Altı yaşında, henüz ne anlama geldiğini bile tam kavrayamadığım o kelime, meğer bütün hayatımın özetiymiş. Üvey annemin o soğuk, tiksinti dolu bakışlarla yüzüme savurduğu "Sen ailenin felaketisin Afet" cümlesi, geçen yıllara rağmen kalbimin en kuytu köşesinde yankılanmaya devam ediyordu.
Babamın nefret dolu gözleri, abimin toprağa düşüşü, annemin bir mum gibi eriyip tükenmesi... Hepsi bu felaketin birer parçasıydı sanki. Ben doğmuştum ve etrafımdaki herkes yavaş yavaş eksilmişti. Adım, kaderim olmuştu.
Uzun zaman olmuştu. Evimdeyim. Kendi odamda, kendi yatağımdaydım. Eve geleli dört gün olmuştu.
Şimdi tavanımdaki o küçük yıldız çıkartmalarına bakıyordum. Çocukluğumdan kalma, geceleri hafifçe parlayan ama zamanla ışığı sönmüş o küçük yıldızlara...
Dört gün geçmişti eve döneli.
Özlemle yorganıma sarıldığım ilk gece, kendi yatağımın o tanıdık dokusu altında sessizce ağlamıştım.
Hastaneden taburcu oluşum, Emrah Bey'in o ciddi ve tembih dolu bakışları eşliğinde gerçekleşmişti. İstanbul'a gelmeden önce abimin mezarına uğramıştık annemle. Ektiğimiz Kardelen çiçekleri kurumuştu. Güzelce mezarını temizlemiştik.
Bornova'nın büyük ilçe mezarlığındaydık. Sağ olsun Atlas, annem ile bizi getirmişti. Bizi mezarlığın çıkışında bekliyordu.
"Yavrum..." Annem abimin mezarına doğru yürüyüp, hemen adı ve bilgileri yazan taşa sarıldı. Üst üst taşı öptü. "Geldim, oğlum geldim." Ben de diğer tarafa oturup taşı öptüm.
"Merhaba, abi." Buraya hem onu görmek için hem de içimi dökmek için gelmiştim.
"Rüyalarıma gelmiyorsun artık Koray'ım..." dedi annem, taşın üzerindeki tozları tülbentiyle silerken. Gözyaşları mermerin üzerine damla damla düşüyordu. "Anneni unuttun mu yoksa oralarda? Bak kardeşini getirdim sana, okyanus gözlünü getirdim..."
"Hiç unutur mu anne?" dedim, sesim boğazımdaki kuruluk yüzünden pürüzlü çıkarak. Toprağın üzerindeki kurumuş otları parmaklarımla tek tek ayıkladım. "Abi... Biz gidiyoruz. İstanbul'a geri dönüyoruz. Annemi merak etme, ben hep yanındayım. O da benim yanımda."
Hafifçe öne eğilip fısıldadım toprağa doğru. Sadece abimin duyabileceği bir sesle.
"Birazdan yola çıkacağız abi. Kalbim... Kalbim beni biraz zorluyor bu aralar. Belki duymuşsundur. Ama korkma tamam mı? Ben senin gibi yarıda bırakmayacağım hikayemi. Annemi yine yalnız bırakmayacağım. Direneceğim."
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Zihnimde abimin o son gülüşü, bana sarılışı canlandı. Bir an için rüzgar hafifçe esti, çam kokusu ciğerlerime doldu. Sanki abim elimi tutmuş, "Devam et Afet, ben buradayım" demiş gibi hissettim.
Annem toprağı avuçlayıp bağrına bastı, uzun uzun dualar okudu. Yıllardır içimizde biriken o kor alev, bu mezarın başında gözyaşlarıyla biraz olsun duruldu. Vedalaşmak hiçbir zaman kolay olmamıştı ama bu kez gitmek zorundaydık.
Annem marketten aldığı suyu güzelce toprağına ve çamur olmuş taşına döktü. Poşetten sabun ve süngeri çıkardığı. Sabunu süngere döküp ıslattığı mermeriz temizlemeye koyuldu. Ben de kurumuş kardenlenleri temizledim.
Yol üzerinde çiçekçiden aldığımız unutma beni ve gülleri toprağına ektim. Kardenlerleri bulamamıştım. Ama bir daha ki gelişimde kardenlerlerim ile gelecektim.
Kardenlerler yaz mevsiminde taze bulunmuyordu.
"Kusura bakma abi. Maalesef kardenlen bulamadım ama bir daha ki gelişimde bir sürü alıp ekecegim." Çiçekleri ektikten sonra çeşmeden su alıp güzelce can sularını verdim.
Mezarlığı çiçek açmıştı. Annem temizliği bitirdikten sonra yanına aldığı küçük cüzü açıp okudu. "Amin." Gitme vakti gelmişti. Abimi öpücüklere boğduk. Elvada deyip yanından ayrıldık.
Ameliyat masası hâlâ önümde devasa bir gölge gibi duruyordu ama şimdilik evde, kendi sığınağımdaydım.
Annem dörttür üzerimi örtmeye geliyor, mutfaktan buram buram ıhlamur ve çorba kokuları yükseliyordu. Benim için dünyayı durdurmuş gibiydi. Abimden sonra beni de o toprağa vermemek için adeta odamın kapısında nöbet tutuyordu.
Komodinin üzerindeki telefonum hafifçe titredi.
Atlas: Nasılsın?
Gülümsedim. Her gün sıkılmadan bu soruyu soruyor ve ben de sıkılmadan cevaplıyordum. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Sınava sadece bir gün kalmıştı. Yarın o çocuklar, hayatlarının en büyük maratonuna çıkacaklardı. Bense kendi odamda, kalbimin atışlarını dinleyerek onların başarısı için dua edecektim.
Yazmaya başladım.
Siz: İyiyim, merak etme. Sen ne yapıyorsun, heyecan var mı?
Anında mesaj düştü.
Atlas: Ne için?
Sınav içindi tabii ki.
Siz: Sınav diyorum. Hani yarın YKS var ya?
Birkaç saniye sonra mesaj geldi.
Atlas: He, ben bu sene girmeyeceğim.
Siz: Neden?
Atlas: Fazla çalışamadım. Hem seneye seninle birlikte girerim.
Ekranda beliren o son cümleyle gözlerim bir an için mesajlaşma kutusuna çakılı kaldı.
'Hem seneye seninle birlikte girerim'
Kalbimin tam ortasında, o hastane stetoskopların bile ölçemeyeceği kadar tatlı ve derin bir ritim bozukluğu yaşandı. "Fazla çalışamadım" diyordu ama biliyordum; Atlas istese o sınava hazırlanmadan girip derece bile yapabilirdi.
Mesele çalışamamak değildi. Mesele, benim bu yaz önümde duran o devasa ameliyattı. Mesele, benimle aynı çizgide yürümek istemesiydi.
Gözümden süzülen tek damla yaşı alelacele silip parmaklarımı klavyede gezdirdim.
Siz:Atlas benim yüzümden geleceğini erteleyemezsin. Saçmalama lütfen, o kadar emek verdin.
Mesajın yanında hemen iki mavi tık belirdi. Cevap vermek yerine telefonum çalmaya başladı. Ekranın ortasında "Atlas"yazısını görünce doğrularak yatakta oturdum.
"Efendim?" dedim, sesimin titrememesine özen göstererek.
"Balkona çık," dedi sakin, emredici ama bir o kadar da yumuşak sesiyle.
Gözlerim büyüdü. "Ne? Neredesin sen?"
"Balkondayım. Çık hadi, üşütmeden üzerine bir şey al."
Hızla yataktan kalktım. Üzerime hırkamı alıp odamın balkona açılan Fransız kapısını yavaşça araladım. Gece ayazı yüzüme çarparken, bahçe duvarının üzerindeki o tanıdık silüeti gördüm. Siyah kapüşonlusunu giymiş, elleri ceplerinde bana bakıyordu.
Anneme yakalanmadan evden çıkacaktım. Odadan çıkıp salonda orta masadan evin anahtarını aldım. Asansöre bindim. Binadan çıktım.
Aşağıya, duvarın dibine doğru yürüdüm. Binanın bahçe ışıkları yüzünün yarısını aydınlatıyordu.
"Çılgın mısın sen?" diye fısıldadım, komşularım duymasından korkarak. "Saat gecenin ikisi!"
"Aklım sende kalmıştı," dedi Atlas, bahçe duvarından atlayıp aramızdaki birkaç adımlık mesafeyi kapatarak. Yüzüme, gözlerime baktı uzun uzun. "Sınavı ertelemedim Afet. Ben sadece önceliklerimi sıraya koydum. Bu sene senin yanında durmam gerekiyor. O sınava bir yıl sonra da girerim ama senin bu süreci yalnız atlatmana izin veremem."
"Ya başaramazsam?" döküldü dudaklarımdan bir anda. İçimdeki o en büyük korku ilk defa geceye dökülmüştü. "Ya seneye seninle o sınava girecek kadar şanslı olamazsam Atlas?"
Ölüm ensemdeydi.
Atlas hiç tereddüt etmeden aradaki o son adımı da kapattı. Elini kaldırıp soğuk parmaklarıyla yanağımdaki gözyaşını sildi. Bakışlarındaki o sarsılmaz inanç, içimdeki tüm karanlığı aydınlatmaya yetti.
"Saçmalama," dedi sesi hafifçe sertleşerek. "O ameliyattan çıkacaksın. Seneye o sınava beraber gireceğiz, Anlaştık mı?"
Gözlerinin içine baktım. Mavi ile yeşilin o büyüleyici karışımında kendi geleceğimi gördüm.
"Anlaştık," diye fısıldadım. Başını kabullenmişce salladı. "Evet, şimdi sana bir şey vereceğim."
Kaşlarım merakla çatıldı. "Ne?" Yere eğildi. Elini ağacın altına uzattı. Ne vardı orada? Karton bir poşet aldı. Elindeki tozları silkeleyip ayağa kalktı. Bana uzattı, "Al, bakalım." Bir ona birde uzattığı poşete baktım. Hemen aldım.
"Ne var içinde?" Cevap gelmedi. Poşeti açıp baktım, elimi uzattım. Kapaklı, karton bir kutu geldi elime. Dikkatlice aldım. Kutuyu tutmak için Atlas bana yardımcı olmak için poşeti aldı.
Kapağını açtığımda tatlı olduğunu gördüm. Atlas bana tatlı almıştı. Beyaz çikolatala ve sütlü çikolata ile süslenmiş profiterol vardı. Hastanede sıkıldığım için Atlas ile birbirimize kendimiz ile ilgili sorular sormuştuk. O esnada en sevdiğim tatlıyı sorunca profiterol demiştim.
"Atlas..." İşaret parmağımı çikolataya bandırıp ağzıma götürdüm. İşte en sevdiğim tattı. "Imm," diye mırıldandım gözlerimi kapatarak. "Canımda çekiyordu zaten. Tam zamanında yetiştin Atlas." Tatlının ağzını kapattım.
"Poşet hâlâ dolu." Deyince uzattığı poşete baktım. Daha fazla ne olabilirdi ki? Elimi poşete sokunca yaprak hissiyatı oldu. Sert bir yerinden tutup çıkardığım da çiçek olduğunu gördüm. Bu Kardelen çiçeğiydi. "Sen..." Şaşkınlıkla ona baktım.
Gözlerimi o narin, bembeyaz yapraklardan alıp Atlas'a çevirdiğimde, dudaklarım şaşkınlıkla aralık kalmıştı. Hastane odasındaki o soruyu sormamın üzerinden günler geçmişti. Yine aynı sohbet esnasında, en sevdiğim çiçeği sorduğunda
"Kardelen" demiştim; hani o karların altından inatla başını çıkaran, vazgeçmeyen çiçeği...
Atlas ellerini cebine soktu. Yüzündeki o soğukkanlı ifadenin arkasında, yaptığı jestin haklı gururu saklıydı ama yine de abartılacak bir şey yokmuş gibi rahat davranıyordu.
Atlas'ı anlatan tek kelime; Abartma.
"Nereden buldun bunu?" dedim sesi hafifçe titreyerek. Çiçeğin kökünün olduğu küçük saksıyı iki elimle birden sıkıca tutuyordum. "Mevsimi bile değil Atlas... Nasıl bulabildin?"
"Zor olmadı," dedi düz bir sesle. Bakışları elimdeki çiçeğe, ardından gözlerimin içine kaydı. "Sen seversin dedin. Ben de buldum."
Gözlerimin dolmasını
engelleyemedim. Sadece 'buldum' diyordu ama onun gibi bir adamın, mevsimi olmayan bir Kardelen'i bulmak için kaç yeri aradığını, kaç kişiyi ayağa kaldırdığını tahmin edebiliyordum.
"Kardelen..." diye fısıldadım, parmak uçlarımla o minik beyaz yaprağa dokunurken. "Her şeye rağmen karları delip güneşe ulaşır ya. Tam da beni anlatıyor sanki." Atlas yavaşça bana doğru bir adım attı. Aradaki o kısa mesafeyi kapatıp başını hafifçe eğdi.
"Seni anlatıyor," dedi sesi bu kez daha derin, daha kısıktı. "O yüzden getirdim zaten. Sen de o karları deleceksin Afet. Ne kadar soğuk olursa olsun, ne kadar zor olursa olsun. Sonunda o güneşe beraber çıkacağız."
Elimdeki saksı bir an için ağırlaştı sanki. "Sen... Sen inanılmaz bir insansın."
"Bunu iltifat olarak alıyorum." İkimizde güldük. Kafasını omzuna eğdi. Yüzünde aynı gururlu bir gülümseme vardı. Başarıyordu, kalbimi feth etmeyi. Gözlerimin içine o kadar net ve inançla bakıyordu ki, içimdeki o son korku kırıntıları da eriyip gitti.
Elimdeki saksıyı ve profiterol kutusunu arkamızdaki küçük balkon masasının üzerine usulca bıraktım. Hiç düşünmeden, aramızdaki o son mesafeyi de kapatıp kollarımı sıkıca Atlas'ın boynuna doladım.
Bir an duraksadı. Bu hamleyi beklemediği, kasılan omuzlarından belliydi. Ama sadece bir an sürdü bu duraksama. Saniyeler sonra güçlü kolları belimi sardı, beni kendine doğru çekip başını boynuma gömdü.
Kokusu... Gece ayazına karışan o tanıdık, güven veren kokusu içimi ısıtmaya yetti. Yıllardır içimde taşıdığım o koca yalnızlığı hissini onun göğsüne bıraktım. Kalbinin atışlarını kendi kalbimin üzerinde hissedebiliyordum; ritmik, güçlü ve sarsılmazdı.
"Teşekkür ederim," diye fısıldadım kulağına doğru, kollarımı daha da sıkılaştırarak. "Beni yalnız bırakmadığın için. Karların altından çekip çıkardığın için teşekkür ederim."
Atlas sırtımı hafifçe sıvazladı, ardından kollarını yavaşça gevşetti ama benden uzaklaşmadı. Yüzlerimiz birbirine birkaç santim uzaklıktaydı. Mavi ile yeşilin karıştığı gözlerinde ay ışığının yansıması vardı. Geceleri daha çok gözlerinin yeşili baskındı. Zümrüt mü desem ela mı desem karar veremiyordum.
Tam ne söyleyeceğimi bilemeyip bakışlarımı kaçıracakken, elini kaldırıp baş parmağıyla yanağıma hafifçe dokundu. Ardından hiç beklemediğim bir anda eğildi ve dudaklarını yumuşacık bir şekilde yanağıma kondurdu.
Zaman o an durdu sanki. Yanağıma değen o sıcaklık, bütün vücuduma tatlı bir karıncalanma olarak yayıldı. Kalbim göğüs kafesimi zorlayacak kadar hızlı çarpmaya başladı.
Geri çekildiğinde dudaklarında muzip, hafif bir tebessüm vardı. Şaşkınlıktan açılmış gözlerime bakıp başını yana eğdi.
"Yanağında çikolata kalmıştı da..." dedi sesi hafifçe pürüzlü, tatlı bir bahaneyle. "...Onu aldım."
Yanaklarımın alev alev yandığını hissettim. Gece karanlığı bile yüzümün kızarmasını gizlemeye yetmiyordu.
"Atlas!" diyerek hafifçe göğsüne vurdum ama gülümsememe de engel olamadım.
Atlas, beni öpmüştü.
"Sei così dolce quando arrossisci, mia cara."
"Ne?" Hangi dilde konuştuğunu anlamamıştım. Ama söylerken güzel bir şey söylüyor gibiydi. Atlas umursamayıp güldü ve bir anda bu sefer sol yanağımdan öptü.
Omzuna hafifçe vurdum. "İyi alıştın beni öpmeye,"
"Rahatsız mı oldun?"
"Hayır."
"O zaman her zaman öpebilirim."
Düz, son derece kendinden emin ve pazarlığa kapalı bir sesle söylemişti bunu. Ağzım hafifçe aralandı ama verecek bir cevap bulamadım. Sanki havanın sıcaklığını, rüzgarın esişini söyler gibi doğal bir şeyden bahsediyordu.
Atlas," dedim kısık bir sesle, gözlerimin içine muzipçe bakan o zümrüt-ela karışımı gözlere odaklanarak. "Ayrıca az önce ne dedin sen? O İtalyanca mıydı?"
Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. "Evet."
"Ne demek peki?"
Ellerini tekrar ceketinin ceplerine yerleştirdi, bahçe duvarına doğru bir adım geri çekildi. "Bunu öğrenmek istiyorsan seneye o sınavı geçip İtalyanca öğreneceksin Afet Hanım. Bedavaya tercüme yok."
"Ya! Sinir bozucu birisin gerçekten," dedim sahte bir kızgınlıkla ama içimdeki o kelebeklerin uçuşmasını engelleyemiyordum.
"Biliyorum," dedi hiç istifini bozmadan. Yüzündeki o hafif gülümseme gece ayazında bile içimi sıcacık yapmaya yetiyordu.
Bahçe duvarının üzerine tek eliyle tutunup yukarı tırmanmadan önce son kez bana döndü. "Profiterolünü ye, çiçeğine iyi bak. En önemlisi de... Kendine iyi bak. Sabah ilk iş yine buradayım."
"Atlas..." dedim o duvara çıkarken.
Durdu, başını omzunun üzerinden bana doğru çevirdi. "Efendim?"
"Senin için... Çok teşekkür ederim. Gerçekten."
Gözlerinde milisaniyelik bir yumuşama oldu. "Ben teşekkür ederim," dedi sesi alçalarak. "O karanlık odadan çıkıp bana sarıldığın için."
Başka bir şey söylemeden duvarın diğer tarafına kayıp gözden kayboldu. Birkaç saniye sonra sokağın sessizliğinde uzaklaşan adımlarının sesi duyuldu. Daha fazla durmayıp binaya geçtim. Evin anahtarını cebimden dikkatle çıkarıp kapıyı açtım. Bıraktığım gibi sadece mutfağın ışığı yanıyordu.
Elimde poşetle mutfağa geçtim. Sessizce çekmeceden çatal aldım. Hemen odama geçip çalışma masama oturdum. Çiçeğimi masamın üzerine koydum. Tatlımı açıp masaya bıraktım. Dönen sandalyede rahat bir pozisyonda oturdum.
Çatalı hemen tatlıyla buluşturdum. Bir tane ağzıma alıp direk attım. Evet, biraz hayvanlık etmiş olabilirim ama ne yapabilirim en sevdiğim tatlıydı. Ağzımın etrafı, hatta çenem bile çikolata olmuş olabilir ama umurumda değildi.
Telefonumu alıp tatlının fotoğrafını çektim. Üzerince happy yazıp, altına ise "tatlı için teşekkürler yakışıklı" yazıp hikayemde paylaştım.
Fotoğrafı hikayeme attıktan hemen sonra telefonun ekranı ışıldadı. Bildirim sesi gecenin sessizliğinde yankılanmasın diye parmağımı hızla ses kısma tuşuna bastım. Ekranın üst kısmında beliren isim tam da tahmin ettiğim kişiydi.
Gülümsemem çeneme bulaşan çikolataya rağmen daha da büyüdü. Profiterolden kocaman bir lokma daha alıp ekranı kaydırdım.
Atlas: Yakışıklı mı? Yakalanma riskini göze alarak bahçe duvarına tırmanan adam için az bile bir iltifat ama kabul edildi.
Kendi kendime kıkırdamamak için dudaklarımı birbirine bastırdım. Masadaki Kardelen çiçeğime baktım; yeşil yaprakları masanın üzerindeki sarı ışıkta bembeyaz parıldıyordu.
Siz: Şımarma hemen. Ayrıca çenem dahil her yerim çikolata oldu, bunun hesabını ameliyattan sonra soracağım.
Mesajın yanında anında iki mavi tık belirdi. Cevabı gecikmedi.
Atlas: Sorarsın. Ben de o hesabı kapatmak için yanağındaki çikolataları temizlemeye devam ederim.
Telefonu göğsüme bastırıp gözlerimi kapattım. Yanaklarımın yine alev alev yandığını hissedebiliyordum. Zihnimde dönüp duran o İtalyanca cümlenin anlamını henüz bilmiyordum ama ruhuma dokunuş biçimi her şeyi özetlemeye yetiyordu.
Tatlımın son lokmasını da bitirip tabağı kenara koydum. Saksıdaki Kardelen'e hafifçe dokundum. Yarın büyük sınav vardı, pardon bugün arkadaşlarım geleceğine doğru ilk adımı atacak, bense hayatımın en büyük mücadelesi için ameliyat gününü bekleyecektim.
Ama artık korkmuyordum.
Çünkü gecenin bir yarısı bahçe duvarından atlayıp bana Kardelen getiren, karanlığımın ortasında ışık olan o adam buradaydı. Ve onunla birlikte yürümek için ne olursa olsun yaşayacaktım.
Atlas: Görüldü demek? Bunun hesabını sonra alırım.
Atlas: Şimdi, tatlın bittiyse kalkıp uyumaya geç, güzelim. Ezana az kaldı. Ve uykusuz kalacaksın.
Mal gibi sırıttım.
Siz: Sen uyumuyor musun?
Atlas: Uyanıkken namaz kılacağım ezanı bekliyorum:)
Siz: Vay imanlıyız diyorsun:)
Atlas: Eh, yani:)
Siz: O zaman Allah kabul etsin:)
Atlas: Amin güzelim. Hadi gir yatağa. İyi geceler. Sabah ilk ben uyandıracağım seni. Allah'a emanet ol.
Siz: İyi geceler:)
Atlas: :))
♟️
YAZAR'DAN
Selin erkenden kalkmıştı. İlk iş kızını kontrol etmek olmuştu. Odasına girdiğinde onun yatağında dağınık bir şekilde yatarken buldu.
Yine kalbinin üzerine yatmıştı. Sessiz adımlarla baş ucuna geldi. Uyanmamasına dikkat ederek kızının bedenine dokundu. Yüzündeki gülümsemeye bakılırsa rahat bir uykudaydı.
Afet, güzel bir rüyadaydı. Bu yüzden bir şeyler mırıldanıyordu ama tam anlaşılmıyordu. Kızının omuzlarından destek verip yavaşça sırt üstü çevirdi. Biliyordu kızını Selin, yine aynı pozisyona gelecekti. Dudaklarını kızının saçlarına bastırdı. Kokusunu içine çekip artık odadan çıktı.
Çantasını alıp evden çıktı. Çağırdığı taksiye bindi. Yolda içinden bir sürü dualar okumuştu. İyiyi çağırmaya çalışıyordu. Şimdi kötü bir haber alıp yıkılmak istemiyordu.
"Abla, geldik." Taksicinin durup ona seslenmesiyle cüzdanından parayı çıkartıp taksiciye verip indi. Derin bir nefes alıp içeri girdi. Koridorlar doluydu. Bir yandan hastalar bir yandan hemşire ve doktorlar koşuşturuyordu.
Gideceği kata gitmek için asansöre bindi. Asansörün aynasında kendi solgun, bitkin aksine baktı Selin. Son birkaç aydır göğsünde hissettiği o tarif edilemez ağırlığı, nefessiz kalan ciğerlerini ve dinmek bilmeyen yorgunluğunu hep kızının hastalığına, yaşadığı koca strese bağlamıştı.
"Benim bir şeyim yok, Afet iyi olsun yeter" diyerek kendi bedeninden gelen çığlıkları kulak ardı etmişti aylarca.
Asansörün kapıları dördüncü katta hafif bir sesle iki yana açıldı. Onkoloji polikliniğinin koridoru, zemin kattaki o telaşlı gürültünün aksine, ağır ve buz gibi bir sessizliğe bürünmüştü.
Selin, adımlarını zorlukla atarak Doktor Onur Bey'in kapısının önüne geldi.
Tahlil ve biyopsi sonuçlarını almak için günler öncesinden randevu almıştı ama içindeki o anne içgüdüsü, kendisini bekleyen fırtınayı çoktan hissetmiş gibiydi. Derin bir nefes alıp kapıyı hafifçe tıkladı ve içeri girdi.
Doktor Onur Bey, masasının üzerindeki dosyalara dalmış durumdaydı.
Selin'i görünce yüzündeki o mesafeli ama üzgün ifade derinleşti. Sandalyeyi işaret ederek, "Buyurun Selin Hanım," dedi. Sesi, kötü bir haberin yükünü taşımakta zorlanan bir hekimin temkinliliğini barındırıyordu.
Selin yavaşça oturdu. Ellerini kucağında kenetledi, parmak boğumları bembeyaz kesilmişti.
"Doktor Bey... Tahliller çıkmış olmalı. Nedir durumum?"
Onur Bey elindeki biyopsi raporunu yavaşça masanın üzerine bıraktı. Gözlüklerini çıkarıp derin bir nefes aldı. Karşısındaki bu acılı kadına, evladını iyileştirmek için hastane koridorlarında sabahlayan bu anneye vereceği cevabın ağırlığı odayı kaplamıştı.
"Selin Hanım, lafı evirip çevirmeyeceğim," dedi doktor, sesi kısık ama son derece netti. "Yapılan detaylı tetkikler ve biyopsi sonucuna göre... Akciğerlerinizde 4. evre Küçük Hücreli Akciğer Kanseri tespit ettik."
Odadaki hava bir anda çekildi sanki. Selin'in kulaklarında çınlayan devasa bir uğultu başladı.
"Dördüncü evre mi?" diye fısıldadı Selin. Dudakları titriyordu. "Yani..."
"Yani hastalık çok hızlı ilerleyen ve ne yazık ki agresif bir türe sahip," diye tamamladı Onur Bey. "Bölgesel olarak yayılım göstermiş. Süreci yavaşlatmak, ağrılarınızı hafifletmek için kemoterapiye hemen başlamamız gerekiyor ama... Karaciğere ve lenflere de sıçrama var. Teşhişte ne yazık ki çok geç kalınmış."
Geç kalınmış.
Bu iki kelime Selin'in zihnine bir kurşun gibi saplandı. Kendi hastalığını ertelediği, "önce kızım" dediği her gün, ecel adımlarını daha da hızlandırmıştı. Birkaç ay önce vefat eden oğlundan sonra, şimdi de kendi bedeninde ölümcül bir sarmaşık büyüyordu.
Gözlerinden yaşlar süzülürken aklına sadece tek bir görüntü geldi: Az önce evde yatağında uykusunda mırıldanan, sırtüstü çevirdiği ve baş ucundan öptüğü kızı Afet.
Afet birkaç hafta ya da bir iki ay sonra büyük bir kalp ameliyatına girecekti. Kendi kalbi bile zar zor atarken, annesinin ölümcül bir kansere yakalandığını ve dördüncü evrede olduğunu öğrenirse buna nasıl dayanacaktı?
Afet, yıkılırdı. Daha kötüsü ise...
"Ne kadar..." dedi Selin, boğazına dizilen yumruyu yutkunmaya çalışarak. "Ne kadar ömrüm kaldı Doktor Bey? Doğruyu söyleyin bana. Benim bir kızım var... Kalbinden ameliyat olacak. Bana ne kadar zamanım olduğunu söyleyin."
Doktor Onur Bey gözlerini kaçırdı, ardından üzüntüyle Selin'in yüzüne baktı. "Kemoterapiye verdiğiniz yanıta göre değişir Selin Hanım ama... Gerçekçi olmak gerekirse, aylar mertebesinde bir zamanımız var. Tıbben yapabileceğimiz şey hastalığın seyrini yavaşlatmaktan ibaret."
Selin ağlamadı. Yaşlar göz pınarlarında kurudu, yerini kocaman, yırtıcı bir çaresizliğe bıraktı. Çantasını kucağına daha sıkı bastırdı.
Oğlu toprağın altındaydı.
Kızı yaşam mücadelesi veriyordu. Kendisi ise akciğerlerini saran o amansız kanser yüzünden eriyip gidecekti.
Selin yavaşça ayağa kalktı. Doktorun
"Selin Hanım, yatış işlemlerini konuşmamız lazım" demesine aldırış etmeden kapıya yürüdü. Kapıyı açıp o buz gibi koridora çıktığında tek bir şey düşünüyordu: Afet bu ameliyattan çıkana kadar... Bu lanet hastalığı kızımdan saklamak zorundayım.
Kendini hemen sahile attı.
Deniz kokusu genzini yaktı Selin'in. Dalgaların kıyıdaki kayalara hırsla çarpıp köpürdüğü o ıssız sahilde, rüzgar saçlarını savururken adımları bir anda durdu.
Küçük Hücreli Akciğer Kanseri.
Dördüncü evre.
Aylar mertebesinde...
Dizlerinin bağı çözüldü. Islak kumsalın üzerine, taşların ve deniz kabuklarının ortasına yığılıverdi. Kimsenin görmediği, duymadığı o yalnız köşede, aylardır içine attığı tüm acı çığlık gibi koptu boğazından.
Elleriyle yüzünü kapattı. Önce kaybettiği oğluna ağladı; toprağın altında soğukta yatan evladına... Sonra kendi bedeninde sessizce büyüyen ve sonunu hazırlayan o amansız hastalığa... Ama en çok, en çok evde yatağında uykusunda bebek gibi, kalbi kelebek kanadı kadar narin olan kızına ağladı.
"Allah'ım..." diye fısıldadı içini çeke çeke. Ellerini kumların arasına gömdü. "Allah'ım bana biraz zaman ver... Afet'im o ameliyattan çıkana kadar, kalbi iyileşene kadar ayakta durayım. Oğlumun yanına gelmeye razıyım ama kızımı tek başına bu fırtınanın ortasında bırakmama izin verme..."
Hıçkırıkları denizin uğultusuna karıştı. Yaşadığı çaresizlik öyle büyüktü ki, göğsündeki o kanser kitlesinin ağrısı bile kalbindeki anne acısının yanında hiçbir şey kalıyordu. Kendi ecelini öğrenmişti ama ecelinden korkmuyordu Selin; tek korkusu, Afet'in onun eriyip gidişine şahit olmasıydı.
Derin bir nefes almaya çalıştı. Ciğerlerine çekebildiği her bir gram oksijen artık sayılıydı. Oturduğu yerden güçlükle destek alarak ayağa kalktı. Üstündeki kumu, toprağı elleriyle çırptı. Yüzündeki gözyaşı izlerini sildi, çantasından çıkardığı peçeteyle gözlerini kuruladı.
Yüzü bir ölü kadar solgundu ama o yüzü yeniden güldürmek zorundaydı. O eve dönmek, kızına kahvaltı hazırlamak ve sanki hiçbir şey yokmuş gibi hayatına devam etmek zorundaydı.
Afet iyileşene kadar bu sirayet eden karanlığı arkasında saklayacaktı. Selin, kızının son sığınağıydı ve o sığınak, Afet fırtınayı atlatana kadar yıkılmayacaktı.
♟️
Afet İzgi
Gözlerimi açtığımda belli belirsiz gülümsedim. Güzel bir rüya görmüştüm. Atlas'ı görmüştüm. Sırıtarak bir süre duvarı izledim. Dün gece yine aklıma geldi. Kıkırdayarak yatakta doğruldum. Gözlerim ilk hemen masamın üzerinde durdu. Çiçeğim oradaydı.
Yataktan kalkıp yavaş adımlarla masaya doğru yürüdüm. Parmak uçlarımla Kardelen'in o narin, beyaz yapraklarına hafifçe dokundum. Soğuk bir gecenin, karların altından süzülen inatçı bir umudun simgesiydi bu çiçek. Tam da bana dediği gibi...
Telefonumu masanın üzerinden aldığımda ekranda tam üç dakika önce gelmiş bir bildirim duruyordu.
Gülümsemem yüzümde daha da genişledi.
Atlas: Günaydın Kardelen çiçeği. Sabah oldu, uyan artık. Arkadaşlarımız sınav maratonuna girmek üzere, senin de bana vereceğin bir söz var. Hadi kalk bakalım.
Dün geceki "Sabah ilk ben uyandıracağım seni" sözünü tutmuştu işte. Telefonu elimde tutarken kalbimin içindeki o tatlı telaş yine kendini hissettirdi.
Hemen yazmaya başladım.
Siz: Günaydın :) Çoktan uyandım bile. Çiçeğime bakıyordum.
Anında mavi tık oldu.
Atlas: Güzel. Kahvaltını yap, ilaçlarını aksatma. Bugün o gürültücü tayfa sınavda ter dökerken biz de biraz kafamızı dağıtalım.
Telefonu göğsüme bastırıp derin bir nefes aldım. Dışarıda güneş pırıl pırıl yükseliyordu. Bugün YKS günüydü; Asya, Tan, Ecevit, Emir, Emre ve Ayperi şu an hayatlarının belki de en büyük heyecanını yaşıyorlardı. Bense masamın üzerindeki o küçük Kardelen ve telefonumdaki mesajla, hayatımın en güzel sabahlarından birine uyanmış gibi hissediyordum.
Gözlerimi pencereden dışarı, mavi gökyüzüne çevirdim.
Güneşe beraber çıkacağız Atlas, diye geçirdim içimden. Ne kadar zor olursa olsun.
Elimi yüzümü yıkayıp mutfağa doğru geçtim. Yine annemin o harika peynirli poğaçaları kokuyordu. "Oh, bu kokuyu çok özlemişim." Arkadan anneme sarıldım. "Günaydın, kızım." Annem yanağımdan öptü. Ben de onu öpüp hazır kahvaltı masasına oturdum. Masaya göz gezdirdim, bardaklar eksikti. Hemen kalkıp çay bardaklarını aldım. Ocağın başına geçip çayları doldurdum teker teker.
Dökerken bakışlarım anneme kaydı.
Elindeki salatayı yavaşça kesiyordu. Ama gözü başka yerdeydi. Tam anneme seslenecekken "Ah!" Elini kesmişti. Hemen çaydanlığı bırakıp masanın üzerinden peçeteyi alıp parmağını sardım. "Dikkat et anne."
"Ben iyiyim kızım, dalmışım sadece..." dedi annem, sesindeki o hafif titremeyi gizlemeye çalışarak. Kanayan parmağına sardığım peçeteye baktı, sonra gözlerini bana kaldırdı. O gözlerdeki derin endişeyi, o çaresiz anne korkusunu tanıyordum.
"Anne," dedim yumuşak bir tonla, ellerini ellerimin arasına alarak. "Gözün uykusuzluktan başka bir şey görmüyor günlerdir. Yine ameliyatı düşünüyorsun, değil mi?"
Derin bir nefes çekti içine. Yüzümdeki her bir çizgiyi, her bir benek izini ezberlemek ister gibi baktı yüzüme. "Nasıl düşünmeyeyim Afet'im?" dedi, gözleri anında buğulanarak. "Beş gün geçti, ama benim aklım da fikrim de sadece senin doktorun söyleyeceği o ameliyat tarihinde. Abinden sonra... Ben bir kaybı daha kaldıramam güzel kızım."
"Anneciğim, bak bana," dedim, ellerini hafifçe sıkarak. "İyiyim ben. Vallahi iyiyim. Emrah Bey en iyisini yapacak, biliyorsun. Hem ben yalnız değilim ki... Atlas var, arkadaşlarım var. Sen varsın. Hiçbiri beni bırakmıyor."
Beni sessizce başını sallayıp onayladı. "Hadi, sen otur. Ben doğrayım bunları," Ağzını açmışken hemen "Otur anne." dedim. Masaya geçip oturdu. Çayları koydum, salata ve domatesi güzelce kesip tuzladım. Alıp masaya oturdum.
Havadan sudan biraz sohbet etmeye çalıştık. Bizimkileri sordu annem. Kimin sınava gireceğini, girmeyeceğini. En azından ikimizin de kafası dağılmıştı. Onu salona gönderip hemen mutfağı toplamaya geçtim. Tabii şarkı açmadan başlayamazdım. Hemen spotify'a girip ben adlı müzik listeme tıkladım.
Listeden rastgele bir şarkı seçmek yerine, ilk sıradaki o tanıdık melodiye dokundum: Sezen Aksu - Kaçak.
Müziğin o derin, sarsıcı girişi mutfağın sessizliğini doldururken telefonumu tezgaha bıraktım. Sezen'in "O zaman şarkı söylemek lazım bağıra bağıra..." diyen sesi değil de, ruhun en kuytu köşelerine dokunan o melodisi içimdeki tüm duyguları harekete geçiriyordu.
Tezgahtaki tabakları makineye dizerken bir yandan da şarkının sözlerine mırıldanarak eşlik etmeye başladım.
"Cebimdeki son bozuklukla bir çay söylerim,
İçim ısınsın diye değil, elin elime değsin diye..."
Dün gece yanağıma dokunan o sıcaklık, Atlas'ın o karanlıkta zümrüt gibi parlayan gözleri ve gece ayazında söylenen o anlaşılmaz cümle... Şarkının ritmine kendimi kaptırmış, elimdeki süngerle tabağı ovalarken hafifçe sallanıyordum.
Dışarıdan bakan biri her şeyin yolunda olduğunu, sıradan bir sabah yaşadığımı sanabilirdi. Ama içimdeki o şarkı, Atlas'ın bana hissettirdiği o koca umudu aynı anda büyütüyordu.
Tam tencereleri yıkamaya koyulmuşken arkamdan gelen bir öksürük sesiyle yerimden sıçradım.
"Yalnız Sezen Aksu güzel ama tempon biraz yavaş Afet Hanım, mutfaktaki işler akşama kalacak bu gidişle."
Arkama döndüğümde mutfak kapısına yaslanmış, kolları göğsünde birleşmiş şekilde beni izleyen Atlas'ı gördüm.
Üzerinde beyaz Polo yaka bir tişört, altında ise siyah şort vardı. Saçları hafifçe dağılmıştı ama yüzünde o hiç eksilmeyen kendinden emin gülümsemesi duruyordu.
"Atlas!" dedim elimdeki süngeri tezgaha bırakıp hızla ellerimi kur kurularken. "Sen... Nasıl girdin içeri? Kapı açık mıydı?"
"Annen açtı," dedi rahat bir tavırla içeri adım atarak. Şarkı fonda kısık sesle çalmaya devam ediyordu.
Masanın üzerindeki sandalyeyi çekip oturdu, gözleri tezgahtaki hareketlerimi takip etti. "Salonda oturuyordu, 'git bak bakalım bizim kıza, yine hayallere daldı' dedi. Ben de komutana itaat ettim."
Yanaklarımın yine ısınmaya başladığını hissedip arkamı döndüm, müziği durdurmak için telefona uzandım.
"Kapatma," dedi Atlas sesi bir tık alçalarak. "Güzel söylüyordun."
"Sesim karga gibi bir kere, dalga geçme benimle," dedim gözlerimi devirerek. Ama içimdeki o neşeli kelebeklerin yine kanat çırpmasına engel olamamıştım.
Atlas yerinden kalkıp tezgaha, hemen yanıma kadar geldi. Elimdeki kurulu bezi alıp tezgaha koydu. Bakışları doğrudan gözlerimin içine kilitlendi.
"Karga gibi değil," dedi fısıltı gibi bir sesle. "Sen ne söylesen dinlerim ben." Kollarını sıvadı. Beklemediğim bir şey yaptı. "Yıka, bana ver. Yoksa bu gidişle evde kalacağız."
Ağzım açık, şaşkınlıkla ona bakakaldım.
Atlas, şimdi kollarını sıvamış mutfak tezgahının başında köpüklü tabağı bana uzatmamı bekliyordu.
"Evde kalmak derken?" diye kekeledim, yüzümdeki şaşkınlığı gizlemeye çalışarak. "Sen... Sen cidden bulaşık mı yıkayacaksın?"
Atlas hafifçe güldü. O buz gibi mesafeli halinden eser yoktu; yüzünde o muzip, tatlı gülümseme vardı. "Eh, birimiz kargalar gibi şarkı söylerken diğerinin o işi bitirmesi lazım," dedi bana göz kırparak. "Hadi, başla bakalım. Ben de en az senin kadar açım, bu poğaçalar soğumadan mutfağı toplaman lazım."
Hâlâ şaşkındım ama bir o kadar da mutlu. Hemen ellerimi tekrar suya soktum. Sezen'in o hüzünlü sesi arkamızda çalmaya devam ederken ben tabakları yıkıyor, Atlas ise büyük bir ciddiyetle onları makineye yerleştiriyordu.
Mutfak bir anda kocaman bir neşeye ev sahipliği yapmıştı. Ben tencereleri ovarak Atlas'a takılıyor, o ise bana mutfak işlerini ne kadar yavaş yaptığımla ilgili laf atıyordu.
Mutfak toplanınca Atlas tezgaha yaslanıp bana baktı. Bakışlarım yine o derin, mavi-yeşil karışımı gözlerine
odaklanmıştı. "Güzel oldu ama..." dedi sesi fısıltı gibi. "Yalnız bir dahaki sefere daha hızlı olman lazım Afet Hanım. Ben bu kadar bekleyemem."
Yanaklarımın yine ısındığını hissedip bakışlarımı kaçırdım. "Sonra utanırsın," Ona baktım. "Girişte bir poşet var, onu al ve giy benim için." Masaya oturdu. "Sen gelene kadar da biraz annenin o poğaçalarını yiyeyim."
Şaşkınlıkla sormadan başımı sallayıp mutfaktan çıktım. Koridordaki poşeti alıp içine bakmadan odama geçtim. Poşeti yatağıma döktüm. Giysiler vardı. Elime alıp baktım. Beyaz, polo yaka bir tişört, alt olarak ise siyah bir etek vardı.
Tişörte bakınca aynısını daha demin Atlas'ın üzerinde olduğunu hatırlamıştım. Aynı giyinecektik demek bugün.
Sokağa bu şekilde, ikimiz de birebir aynı kıyafetlerle çıkacak olmamız içimde acayip bir heyecan dalgası yarattı. Zaten dışarıdan bakan herkes aramızdaki o bağı hemen fark edecekti.
Hemen hafif şeftali tonlarında bir makyaj yaptım. İki gündür gözlerimde lens yoktu. Bunu eve geldiğim ikinci günde fark etmiştim. Beni herkes lenssiz görmüştü. Takmak istediğimde çekmecemde lensleri bulamamıştım. Anneme sorduğumda çöpe attığını söylemişti.
En son ise kollarıma ve bacaklarıma güneş kremi sürdüm. Havalar çok sıcaktı ve benim korunmam lazımdı. Saçımı ise açık bıraktım. Dolaptan küçük, lacivert çantamı aldım. Ve hazırdım!
Hızlıca odamdan çıkıp mutfağa doğru yürüdüm. Masada hâlâ poğaçasını kemirmekte olan Atlas, ben içeri girdiğimde başını kaldırıp bana baktı.
Üzerindeki beyaz polo yaka tişört ve altındaki koyu şortuyla tıpkı ayna yansımam gibi duruyordu.
Atlas yavaşça çiğnemeyi bırakıp baştan aşağı beni süzdü. Yüzünde o bilmiş, mahcup ama bir o kadar da memnun ifade yerini koruyordu. Çatalla tabağın kenarıyla oynarken hafifçe gülmsedi.
"Hmm..." dedi sesini uzatarak, gözleri üzerimdeki kıyafette sabitlenmişken.
"Bakıyorum da siparişimi eksiksiz yerine getirmişsin Afet Hanım. Fena olmamışız ama..." Ayağa kalkıp yavaşça bana doğru bir adım attı. "...Bence bu kombin taşımayı bilenlere yakışıyor, o yüzden şu an şanslı günündesin."
Gözlerimi devirerek kollarımı göğsümde kavuşturdum. "Çok mütevazısın gerçekten. Aslında poşetten çıkarken 'acaba vazgeçsem mi' diye düşünmedim değil ama..."
"Ama giydin," diye lafımı tamamladı Atlas, aramızdaki mesafeyi tamamen kapatarak. Elini uzatıp saçımın ucuna hafifçe dokundu. "İyi ki de giymişsin. Dışarıdakiler kimin kime ait olduğunu şaşırtsın biraz." Kulağıma fısıldadı. "Yanlış anlama, ben sana aitim."
Kalbim yine o tanıdık, delidolu ritmiyle atmaya başlarken tam cevap verecekken kapı aralandı. Annem elinde kurulama beziyle mutfağa girdi, ikimize ve giysilerimize şöyle bir baktıktan sonra kafasını iki yana sallayıp sessizce gülümsedi.
"Maşallah, ne kadar güzel olmuşsunuz." Elini bir beline koydu. "Allah nazardan saklasın sizi, nereye gidiyorsunuz bakalım?"
Atlas mütevazi bir şekilde gülümsedi. "Biraz İstanbul'u dolaşacağız Selin teyze." Ekledi, elini belimde hissettim. "Afet, bana emanet merak etmeyin."
"İyi iyi, haydi gidin bakalım." Anneme sarılıp vedalaşıp evden çıktık. Atlas'ın apartmanın önünde duran spor siyah arabasına bindik. Çantamı kucağıma koyup kemerimi bağladım. Kemeri takarken, "Asyalar çıkmış mıdır?" diye sordum. Atlas bir yandan kontağı çalıştırdı. Kolundaki saate baktı. "Çıkmışlardır," devam etti. "Bir kafede buluşacağız sonra yanlarından ayrılacağız."
Daha fazla bir şey demedim. Ama sonra aklıma düşmesiyle utanarak Atlas'a baktım. "Şarkı açabilir miyim?"
"Sormana gerek yok, güzelim." Telefonunu uzattı. Benim telefon bağlı, kullanabilirsin." Teşekkür eden bakışlarla ona bakıp aldım. Telefonunda şifre yoktu.
Karıştırmadan spotify'a girdim. Bir şarkı listesi vardı. Beyaz kalp vardı sadece başlıkta. Ona girip bastığımda cambaz çalmaya başladı. Bu şarkıyı çok seviyordum. Eh, sevmemin bir nedeni ise içinde adımın geçmesiydi.
Hoparlörden şarkının o hareketli, yırtıcı ritmi yükselirken dudaklarımda ister istemez kocaman bir tebessüm belirdi. Şarkı tam da en sevdiğim yerine doğru ilerliyordu.
Atlas direksiyonu tek eliyle kavramış, gözlerini yoldan ayırmadan hafifçe ritim tutuyordu. Aynadan gülümsediğimi fark edince tek kaşını kaldırdı. "Ne oldu? Neden öyle sırıtıyorsun?"
"Hiç," dedim, gözlerimi yola çevirip çaktırmadan şarkıya eşlik etmeye başlayarak. "Ne habersin ne türsün, bir felaketzede mi..." kısmını sessizce mırıldandım. Şarkının devamında geçen o kelime yaklaşırken duramadım, sesimi biraz daha yükseltip tam zamanında şarkıyla birlikte söyledim.
"Bana bak, görürsün!
Tam karşında bir Afet var!"
Şarkıdaki adımın geçtiği o anı o kadar neşeyle ve yüksek sesle söylemiştim ki, Atlas kısa bir an için bakışlarını yoldan çekip bana döndü. Dün gecekini hatırlatan o zümrüt-ela gözlerinde gururla karışık muzip bir ışık yandı.
Dudaklarının kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı. "Bak sen..." dedi sesi şarkının bastıramayacağı kadar pürüzlü ve kendinden emin çıkarken. "Demek listeyi açar açmaz tam karşındaki 'Afet'i buldun."
"Tesadüf oldu," dedim yanaklarımın hafifçe kızardığını hissedip hemen camdan dışarı bakarak. "Şarkıyı seviyorum sadece."
"Hadi oradan," dedi Atlas gülerek. Sol elini vitesin üzerinden çekip, tam kucağımda kavuşturduğum elime uzandı. Parmaklarını parmaklarımın arasından geçirip elimi sıkıca kenetledi. Bir yandan arabayı sürmeye devam ederken, diğer yandan kenetlediğimiz ellerimizi hafifçe kaldırıp gözümün önüne getirdi.
"Tesadüf değil," diye fısıldadı arabayı bir kırmızı ışıkta yavaşlatırken. "O listenin ilk sırasında olman da, tam karşımda durman da tesadüf değildi. Ayrıca haklılar..." Başını bana doğru eğip o derin bakışlarını gözlerime dikti. "...Gördüğüm en güzel felaketsin."
Gözlerim kocaman açıldı, kalbim sanki göğüs kafesimi yarıp çıkacakmış gibi güm güm atmaya başladı. Şarkının sesi arabayı doldurmaya devam ederken, kenetlediğimiz ellerimize baktım.
Bana biri gelecekte bunları yaşayacağımı söylese inanmazdım. Hep insanlardan kaçan biri olmuştum. Şimdi ise insanlar beni sarıyordu.
Arkamda duran o arkadaşlarım, evde yolumu gözleyen annem ve şu an direksiyonu tutan o elleri ellerimden bir an olsun ayırmayan adam... Beni benden alıp yeniden kurmuşlardı.
Yola odaklanmışken içimdeki o derin sessizliği bozan, kelimelerin o büyüleyici dansı oldu. Yalnızlık bir zırh değil, insanın ruhuna giydirdiği en ağır kefendi aslında.
Ben o kefeni üzerimden atalı çok oluyordu; şimdi ise rüzgarı sırtlamış, ilk defa nefes alıyordum. İnsan kaçtığı şeyden değil, kaçtığı asıl gerçeğin yani sevilmenin korkusundan ibaretmiş meğer. Sığınacak bir ev ararken, kalbini bir insana ev yapmak ne kadar garip ve bir o kadar da mucizeviydi.
Sığınacak bir ev mucizeden ibarettir.
Beni düşüncelerimden ayıran Atlas'ın sesi oldu. "Geldik, güzelim." Başımı sallayıp çantamı elime aldım ve kapıyı açıp indim. Atlas hemen yanıma gelip elini hafifçe belime sardı. Tüy gibi hissediyordum, rahatsız olmamam için yapmıştı.
Kafeye doğru yürüdük. İçeri geçtiğimizde yüzümüze serin bir hava çarptı. Çok iyi gelmişti. "Terastalar," Atlas küçük bir bilgilendirme ile merdivenleri çıktık. Teras açıktı, karşımızda deniz manzarası vardı. Oturunca doya doya izlemek isterdim.
Merdivenlerin son basamağını çıktığımızda, kalabalık masanın etrafında toplanmış olan bizimkileri gördüm.
Asya bizi görür görmez yerinden fırladı; gözlerindeki o büyük sınav heyecanı yerini kocaman bir sevince bırakmıştı. Tan ve Ecevit ellerindeki bardakları masaya bırakıp ayaklanırken, Emir ile Emre de aynı neşeyle ellerini salladılar.
"Kız! gelmiş, bakın bakın!" diye bağırdı Ecevit, masanın etrafından dolanıp hemen önümüzde bitti. Üzerlerindeki aynı polo yaka tişörtleri ve hallerimizi görün tek kaşını kaldırdı. "Durun tahmin edeyim; sabah evden çıkarken 'Kombinimiz aynı olsun' toplantısı mı yaptınız siz?"
Atlas arkamda duran elini belimden çekmeden hafifçe güldü. "Zihniyetiniz fesat oğlum. Tarz meselesi."
Asya ise hemen sarılmak için üzerime atladı. Kollarını boynuma doladığında içimdeki o son buz kütleleri de tamamen eridi. "Afet! Seni çok özledik kızım. Sınav bitti, bitti anlıyor musun? Öldük ama bittik!"
"Nasıl geçti peki?" diye sordum Asya'dan ayrılıp merakla yüzüne bakarak.
Tan araya girdi, ceketinin yakalarını hayali bir şekilde düzelterek masaya geçti. "Matematikte integral sorularını görünce ağladım sanıyorsanız yanılıyorsunuz Afet. Ağlamadım, sadece gözüme entegral kaçtı!"
Masadakilerin kahkahası terası inletirken, Karsen hemen önümdeki boş sandalyeyi çekti. "Boş verin şimdi matematiği, edebiyatı... Asıl önemli olan şu an hepimizin burada, bu masada olması." Gözleri masanın üzerindeki içeceklere ve ardından bize kaydı. "Ayrıca tişörtleriniz fena uyumlu olmuş, tebrik ederim."
Atlas bu kez Karsen'e ters bir bakış atıp masaya oturduğumda sandalyemi çekti, hemen yanıma yerleşti. "Karsen, şansını çok zorluyorsun bugün."
"Tamam be, ne dedik alt tarafı övgü yağdırıyoruz," dedi Karsen ellerini teslim olur gibi havaya kaldırarak.
Bunun haline gülmeden edemedik. "Ee, nasıl geçti gerçekten?" Merak ediyordum gerçekten sormadan edemedim.Emir önündeki bitmiş kahveyi iteledi. "Ya doktor olacağım ya da hiçbir şey." Tan da başını salladı. "Katılıyorum,"
Asya "O kadar kötü değildi, kolaydı." deyince Tan yüzünü buruşturup ona baktı. "Ya bi' git Allah rızası için," Tan yüzünü buruşturup bardağını masaya bıraktı. "Kolaydı diyor ya... Soru kitapçığıyla baş başa kaldığımda 'acaba hangi dağda kurt öldü' diye düşündüm ben. Asya sen hangi paralel evrende girdin o sınava acaba?"
Asya gözlerini devirip kollarını göğsünde birleştrdi. "Kendi adına konuş Tan. Herkes senin gibi son gece sabahlara kadar dizi izleyip sonra 'Eyvah soru kaçırdım' diye panik yapmıyor."
"Dizi değil, strateji geliştiriyordum," dedi Tan hemen kendini savunarak. "Hem sen o matematiğin ilk sayfasındaki türev sorusunu yapabildin mi ki bana havva atıyorsun?"
"Yaptım tabiki," dedi Asya kendinden emin bir şekilde çenesini yukarı kaldırarak. "Senin aksine beyin hücrelerimi sinema salonlarında harcamıyorum çünkü."
Tan derin bir 'oh' çekip başını geriye attı. "Bakın, şahit olun millet. Kızın tek becerisi benim sinir uçlarıma basmak olmasa şu an Türkiye derecesi yapardı ama maalesef kapasite bu kadar."
"Sensin kapasite!" diye çıkıştı Asya, masanın altından bacağını Tan'ın sandalyesine hafifçe vurarak. "Senin o uykusuz beynin soruları düz bile okuyamamıştır, eminim."
İkisinin her zamanki o tatlı sert çekişmesi masadakilerin yüzünde tebessüm yaratırken, Ecevit araya girmekten kendisini alamadı. "Başladılar yine... Sınav bitti koçum, sakin olun biraz. Birbirinizi yemekten vazgeçecek misiniz artık?"
"Biz mi birbirimizi yiyoruz?" dedi Tan, Asya'ya yan yan bakarak. "Kendi rızamla bu kızın yanına oturduğum her saniye ömrümden ömür gidiyor."
Asya da hemen geri kalmayıp, "Aynen Tan, şikayet etmeyi bırak da ömrümden yediğin yılları geri ver istersen," diye yapıştırdı cevabı.
Aralarındaki o gizli çekim, o didişmeden beslenen tuhaf enerji masadaki herkesin gözüne batıyordu ama ikisi de henüz bunun adını koymaya cesaret edemiyor gibiydi. Atlas, yanı başımda duran elini hafifçe sıkıp bana doğru eğildi, sesini sadece benim duyabileceğim bir tonda alçalttı.
"Biz bunlara katlanmak zorunda mıyız sence? Kendi aralarındaki savaşı bitiremediler gitti."
Gülümsedim, başımı hafifçe ona doğru çevirip fısıldadım. "Bırak atışsınlar... İnsan bazen nefret ettiği şeyin aslında en çok kalbine dokunduğunu geç fark eder."
Atlas'ın yeşil baskın gözleri yüzümde gezindi, bakışlarındaki o derin manayı hissetmemek elde degildi. Terasın serin rüzgarı saçlarımı havalandırırken, onların atışmasını geri izlemeye koyuldum.
Aşk görüyorum, hocam.
♟️
Kafeden ayrılalı yarım saat oluyordu. Masada güzel ve eğlenceli bir sohbet oluşmuştu. Sonradan aramıza Ayperi de katılmıştı. Emir'in yanında getirdiği kutu oyunları ile zaman su gibi geçmişti. Şimdi ise Atlas'ın zorla ağzından aldığım kadarıyla Galata kulesi'ne gittiğimizi biliyordum.
Arabanın içinde hafif bir caz müziği çalarken, camdan dışarı akıp giden İstanbul sokaklarını izliyordum.
Kafeden ayrılırken Asya ile Tan'ın kapıda bile hala hangi soru yüzünden tartışmaya devam ettiklerini düşününce istemsizce güldüm.
Atlas, direksiyondaki tek elini gevşetip diğer eliyle vites koluna uzandı. Göz ucuyla bana baktığını hissedebiliyordum. "Ne gülüyorsun öyle kendi kendine?" diye sordu, sesinde o meraklı ama sakin ton vardı.
"Hiç," dedim başımı ona doğru çevirerek. "Asya ile Tan'ı düşünüyorum. Bunlar böyle atışa atışa evlenecekler sonunda ama hâlâ farkında değiller."
Atlas hafifçe güldü, yola bakmaya devam ederken köşe başında arabayı sola kıvırdı. "Bazı insanlar birbirlerine körkütük aşık olur ama bunu önce kavga ederek kanıtlarlar. Klasik."
"Sen de mi öyle yaptın yani?" diye takıldım, kaşlarımı hafifçe kaldırarak.
Atlas direksiyondaki parmaklarını hafifçe vurdurarak bana baktı. "Benim tarzım belli, Afet Hanım. Sadece bahçe duvarından atlayıp Kardelen getirmem yeterli oluyor genelde."
O an dün gecenin o sihirli anı yeniden zihnime düşer gibi oldu. Yanaklarımın hafifçe ısındığını hissedip önüme döndüm. Arabanın hızı yavaşlamıştı; dar ve tarihi sokaklardan geçerek sonunda o meşhur kulenin etrafındaki hareketli meydana ulaştık. Atlas arabayı uygun bir yere park edip motoru durdurdu.
Araçtan indiğimizde, Galata Kulesi'nin o görkemli silüeti öğle sonrasının altın sarısı güneşi altında bütün ihtişamıyla karşımızda duruyordu. Etrafta turistler, sokak müzisyenleri ve kahve kokuları birbirine karışmıştı.
Atlas yanıma gelip her zamanki gibi elini belime yerleştirdi ve beni hafifçe kendine doğru çekti. "Geldik bakalım," dedi başını yukarı kaldırıp kuleye bakan bana doğru eğilerek. "Daha önce hiç çıktın mı buraya?"
Başımı iki yana salladım. "Hayır... Hep uzaktan izlerdim ama içine girme fırsatım hiç olmadı."
"O zaman bugün ilklerin günü olsun," dedi Atlas, yürümeye başlarken. Kalabalığın arasından sıyrılarak kulenin girişine doğru ilerledik. Bilet kuyruğunu atlattıktan sonra tarihi asansöre binip yukarıya, o nefis İstanbul manzarasının ayağımızın altına serildiği teras kata çıktık.
Terasa adım attığımız anda yüzümüze çarpan hafif rüzgar saçlarımı havalandırdı. Karşımızda Haliç, Boğaz ve iki kıtayı birbirine bağlayan o eşsiz şehir bütün maviliğiyle uzanıyordu. Gözlerim kamaşarak etrafı izlerken nefesimin kesildiğini hissettim.
Atlas hemen arkamda durdu, ellerini balkonun taş korkuluğuna koyarak beni adeta kollarının arasında çevreledi. Çenesini hafifçe omzuma yasladı, nefesi boynumda tıkandı.
"Nasıl?" diye fısıldadı kulağımın hemen kenarından. "Beğendin mi yukarıyı?"
Kalbim göğsümde deli gibi çarparken, ellerimi onun korkuluğu tutan ellerinin üzerine koydum. "Buradan bakınca..." dedim sesim titreyerek. "...Dünya ne kadar büyük görünüyor."
Atlas, ellerini ellerimin üzerine kenetleyip beni kendine biraz daha çekti. Sesindeki o derin, sarsılmaz güven bir kez daha içimi ısıttı.
Yüzünde o her zamanki bilmiş ama bu kez içinde hafif bir muziplik barındıran gülümseme vardı. Başını kulenin tepesindeki kalabalığa ve etraftaki insanlara doğru salladı.
"Biliyor musun buranın meşhur bir hikayesi vardır," dedi Atlas, sesini rüzgarın sesine karşı biraz alçaltarak.
Merakla ona döndüm. "Nasıl bir hikaye?"
"Eski Roma mitolojisine mi derler, İstanbul efsanelerine mi bilmem ama..." dedi Atlas tek kaşını kaldırarak. "Derler ki; Galata Kulesi'ne ilk kez kiminle çıkarsan, kesinlikle onunla evlenirsin."
Gözlerim istemsizce irileşti. Bir an söylediklerini tarttım, ardından içimdeki o alaycı ses duruma el koydu. Dudaklarımda hemen hafif, muzip bir kıvrım oluştu. Kollarımı göğsümde kavuşturup ona doğru bir adım attım.
"Bak sen..." dedim tek kaşımı kaldırarak, sesimdeki alaycı tonu gizlemeye gerek duymadan. "Hayırdır Atlas Bey? Bilinçaltınızın derinliklerinde bana şimdiden evlenme teklifi falan mı ediyorsunuz yoksa?"
Atlas hiç beklemediğim bir anda kafasını geriye atıp kahkahayı patlattı. Kulenin tepesindeki kalabalığın arasında birkaç kişinin bakışları bize döndü ama o, bu durumdan hiç rahatsız gibi görünmüyordu. Yüzündeki o gururlu ve rahat ifadeyle bana doğru eğildi.
"Güzel fikirmiş aslında..." dedi, gözlerindeki o parıltıyla. "...Ama biraz erken, Afet Hanım. Daha seneye bir sürü işimiz var, karları deleceksin, önümüzde daha çok vaktimiz var."
"Ayy, inanılmazsın gerçekten!" diyerek hafifçe omzuna vurdum ama yanaklarımın alev alev yandığını da çok iyi biliyordum. "Hemen de kıvırıyor." Atlas gülümsemesini büyütüp ellerini ceketinin ceplerine soktu.
Ay, aklıma Atlas'ın dansöz gibi kıvırması geldi Afet!
"Kıvırmıyorum, gerçekçi takılıyorum. Hem," dedi, yüzüne birden fazlasıyla ciddi bir ifade takınarak. "...Eğer bu efsane gerçekten doğruysa, başımıza büyük bela aldık demektir. Çünkü ben seni bırakmaya niyetli değilim, ona göre."
Kalbim göğsümde hızla atmaya başlarken, ona verecek akıllıca bir cevap bulamadım. "Ben bize alt kattan içecek alıp geleceğim, bekler misin beni?" dediğinde manzaraya bakıp başımı salladım. "Git, sen."
Atlas sessizce yanımdan ayrıldı. Ben de telefonumu çıkartıp bu manzarayı kaçırmak istemedim. Birkaç fotoğraf çektim, telefonu kapatırken ekrana bir mesaj bildirimi düştü. Baktığımda numaralı biriydi.
Açıp mesaja girdim. İlk mesajı okudum.
05..: Geçmiş olsun yaralı ceylan.
Kim di bu? Yaralı Ceylan? Aklıma düşen ses ile kimin olduğunu anladım. Tüylerim diken diken oldu. Ürperdim.
Ardından bir tane mesaj daha düştü.
05..: Dediler ki yaralı ceylan'ım kalp krizi geçirmiş.
Ellerim titreyerek klavyenin üzerine gitti.
Siz: Sen nereden biliyorsun?
Gönder tuşuna bastığım an kalbim kulaklarımda atmaya başladı. Etrafımdaki kalabalık, neşeli turist sesleri bir anda kesilmiş gibi hissettim.
Hemen ardından ekrana peş peşe iki mesaj daha düştü.
05..: Ben her şeyi bilirim Afet. Nerede nefes aldığını, kiminle Galata Kulesi'nin tepesinde rüzgara karşı durduğunu bile...
05..: Arkana bak güzelim. Çok uzağında değilim.
Nefesim kesildi. Gözlerim dehşetle açılırken hızla başımı arkaya çevirdim. Kalabalığın arasında tanıdık ama korkunç bir silüet aradı gözlerim.
Tam o sırada Atlas, elinde iki bardak içecekle yanımdaydı. Yüzümdeki solgunluğu ve titreyen ellerimi gördüğü an adımları durdu. Elindekileri aceleyle masaya bırakıp bir anda önümde bitti.
"Al bakalım, en sevdiğinden," dedi bardaklardan birini bana uzatırken. Ama gözleri anında yüzümdeki solgunluğu ve gerginliği yakalamıştı. "Afet? İyi misin? Rengin attı sanki birden, bir şey mi oldu?"
Ona bu anı, Galata Kulesi'nin tepesinde yaşadığımız bu güzel günü zindan etmek istemiyordum. Barkın gibi bir gölgenin buraya kadar uzanıp huzurumuzu kaçırmasına izin veremezdim. Hızla derin bir nefes alıp telefonumu ekranını kapatarak aceleyle cebime tıktım ve yüzüme olabildiğince sakin bir ifade yerleştirmeye çalıştım.
"Yok bir şey..." dedim, sesimin titremesini gizlemeye çalışarak zoraki bir tebessüm etmeye çalıştım. Bardaklardan birini ellerim hâlâ titrerken aldım. "Sadece... Rüzgar biraz çarptı galiba, ani oldu."
Atlas şüpheli bir bakışla gözlerimi inceledi. Gözlerindeki o keskin dikkat, hiçbir şeyi kaçırmayacak kadar fazlaydı. Parmaklarının ucunu çeneme hafifçe dokundurup başımı biraz daha kendine doğru kaldırdı. "Emin misin?" Sadece başımı sallayabildim. Atlas ise daha fazla darlamadı. Uzattığı soğuk içeceği aldım. Kollarımı demirlere yasladım. Atlas'ta benim gibi yaslandı.
Soğuk içeceğin bardağı parmaklarımın arasındaki titremeyi biraz olsun dindirirken, bakışlarımı İstanbul'un uçsuz bucaksız maviliğine çevirdim. Atlas'ın üzerimdeki o yoğun ve sorgulayıcı bakışlarının hâlâ beni delip geçtiğini hissedebiliyordum; bir yalanın ardına sığınmak hiç bu kadar zor olmamıştı.
"Biliyor musun," dedim, konuyu tamamen başka bir yöne çekmek için iç sesimi susturarak. "Aklıma Güneş geldi. O küçük ne yapıyor?"
Atlas, yüzündeki o şüpheli ifadeyi yavaş yavaş silerken hafifçe gülümsedi. Kardeşinin adının geçmesiyle bakışları yumuşadı, o sert ve gergin havası bir anda dağıldı.
"Güneş mi?" dedi, sesi bir anda neşeyle dolmuştu. "Sorma, evde yine fırtınalar estiriyor. Sabah evden çıkarken elindeki bütün boya kalemlerini koltuğun üzerine dizmiş, 'abime resim yapıyorum' diye söyleniyordu."
Kıkırdadım. "Gerçekten mi? 4 yaşında olmasına rağmen o kadar zeki ve tatlı ki... Bazen onunla vakit geçirirken zamanın nasıl geçtiğini unutuyorum."
"Öyle," dedi Atlas, denize doğru dalarak. "Bazen diyorum ki, şu dünyaya bir çocuk kadar temiz ve karşılıksız sevebilmeyi o öğretiyor bize. Enerjisine yetişmek imkansız ama... Dünyadaki her şeye değer."
Bir an duraksadım. Sesimdeki o hafif burukluğu gizlemeye çalışarak, "Peki ya... Ya bana karşı bir ön yargısı var mı?" diye sordum çekinerek. "Yani, beni gördüğünde neler diyor? Merak ettim de."
Atlas, ellerini cebinden çıkarıp hafifçe omzuma dokundu, beni kendisine biraz daha yaklaştırdı. "Ön yargı mı? Güneş senin için 'Afet abla ne zaman gelecek?' diye sorup duruyor her gün. Hatta dün akşam, senin fotoğrafını telefonda görünce 'Bu abla çok güzel gülümsüyor, abim neden onu getirmiyor?' dedi."
Duyduğum şeyle kalbimde çiçekler açtı.
"Gerçekten mi?" dedim gözlerim parlayarak. "Bunu gerçekten söyledi mi?"
Atlas, "Söyledi," dedi, gözlerindeki o muzip ışıkla. "Hatta bu gidişle, yakında beni değil seni daha çok sevecek, onu da biliyorum. Kıskanmaya başlıyorum yavaş yavaş, bilesin."
Gülümseyerek ona baktım. "Kıskanma Atlas... O daha çok küçük, senin gibi bir abisi varken."
Cebimdeki telefon yeniden titredi. Görmezden, duymazdan gelmeye çalıştım. "Gel, biraz içeriyi gezelim." dediğinde heyecanla başımı sallayıp onu takip ettim.
"Evet, gezelim!" dedim, sesimi normalden biraz daha canlı tutmaya çalışarak. Atlas, beni belimden nazikçe kavrayıp kulenin o serin, taş duvarlarla örülü iç koridorlarına doğru yönlendirdi. Dışarının o uçsuz bucaksız özgürlüğünden, tarihin tozlu ve loş sessizliğine geçiş yaptık.
Beni bir alt kata, kulenin tarihi dokusunun en iyi hissedildiği o sergi alanına götürdü. Burası, İstanbul'un farklı dönemlerine ait haritaların ve gravürlerin sergilendiği, dar ama bir o kadar da büyüleyici bir kattı.
Duvarlardaki o ağır taşların kokusu, sanki yüzyılların yükünü taşıyordu.
"Burası," dedi Atlas, eliyle eski bir İstanbul haritasını işaret ederek. "Kulenin en sevdiğim kısımlarından biri. İnsan burada şehrin ne kadar çok değiştiğini ama ruhunun hiç eksilmediğini anlıyor."
Yürüdükçe ayak seslerimiz taş zeminde yankılanıyordu. Bir yandan Atlas'ın anlattığı hikayeleri dinliyor, bir yandan da göz ucuyla sürekli etrafımı kolluyordum. Barkın... O mesajı atmışsa, şu an bu kalabalığın içinde bir yerlerde miydi? Yoksa bizi uzaktan mı izliyordu? Bu düşünceler zihnimi bir mengene gibi sıkarken, Atlas'ın sesini duymak bir anlığına beni o karanlıktan çekip çıkardı.
"Afet?"
"Hı?" Eserlere bakarken mırıldandım.
"Sana önemli bir şey söyleyeceğim?"
Sanki ne diyeceğini biliyormuşum gibi bir anlık nefesim kesildi. Atlas bir adım daha yaklaştı, aramızda sadece birkaç santim kalmıştı. Gözlerindeki o parıltı, bu defa oyunbaz değil, tamamen dürüst ve savunmasızdı.
"Afet, biz..."
Tam o anda, sanki hayatımın en güzel anını sabote etmek için programlanmış gibi, cebimdeki telefon çığlık atar gibi titremeye başladı. Ekran, loş koridorun duvarlarına ürkütücü bir ışık vurdu.
05.. arıyor.
Korkudan kanımın çekildiğini hissettim. Atlas "Ne oldu?" diyecekken, sanki eli kolu bağlanmış bir suçlu gibi panikle telefona uzanıp aramayı reddettim. Ekran karardı ama bir saniye bile geçmeden yeni bir bildirim sesi yankılandı.
05.. bir video dosyası gönderdi.
O an, telefonun ekranında beliren küçük ön izleme karesi zihnime bir bıçak gibi saplandı. Merakım bir zehir gibi damarlarıma yayıldı, parmağım kendiliğinden videoya tıklamak istedi.
Acaba bizi mi çekmişti? Nerede olduğunu mu gösteriyordu? Ama Atlas karşımdayken, onun o umut dolu bakışları üzerimdeyken, bu korkunç gölgeyi aramıza davet edemezdim. Telefonu titreyen parmaklarımla cebime geri tıktım.
"Kim o?" dedi Atlas, kaşları hafifçe çatılmıştı. Sesi bu sefer biraz daha mesafeli ve sorgulayıcıydı. "Üçüncü kez arıyor Afet. Bir sorun mu var?"
Yutkundum. Boğazımdaki o düğüm, Atlas'ın söyleyeceği o güzel sözleri boğuyordu.
"Hiç," dedim, sesimin titremesini yine o sahte sakinlik maskesiyle örtmeye çalışarak. "Sadece... Reklam aramaları sanırım. İnsanları rahat bırakmıyorlar işte."
Atlas bir an sessiz kaldı, gözlerini gözlerimden ayırmadı. Sanki yalan söylediğimi anlıyor, ama bana olan güveninden dolayı üstelemiyordu.
"Pekala," dedi, sesi biraz daha yumuşayarak ama o ciddi tonunu koruyarak. "Konumuza dönelim mi? Afet, ben... bizim bu belirsiz halimizden yoruldum. Yani, sadece bir arkadaşlık ya da birbirini tanıyan iki insan olmaktan fazlasıyız, biliyorsun. Ben..."
Derin bir nefes aldı, parmak uçları elmacık kemiklerimde hafifçe gezindi. "Seninle sadece anları değil, yarınları da paylaşmak istiyorum. Benimle bu belirsizlikten çıkıp, gerçek bir 'biz' olmaya var mısın? Sevgilim olur musun Afet?"
Ağzım açıldı. Heyecandan mıydı bilmiyorum.
"Atlas..." dedim, gözlerimden bir damla yaş süzülürken. "Ben... Ben seninle olmayı dünyadaki her şeyden daha çok istiyorum."
Atlas'ın yüzündeki o gergin, heyecanlı ifade yavaş yavaş silindi; yerini, dünyanın en güzel manzarasına sahipmiş gibi bakan bir huzura bıraktı. Elleri, yanaklarımı okşamaya devam etti, baş parmaklarıyla elmacık kemiklerimi nazikçe sildi.
"İstemek yetmez Afet," dedi sesi her zamankinden daha kısık ve davetkar bir tonda. "Senin olmayı, sadece bizimle olmanı istiyorum. Bu hayatın içinde, her zorlukta, her güzellikte... Yanımda, tam burada, kalbimin üzerinde olmanı istiyorum."
Derin bir nefes aldım. Sadece Atlas'ın sıcaklığını ve kendi hızla çarpan kalbimin sesini duyabiliyordum. O kadar uzun süredir korkarak, saklanarak yaşamıştım ki, bu teklif bana bir rüya gibi geliyordu. Ama Atlas gerçekti. Onun ellerinin sıcaklığı, gözlerindeki o sadakat gerçekti.
"Evet," diye fısıldadım, sesim titreyerek ama içimdeki tüm eminlikle. "Seninle olmayı, benle olmanı... Evet, Atlas. Sevgilin olurum."
Atlas'ın yüzündeki o ifade; bir zafer, bir huzur ve büyük bir aşkın karışımıydı. Beni yavaşça kendine çekti, alnını alnıma yasladı. "Dünyanın en güzel 'evet'ini duydum," dedi sesi o kadar derinden geliyordu ki, tüm hücrelerimde hissettim.
Atlas, yüzündeki o büyüleyici tebessümle aramızdaki son mesafeyi de sıfırladı. Güçlü kollarını belime sarıp beni kendine doğru çektiğinde, göğsüne sığınmanın o eşsiz sıcaklığı tüm bedenimi kapladı. Başımı omzuna gömdüm, kokusunu içime çektim. Dünya üzerindeki en güvenli liman, tam da burasıydı.
Bir süre öylece, kulenin loş koridorunda birbirimize kenetlenmiş halde kaldık. Sadece kalplerimizin aynı ritimle atışı duyuluyordu.
Derken Atlas, kollarını belimde biraz daha sıkılaştırıp hafifçe geri çekildi. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, nefesi cildimi yakıp geçiyordu. Bakışları gözlerimden yavaşça aşağıya, boynuma doğru kaydı. Yutkundum.
Başını hafifçe eğdi ve dudaklarını boynuma, tam da nabzımın deli gibi attığı o hassas noktaya dokundurdu.
Yumuşak, derin ve tüy kadar hafif ama bir o kadar da yakıcı bir buse bıraktı oraya.
Bu ikinci boynumdan öpüşüydü ama bu sefer gerçekti.
Bedenimden yukarı doğru tatlı bir elektrik dalgası yayıldı, nefesim boğazımda tıkandı. Gözlerim kocaman açılırken, ellerim refleksle onun omuzlarına tutundu. Yanaklarımın alev alev yandığını hissediyordum.
Zihnim bir anda geriye, okuldaki o oyuna gitti. Hani herkesin içinde, sırf o anın heyecanıyla ve rol icabı boynumdan öptüğü o güne... O zaman kalbim yine böyle duracak gibi olmuştu ama aramızda adını koyamadığımız bir mesafe vardı. O öpücük, sadece bir oyunun parçası sanmıştım. Oysa şimdi... Şimdi tamamen gerçekti. Şaka değildi, rol değildi. Benim sevgilim olan Atlas, beni iz bırakmak istercesine öpüyordu.
"Atlas..." diye mırıldandım, şaşkınlığımı ve nefessiz kalışımı gizleyemeyerek.
Atlas dudaklarını boynumdan yavaşça çekip geri çekildiğinde, yeşil baskın gözlerinde o muzip, zafer kazanmış ışık parıldıyordu. Yüzümdeki o dona kalmış halimi görünce hafifçe kıkırdadı.
"Ne oldu güzelim?" dedi sesi fısıltı gibi, pürüzlü ve bir o kadar da baştan çıkarıcı çıkarken. "Aklına ne geldi de öyle dondun kaldın?"
"Hiç..." dedim hemen, bakışlarımı kaçırmaya çalışarak. Ama baş parmağıyla çenemi tutup yüzümü tekrar kendine çevirdi.
"Oyundaki gibi değil ama, değil mi?" diye fısıldadı kulağıma doğru, yüzündeki o bilmiş gülümsemeyle. "Bu defa rol yapmıyoruz Afet. Bu defa tamamen gerçek."
20. BÖLÜM SEZON FİNALİ SONU
────୨ৎ────
Bitti ama bir süreliğine...
Ne hissediyorsunuz çok merak ediyorum??
Şimdi bölüme gelelim, sizce Barkın ne videosu gönderdi?
Gerçekten artık sevgiliyiz hjhkjskskjs
Tan ve Asya Yeni sezonda gümbür gümbür geliyor!!!
Sezon finalini tek kelimeyle anlatabilir misiniz??
Yeni sezon dönüş tarihi belli değil... Ama çok bekletmem merak etmeyin.
Arkada mükemmel bir kitap geliyor. Yazlık bir kitap şuan iki bölüm yazdım. Bekar anne, anlaşmalı evlilik içeriyor!!!
OYLARINIZI BEKLİYOR CANLARIM!!!
