11. bölüm · Şah ve piyonlar

11

Loral's 🕯️

Selam aşkolsr👐

Yorum yapmayanlar gözüme gözükmeyin oauwkkdsndmzhk şaka şaka 🤣😂

Yorumlarınızdan beni mahrum bırakmayın

♟️

Masamın üzerinde birikmiş o renkli kalemler, karmaşık AYT formülleri ve edebiyat notları, saatler süren yoğun bir mesainin ardından zihnimdeki o uğultuyu biraz olsun bastırmayı başarmıştı. 12. sınıfın bu acımasız temposu normalde beni nefessiz bırakırdı ama bu gece, o formüllerin arasına saklanmak benim tek kurtuluş yolumdu. Kurşun kalemin parmaklarımda bıraktığı o gri lekeye bakarken dudaklarım istemsizce yukarı kıvrıldı. Atlas'ın o sarsılmaz, kimseyi umursamayan sesi odanın sessizliğinde yeniden yankılandı.
Güzelim.

Bu kelime onun dudaklarından döküldüğü andan beri içimde kor bir ateş gibi büyüyordu. Sahte bir oyunun, babalarımıza karşı ördüğümüz o zorunlu duvarların ortasındaydık ama o bana her "güzelim" dediğinde, bu sahteliğin içindeki en büyük gerçeğe çekildiğimi hissediyordum. Kalbimin o tekinsiz ritmi, bu kelimenin yarattığı o tuhaf, derin sızıyla yeniden tekmeliyordu göğsümü.

Barkın'ın geçmişten getirip üzerime yıkmaya çalıştığı o psikolojik baskı, Atlas'ın benim için o sahayı ve koridorları dar etmesiyle tamamen yön değiştirmişti. Artık o yalnız, köşeye sıkıştırılmış kız değildim; o sarsılmaz Çakır'ın yanında, onun koruması altındaydım.
"Afet? Güzel kızım, hala uyumadın mı?"

Annemin mutfak kapısının önünden gelen o yumuşak sesiyle irkilerek kafamı dosya kağıtlarından kaldırdım. Kapının eşiğinde dikilmiş, üzerinde o her zamanki pelüş sabahlığıyla bana şefkatle bakıyordu. Gözlerindeki o yorgun ama her zaman arkamda duran ifade, spor salonunda yaşadığım o boğucu anların izlerini tamamen silebilecek kadar sıcaktı.
"Gel annecim, bitirmek üzereyim zaten," dedim, masanın üzerindeki test kitabını yavaşça kapatarak.
Annem odama girip yatağımın kenarına oturdu.

Elini uzatıp tepemde topladığım saçlarımdan firar eden birkaç tutamı şefkatle kulağımın arkasına itti. "Çok yükleniyorsun kendine bu aralar," dedi, sesindeki o hafif sitemli anne tonuyla. "Sınav senesi, anlıyorum, YKS hepimizin tepesinde bir yük ama sağlığın her şeyden önemli. Bugün okulda nasıldın? Rengin biraz soluk gibi geldi gözüme."
İçim titredi.

Beden dersinde Elmas'ın o nefret dolu smacıyla göğsüme yediğim top darbesini, kalbimin o ölümcül ritimle kasılışını ve Atlas'ın beni salondaki herkesi dehşete düşüren o yırtıcı öfkesiyle kucağına alıp sınıfa çıkarışını ona anlatamazdım. Annemin benim için çarpan o hassas kalbini yeni bir endişeyle yormaya hakkım yoktu.

"İyiyim anne, sadece biraz fazla soru çözdüm, ondandır," diyerek tebessüm ettim ve elini sımsıkı tuttum. "Hem bizim grup da yanımdaydı zaten. Asya, Tan, Emir... Hepsi üzerime titriyor."
Ve Atlas... O benim için dünyayı yakmaya hazırdı.

Annem lafımı duyunca yüzünde muzip bir gülümseme belirdi, gözleri parıldadı. "O uzun boylu, kara çocuk da oradaydı yani? Atlas," dedi, adını söylerken sesindeki o onaylayan tonu gizlemeyerek. "Seni eve bıraktığında pencereden gördüm. Arabadan inmeni bekledi, sen apartmana girene kadar da gözünü kapıdan ayırmadı. Sert bir mizacı var gibi duruyor dışarıdan ama sana bakarken o duruşunun nasıl değiştiğini görebiliyorum. İyi bir çocuk, seni gerçekten koruduğunu hissediyorum."

Annem o siyah arabanın içindeki o zifiri karanlık gözlerin bana nasıl baktığını, o "güzelim" hitabının arkasındaki o sarsılmaz sahiplenişi sadece uzaktan bakarak bile hissetmişti. İçimde saklamaya çalıştığım o yangın, annemin bu sözleriyle yüzüme bir sıcaklık olarak vurdu.

"Öyledir," diyebildim sadece, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. "Beni her zaman korur."
"Hadi bakalım, bu kadar sohbet ve ders yeter," diyerek ayağa kalktı annem, eğilip alnımdan uzunca öptü. "Işığı kapatıp hemen yatıyorsun. Yarın zinde olman lazım."

"Tamam annecim, iyi geceler," diyerek arkasından gülümsedim.
Annem odadan çıkıp kapıyı hafifçe aralık bıraktığında masadaki loş lambayı kapattım. Odanın içi gecenin o koyu karanlığına gömülürken yatağıma geçip yorganı üzerime çektim.

Gözlerimi tavandaki karanlığa diktiğimde, zihnim okul çıkışındaki o beton sahaya, Atlas'ın Barkın'a attığı o muazzam bloka ve parmaklarının ucundan süzülüp fileyi yırtan o son şutuna gitti. O sahada sadece bir maçı kazanmamıştı; Barkın'ın o hesapçı, ciddi maskesini yüzüne çarparak bunu okula ilan etmişti.
Elimi yavaşça göğsümün üzerine, kalbimin tam üstüne koydum.

İlacın etkisi çoktan geçmişti ama kalbim hala delice atıyordu. Bu kez korkudan ya da hastalıktan değil; o boş sınıfta beni belimden kavrayıp göğsüne sımsıkı bastıran, saçlarımın arasında "Sana zarar gelmesine katlanamam" diye fısıldayan Atlas Çakır'ın bende bıraktığı o tatlı, tehlikeli sızıdandı.

Yarın o okula gittiğimde Barkın'ın yeni hamleleriyle, Elmas'ın sinsi oyunlarıyla karşılaşacaktım, bunu çok iyi biliyordum. Ama bu gece, yastığa başımı koyduğumda içimde en ufak bir korku kırıntısı yoktu. Çakır'ın kraliçesiydim ve o Şah, benim için bu tahtadaki herkesi devirmeye çoktan hazırdı. Gözlerimi bu güvenli huzurla kapatırken, odunsu kokusu hala burnumun ucundaydı.

♟️

Sabahın ilk ışıkları odamın stor perdelerinin arasından sızıp gözlerimi kamaştırdığında, içimde hem tatlı bir yorgunluk hem de adını koyamadığım tuhaf bir kararlılık vardı. Gece geç saatlere kadar çıkardığım o dil bilgisi ve edebiyat notları masanın üzerinde düzenli bir yığın halinde duruyordu. Yataktan kalkıp aynanın karşısına geçtiğimde, gözlerimin altındaki hafif halkalara rağmen bakışlarımdaki o eski, ürkek ifadeyi göremedim. Artık o köşeye sıkışan, bir sonraki hamlede ne olacağını korkuyla bekleyen kız değildim.

Hafif bir makyajla yüzümdeki yorgunluğu gizledikten sonra okul üniformamı üzerime geçirdim. Aynada kendime bakarken saçlarımı serbest bıraktım; omuzlarımı dikleştirdim. Atlas'ın bana çizdiği o güçlü sınırın hakkını vermek zorundaydım.

Aşağıya indiğimde annemin hazırladığı pratik kahvaltıdan birkaç lokma atıştırıp hemen evden çıktım. Sokağın köşesine geldiğimde, o bildiğim siyah, heybetli araba her zamanki yerinde, motoru rölantide çalışır vaziyette beni bekliyordu. Derin bir nefes alıp yolcu koltuğunun kapısını açtım ve içeri bindim.

Atlas, elleri direksiyonda, gözlerini doğrudan bana çevirdi. Bakışlarındaki o zifiri karanlık, gece boyunca hiç uyumamış gibi yorgun ama bir o kadar da tetikte görünüyordu. Ancak dik dikkatimi çeken ilk şey, sağ elinin eklemlerindeki o hafif kızarıklık ve sıyrıklardı. Göğsüm anlık bir merakla daralır gibi oldu.

"Günaydın," dedi, sesi sabahın o ilk saatlerinde her zamankinden daha boğuk ve derindi. Arabayı hırsla hareket ettirirken gözlerini yoldan ayırmadı.

"Günaydın," dedim, bakışlarımı elindeki o sıyrıklardan çekmeye çalışarak. "Elin... eline ne oldu?"
Atlas direksiyonu hafifçe sıkarken dudak kenarı çok hafif bir şekilde yukarı kıvrıldı, ama bu neşeli bir gülümseme değildi. Tamamen o bildiğim, her şeyi arkasında bırakan tehlikeli ketumluğuydu. "Önemli bir şey değil," dedi, geçiştirerek. "Geç dün geceden kalan bir hesaplaşma diyelim. Kapandı, gitti."

Ona daha fazla soru sormadım. Barkın'la ya da o salonda yaşananlarla bir ilgisi olduğunu tahmin etmek zor değildi ama Atlas'ın o sarsılmaz koruma duvarı, detayları öğrenip kafamı yormamı engellemek ister gibi etrafımı sarıyordu. Okul bahçesine giriş yaptığımızda arabanın loşluğundan çıkıp o kaotik kalabalığın içine adım attık.

Arabadan birlikte indiğimiz an, bahçedeki fısıltılar anında kesildi. Dün basketbol sahasında alınan o mutlak galibiyetin ardından, koridordaki öğrencilerin bize bakışındaki saygı ve çekince katlanarak artmıştı.

Asya, Tan ve Emir okul binasının girişindeki merdivenlerde bizi bekliyorlardı. Ecevit ise her zamanki gibi elinde bir simitle neşeyle yanımıza doğru fırladı.
"Ooo, bizimkiler gelmiş!" dedi Ecevit, simidinden büyük bir ısırık alarak. "Yenge, valla dünkü maçtan sonra okulda herkes seni konuşuyor. Elmas ve o Mine tayfası sabah öyle bir suratla girdi ki içeri, sanırsın bütün dünya başlarına yıkılmış."

Tan, Ecevit'in omzuna hafifçe vurup onu sustururken bana baktı. "Daha iyisin değil mi Afet? Gece bir sıkıntı olmadı?"

"Çok iyiyim Tan, teşekkür ederim," dedim, grubun bu samimi sahiplenişine gülümseyerek. Onların varlığı, bu okulda yalnız olmadığımı bana her an hatırlatan en büyük sığınaktı.

Sınıfa doğru çıkarken koridorun köşesinde Barkın'la göz göze geldik. Yüzündeki o her zamanki alaycı, ciddi ifadesinin yerinde yeller esiyordu. Sol elmacık kemiğinin üzerindeki o belirgin morluk ve patlamış dudağı, Atlas'ın sabah arabada gördüğüm o kızarmış el eklemlerinin sebebini net bir şekilde açıklıyordu. Barkın, bizi gördüğü an gözlerini hızla kaçırdı ve yanındaki Yasin'le birlikte koridorun diğer ucuna doğru ilerledi.

O psikolojik üstünlük kurmaya çalışan, beni zayıflığımla vurabileceğini sanan adam, Atlas'ın dün gece indirdiği darbelerin altında tamamen ezilmişti.
Sıramıza geçip oturduğumuzda, Atlas çantamı arkalığa astı ve yanıma yerleşti. Sınıftaki herkes yerlerine geçerken Elmas'ın Barkın'ın yüzündeki o morluklara şok içinde baktığını, ardından nefret dolu gözlerini bize çevirdiğini fark ettim.

Ama artık hiçbirinin hamlesi umurumda değildi.
Atlas, sıranın altından elini yavaşça dizimin üzerine bıraktı. O ağır, ferah odunsu kokusu tenime işlerken başını bana doğru eğdi. "Sana söylemiştim," diye fısıldadı, sesi sadece benim duyabileceğim o derin, içimi eriten yumuşaklıktaydı.

"Kimse senin canını yakamaz. Önündeki derslere odaklan, gerisini bana bırak güzelim."

Dizimin üzerindeki elinin sıcaklığı içimdeki tüm o geçmiş korkularını bir kez daha un ufak ederken, kalbimin göğüs kafesimi zorlayan o ritmi yeniden başladı. Bu kez biliyordum; bu ritim korkudan değil, onun bende başlattığı o geri dönüşü olmayan büyük yangındandı.

"Önündeki derslere odaklan, gerisini bana bırak," diye fısıldadı Atlas. Sesi az önceki o sert tonundan sıyrılmış, sadece benim duyabileceğim bir sakinliğe bürünmüştü.

Dizimin üzerindeki elinin sıcaklığı, içimdeki tüm o geçmiş korkularını bir kez daha un ufak ederken derin bir nefes aldım.

Bana sürekli o özel hitapla seslenip kalbimin ritmini altüst etmediği, sadece yanımda durarak o sarsılmaz güveni hissettirdiği anları daha çok seviyordum sanırım. Çünkü böyle anlarda, aramızdaki o koruma kalkanının arkasında gerçekten nefes alabildiğimi hissediyordum.

İlk ders zili çaldığında sınıfa giren edebiyat hocasıyla birlikte herkes önündeki defterlere gömüldü. Dün salonda ve bahçede kopan o büyük fırtınalardan sonra, bugünün koridorları tuhaf bir durgunluğa teslim olmuştu. Okulun o ilk günlerindeki, her an bir hır gür çıkacakmış gibi gerim gerim gerilen havası yoktu. Sanki herkes sınırlarını öğrenmiş, kimin nerede durması gerektiği dün gece o spor odasında ve basketbol sahasında kesin bir dille çizilmişti.

Barkın, oturduğu orta sırada başını ders kitabından neredeyse hiç kaldırmadı. Yüzündeki morlukların ve patlayan dudağının hesabı sınıftaki hiç kimse tarafından sorulamıyordu; çünkü o morlukların arkasındaki ismin kim olduğunu herkes çok iyi biliyordu. Elmas bile arkasına dönüp o sinsi bakışlarını atmaya cesaret edemiyor, kendi sırasına büzülmüş bir şekilde hocanın anlattıklarını not alıyordu.

Öğle arasına kadar geçen o birkaç ders saati tam da ihtiyacım olan o huzurlu sakinlikle geçti. Atlas, yanımda oturduğu süre boyunca tek bir kelime etmedi ama varlığı, sıramızın üzerine çöken o görünmez ağırlığıyla bana yetti. Kalemi parmaklarının arasında çevirirken ara sıra pencereden dışarıya, bahçedeki ağaçlara bakıyor, kendi iç dünyasındaki o ketum Çakır sessizliğini koruyordu.

"Eee, gençlik? Kantine iniyor muyuz, yoksa burada açlıktan kırılacak mıyız?" diye fısıldadı Ecevit, dördüncü dersin bitiş ziliyle birlikte arkasını dönerek.

Asya çantasından aynasını çıkarıp saçlarını düzeltirken, "Ben gelirim valla, sabahtan beri midem kazındı," dedi.

Tan ve Emir de ayaklandığında Atlas bana doğru döndü. "İnelim mi?" diye sordu, gözlerindeki o zifiri karanlık bu kez tamamen dingin, çarşaf gibi dalgasız bir denizi andırıyordu.
"Olur, inelim," dedim, üzerimdeki o ders çalışma mahmurluğunu atmak isteyerek.

Kantine indiğimizde, dünkü o gergin kalabalıktan eser yoktu. Masalardan birine yerleştiğimizde Ecevit hemen kantin sırasına fırlayıp hepimize simit ve çay kaptı. Masanın etrafındaki sohbet bu kez tamamen güncel konulardan, önümüzdeki hafta başlayacak olan o yoğun deneme sınavlarından ve denemelerdeki netlerimizden ibaretti.

"Yalnız kanka, o son AYT matematik denemesindeki türev soruları neydi öyle ya?" dedi Emir, çayından bir yudum alarak. "Hoca resmen bizi elemek için sormuş."

Tan gülerek başını salladı. "Soru bankasındaki formülleri ezberlemek yetmiyor işte, mantığını oturtmak lazım. Afet sen bitirdin mi o fasikülü?"
"Dün gece bitirdim," dedim, masanın altından bacak bacağa atmış olan Atlas'ın varlığını hissederek. "Geç saatlere kadar not çıkardım, biraz oturdu kafamda."

Atlas, önündeki çay bardağını parmaklarının arasında çevirirken sessizce bizi dinliyordu. Yüzünde o düne ait yırtıcı öfkeden hiçbir iz kalmamıştı. Bugün okul, ikimiz için de o büyük kavgaların, babalarımızın yarattığı o ağır baskıların uzağında, sadece sıradan iki lise son sınıf öğrencisi gibi nefes alabildiğimiz nadir günlerden biriydi. Ve bu sakinlik, her ikimizin de ruhuna uzun zamandır ilk defa bu kadar iyi geliyordu.

Emir'in matematik sorusu üzerine yaptığı yoruma Tan tam hak vererek kafasını sallamıştı ki, Asya çay bardağını masaya sertçe bırakıp araya girdi.

"Ay Tan, her şeyi de sen bilmek zorundasın zaten," dedi Asya, gözlerini devirerek. "Mantığını oturtmak lazımmış... Sanki biz burada formülleri tersinden okuyoruz. Altı üstü zor sormuşlar işte, amma büyüttün."

Tan, bakışlarını yavaşça Asya'ya çevirdi. Yüzündeki o sakin, mesafeli ifade bir anda yerini Asya'ya özel o sinir bozucu, alaycı tebessüme bırakmıştı. "Ben büyütmüyorum Asya," dedi, sesini bilerek tek düze tutarak. "Sen türev gördüğün an formül ezberlemeye çalışıp panik yaptığın için sana zor geliyor olabilir. Kitabın kapağını biraz daha erken açsaydın, mantığını sen de anlardın belki."

"Ne alakası var be!" diye çıkıştı Asya, yanakları öfkeden hafifçe kızarırken. "Ben düzenli çalışıyorum bir kere! Senin o bilmiş tavırların insanı dersten soğutuyor, sorun bende değil senin şu çekilmez egonda!"

"Benim egom gayet yerinde, sen kendi netlerine bak istersen," diye tersledi Tan, çayından sakin bir yudum daha alarak

Aralarındaki bu didişme bizim grup için o kadar sıradan bir hal almıştı ki, kimse şaşırmıyordu. Birbirlerinden kelimenin tam anlamıyla haz etmiyorlardı; yan yana geldikleri an havada görünmez kıvılcımlar uçuşuyordu. Ama onların bu bitmek bilmeyen didişmelerinin arkasında, ileride ikisinin de kaçamayacağı tuhaf, gizli bir çekimin ilk tohumları atılıyordu sanki. Tabii şimdilik ikisi de birbirini bir kaşık suda boğacak gibi bakıyordu, orası ayrıydı.

Tam Asya, Tan'a karşı yeni bir yaylım ateşine başlayacaktı ki, masanın başında bir gölge belirdi. Başımı kaldırdığımda sınıf başkanı olan Selma'nın elinde tepsisiyle durduğunu gördüm. Selma, kendi halinde, sınıftaki o entrikalardan uzak duran, hafif çekingen ama çok tatlı bir kızdı.

"Selam gençlik," dedi Selma, çekinerek masadakilere bakarak. "Kantin çok dolu da, başka boş yer bulamadım. Sizin masanın ucu boşsa oturabilir miyim?"
"Otur tabii Selma, ne demek!" diye lafa ilk fırlayan, az önce simidini bitirmek üzere olan Ecevit oldu.

Ecevit'in gözleri Selma'yı gördüğü an öyle bir parlamıştı ki, masanın altından Emir'in onun bacağına sert bir tekme attığını fark ettim. Ecevit acısını belli etmemeye çalışarak hemen yanındaki sandalyeyi geriye doğru çekti, yüzüne olabilecek en sempatik ve hafif "yürümeye hazır" gülüşünü yerleştirdi. Bir süredir Selma'ya karşı içten içe bir şeyler hissettiğini biliyorduk ama Ecevit gibi deli dolu bir çocuğun ilk defa bir kızın karşısında böyle heyecanlandığını görmek komikti.

"Geç şöyle, geç, burası masanın en havadar yeri," dedi Ecevit, ses tonunu hafifçe kalınlaştırıp daha karizmatik tınlamaya çalışarak.

"Biz de tam derslerden, denemelerden konuşuyorduk içimiz şişmişti. İyi ki geldin valla, masanın aurası değişti."
Selma, Ecevit'in bu ani ve abartılı ilgisi karşısında hafifçe kızararak yavaşça sandalyeye oturdu. "Teşekkürler Ecevit," dedi, çayını masaya bırakırken. "Sınav senesi işte, herkesin içi şişik bu aralar."

"Aman, boş ver sınavı falan ya," dedi Ecevit, dirseklerini masaya dayayıp tamamen Selma'ya doğru dönerek. Masanın geri kalanını, Tan ve Asya'nın hala arkada devam eden sessiz göz savaşını tamamen unutmuş gibiydi. "Sen nasılsın, keyifler nasıl? Görünmüyorsun hiç koridorlarda, dershanen falan mı yoğun?"

Selma, Ecevit'in bu yavaş ve hafiften kendini belli eden yürüyüşü karşısında çekingen bir tebessümle, "Evet, biraz yoğun geçiyor bu aralar, pek çıkamıyorum sınıftan," diye yanıt verdi. Ecevit, Selma'nın her cümlesinde gözlerinin içine bakarak onu dinliyor, her zamanki o patavatsız halinden sıyrılıp yavaş yavaş, kendi usulünce kıza yaklaşmaya çalışıyordu.

Atlas, önündeki boş bardağı masanın ortasına doğru iterken bu manzarayı izleyip çok hafifçe, sadece benim duyabileceğim şekilde güldü. Onun bu sakin, fırtınasız anlardaki rahatlığı benim de içimi rahatlatıyordu. Elini masanın altından yavaşça dizimin üzerine bıraktı. Dokunuşu bu kez korumacı bir yırtıcılıktan ziyade, bu sıradan kantin gürültüsünün ortasında bana "Buradayım" diyen sessiz bir ortaklıktı.

Okulun o ağır baskısı, Barkın'ın yüzündeki o taze morluklar ve Elmas'ın planları dışarıda bir yerde bekliyordu, biliyordum. Ama şu an, bu masanın etrafındaki o küçük didişmelerin ve Ecevit'in heyecanlı hallerinin arasında, uzun zamandır ilk defa gerçekten 12. sınıf olduğumuzu hissettiğim sakin bir anı paylaşıyorduk.

Ecevit tam Selma'ya dönüp dershane çıkışları üzerine yeni bir muhabbet açmak için nefesini almıştı ki, masanın üzerindeki o hafif, neşeli hava aniden kesilen bir elektrik akımı gibi dondu. Masanın kenarında, elleri ceplerinde duran siluet o tanıdık gölgeyi üzerimize düşürmüştü.
Kafamı kaldırdığımda Barkın'la göz göze geldim.

Sol elmacık kemiğinin üzerindeki o taze, morarmış darbe izi ve alt dudağındaki küçük yarık, dün gece o spor odasında Atlas'tan yediği o sert dayağın en net kanıtıydı. Ancak yüzünde ne o yenilginin getirdiği bir utanç ne de dün koridorda gözlerini kaçıran o hazımsız öfke vardı. Aksine, sanki dün gece hiçbir şey yaşanmamış gibi sinsi bir sakinlikle gülümsüyordu. Fazla ciddiyetini takınmış, adeta okulun en örnek, en barışçıl öğrencisiymiş gibi bir maske kuşanmıştı.

Bu hali içimde anlık bir tekinsizlik hissi yaratsa da, masanın altındaki Atlas'ın elinin varlığı beni anında sakinleştirdi.
Barkın, elindeki kahve bardağını hafifçe sallayarak masadakilere baktı. Ses tonu o kadar yumuşak, o kadar içten ve yapay bir nezaket barındırıyordu ki dışarıdan gören biri onun cidden aramızı düzeltmeye çalışan eski bir dost olduğunu sanabilirdi.

"Selam," dedi Barkın, gözlerini masanın etrafında gezdirip en son bana ve Atlas'a sabitleyerek. "Kantin cidden çok kalabalık, iğne atsan yere düşmüyor. Eski bir arkadaşınız olarak... Eğer sorun olmayacaksa masanın ucuna ben de ilişe silebilir miyim? Tabii ortamı bozmayacaksam."
Masanın etrafında buz gibi bir sessizlik oldu.

Asya, elindeki çay bardağını sıkıca kavrayıp Barkın'a nefret dolu bir bakış fırlattı; Tan ise arkasına yaslanıp herifin bu yüzsüz hamlesini analiz eden o soğuk gözlerini ona dikti. Ecevit, Selma'yla olan muhabbetinin bölünmesine sinirlenmiş gibi kaşlarını çattı.

Atlas ise bir milim bile yerinden oynamadı. Kollarını göğsünde bağlamış bir şekilde sırtını duvara yaslamaya devam etti. Barkın'ın yüzündeki o morluklara, onun bu yapay kibarlık içeren hamlesine zerre şaşırmamış ya da bunu umursamamıştı. Bakışlarındaki o zifiri karanlık, Barkın'ı tamamen yok sayan, onu bu masada bir hiç olarak gören bir kibirle doluyordu. Atlas, sadece sessiz kalmayı seçti.

Ortamdaki o gergin, kopmaya hazır ipi gevşeten Emir oldu. Emir, Atlas'ın sakinliğini ve herifin bu sinsi oyununu fark etmiş olacak ki, durumun daha fazla büyümesini ve kantinin ortasında yeni bir olay çıkmasını engellemek istedi. Yüzüne tamamen sahte, hiçbir içtenlik barındırmayan buz gibi bir gülümseme yerleştirdi.

"Otur bakalım Barkın," dedi Emir, sesi o kadar ruhsuz ve düzdü ki "otur" derken aslında "buralarda fazla dolanma" demek istediği çok net anlaşılıyordu. Masanın ucundaki boş sandalyeyi eliyle hafifçe işaret etti. "Kantin ortak malı sonuçta, yer bulamadıysan geç otur."

Barkın, Emir'in bu tamamen biçimsel, içtensiz daveti üzerine hiç bozuntuya vermeden sandalyeyi çekti ve masanın tam ucuna, biraz da bana yakın olacak bir mesafeye oturdu. Kahvesini masaya bırakırken, bakışlarını bir anlığına benim üzerimde gezdirdi.

O eski okulun psikolojik baskısını, benim zayıflığımı yeniden hissettirmek ister gibi bir an gözlerimin içine baktı ama bu kez karşısında o sinen, nefesi kesilen Afet yoktu. Omuzlarımı daha da dikleştirip gözlerimi ondan kaçırmadan doğrudan yüzüne baktım. Dün gece onun o ciddi duruşunu yerle bir eden gücün kimde olduğunu ikimiz de çok iyi biliyorduk.

"Derslerden konuşuyordunuz galiba, böldüm kusura bakmayın," dedi Barkın, kahvesinden bir yudum alıp muhabbete dahil olmaya çalışarak.

"12. sınıf cidden yorucu. Eski okulda da bu dönemler tam bir kabustu, değil mi Afet? Hatırlarsın, deneme sınavlarının stresi yüzünden herkes birbirinin kuyusunu kazardı."
Geçmişten açtığı bu konuyla beni yine o eski zayıf anılarıma çekmeye, masadakilerin önünde benim kırılganlığımı deşmeye çalışıyordu. İçten içe ne kadar hazımsız ve kurnaz olduğunu bu sinsi yapaylığından anlıyordum.

Atlas, Barkın'ın bu sözleri üzerine bakışlarını pencereden yavaşça çekti. Gözlerini doğrudan Barkın'ın o patlamış dudağına kilitledi. Yüzünde en ufak bir öfke kırıntısı bile belirmeden, sadece o sarsılmaz ve ezici üstünlüğüyle konuştu.

"Geçmiş geçmişte kaldı, Barkın," dedi Atlas, sesi pürüzsüz ve dondurucu bir netlikte kantin masasına çöktü.

"Buranın havası da, kuralları da senin o eski okuluna benzemez. Biz burada kimsenin kuyu kazmasına izin vermeyiz. Herkes haddini de duracağı yeri de çok iyi bilir."

Masanın altından dizimin üzerindeki elinin baskısını hafifçe artırdı; o sıcaklık içimdeki son tedirginlik kırıntısını da yok etti. Barkın, Atlas'ın bu imalı ve dün geceyi hatırlatan katı cevabı karşısında yutkundu, yüzündeki o çok bilmiş, iyi çocuk maskesi saniyelerliğine gerildi ama yine de bozuntuya vermemeye çalışarak kahvesine döndü.

Ecevit, ortamdaki bu sessiz savaşı tamamen sabote etmek ister gibi hemen Selma'ya doğru eğilip, "Neyse ne diyorduk Selma, senin şu dershanenin çıkış saatleri diyordum..." diyerek muhabbeti kendi safına çekti.

Onun bu umursamazlığıyla masadaki gerilim biraz olsun yatışırken, Barkın'ın bu masaya oturarak kurmaya çalıştığı o sinsi psikolojik oyun, bizim grubun o sarsılmaz ve umursamaz duvarlarına çarparak daha ilk dakikadan un ufak olmuştu.

Masanın üzerindeki o yapay sakinlik ve Ecevit'in Selma'ya yaranmaya çalışan neşeli ses tonu bir süre daha devam etti. Barkın kahvesinden küçük yudumlar alarak sanki aramızdan biriymiş gibi oturuyordu ama masadaki varlığı, görünmez bir zehir gibi havayı kirletmeye yetiyordu. Üzerimdeki o baskıcı havadan birkaç dakikalığına da olsa uzaklaşmak, yüzüme biraz soğuk su vurup kendime gelmek istiyordum.

"Ben bir lavaboya gidip geleceğim," diyerek yavaşça ayaklandım.
Atlas'ın dizimin üzerindeki eli çekilirken, zifiri karanlık gözleri anında üzerime dikildi.

Bakışlarında "Gitme" der gibi korumacı bir tereddüt belirdi ama sınıftakilerin gözü önünde de beni tamamen kısıtlamak istemediğini biliyordum.
Asya hemen elindeki peçeteyi masaya bırakıp doğruldu. "Ben de geleyim mi seninle?" diye sordu, gözlerindeki o endişeli ifadeyle doğrudan bana bakarak. Barkın'ın masada olması onu da germişti, beni tek bırakmak istemiyordu.

"Yok, gerek yok Asya," dedim, yüzüme hafif bir tebessüm yerleştirerek. "Hemen geleceğim zaten, siz çayınızı bitirin."

Kantin kapısından çıkıp koridorun o nispeten daha sakin olan üst katına doğru yürümeye başladım.

Adımlarım merdivenleri tırmanırken, arkamdan birinin gelip gelmediğini kontrol etme ihtiyacı hissettim ama koridor sıradan bir öğle arası tenhalığındaydı. Lavabonun olduğu koridora saptığımda, içeride kimsenin olmadığını fark edip rahat bir nefes aldım. Tam kapının kulpuna uzanmıştım ki, arkamdan gelen o hızlı ve hafiften alaycı ayak seslerini duydum.

Daha arkamı dönemeden, bir gölge kapının önünde bitti ve lavaboya girmemi engelleyecek şekilde önümü kesti.

Barkın'dı.

Masanın ucunda oturan o sakin, kibar çocuk gitmiş; yerine o eski okuldan iyi bildiğim, insanı zayıflıklarıyla köşeye sıkıştırmaya çalışan o kibirli, ciddi çehresi geri gelmişti. Sol elmacık kemiğindeki o morluk ve patlak dudağına rağmen, gözlerinde hala o hazımsız üstünlük kurma çabası parıldıyordu. Ellerini ceplerine yerleştirdi, sırtını hafifçe duvara yaslayarak bana tepeden baktı. Yüzünde, içimi öfkeyle titreten o iğneleyici gülüşü vardı.

"Bak sen..." dedi Barkın, sesindeki o provokatif tona alaycı bir ciddiyet ekleyerek. "Bizim kırılgan Afet'imiz buralarda tek başına yürüyebilir miymiş ya? Çakır'ın koruması olmadan koridora çıkmana şaşırdım doğrusu."

Gözlerimi kısmamak, içimdeki o anlık tedirginliği ona belli etmemek için kendimi zorladım. Omuzlarımı dikleştirdim. "Çekil önümden, Barkın," dedim, sesimi olabildiğince katı tutmaya çalışarak. "Seni dinleyecek vaktim yok."

Dudak kenarı daha da yukarı kıvrıldı, yüzündeki o morluklar kasıldı. "Hayırlı olsun sevgilin," dedi, kelimelerin üzerine basa basa, resmen benimle dalga geçerek. "Duydum ki okulun o ulaşılmaz, sert çocuğunu kollarına bağlamışsın. Çakır'ın kraliçesi olmuşsun öyle mi? Cidden komik. Seni korumak için dün gece spor odasında pençelerini çıkarıyordu resmen.

Ama merak ediyorum Afet... O çocuk senin bu dik duruşlarının arkasındaki o acizliği, o her an kırılacakmış gibi titreyen kalp hastası kız olduğunu tam olarak biliyor mu?"
Biliyordu. Atlas her şeyi biliyordu ve tam da bu yüzden beni o göğsüne sımsıkı bastırmıştı. Ama Barkın'ın bunu bir silah gibi kullanıp beni eski okuldaki o yalnız, psikolojik baskı altında ezilen kıza dönüştürmek istediğini çok net görebiliyordum.

Benimle dalga geçerek, o sahte güç gösterisiyle aklınca beni yeniden kendi tahakkümü altına almaya çalışıyordu.
"Atlas benim hakkımdaki her şeyi biliyor, Barkın," dedim, adımlarımı bir milim bile geri atmadan, gözlerimi doğrudan onun o morarmış elmacık kemiğine dikerek.

"Ve senin dün gece o odada ne hale geldiğini de çok iyi biliyorum. Karşında o eski okulda susturduğun, yalnız bıraktığın kız yok artık. O yüzden o ucuz dalgalarını da, sinsi laf sokmalarını da al ve benden uzak dur. Çünkü bir dahaki sefere Atlas senin o yüzünü bu kadar hafif bırakmaz."

Barkın'ın yüzündeki o alaycı gülüş, söylediğim sözlerle birlikte anında dondu. Gözlerindeki o kibirli ciddiyet, yerini saniyeler içinde o ezilmişliğin getirdiği çiğ bir öfkeye bıraktı. Tam üstüme doğru bir adım atıp bir şey söyleyecekti ki, koridorun köşesinden gelen o ağır, sert bot sesleri ikimizin de dikkatini o tarafa çekti.

Koridorun köşesinde beliren o heybetli karaltı, üzerimize doğru yaklaşan adımların sahibini görmek için başımı çevirmeme gerek bile bırakmamıştı. O ağır, ödün vermeyen bot sesleri ve koridoru anında esir alan o keskin odunsu koku, sadece tek bir adama aitti.

Atlas, elleri ceplerinde, omuzları her zamanki gibi dünyaya meydan okurcasına dik bir şekilde koridorun ortasında duruyordu. Gözlerindeki o zifiri karanlık, Barkın'ın benim üzerime doğru attığı o küçük adımı gördüğü an adeta simsiyah bir yangına dönüştü. Kantin masasında oturan o sakin, fırtınasız adamdan eser kalmamıştı. Şah maskesi ya da başka bir şey değil; karşımda duran şey, sadece benim için dünyayı yakmaya hazır olan o yırtıcı öfkenin ta kendisiydi.

Barkın, bot seslerini duyduğu an hızla iki adım geri çekildi. Yüzündeki o alaycı, benimle dalga geçen ifadeden geriye sadece dün gece o spor odasında aldığı darbelerin getirdiği o çiğ, hazımsız korku kalmıştı.

Ellerini ceplerinden çıkarıp savunma pozisyonuna geçer gibi hafifçe dikleşti ama boynundaki damarların nasıl gerildiğini buradan görebiliyordum.
Atlas, aramızdaki mesafeyi tek bir saniyede yok etti. Gelip doğrudan benimle Barkın'ın arasına, devasa bir duvar gibi dikildi. Sırtının sıcaklığı yüzüme vururken, beni tamamen o herifin görüş açısından çıkardı.

"Ben sana dün gece ne dedim, Barkın?"
Atlas'ın sesi yüksek değildi ama o kadar katı, o kadar derinden gelen bir ölüm vaadi gibiydi ki koridorun tavanındaki lambalar bile bu sesten titremiş gibi hissettim. Barkın'ın tam karşısında, onun o patlamış dudağına ve morarmış elmacık kemiğine bakarak durdu. Sağ elinin eklemleri hafifçe kasıldı.

"Sana bu kızın etrafında dolanmayacaksın, o pis ağzına bir daha onun adını almayacaksın demedim mi ulan?" diye tısladı Atlas. Sesi koridorun boşluğunda yankılanırken, Barkın'ın yakasını tek hamlede kavrayıp onu arkasındaki duvara sertçe çarptı.

GÜM!
Barkın'ın sırtı duvarla buluştuğunda acıyla nefesi kesildi. Ama bu kez kantindeki gibi rol yapabileceği, arkasına sığınabileceği bir kalabalık yoktu. Atlas'ın gözlerindeki o gözü dönmüşlüğü gördüğü için hamle bile yapamadı; sadece yutkundu. "Çakır... Okulun ortasındayız," diyebildi sesi titreyerek.

"Bırak ulan yakamı."

"Okulun da, ortasının da, senin o arkana sığındığın o ciddi maskenin de canı cehenneme!" diye kükredi Atlas. Yakasındaki elini daha da sıkarak onu duvara iyice çiviledi. Yüzünü Barkın'ın yüzüne yaklaştırdı.

"Eğer bir daha onu koridorda tek yakalayıp o ucuz cümlelerinle canını sıkmaya kalkarsan, dün geceyi sana mumla aratırım. Seni bu okulun bahçesine gömerim duydun mu beni? Şimdi siktir git önümden!"

Atlas, Barkın'ı nefretle ileriye doğru fırlattı. Barkın dengesini zor toparlayarak duvardan destek aldı, üstünü başını düzeltmeye çalışırken bakışlarındaki o ezilmişlik ve öfke darmadağın olmuştu. Atlas'a karşı koyamayacağını, bu topraklarda onun sözünün üstüne söz söyleyemeyeceğini nihayet o sinsi beynine kazımış gibiydi. Tek bir kelime etmeden, adımlarını neredeyse koşar adım koridorun çıkışına doğru yöneltti ve gözden kayboldu.

Koridor yeniden o sessizliğe gömüldüğünde, Atlas yavaşça arkasını dönüp bana baktı. O gözü dönmüş, yırtıcı öfke beni gördüğü o ilk salisede sanki hiç var olmamış gibi dindi. Gözlerindeki o koyu karanlık, yerini tamamen benim için çarpan o ham, filtresiz endişeye bıraktı.

İki adımda yanıma gelip ellerini omuzlarıma yerleştirdi. Dokunuşu o kadar korumacı, o kadar sıcaktı ki içimdeki o anlık titreme saniyeler içinde yok oldu.

"İyisin değil mi? Bir şey yaptı mı, canını sıktı mı?" diye sordu. Ses tonu sadece benim duyabileceğim o derin, içimi eriten yumuşaklığa bürünmüştü. Durmadan o kelimeyi söylemiyordu belki ama bana bu bakışı, üzerime titreyen bu hali dünyadaki tüm hitaplardan çok daha gerçek, çok daha derindi.

"İyiyim," dedim, gözlerinin içine bakarak. Sesim bu kez hiç titremedi, çünkü onun yanındayken nefesimin kesilmeyeceğini çok iyi biliyordum. "Bir şey yapamadı. Zaten sen geldin."
Atlas, derin bir nefes alıp elini omuzlarımdan indirerek elimi kavradı. Parmaklarını parmaklarımın arasından geçirip elimi sımsıkı tuttuğunda, o sıcaklık kalbimin göğüs kafesimi delice tekmelemesine yetti. Bu kez korkudan ya da hastalıktan değildi bu ritim; onun bana hissettirdiği bu sarsılmaz aidiyettendi.

"Yürü," dedi, beni yavaşça merdivenlere doğru yönlendirerek. "Bizimkilerin yanına dönelim. Sevgilimizi tek başına tuvalete de gönderemiyoruz. Cık, artık tuvalete de beraber gitmek şart oldu."

Duyduğum sözlerle birlikte koridorun o az önceki kasvetli havası bir anda dağılıverdi. Şaşkınlıkla kafamı kaldırıp ona baktığımda, o az önce Barkın'ı duvara çivileyen sert, zifiri karanlık gözlerinde muzip bir parıltı yakaladım. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılmış, benimle açıkça eğleniyordu. Onun bu beklenmedik, hafif flörtöz ve tepeden tırnağa sahiplenici hamlesi, yanaklarıma anında bir alev dalgasının yayılmasına yetti.

"Atlas!" dedim, sesimi yapay bir kızgınlıkla yükseltmeye çalışarak ama içimdeki o tatlı heyecanı gizlemeyi pek becerememiştim. "Saçmalama istersen, istersen kapıda nöbet tut bir de!"

"Gerekirse onu da yaparım," dedi, hiç bozuntuya vermeden ve parmaklarını parmaklarımın arasından biraz daha geçirerek elimi daha sıkı kavradı. O ağır, odunsu kokusu eşliğinde beni merdivenlerden aşağıya, kantine doğru yönlendirirken içimdeki o eski, ürkek kızın yerini tamamen ona ait olan bir huzur almıştı.
Kantine geri döndüğümüzde, bizim masadakiler bıraktığımız gibi duruyordu.

Ecevit hala büyük bir gayretle Selma'ya dershane çıkışı planları anlatıyor, Selma ise onun bu heyecanlı hallerine kıkırdayarak karşılık veriyordu. Tan ve Asya ise birbirlerine ters ters bakarak sessiz göz savaşlarına kaldıkları yerden devam ediyorlardı. Barkın'ın masadan çoktan tüymüş olduğunu gören Emir, bizim el ele içeri girdiğimizi fark edince arkasına yaslanıp rahat bir nefes aldı.

"Sonunda gelebildiniz yenge," dedi Ecevit, kafasını Selma'dan bir saniyeliğine ayırıp bize bakarak. "Biz de tam diyorduk ki, Atlas yengemi yukarıda kaybetti herhalde, arama kurtarma ekibi mi çıkarsak ne yapsak?"

Asya, Atlas'ın elimi tutan parmaklarına bakıp göz kırptı ve yüzündeki o endişeli ifadeyi hemen sildi. "Geldiler işte Ecevit, amma uzattın. Oturun hadi, çaylar soğudu."

Atlas, sandalyemi arkaya doğru çekip oturmam için bana alan açtıktan sonra kendisi de hemen yanıma yerleşti. Elini bu kez masanın üzerinden çekmedi; herkesin gözü önünde, okulun o kalabalık uğultusunun tam ortasında elimi tutmaya devam etti.

Zil çalıp öğle arası bittiğinde ve sınıflara doğru yürümeye başladığımızda, bugünün o ilk başlardaki sakinliği yerini bambaşka bir boyuta bırakmıştı.

♟️

Son dersin çıkış zili koridorda uzun uzun yankılanıp günün yorgunluğunu üzerimizden savurduğunda, bizim grup çantalarını kapıp doğrudan okulun arka bahçesindeki açık basketbol sahasına yöneldi. Bugün okul, uzun zamandır ilk defa o kavgalardan ve büyük gerilimlerden uzak, tuhaf bir sakinlikle geçmişti. Sahanın kenarındaki banklara çantamı bırakıp oturduğumda, serin akşamüstü rüzgarı saçlarımı uçuruyordu.

Ecevit sahanın ortasında çoktan topu kapmış, Selma'ya havalı görünmek için saçma sapan turnikeler deniyor; Tan ise her zamanki o mesafeli tavrıyla kenarda duran Asya'ya laf yetiştirip onu sinir etmekle meşguldü. Emir ve Emre de kendi aralarında gülüşerek pota altını hareketlendirmişti.
Gözlerim her zamanki gibi ilk olarak onu aradı.

Atlas, sahanın en köşesindeki, diğer potanın orada tek başına duruyordu. Üzerindeki o siyah kapüşonlunun kollarını dirseklerine kadar sıyırmış, bacak kaslarını esneterek kendi halinde ısınıyordu. Yüzündeki o her şeyi dışarıda bırakan ketum, ciddi ifadesiyle tamamen kendi dünyasına çekilmiş gibiydi. Ayaklarım benden bağımsız bir şekilde hareketlenirken, banktan kalkıp yavaş adımlarla onun olduğu tarafa doğru yürümeye başladım.

Yanına yaklaştığımda adımlarımı fark edip esnemeyi bıraktı ve zifiri karanlık gözlerini bana çevirdi. Bakışlarındaki o sert hatlar, beni gördüğü an saniyeler içinde yumuşadı. Elindeki meşin yuvarlağı parmaklarının arasında hafifçe çeviriyordu.

"Selam," dedim, ellerimi hırkamın ceplerine sokup başımı hafifçe yukarı kaldırarak. "Çok ciddi görünüyorsun."

"Her zamanki halim," dedi, sesindeki o boğuk ve derin tonla. Topu hafifçe havaya atıp tekrar tuttu. "Sıkıldın mı kenarda?"

"Yok, sıkılmadım da..." Gözüm parmaklarının arasındaki büyük topa, sonra da yukarıdaki o devesa potaya kaydı. İçimde birden sıradan bir lise öğrencisi gibi eğlenme isteği uyanmıştı. "Şey diyecektim... Ben de bir kez potaya atayım mı? Merak ettim."

Atlas, sorduğum soruyla birlikte duraksadı. Ardından dudaklarının kenarı yavaşça yukarı doğru kıvrıldı ve sahanın ortasında nadiren duyulan o boğuk, hafif gülüşü döküldü dudaklarından.

Gözlerini bir anlığına benim boyuma, sonra da yukarıdaki o üç metrelik profesyonel potaya çevirdi. Neye güldüğünü çok net anlamıştım; aramızdaki o ciddi boy farkı yetmiyormuş gibi, bir de potanın altında kelimenin tam anlamıyla minicik kalıyordum.

"Gülme ya!" dedim, yapay bir alınganlıkla kaşlarımı çatarak. "Altı üstü bir kere deneyeceğim."

"Gülmedim," dedi, hala o alaycı parıltıyı gözlerinde saklayarak. Topu iki eliyle bana doğru uzattı. "Al bakalım, dene. Ama pota biraz yukarıda, şimdiden söyleyeyim."
Topu elime aldığımda beklediğimden çok daha ağır ve büyük olduğunu fark ettim.

Şöyle bir tarttım, potayı gözüme kestirdim ve Atlas'ın o muzip bakışları altında bütün gücümle topu yukarıya doğru fırlattım. Ama top daha çemberin hizasına bile gelemeden, havada zavallı bir kavis çizerek potanın çok uzağına, beton zemine düştü. Top tıp tıp diye sekerek uzaklaşırken arkama dönüp omuzlarımı düşürdüm. "Bu çok hileli ama, çok yüksek yapmışlar," diye söylendim.

Atlas arkamdan sessizce yaklaştı. O ağır, ferah odunsu kokusu bir anda bütün etrafımı sararken, ne olduğunu anlamama fırsat bile vermeden büyük, güçlü ellerini aniden belime yerleştirdi.

"Atlas, ne yapıyors-"
Sözüm yarıda kaldı çünkü beni tek bir hamlede, sanki kuş tüyü kadar hafifmişim gibi yerden kesti. Dünyanın bir anda ters döndüğünü hissettiğim o salisede, beni şaşırtarak doğrudan sağ omzuna yerleştirdi.

"Aaa! Atlas bırak! Düşeceğim, ne yapıyorsun?!" diye çığlık attım, panikle ellerimi onun o geniş, sert omuzlarına tutunarak. Bacaklarım arkasından sarkarken sahanın kenarındaki bizim grubun bize doğru dönüp "Ooo!" diye bağırdığını ve Ecevit'in ıslık çaldığını duydum. Yanaklarım anında alev alev yanmaya başlamıştı. "Herkes bize bakıyor, indir beni!"

"Düşmezsin, sıkı tutun," dedi Atlas. Sesi omzundan göğsüme doğru bir titreşim gibi yayıldı, beni tutan kollarının sarsılmaz gücü içimdeki o düşme korkusunu anında yok etti. Emir'in o tarafa fırlattığı topu sol eliyle havada yakaladı ve yukarıya, doğrudan bana doğru uzattı. "Hadi, şimdi at bakalım. Potayla aranda mesafe kalmadı."

Yukarıdan, onun omzunun üzerinden doğrudan çemberin içine bakıyordum. Kalbimin o delice ritmi bu kez tamamen onun bu ani, nefes kesici hamlesinden dolayı göğüs kafesimi dövüyordu. Topu iki elimle kavradım, onun o sarsılmaz desteğine güvenerek bu kez potanın tam ortasına doğru bıraktım.

Top fileden pürüzsüzce geçip aşağı düştüğünde, sahanın kenarından Ecevit'in "Yengem be! Turnike kraliçesi!" diye bağıran sesi yükseldi. Asya gülerek alkışlarken, ben de istemsizce büyük bir neşeyle güldüm.

Atlas, başarımı gördükten sonra beni yavaşça ve dikkatle omzundan indirip ayaklarımı yeniden beton zeminle buluşturdu. Ama ellerini belimden hemen çekmedi. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, gözlerindeki o zifiri karanlığın içinde ilk defa sadece bana ait olan, içimi eriten o gururlu ve sıcacık tebessümü gördüm.

"Bak, isteyince oluyormuş," diye fısıldadı, sesi sadece benim duyabileceğim bir yakınlıktaydı. Onun kollarının arasında, kalbimin bu delice atışıyla tamamen güvendeydim.

Yanaklarımdaki o kor ateş, ayaklarım beton zeminle buluşsa da bir türlü sönmek bilmedi. Ellerini belimden yavaşça çektiğinde, arkamızda kalan bizim grubun neşeli uğultusu nihayet kulaklarıma net bir şekilde ulaştı.

"Valla helal olsun yenge!" diye bağırarak bize doğru koşan Ecevit, elindeki simit kırıntılarını üstüne başına dökerek yanımızda bitti. "Atlas reis bu gidişle seni takıma transfer edecek, ben şimdiden yerimi devretmeye hazırım."

"Sen zaten o şut yüzdesiyle anca havlu taşırsın Ecevit," diyerek araya girdi Tan. Sahanın diğer ucundan ağır adımlarla gelirken gözü hafifçe Asya'ya kaydı. "En azından birileri ilk denemesinde çemberi tutturabiliyor, bazıları gibi potayı dövmüyor."

Asya, Tan'ın bu lafı doğrudan kendisine attığını anladığı an kollarını göğsünde bağlayıp gözlerini kıstı. "Bana bak bilmiş çocuk, ben voleybolcuyum bir kere. O senin basketbol kuralların bana sökmez. Ayrıca sen git önce kendi pas hatalarını düzelt!"
"Pekala, bir gün voleybolda da boyunun ölçüsünü alırım," dedi Tan, o sinir bozucu, alaycı üstünlüğüyle.
İkisinin bu bitmek bilmeyen gizli savaşı masadan sonra sahaya da taşınmıştı ama aralarındaki o elektrik, ne kadar inkâr etseler de etraftaki herkes tarafından hissedilecek kadar belirgindi. Tabii şu an ikisi de birbirini potadan aşağı fırlatacak gibi bakıyordu, orası ayrıydı.

Emir ve Emre topu yeniden oyuna sokup kendi aralarında oynamaya devam ederken, Atlas yanımda durmuş, o az önceki yumuşak halinden sıyrılıp yeniden o ketum, mesafeli duruşuna bürünmüştü. Ancak zifiri karanlık gözleri hala benim üzerimdeydi. Akşam rüzgarı saçlarımı yüzüme doğru savurduğunda, elini kaldırıp o firar eden tutamlardan birini parmaklarının ucuyla yavaşça geriye doğru itti. Dokunuşu o kadar hafifti ki, tenimde bıraktığı iz bir esintiden farksızdı.

"Üşüme," dedi, sesindeki o boğuk ve derinden gelen tonda sadece bana özel bir tını saklıydı. "Hava kararıyor, gidelim artık."

"Tamam," dedim, sesimin içimdeki o tatlı çırpınışı ele vermesine izin vermeyerek.

Bizimkilerle vedalaşıp sahanın kenarındaki banktan çantalarımızı aldık. Ecevit, arkamızdan hala Selma'ya "Bak şimdi şu şutu iyi izle" diye numara yapmaya çalışıyordu; Selma ise onun bu çabasına tebessümle karşılık veriyordu. Okul bahçesinden çıkıp o siyah, heybetli arabaya doğru yürürken, arkamızda bıraktım her şeyi.

Arabaya bindiğimizde, motorun o boğuk hırıltısı sokağın sessizliğine karıştı. Atlas vitesi atıp arabayı hareket ettirirken, parmaklarının eklemlerindeki o hafif kızarıklıklara tekrar gözüm kaydı. Dün gece o spor odasında ne olduğunu, Barkın'ı ne hale getirdiğini bana tam olarak anlatmamıştı ama bilmeme de gerek yoktu. O, benim için dünyayı karşısına almaya çoktan karar vermişti.

Camdan dışarıyı, İstanbul'un yavaş yavaş kararan sokak lambalarını izlerken kalbimin o düzenli, huzurlu ritmini dinledim. Yarın o okula girdiğimde Elmas'ın sinsi planları, Barkın'ın o hazımsız öfkesi bizi yine bekliyor olacaktı, biliyordum ama o omzundaki yükseklikten potaya baktığım o birkaç saniye bana bir şeyi çok net öğretmişti: Onun olduğu yerde, benim için hiçbir şey erişilmez değildi.

Araba sokağın köşesinde durduğunda, içimdeki o huzurlu dinginlikle aşağı indim. Apartman kapısından içeri girip merdivenleri çıkarken zihnim hala akşamüstünün o hafif gürültüsüz, güzel anlarıyla doluydu. Ancak dairenin kapısına yaklaştığım an, içeriden gelen o yüksek, yabancı ama bir o kadar da tanıdık sert sesler adımlarımın havada asılı kalmasına yetti.

Kapı kapalı olmasına rağmen o adamın, yani bizi yıllar önce terk edip giden babamın o buyurgan ve öfkeli sesi koridora kadar taşıyordu. Hemen ardından annemin ağlamaklı ama onu evden kovmaya çalışan o çaresiz haykırışı duyuldu. Anahtarı kilide sokarken ellerimin titremesine engel olamadım. Kapıyı açıp içeri adım attığımda, salondaki o gergin manzara doğrudan yüzüme çarptı.

Yıllardır yüzünü bile doğru dürüst görmediğim babam, salonun ortasında ellerini hırsla sallayarak annemin üzerine yürüyordu. "Bana bak, onun durumunun ne kadar kötüye gittiğini, o atakları yeniden geçirdiğini öğrendim!" diye kükrüyordu babam, benim içeri girdiğimi fark etmeyerek.

"Sen bu kıza bakamıyorsun! Bıktım senin bu aymazlığından! Bu kız benimle gelecek, benim evimde, gözümün önünde olacak. Davayı da velayeti de yeniden açtırma bana!"
Annem beni kapıda gördüğü an gözyaşları içinde fırladı. "Afet... Annecim, geç odana," diye yalvardı ama babam çoktan arkasını dönüp nefret dolu gözlerini bana dikmişti bile.

"Geçmesin hiçbir yere!" dedi babam, adımlarını bana doğru atıp kolumu sertçe kavrayarak. "Gidiyoruz Afet. Topla eşyalarını. Artık o darmadağın hayatına benim evimde devam edeceksin. Yeni karım da, oğlum da evde seni bekliyor. 16 yaşında bir kardeşin var senin, adam gibi bir aile göreceksin artık!"

Kolumu ondan kurtarmak için hırsla geri çekilmeye çalıştım ama pençelerini etime öyle bir geçirmişti ki, canımın acısıyla içimdeki o kırılgan kız tek bir saniyede yok oldu. Yerini saf, dizginlenemez bir öfkeye bıraktı. Yıllarca aramayan, sormayan, başka bir kadınla kendine gencecik bir çocuklu yeni bir hayat kuran adam, şimdi gelmiş beni zorla kendi düzenine alet etmeye çalışıyordu.

"Bırak beni!" diye bağırdım, sesimin bütün evi sarsacak kadar yüksek çıkmasına özen göstererek. "Bırak kolumu! Senin o pis evine de, o yeni karına da, 16 yaşındaki o çocuğuna da lanet olsun! Ben senin oyuncağın değilim! Yıllar önce bizi bırakıp giderken neredeydi senin bu babalığın?!"

"Kes sesini ve yürü!" diyerek beni kapıya doğru sertçe çekiştirdi. Annem arkadan onun üzerine atılıp engellemeye çalışsa da, babam bizi dinlemeden, feryatlarıma kulak tıkayarak beni zorla apartmandan dışarıya, kapının önünde bekleyen arabasına doğru sürükledi. Beni arka koltuğa adeta fırlatıp kapıları kilitlediğinde, hıçkırıklar içinde cama vuruyordum ama nafileydi.

Araba o yabancı, nefret ettiğim semte doğru hızla ilerlerken öfkem ve çaresizliğim boğazımda yırtıcı bir düğüme dönüştü. Nihayet o lüks, sevimsiz apartmanın önüne geldiğimizde beni kolumdan tutarak asansöre bindirdi ve dairesinin kapısını açtı.

İçeri girdiğimiz an, salonda bizi bekleyen o iki yabancı çehreyle göz göze geldim. Babamın yeni karısı, yüzündeki o yapay, tiksindirici acıma ifadesiyle bana bakıyordu. Hemen arkasında, koltuğa yayılmış olan 16 yaşındaki o oğlu ise beni baştan aşağı sinsi ve alaycı bir ciddiyetle süzüyordu. Kendimi bir sirke kapatılmış gibi hissettim.

"İşte geldi," dedi babam, beni salonun ortasına doğru iterken. "Bundan sonra burada, bizimle kalacak."
"Hoş geldin canım," dedi kadının o sahte, yapış yapış sesi.

"Yeter!" diye haykırdım, ellerimi yumruk yaparak hepsinin suratına karşı. "Bana sakın o iğrenç rollerinizi oynamayın! Nefret ediyorum sizden de, bu evden de! Beni burada zorla tutamazsınız, duydunuz mu beni?! Ben o kadının da, bu 16 yaşındaki veletin de olduğu bir evde tek bir saniye bile nefes almam!"

Gözlerimden yaşlar süzülürken hırsla kapıya doğru hamle yaptım ama babam önüme geçip beni sertçe geriye doğru itti. O an, tam göğsümün ortasında, kalbimin üzerinde dehşet verici bir baskı hissettim.

Sanki biri göğüs kafesimi demir bir pençeyle kavramış, bütün gücüyle sıkıyordu. Soluğum boğazımda tıkandı. İçerideki o yabancı parfüm kokuları bir anda oksijenimi tüketti, dünya etrafımda hafifçe dönmeye başladı. Kalbimin o düzensiz, tekinsiz ritmi, geçirdiğim bu ağır şok ve öfkeyle birlikte göğsümü içeriden yumruklamaya başladı.
Elim istemsizce göğsümün üzerine gitti.

Parmaklarım tişörtümü sımsıkı kavrarken, o yabancı salonun ortasındaki masanın kenarına tutunmak zorunda kaldım. Gözlerimin önü hızla kararırken, kadının "Aaa, ne oluyor bu kıza, nefes alamıyor!" diye panikle çığlık atan sesi kulağımda çok uzaklardan gelen bir uğultuya dönüştü. Bedenim yere doğru kayarken, zihnimdeki o tek sığınak ellerimin arasından kayıp gidiyordu.

Göz kapaklarımın arkasındaki o koyu zifiri karanlık, kulaklarımdaki uğultuyu yavaş yavaş dağıtırken burnuma gelen o yoğun, yabancı oda kokusu beni sert bir gerçeklikle kendime getirdi. Gözlerimi araladığımda, tavanındaki o sevimsiz, modern avizeyle karşılaştım. Kendi odamda değildim. Annemin kokusu yoktu.

Yattığım deri koltukta hafifçe doğrulmaya çalıştığımda, göğsümdeki o daralma yerini sinsi, sızılı bir yorgunluğa bırakmıştı. Kalbim hala normalden hızlı atıyordu ama o ölümcül sıkışma geçmişti. Elim refleks olarak hırkamın cebine, telefonuma gitti. Şükür ki o adam beni zorla arabaya bindirirken telefonumu yanıma almayı başarabilmiştim. Parmaklarım ekrana gittiğinde ellerimin hala ince ince titrediğini fark ettim.

"Uyanmış bizimki," dedi kapı eşiğinden gelen o alaycı, ergen ses.
Başımı o tarafa çevirdiğimde, babamın 16 yaşındaki oğlu elleri ceplerinde kapıya yaslanmış, yüzündeki o sinir bozucu ciddiyetle bana bakıyordu. Adının ne olduğunu bile bilmediğim, bilmek de istemediğim bu çocuk, sanki evlerinde zorunlu bir misafir ağırlıyorlarmış gibi üstenci bir tavır takınmıştı.

"Sana ne," dedim, sesim yaşadığım o krizden dolayı pürüzlü ve kısık çıkmıştı. Koltuktan destek alarak ayaklarımı yere indirdim. "Babam nerede?"

"Annemle mutfaktalar, senin o ilaçların ve doktor işlerin hakkında konuşuyorlar," dedi, omuz silkerek. Salona doğru birkaç adım atıp tam karşımdaki tekli koltuğa yayıldı. "Yani, eve geleceğin söylendiğinde biraz sorunlu olduğunu tahmin etmiştim ama bu kadarını beklemiyordum. İlk dakikadan bayılman falan... Cidden garip."

Söylediği her bir kelime, içimdeki o az önce sönen öfke kıvılcımlarını yeniden ateşlemeye yetti. Bu evdeki herkes, en küçüğünden en büyüğüne kadar beni sadece bir "sorun" ve bir "vaka" olarak görüyordu. Yabancı bir semtte, yabancı bir evde, nefret ettiğim insanların arasında bir kafesteydim.
Tam ona haddini bildirmek için ağzımı açmıştım ki, mutfak kapısı açıldı ve o kadın içeri girdi. Elindeki su bardağını masaya bırakırken yüzüne yine o yapış yapış, yapay acıma ifadesini yerleştirmişti.

"Ah, Afetçiğim, kendine gelmişsin çok şükür," dedi, yanıma doğru adımlayarak. "Baban şimdi doktorunu arıyor, o atakların için ne yapmamız gerektiğini öğrenecek. Sen hiç korkma tatlım, artık bizimlesin. Sana burada çok iyi bakacağız."

"Bana sakın tatlım deme," dedim, buz gibi bir sesle ayağa kalkarak. Çantamı koltuğun kenarından sertçe aldım.
"Bana hiçbiriniz bakmayacaksınız. Ben ilk fırsatta bu evden de, sizin o sahte düzeninizden de gideceğim."
Kadın, bu sert çıkışım karşısında bozulduğunu gizlemeye çalışarak oğluna baktı. 16 yaşındaki çocuk ise sadece bıyık altından gülmekle yetindi.

Telefonumu hırkamın cebinde sımsıkı kavradım. Şu an bu dört duvarın arasında, bu sinsi ve yapay insanların ortasında kalbimin ritmini korumamın tek bir yolu vardı: Buradan kurtulmak. Ekranı gizlice kaydırıp rehbere girdiğimde, gözüm o bildiğim numaraya takıldı. Buraya ait değildim, bu semte de bu insanlara da ait değildim. Beni bu evden, bu yabancı kafesten çekip alabilecek, o sarsılmaz gücüyle dünyayı karşıma dizebilecek tek bir kişi vardı. Ve ben, ne pahasına olursa olsun, o yardımı istemekten çekinmeyecektim.

Parmaklarım titreyerek telefonun ekranında gezindi. O yabancı evdeki odanın loş ışığında, o kadının ve babamın mutfaktaki mırıltılı konuşmalarını duyabiliyordum. Oksijenim tükeniyordu sanki; burası benim için sadece bir ev değil, nefes almamı zorlaştıran, yabancı ve soğuk bir hapishaneydi.

Rehberde ismine tıkladığım an kalbim yerinden çıkacak gibi çarpmaya başladı. Telefon çalarken her saniye benim için bir asır gibi geçiyordu. Birinci çalış, ikinci çalış, üçüncü... "Aç, lütfen aç," diye fısıldadım kendi kendime, gözlerimin dolmasına engel olmaya çalışarak.
Telefonun diğer ucundan gelen o derin, boğuk ve güven verici sesi duyduğum an, içimdeki tüm direnç kırıldı.

"Afet?" dedi, sesindeki o anlık merak ve endişe bir saniyede yerini tam bir tetikte olma haline bırakmıştı. "Neredesin sen? Eve bıraktım seni, bir sorun mu var?"

"Atlas..." diye fısıldadım, sesimin titremesini durduramadım. Mutfaktaki konuşmaların kesildiğini, babamın koridora doğru adım attığını duyunca panikle odanın kapısını içeriden kilitledim.

"Beni... beni zorla götürdü. Annemi dinlemediler, zorla arabaya bindirip başka bir yere getirdiler. Burası... Burası neresi bilmiyorum, İstanbul'un hiç bilmediğim bir yerindeyim."
Karşı tarafta bir anlık, o korkutucu sessizlik oluştu. O sessizlikten bile onun içindeki o zifiri karanlık öfkenin nasıl köpürdüğünü, nasıl bir fırtınaya dönüştüğünü hissedebiliyordum.

"Sakin ol," dedi Atlas. Sesi şimdi daha da derindi, bir yemin gibi keskindi. "Tam yerini söyleyemiyorsun biliyorum. Sakin kal, ben hemen geliyorum. Yerini tespit etmem saniyeler sürecek, sadece telefonu kapatma. Bir yere gitme, kapıyı da sakın açma. Beni duyuyor musun Afet?"

"Duyuyorum," dedim, hıçkırığımı bastırarak.
"Ben geliyorum," dedi bir kez daha, bu kez sesinde hiçbir şüpheye yer bırakmayan o sarsılmaz kesinlik vardı.

Telefonu elinde tutarken sesini olabildiğince sabit tutmaya çalışıyordu.

"Afet," dedi Atlas, sesi az önceki gerginliğinden sıyrılmış, sadece durum analizi yapar gibi soğukkanlıydı. "Sakin ol. Nerede olduğunu tarif etmeye çalışma, vakit kaybetmeyelim. Ben konumuna ulaşıyorum."
"Çok uzağım," dedim, camdan dışarıdaki yabancı sokak lambalarına bakarak.

"Annem... Annem çok kötüydü, ona haber vermem lazım."
"O iş bende," dedi Atlas. "Sen sadece o odada kal. Kapıyı kilitli tut, kimseye açma. Ben yoldayım, yirmi dakikaya oradayım.

Konuşması biter bitmez hat kesildi. Atlas'ın tarzı buydu işte; uzun cümleler kurmaz, boş vaatlerde bulunmazdı. Sadece harekete geçerdi. Telefonun ekranına bakarken ellerimin titremesi yavaş yavaş durulmaya başladı. Atlas'ın "Geliyorum" demesi bile, bu yabancı evin o boğucu havasını bir nebze olsun dağıtmıştı.

Mutfaktan babamın sesi tekrar yükseldi. "Kız nerede? Bir baksana şuna, odaya kapandı yine!"
Kapı kolunun sertçe zorlandığını duydum. "Afet! Aç şu kapıyı hemen!"
Yüreğim ağzıma geldi. Kapıyı kilitlediğim için şükrettim ama kolun zorlanmasıyla birlikte kapı gövdesinden gelen gıcırtı, içerideki çaresizliğimi yüzüme vuruyordu.

"Çık dışarı, baban çok sinirlendi!" dedi kadının sesi, bu sefer biraz daha otoriter bir tonda.
"Gelmiyorum," dedim kapıya doğru. Sesimi titretmemeye çalışarak. "Beni buradan götürmenizi istemiyorum. Annemi istiyorum."

"Saçmalama," dedi babam, kapıya vurarak. "Ne annesi? Burada senin için her şey hazır, burası senin evin artık. Aç şu kapıyı, zorluk çıkarma!"
O sırada aşağıdan, sokağın derinliklerinden gelen o tanıdık, güçlü motor sesini duydum.

Motorun hırıltısı sokağın sessizliğini yırtarak apartmanın önünde kesildi. Hemen ardından sertçe kapanan bir araba kapısının sesi duyuldu.
Kapıdaki baskı aniden durdu. Babamın, pencereden aşağıya, sokağa doğru bir şaşkınlıkla baktığını tahmin ettim.

Adımlarının uzaklaştığını duyunca ben de hızla perdeyi araladım. Siyah araba tam apartmanın önündeydi. Atlas, hiçbir acele belirtisi göstermeden, ağır adımlarla apartmana doğru yürüyordu. Üzerindeki o siyah ceketle, sanki birini ziyarete gelmiş gibi soğukkanlıydı ama omuzlarındaki o gerginlik, birazdan yaşanacakların habercisiydi.

Odanın içinde sıkışıp kalmışken, sokağın ışığı altında onun o siluetini görmek, içimdeki korkuyu tamamen silip attı ama bu kez Atlas'ı beklemek, o kapıdan içeri girmesini izlemekten ibaret değildi. Odaya giren her bir saniye, babamla yüzleşeceğimiz o anın yaklaşması demekti. Babamın o odanın kapısına doğru geri döndüğünü duydum.

"Bu da kim?" diye söylendi babam, sesi bu kez daha temkinli ve gergin bir tona bürünmüştü. "Kim geliyor bu saatte?"

♟️

BURAYA BİRAZ GEÇ ATIYORUM. VE İKİ BÖLÜM ART ARDA ATIYORUM NORMALDE WATTPADDE BELİRLİ GÜNLERDE ATIYORUM AMA BURADA SİZİ ÇOK BEKLETTİĞİM GİBİ İKİ BÖLÜM ART ARDA ATIYORUM

Evet merhaba:)))

Vallahi artık bol bol bölüm gelecek.

Bir sınır yok ama oylar ve yorumlar azalmış gibi görünüyor.

Benim de motivasyonum düşüyor ballar

Oy verenler önceki bölümleri oylamadıysanız bir el atın canlar

Hattın Diğer Ucu'na arka plandan bölüm yazmaya devam edeceğim sonra düzenli yayınlanacak.

Hadi bay ben bölüm yazmaya kaçar👐😘

Bu bölümü dışarıdayken yayınlıyorum. Bir hatam varsa affola canlarım