Şah ve Piyonlar kitap kapağı

21. bölüm / 23

Şah ve Piyonlar

21

Vaveyla Yazarı: Loral's 🕯️

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 23Şu an: 21

6 TEMMUZ 2026

Her şey istediğimiz gibi gitmez derdim. Bir süre öyleydi. Ama hayatım üç yüz altmış derece değişince, istediğimiz gibi gidiyormuş.

Ne kadar plan yaparsak yapalım, bazen bir sabah gözlerimizi hiç tanımadığımız bir hayatın içinde açardık. Bir süre benim için de her şey tam olarak böyleydi. Günler birbirini kovalıyor, ben ise değişmeyen bir düzenin içinde sessizce sürükleniyordum.

Değişen şey dışarıda değildi. Değişen bendim. Bakışlarım, beklentilerim, hatta geleceğe dair kurduğum o küçük hayaller bile başka bir şekle bürünmüştü.

Ve anladım ki hayat, bazen istediğimiz gibi gitmiyor değildi.

Bizim -annemle benim- hikayemiz İzmir'den İstanbul'a uzanırdı. Bunu insanlara anlattığımızda "film gibi" derlerdi. İnsanlar, çevremizdekiler öyle deyince bende bir düşünürdüm. Bazı yerlerde haklıydılar.

Dışarıdan bakıldığında normal bir hayatı olan insanlar diye düşünüyordu. Ama öyle değildi. Hiç değildi. Sanki bizim hayatımız çok önceden planlanmıştı. Hem de bir senarist tarafındandı sanki.

Senarist ben olsaydım bu kadar acı çektirmezdim. Abimi öldürmez, babamı yanımızda tutardım. Annemi ağlatmaz, kendimede bu saçma hastalığı vermezdim. Sıcak ve mutlu bir yuva yapardım.

Her akşam beraber salonda oturduğumuz, sohbet ettiğimiz bir akşamımız olurdu. Annem çay koyar, yanına ise o güzel limon kekinden yapardı. Ben izlemek için bir dizi ya da film seçerdim. Abim olmazsa olmazı mısırını patlatırdı. Babam bardakları ve çatalları getirip anneme yardım ederdi.

Hani en başta demiştim ya her şey istediğimiz gibi gitmez. İşte bu cümle bunlar için geçerli. Ne bizim mutlu ne de sıcak bir yuvamız olmuştu.

Annemle küçük bir kutunun içinde mutlu olup, sıcak tutmaya çalışıyorduk. Tabii ne kadar mutlu olsakta... Eskisi gibi olmayacaktı. Olmuyordu da zaten.

Şöyle bir gerçekte vardı. O eski mutluluk gösteriside koca bir yalanmış. Bunu babam gittikten sonra anlamıştım. Bizim hikayemiz de sıcak bir yuva, mutlu bir hayat yoktu.

Öbür dünyada daha mutlu bir hayata sahip olabilirdik.

"Hazırlandın mı kızım?" Annem odanın kapısının pervazında durmuş, kolunu duvara yaslamış ve kollarını göğsünde bağlamış duruyordu. Gülümseyerek başımı salladım.

Küçük valizimin fermuarını çekip kapattım. İndirip yere koydum. "Ben artık çıkayım. Beş dakika önce mesaj attı, Atlas. Burada olur." Dolaptan siyah deri ceketimi alıp üzerime geçirdim. Valizi hazırlarken giyinmiştim. Beyaz, sıfır kol bir içlik ve İspanyol paça, bacaklarımı saran, griye kaçan pantolon giymiştim.

Sabah yaz yağmuru yağmıştı. Yazın tek sevdiğim yönüydü. Önceden yaz mevsimine aşık bir kızdım ama artık sebebi kalmayınca nefret ediyordum.
Hava sıcakta olsa riske girmek istemiyordum. Zaten birkaç saat arabada olacağım için çıkarırdım.

Annem kollarını açtığında ona sarıldım. "Dikkatli olun. Telefonun açık olsun, güzel kızım." Annemin hatırlamadığım ama galiba yüzüncü uyarısıydı. "Tamam anne." Fazla uzatmadan onu öpüp valizimi tam alacakken annem el attı.

"Sen yoruldun zaten." Bir şey dememe izin vermeden valizle odadan çıktı. Annem valizi kapının önüne bıraktığımda telefonum titredi. Atlas gelmişti. Evden çıkıp aşağı indik. Atlas arabanın bagajını açmış, çoktan yerleştiriyordu. Arka koltukta ise mini mini bir Güneş, kafasını cama dayamış bizi izliyordu. Bizi görünce camı aşağı indirdi, "Afet abla!" diye cıvıldadı.

Şimdilik ona sadece el sallayabildim. Yan tarafıma baktığımda annem ve Atlas'ın konuştuğunu gördüm. Annem bir elini Atlas'ın omzuna koymuş, ona gülümseyerek arada ise kaşlarını çatarak bir şeyler diyordu.

Onu şuan uyardığına emindim. Atlas ise saygısından ödün vermeyip başını sallayıp, güven veren gülümsemesiyle cevaplıyordu annemi. Onların böyle iyi bir şekilde anlaşmasını seviyordum.

Annem, Atlas'ı oğlu gibi görüyordu.

"Merak etme, Selin teyze." dediğinde konuşmanın sonunda bittiğini anladığımda onların yanına gittim. "Bitti mi anne minik uyarıların?" dedim alayla. Annem bana bakarak burun kıvırdı.

"Bitti, küçük Hanım." diye karşılık verdi.

"Biz o zaman çıkalım, yola. Trafiğe kalmayalım." Araya girdi Atlas. Artık vedalaşıp arabaya geçtiğimizde öne kafasını uzatıp heyecanla bana bakan Güneş'i gördüm. Sarı saçları iki yandan örgülü at kuyruğu şeklinde toplanmıştı. Uçlarında ise küçük pembe kurdele tokalar vardı.

Babamın beni kreşe götürdüğü zamanda aceleyle kurdeleyle bağladığı saçlarım aklıma düştü. Kreşteki kızların saçları gibi örmesini isterdim. Ama bana bilmediğini, vakti olmadığını söyleyip itelerdi.

"Saçların çok güzel olmuş..." Ellerim saçlarına gitti. Yumuşak, ipek gibi saçları vardı. Burnuma bebek şampuanı kokusu geldi. Bebek gibi kokuyordu. Aslında zaten bebekti.

Güneş heyecanla saçlarını iki yana salladı. "Abim yaptı," dediğinde kaşlarım havalandı. Önceden dediğim gibi Güneş çok şanslıydı. Gözlerimi kısarak, sessizce bizi izleyen Atlas'a döndüm.

"Çok güzel yapmışsın,"

"İstersen sana da yapabilirim," Bir elini direksiyona attı. "Sadece örgü değil, birkaç model daha biliyorum."

Hayran olmamak elde değildi.

"Bilmem olur mu?"

"Hem de çok güzel olur."

Hülyalı hülyalı ona bakmaktan başka bir şey yapmıyordum. Bu... Bu değişik ve güzel bir hissiyattı.

İçimde bir yerlerde, babamdan kalan o yarım yamalak hatıraların, o ilgisizliğin ve eksikliğin açtığı yaralar Atlas'ın elleriyle sarılıyordu sanki. Bazen kendi kendime düşünüyordum; nasıl olmuş da bütün bu karanlığın içinden çıkıp bana böylesine aydınlık bir adam denk gelmişti? Hayatım boyunca her şeyin en kötüsüne, en acımasızına alışmışken, Atlas bana hak ettiğim sevgiyi, değeri ve o sakin huzuru hiç zorlanmadan veriyordu. Onun yanında küçük bir kız çocuğu gibi güvende hissediyordum. Beni olduğum gibi kabul eden, yaralarımla birlikte seven ilk kişiydi.

O yola odaklanmış arabayı çalıştırdığında, gözlerimi üzerinden alamıyordum. Şimdiden hayatımın merkezine yerleşmişti bile. Ondan kopmak, bu hissettiğim güveni kaybetmek düşüncesi bile içimi ürpertiyordu. Ama şimdi korkma sırası değil, yanımdaki adam ile bunların tadını çıkartmaktı.

"Güneş, güzelim koltuğuna otur ve kemerini tak." diye kardeşini emniyetine aldı. Bakışları bana döndü. "Sen de güzelim." Aptal gibi gözlerimi kaçırıp birkaç kez kırpıştırdım.

Aşk sarhoşu mu oluyordu bu?

Kemerlerimizi taktıktan sonra Atlas arabayı çalıştırdı ve ana yola girdi. İki gün önce konuşup planladığımız Raven Dağına gidiyorduk. Ormanlardan bahsederken Atlas, kendine ait bir dağ evi olduğunu söylemişti. Ben de merak ettiğim için bir haftalığına gitme kararı vermiştik.

Raven dağı Sakarya'da bulunan kuzeyinde yerdi.

Yol artık akıp gidiyordu. Arka koltukta oturan Güneş bir süre sonra sıkıldı. Çantasından çıkardığı boyama kitabıyla oynamaya başladı. Kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu. Arada bir şarkı mırıldanması arabaya neşe katıyordu.

"Afet abla, kardeşin var mı?" Güneş dikkatini kalemlerinden çekmişti. Benim bir kardeşim değil abim vardı. Gözlerimin önünü buğulaşmaması için gülümsedim ve kafamı çevirip arkada kendi koltuğunda oturan minik kıza baktım.

"Senin gibi bir abim vardı," Güneş'in yeşil gözleri büyüdü. "Adı ne?"

"Koray."

"Hiç görmedim. Nerede?"

Bizden uzakta. Hem de çok uzakta. Ama benim ulaşabileceğim bir yerdeydi...

"Öldü..." O ölmüştü ama benim kalbimde yaşıyordu. Şuan kalbimde yirmi dört yaşındaydı. Ama o yirmi ikisinde durdu.

Güneş başını hafifçe yana eğdi. Çocukların o filtresiz, her şeyi direkt soran masumluğuyla baktı yüzüme.
"Ölmek ne demek?" dedi küçük sesiyle. "Geri gelmeyecek mi?"

Giden, geri gelmiyordu.

Kelime boğazıma bir bıçak gibi saplandı. Gözlerimin önü aniden sıcak bir buharla kaplandı. Yutkunamadım, nefesim kesildi. Abimin o son gülüşü, sarılışı ve annemin çığlıkları zihnime hücum etti. Ona ölümün ne olduğunu, bir çocuğa o acı gerçeği nasıl anlatacağımı bilemedim. Dilim kurudu, cümleler boğazımda düğümlendi.

Sessizliğimi ve titreyen ellerimi fark eden Atlas, anında direksiyondaki elini sıkılaştırdı. Aynadan arkaya, kardeşine doğru baktı. Yüzündeki o yumuşak ama bir o kadar da korumacı ifadeyle derin bir nefes aldı.

"Güzelim..." dedi Atlas, sesi her zamankinden daha sakin ve şefkatli çıkıyordu. "Ölmek... İnsanların artık bu dünyada kalamaması demek. Çok yorulduklarında, başka bir yere gitmeleri gerekir ya hani... Öyle bir şey."

Güneş anlamaya çalışan minik gözleriyle abisine baktı. "Peki bir daha hiç gelmiyorlar mı?"

Atlas, bir anlığına göz ucuyla bana baktı. Gözlerindeki o derin hüznü ve bana verdiği değeri o an o kadar net gördüm ki... Geri çevirip yola odaklandı, sesindeki o sarsılmaz sakinliği bozmadan devam etti.

"Bazen gelmezler kuş gibi, uçup giderler. Ama..." dedi, elleri direksiyonda hafifçe kasılarak. "...gittikleri yerde bizi hep izlerler. Kalbimizin en güzel köşesinde yaşatmaya devam ederiz onları. Tıpkı Afet ablanın abisini kalbinde sakladığı gibi."

Güneş kafasını salladı, tamamen tatmin olmasa da çocuk aklıyla konuyu sessizce onayladı ve önüne dönüp boyama kitabına geri döndü.

Atlas, tek eliyle direksiyonu tutarken diğer elini uzatıp bacağıma koydu. Parmakları parmaklarıma kilitlendiğinde, o acının yerini yavaş yavaş Atlas'ın sıcaklığı aldı. Bir şey söylemesede burada olduğunu hissettiriyordu.

Başımı, ellerimizi ayırmadan koltuğa yasladım. Camdan dışarı izledim. Ağaçlar geçip gidiyordu.

Yarım saatin sonunda ilk tesiste durmuştuk. Güneş abisine tuvaleti geldiğini söylediğinde ben öne atılmış onu götürmek istediğimi söylemiştim. Hem benimde ihtiyacımı gidermem gerekiyordu.

Kız kıza beraber giderdik.

Güneş küçük parmaklarını benim büyük avucuma yerleştirdi. Bana dağ evi hakkında bilgi veriyordu. Kışın daha güzel olduğunu, neler yaptığını anlatmaya devam etti. Kadınlar tuvaletine girdiğimizde Güneş hemen boş olan yere girmişti.

Ben de gidip ihtiyacımı giderdikten sonra ellerimi yıkadım. Güneş'te hemen arkamdan çıktı. Ellerini yıkamak için uzanacakken boyunun yetişmediğini gördüm. Yardım etmek için onu kucağıma aldım. Sırtı, göğsüme dayalıydı.

"Teşekkürler, Afet abla." Onu indirip birkaç peçete verdim. "Rica ederim, canım." Gülümseyip çöplerini attığında yine yanıma gelip elimi tuttu. Yukarıdan çok tatlı görünüyordu. Diz kapağımına geliyordu boyu. Abisinin arada taktığı lakap doğruydu. Tam bir cüceydi.

Hemen yan da küçük markette Atlas'ın bir şeyler aldığını gördüm. Güneş hemen abisinin yanına koştu. "Abi!" Gidip bacaklarına sarıldı. Sanki hiç görmemişti. Yanlarına geçtiğimde, "Bana öyle şirinlik yapma Hanımefendi. Ne istediğini biliyorum." Ne bahsettiğinden anlamamıştım ama Güneş anlamış gibi hemen abur cubur bölümüne koştu.

"Kahve ister misin, yavrum?"

Yavrum?

Ben mi, bana mı yavrum demişti?

"Anlamadım?"

"Kahve diyorum, kızım. Neyini anlamadın?"

İçimde bir yerlerde havai fişekler patlıyormuş gibi hissettim.

Atlas ise gayet rahat, elindeki su şişesini bırakmış, tezgahın arkasındaki kasaya dönüyordu. Ama dudaklarının kenarındaki o hafif, ele veren kıvrım, dalga geçtiğini ya da beni izleyip eğlendiğini açıkça belli ediyordu.

"Şey..." dedim, sesim biraz istemsizce kısılarak. "Kahve... Evet, iyi olur."
Güneş o sırada iki elinde koca bir çikolata kutusuyla koşarak geldi. "Abi, bak bunu aldım!" Atlas, kardeşine bakıp gülerek başını salladı. "Tamam minik canavar, onu da al bakalım."

Atlas kasaya yönelip ödemeyi yaparken, ben hâlâ az önceki kelimenin yarattığı o tatlı sersemlikle camdan dışarıyı, otoyoldan geçen arabaları izliyordum. Yavrum Kelime zihnimde yankılanıp duruyordu. Kalbim göğsümde deli gibi atmaya başlarken, Atlas poşeti eline alıp yanımda bitti.

Eğilip hafifçe kulağıma doğru fısıldadı. "Kızardın mı sen?" Gözlerimi kocaman açıp ona baktım. "Ne alaka? Hiç de bile!" Atlas kahkaha atarak kapıya doğru yürüdü, "Hadi kızlar, gidelim." Güneş, önden hızlı adımlarla arabaya gidiyordu. Ben Atlas'ın birkaç adım arkasında yürüyordum.
Domates gibi kızarmıştım. Adım gibi emindim ve bunu görüp dalga geçmesini istemiyordum.

"Güzelim, yanıma gelsene." Atlas durmuş, elinde poşetle arkasında duran bana bakıyordu. "Gel, sonra utanırsın yavrum."

"Atlas!" Bağırmamak için kendimi zor tuttum. Bir de milletin içinde bağırıp rezil olmak istemiyordum.

"Ne Atlas ya?" Benimle alay ediyordu. "Sevgilime yavrum diyorum. Gayet normal bir şey."

"Normal falan değil!" diyerek ayaklarımı yere vura vura yanına ulaştım. Yanaklarımın alev alev yandığını hissediyordum, muhtemelen şu an domatesi bile geride bırakmıştım.

Atlas ise zümrüt karışımı gözlerindeki o eğlenen, muzip parıltıyla bana bakıyordu. Tek kaşı yukarı kalkmış, yüzüne yerleşen o çarpık gülümsemeyle üzerime doğru bir adım attı.

"Neden normal olmasınmış?" dedi sesini alçaltarak, üzerime hafifçe eğildi. "Sevgilime yavrum demek suç mu Afet Hanım? Kanunlarda böyle bir madde mi var?"

"Öylece ortalıkta söylenmez ki ama!" dedim sesimi iyice kısarak, etraftakilere kaçamak bir bakış attım. Neyse ki tesisin o kısmında kimsecikler yoktu ama yine de yerin dibine girmek üzereydim. "İnsan... İnsan en azından uyarır, hazırlıklı olurum."

Atlas bu halime daha fazla dayanamayıp sessiz bir kahkaha attı. Elindeki market poşetini tek eline alıp boşta kalan diğer kolunu belime doladı, beni hiç düşünmeme izin vermeden kendine doğru çekti.

"Hazırlıklı olmana gerek yok güzelim," dedi, sesi bu sefer o alaycı tondan sıyrılıp inanılmaz yumuşak, fısıltı gibi bir sıcaklığa büründü. "Dilimden öyle dökülüverdi. Çünkü zihnim de kalbim de tamamen seninle dolu. Alışsan iyi olur."

Nefesim yine kesilmişti. Az önceye kadar utançtan kızaran yanaklarım, şimdi onun bu direkt ve samimi cümleleriyle bambaşka bir sıcağa teslim oluyordu. Ona verecek tek bir akıllıca cevap bulamayarak başımı hafifçe göğsüne yasladım.

Arka taraftan gelen Güneş'in sabırsız sesi bizi bu andan çekti. "Abi! Arabada kaldım, açın kapıyı!" Atlas gülümseyerek başını salladı, serbestta kalan eliyle saçlarımı hafifçe okşadı. "Geldik minik kuş!" dedi bana bakıp göz kırparak. "Yolcu yolunda gerek güzelim."

Bir an yavrum diyecek diye korktum.

Ben öne binmek yerine arkaya Güneş'in yanına oturdum. Tam ortada oturuyordum. Güneş'te abisinin çaprazında kalıyordu. Güneş, küçük ve sarı çantasından oyuncak bebeklerini çıkartıp bana tanıtmaya koyuldu.

Ben de ona bana anlatırken, tesisten aldığımız yiyeceklerden birkaçını çıkarttım. Güneş, en çok limonlu kek sevdiği için ondan bir sürü almıştı.

Oraya gittiğimizde belki limonlu kek yapabilirdim.

Limonlu kekin paketini çıkartıp ona vermek yerine kendim tutarak ara ara verdim. "Bunun adı, Şira." Kenarda konsolun üzerinde olan meyve suyundan içti. "En sevdiğim oyuncağım biliyor musun?"

"Hım, öyle mi?" Oyuncak bebeğin saçlarını elledim. "Çok güzelmiş. Sana benziyor." Güneş'in yeşil gözleri büyüdü ve parladı. "Gerçekten mi?"

Heyecanla başımı salladım. "Evet," Aldığı cevapla abisine baktı. "Abi!"

Atlas, kısa bir süre dikiz aynasından bize baktı. Gözleri ilk beni buldu, sonra kardeşine baktı sevecenle. "Efendim, güzelim?" Ses tonu o kadar yumuşaktı ki... "Abi bu bana benziyor mu? Afet abla dedi." Oyuncağını çocuk koltuğunda ne kadar uzatabilirse uzatmaya çalıştı. Atlas arada yola bakıyor, bir sıkıntı olmadığını anlayınca kardeşine dönüyordu.

"Hem de çok benziyor benim Güneşi
'ime." Güneş, hemen yerine oturdu. Baktığımda yanaklarının kızardığını gördüm. Yanakları yumuşak ve dolgundu. Bu görüntüye için gidince hemen yanağından öptüm. Sert öpmemeye dikkat etmiştim.

Güneş aldığı öpücükle bana kaçamak şekilde baktı. Bir süre sonra başını kaldırıp, işaret parmağıyla koluma dokundum. Bir şey diyecekti. "N'oldu?"

"Bir şey yapacağım."

"Yap, bakalım."

Yanağımda, sıcak ve yumuşak dudaklarını hissettim. Beni öpmüştü.

Ama ben bunu yerdim ki.

Kaçmak için kafasını çevirmeden diğer yanağından da öptüm. Dayanamayıp daha demin öptüğüm tarafındanda öptüm. "Ya, bal bu yanaklar!" dediğimde güldüğünü duydum.

"Afet abla!"

"Öp, sonra kaç. Yok öyle bir şey."

Güneş, mini mini kollarını boynuma dolayıp sıkıca sarıldı. Boynuma gömüldüğünde burnuma yine o tatlı bebek şampuanı kokusu geldi.
"Sen de çok güzelsin, Afet abla," diye fısıldadı kulağıma.

Kalbim eriyip gitmişti sanki. Arkada bizim bu halimizi sessizce izleyen Atlas'ın dikiz aynasındaki bakışlarını yakaladım. Gözlerinde öyle büyük bir sevgi ve huzur parlıyordu ki, arabadaki o dar alan bir anda dünyanın en sıcak yuvasına dönüşmüştü.

Atlas hafifçe gülümsedi. "Dikkat edin bakın, arkada fazla kaytarmayın," dedi sesindeki o neşeli tınıyla. "On beş dakikalık yol kaldı. Evde devam edersiniz öpüp, koklaşmanıza."

Güneş küçük sırtını göğsüme yaslayıp camdan yolu izlemeye koyuldu. Ben de susadığım için poşetten bir pet şişe su çıkardım. Güneş'e dikkat ederek birkaç yudum içtim. Tam kapatacakken Atlas, "Bana da biraz sur versene,"

Başımı sallayıp poşetin içindeki suyu uzanacakken başını iki yana salladı. "Elindekini ver, boş boşuna su israfı yapmayalım."

"Ama ben içtim..."

Atlas dikiz aynasından bana baktı; yüzünde o tehlikeli, aklını başından alan o çarpık gülümseme vardı.
"Senin dudağının değdiği sudan içmek israf mı diyorsun yani?" diye sordu sesi pürüzlü ve kışkırtıcı bir tonda. "Aksine, ondan başkası zehir zıkkım olur bana."

Yanaklarımın alev alev yandığını hissederken kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı. Güneş hemen önümüzde, camdan dışarıyı izliyordu ama sanki arabanın içinde dönen bu hınzırlığı sezmiş gibi hafifçe kıkırdadı.
Daha fazla itiraz edemeyerek elimdeki pet şişeyi öne doğru uzattım. Atlas tek elini direksiyondan çekip şişeyi parmaklarımdan alırken, teni tenime değdi ve o ufak temas bile içimde küçük bir elektrik dalgası yarattı.

Şişeyi dudaklarına götürüp tam da benim içtiğim yerden yudumladı. Gözlerini bir saniye bile dikiz aynasından benden ayırmadan, o parıltıyla doğrudan gözlerimin içine bakarak suyu içti. Sonra şişeyi vitesin yanına koyup hafifçe gülümsedi.

"Haklıymışım," diye fısıldadı yola tekrar odaklanırken. "Dünyanın en güzel suyuymuş."

♟️

Atlas'ın da dediği gibi ormana girmemiz on beş dakikamızı almıştı. Şimdi arabayla sık ağaçların içinden geçiyorduk. Dik bir patika vardı ileride. Güneş ise daha ormana varmadan uyuya kalmıştı. Atlas'ın dediğine göre öğlen uykusu oluyordu, düzenle. Çocuk koltuğundan kaldırmış, başını bacaklarıma yaslamıştım. O rahatsız sert koltukta öyle bırakamazdım.

"Bizim ev, denize sıfır." Atlas, çok yüksek konuşmadan bana bilgi aktarıyordu. "Belki denize gireriz."

Denize girmek...

Benim için büyük bir şeydi. Hayır, denizden korkmuyordum. Renginden korkuyordum. Rengi, ölümün rengiydi. En azından benim için.

Dudaklarımı sertçe birbirine bastırdım. Ağzımdan tek bir kelime çıkmadı. Gözlerim, yol boyunca uzanan ağaçları takip ediyordu ama aklım çoktan denize varmıştı. Dalgaların kıyıya vuran sesini, o sonsuz maviliği düşünüyordum.

Kaç yıl olmuştu?

Bilmiyordum.

Bir süre sonra saymayı bırakmıştım zaten. Bazı şeylerin üzerinden kaç yıl geçtiğini bilmek, onları daha az acıtmıyordu. Aksine, geçen her yıl insanın kaybettiklerinden biraz daha uzaklaştığını hatırlatıyordu.

Deniz mavisi denildiğinde herkesin aklına huzur gelirdi belki.

Benim aklıma ise abimin gözleri gelirdi.

O gözler... Deniz kadar maviydi. Bazen güneş vurduğunda, suyun üzerinde parlayan ışıklar gibi parıldardı. Eskiden her yaz denize girerdik. Onun sırtına biner, beni suyun içinde taşırken kahkahalar atardım. O ne kadar derine giderse gitsin korkmazdım. Çünkü onu tutuyordum.

Çünkü o yanımdaydı.

Bütün gülüşlerimiz sahile yayılırdı. Annem uzaktan bizi izler, biraz sonra üşütmemizden şikâyet edeceğini bile bile gülümserdi. O zamanlar deniz sadece denizdi benim için. Maviydi. Güzeldi. Özgürdü.

Şimdi ise...

Gözlerimi kapattım.

İçimde bir yer, hâlâ o küçük çocuğun denize doğru koşmak istediğini söylüyordu. Ama başka bir yerim, mavinin içinde kaybolan anıları hatırlatıyordu.

Belki de bu yüzden yıllardır denize girmemiştim.

Denizden değil...

Onu hatırlamaktan korkuyordum.

Atlas, sessiz kaldı. İçimde bir fırtınanın koptuğunu anlamıştı. O sırada dik yokuşu çoktan geçmiştik. Yollar kumlu ve taşlıydı. Taşlardan dolayı araba biraz sarsılıyordu. Etrafta arabanın ezdiği dal sesleri geliyordu. Artı olarak kuş sesleri de vardı.
İnşallah yırtıcı kuşlar yoktur.

İçime düşen kurtla, "Gece ayılar falan çıkar mı?" diye sordum. Sormadan edemezdim. Dikiz aynasından Atlas'a baktım. Kaşları ilkte çatıldı sonra rahat bir ifadeyle dudağını büzdü. "Bilmem, olabilir."

"Nasıl olabilir?"

"Sonuçta orman, Afet. Hatta ayıdan daha kötüsü de çıkabilir."

"Ne!?" Elim hemen kendi ağzıma gitti ve kapattım. Başımı eğip Güneş'e baktım. Biraz bağırmış olabilirdim. Sadece hafif yerinde kıpırdanma olmuştu. Gözlerim tekrar dehşetle açıldı. Hemen elim koltuğuna gittim. Onu görebilmek için eğildim. "Gerçekten mi?"

"Hı hım," O kadar rahat söylüyordu ki, sanki her gün ayılarla baş ediyordu. Arabanın yavaşladığını hissettiğimde Atlas yola değil bana döndü. Yüzlerimiz birbirine o kadar yakındı ki onun sıcak nefesini hissedebiliyordum. Onun gözlerini takip ettiğimde gözleri sabit kalamıyordu. Her zerremi inceliyordu.

Atlas'ın gözleri dudaklarıma kayıp tekrar gözlerimi bulduğunda, sesindeki o eğlenceli tını yerini tamamen pürüzlü ve derin bir fısıltıya bıraktı.

"Bu kadar yakınımda durursan, Afet..." dedi, cümlesini tamamlamaya yeltenerek yüzüme doğru biraz daha eğildi. Teninin kokusu, o yeni yeni gelen orman kokusuyla karışıp içime işliyordu. Kalbim boğazımda atarken, kelimelerin ne anlama geldiğini idrak bile edemeden anında araya girdim.

"Ne olur?" dedim, sesim nefes nefese çıkmıştı. "Ne olur Atlas?"
Atlas, dudaklarında büyüyen o tehlikeli ve baştan çıkarıcı tebessümle tam aramızdaki o son mesafeyi de kapatacak, o cümleyi tamamlayacaktı ki...

Arka koltuktan minik bir mırıltı yükseldi. Güneş küçük ellerini gözlerine götürüp ovuşturdu, ardından uykulu bir sesle esneyerek doğruldu.
"Abi..." dedi, bacaklarımdaki başını kaldırıp etrafa bakarak. "Geldik mi?"
Atlas sabırla gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı, ardından hafifçe gülerek kafasını tekrar yola çevirdi. Bana bakıp göz kırptıktan sonra dikiz aynasından kardeşine döndü.

"Geldik miniğim," dedi Atlas, sesindeki o yumuşak tınıyla. "Hadi bakalım, dağ evine giriş yapıyoruz."

Güneş heyecenla kalktı ve yerinde dikleşti. Koltukta dizlerinin üzerine basıp, küçük ellerini cama koydu. Merakla yolu incelemeye başladı.

"Afet abla, biliyor musun burası kışın daha güzel oluyor," Omzunun üzerinden bana baktı. "Kışında gelelim mi?"

O kadar ömrüm olursa gelebilirdim.

Sadece, "İnşallah, Güneş." diyebildim. Araba durdu. "Geldik!" Güneş hemen oturma haline gelip abisine baktı. "Abi, inebilir miyim?"

"İnebilirsin, güzelim." Güneş hemen başını sallayıp kapıyı açtı ve indi. Ben de onun peşinden indim. Etrafta ev görünmüyordu. Düz bir yol vardı.

"Afet abla, oraya geçtiğimizde evimiz orada." Güneş elimi tutmuş, işaret parmağıyla düz yolu gösterdi. Başımı salladığımda Atlas'a baktım. Bagajı açmış, içinden bir şeyler alıyordu. Beni almadan önce Güneş ile alışveriş yaptığını söylemişti.

"Güneş, sen bekle. Abine yardım edeceğim."

"Bende edeceğim!"

"Gel, o zaman."

Güneş hemen başını sallayıp yanıma koştu, Atlas'ın bagajdan çıkardığı torbalardan küçük olanlardan birini kaptı. "Bak, ben de taşıyorum!" dedi gururla.

Ben de daha büyük poşetlerden birini elime aldım. Atlas kapattığı bagajın ardından doğrulduğunda, ikimize bakıp hafifçe gülümsemeden edemedi. Yüzündeki o huzurlu ifade, buranın insanı nasıl sakinleştirdiğinin kanıtı gibiydi.

"Bakma öyle, gayet de güçlüyüm ben," dedim takılarak. Atlas ağır adımlarla yanımıza gelip bir elini belime yerleştirdi, eğilip saçlarıma hafifçe bir öpücük kondurdu. "Güçlü olduğunu biliyorum güzelim, ama yine de yorulmanı istemiyorum."

Kollarımdaki poşetin ağırlığı, Atlas'ın tenimdeki sıcaklığıyla anında buharlaşıp gitti. Güneş önden, "Hadi yarışalım!" diye bağıra bağıra düz yolda yürümeye başladı bile.
Yolun sonunda, ağaçların ardına gizlenmiş gibi duran o ahşap dağ evi bütün ihtişamıyla bizi bekliyordu.

Geniş verandası, etrafını saran çam ağaçları ve bacasından tütmeyen ama o sıcak yuva hissini veren yapısıyla adeta masallardan fırlamış gibiydi. İki katlıydı. Evin önüne vardığımızda Atlas anahtarı kilide sokup çevirdi ve kapıyı açtı. Burnuma o huzuru hissetten ahşap kokusu doldu.

Kokuyu içime çekerken gözlerimi kapadım. Sanki buna ihtiyacım varmış gibiydi. Güneş, içeriye ilk giren oldu. Tuttuğu küçük poşeti kapının ağzında hemen bıraktı ve içeriye doğru koştu.

İçerisi tam hayal ettiğim gibiydi. Salon, geniş ve modern bir Amerikan mutfağa açılıyordu; ortada şık bir ada tezgah duruyordu. Karşı duvarı kaplayan devasa boydan camlar, dışarıdaki çam ormanının yeşilliğini içeriye resmen tablo gibi seriyordu. Odanın tam ortasında ise buraya ilk adımı atar atmaz o sıcaklığı veren büyük, taş bir şömine vardı. Yanmasada güzel görünüyordu.

Güneş, alt kattaki odayı kendi odası ilan etmişti bile. "Ben eşyalarımı buraya koyuyorum!" diye seslendi içeriden.

Atlas ile birlikte elimizdeki poşetleri mutfak tezgahına ve salonun ortasına bıraktık. Önce valizleri yerleştirmemiz gerekiyordu. Atlas benim valizimi alıp çatı katındaki odaya doğru merdivenlerden çıktı. Ben de arkasından tırmandım.

Çatı katındaki oda, eğik tavanı ve penceresinden görünen dağ manzarasıyla adeta bir sığınak gibiydi.
Eşyaları dolaba yerleştirirken Atlas arada yanıma gelip saçlarımdan öpüyor, işi yavaşlatmak için bahaneler arıyordu. Birlikte hızlıca odaları hallettikten sonra merdivenlerden aşağı indik.

Güneş, alt kattaki odasından küçük çantasını ve oyuncak bebeklerini taşıdığı gibi salonun ortasına halının üstüne yayılmıştı bile. Şira ve diğer bebekleriyle kendi dünyasına geçmiş, mırıldanarak oynamaya başlamıştı.
Atlas beni elimden tutup hafifçe kendine çekti. Boydan camların önüne doğru yönlendirirken, "Gel buraya," diye fısıldadı. "Sana evi gezdireceğim demiştim."

Geniş salonun ortasında durduk. Atlas arkamdan sarılıp kollarını belime doladı, çenesini omzuma yasladı.
"Burası ana yaşam alanı," dedi pürüzlü sesiyle, boydan camdan dışarıdaki ormanı işaret ederek. "Akşamları şöminenin karşısında otururuz. Mutfak orada, canın ne isterse yaparız. Üst kat senin..." Duraksadı, nefesi boynumda gezindi. "...Alt kat Güneş ile benim odam,"

Elimi tutup küçük arkada kalan kapıları gösterdi. "Banyo ve tuvalet. Nasıl beğendin mi?" Başımı hafifçe ona doğru çevirip gülümsedim. "Çok güzel..." dedim fısıltıyla. "Burada zaman sanki hiç akmayacak gibi."

"Keşke hiç akmasa." Keşke.

Keşke hep bu anlarda kalabilsek.

Keşke iki yıl öncesinden kalabilseydik.

Keşke...

"O zaman yemeğe başlayabiliriz." diye beni düşüncelerimden ayırdı, Atlas. Onla ilk yemeğimiz olacaktı. Beraber yemek yapacaktık. Başımı salladım ve elini bırakmadan Amerikan mutfağa geçtik. Karşımızda, salonda oturan ve oyuncaklarıyla oynayabilen Güneş'i görebiliyorduk.

İlk market poşetlerini boşalttık. Ben malzemeleri ona veriyor, o da yerleştiriyordu.

"Evet, sıra yemeğe geldi." Ellerini birbirine çırpıp, bir elini beline koydu Atlas. "Ne yapalım?" Omuz silktim. "Bilmem,"

"Hım," Gözlerini bana çevirdi. "Köfte sever misin?" Evet, köfteye bayılırdım. Başımı salladım. "Evet, çok severim."

"O zaman köfte ve patates!" Ah, en iyi menü! Bence sevmeyen yoktur.

"En sevdiğim!"

"Tamam o zaman," Dolaba yöneldi. "Köfte bende, patates sende." Onaylayan mırıltılar çıkardım. Kenarda duran patateslerden birkaç tane aldım ve büyük bir kaba koydum. Atlas'ta o sırada buzluktan kıymayı çıkarmış bir kapta harcı yapıyordu.

Çekmeceleri karıştırdığımda soyacağı buldum. Güzelce kabuklarını soydum. Süzgece koyup ıslattım. Sonra tuzlayıp kenara bıraktım. "Tenceler nerede?" diye sorduğumda Atlas, kıymalı eliyle sağ alt dolabı işaret etti.

Sağ alt dolaptan çıkardığım derin, çelik tencereyi tezgaha koydum. İçine biraz sıvı yağ döküp ocağın üzerine oturttum. Patatesleri doğramak için tahtayı ve bıçağı hazırlarken, göz ucuyla Atlas'a baktım.

Kıymayı, baharatları ve soğanı birbirine yedirmek için kollarını sıvamış, işe odaklanmıştı. O sadam gitmiş, yerine mutfakta elini kolunu nereye koyacağını çok iyi bilen biri gelmişti.

Allah var, mutfakta iyi.

Kollarındaki o hafif kas hareketleri, üzerine giydiği tişörtle o kadar uyumluydu ki... Gözlerimi üzerinde gezdirirken yakalandım.

Atlas başını hafifçe kaldırıp bana baktı, dudaklarında o bildik hınzır gülümseme belirdi. "Böyle hayran hayran izlemeye devam edersen," dedi, ellerini yıkayıp tezgiha yaklaşarak, "köfteler pişince değil, senin yüzünden yanacak güzelim."
Yanaklarımın hafifçe ısındığını hissedip hemen önüme döndüm. "Ne hayranı be, sadece işini düzgün yapıp yapmadığına bakıyordum."

Atlas kıkırdayarak arkamda bitti. İki elini tezgahın kenarına koyup beni ortasına aldı, çenesini omzuma yasladı. "Hı hım, kesin öyle yapıyorsundur."

Salonun orta yerinde oyuncaklarıyla oynayan Güneş, bir an başını kaldırıp bize baktı. "Abi, acıktım ama!" diye sızlandı.

Atlas başını kaldırıp kardeşine gülümsedi. "Az kaldı miniğim, birazdan masadayız." Tekrar bana eğilip kulağıma fısıldadı. "Hadi bakalım baş aşçı, patatesleri kızartmaya başlayalım yoksa bu aç kurt beni yiyecek." Omuz silkip gülümsedim. "Emredersiniz, şef."

Patatesleri tencereye atarken yağın cızırtısı mutfağı doldurdu. Atlas da çoktan köfteleri şekillendirmeye başlamıştı. Arada sırada birbirimize kaçamak bakışlar atıyor, mutfaktaki o sessizliğin tadını çıkarıyorduk.

"Güzel bir ikili olduk, mutfakta." Atlas, köfteleri yuvarlarken yandan bana baktı. "Aynen," Çekmeceden maşa çıkarttım. "Mükemmeliz."

Elimdeki maşayla köfteleri sırayla kızgın yağa bırakmaya başladım. Cızırtı sesi bir anda yükseldi. Birkaç damla yağ elime sıçrayınca hafifçe irkilip elimi çektim.

Atlas anında yanımda bitti. Ocağın altını kısarken, elimi tutup hızlıca musluğa götürdü. Soğuk suyu açıp parmaklarımın üzerine tuttu.

"İyi misin?" Sesi endişeyle dolmuştu.
"İyiyim, küçük bir şey." Elimi sudan çekmek istedim ama bırakmadı. Baş parmağıyla bileğimi okşadı.
Salondan Güneş'in sesi geldi. "Yemek ne zaman bitecek, kokusu buraya geldi!"
Atlas gülerek bana baktı. "Duydun mu? Küçük kurt bekliyor." Başımı sallayıp elimi çektim. Köfteleri çevirmeye devam ettim. Kısa sürede her şeyi hazırlayıp masaya geçtik. Güneş sabırsızca çatalını tabağına vurdu.

Yemeğimizi yerken dışarıda hava yavaş yavaş kararmaya başladı. Dağın arkasından batan güneş, gökyüzünü turuncuya boyuyordu. Yemek bittikten sonra masayı birlikte topladık. Atlas şömineyi yaktı. Hava nemli olsada dağda olduğumuz için serin bir hava ve dışarıda güçlü bir rüzgar vardı. Odanın içi odun çıtırtılarıyla ve sıcak bir ışıkla doldu.

Güneş yorgunluktan esnemeye başlarken, Atlas onu kucağına alıp alt kattaki odasına götürdü. Birkaç dakika sonra odadan çıkıp yanıma geldi.

Şöminenin önüne serili kalın halının üstüne oturdu. Beni de bileğimden tutup yanına çekti. Kollarını belime dolayıp sırtımı göğsüne yasladı.
"Beğendin mi? Yani çok fazla bir şey yapmasakta merak etme. Yarın erkenden kalkar dışarı çıkarız."

"Çok beğendim... Sanki uzun zamandır buna ihtiyacım varmış gibi." Karşımızdaki camda deniz manzarası vardı. Denizin dalgaları kıyıya vuruyordu. Denizin dibindeydik. Hava karardığı için deniz karanlık görünüyordu. Korkutucuydu.

Denizin o uçsuz bucaksız, zifiri karanlığı cama vururken, bakışlarım istemsizce o dalgalara takılıp kaldı.

Rengi... Yine o ölüm sessizliğini hatırlatıyordu bana. Yutkunmam boğazıma batarken, Atlas arkamda bunu hissetmiş gibi kollarını belimde biraz daha sıkılaştırdı, çenesini omzuma bastırıp beni o korkunç görüntüden uzaklaştırırcasına kendine çekti.

Bir süre öylece şöminenin çıtırtısını ve dışarıdaki rüzgarın camı dövüşünü dinledik.

Atlas aniden ayaklandı. "Bekle beni," dedi, ne olduğunu anlamama izin vermeden hızla merdivenlere yöneldi.
Gözlerimin arkasından şaşkınlıkla baktım. "Nereye?" dedim ama cevap vermedi, çoktan gözden kaybolmuştu.
Birkaç dakika sonra elinde eski, ahşap bir satranç kutusuyla geri döndü.

Adımları ağırdı; kutuyu aramıza, halının üzerine bıraktı.
Gözlerim koca kutuya ve ardından yüzüne kaydı. "Satranç mı?" diye sordum, sesimdeki şaşkınlığı gizleyemeyerek.

Satranç.

Önceden çok kez oynadığım bir oyundu. En çokta babamla oynamıştım.

Atlas hafifçe gülümseyip kutunun kapağını açtı, taşları yerleştirmeye başladı. "Evet," dedi göz ucuyla bana bakarak. "İlk satrancımızı oynayalım bakalım."

Taşları hızla dizerken kafasını kaldırdı, o güzel gözlerindeki tehlikeli ve bir o kadar da büyüleyici parıltıyla doğrudan gözlerimin içine baktı.

"Başlamadan önce söyleyeyim," dedi fısıltıyla, elindeki siyah şahı tahtaya yerleştirirken. "Bakalım kalbimi kazandığın gibi, bu oyunu da kazanabilecek misin?"

Omuz silktim. Sorusunu şuanlık cevapsız bıraktım. Beyaz taşlar benim tarafımdaydı, siyahlar ise onunkinde. Taşları yerli yerine dizmeye başlarken göz ucuyla onu izliyordum.

"Beyazlar önden başlar," dedi Atlas, hafifçe gülümseyerek. "Zavallı piyonlarına acı birazdan."

"Piyonlarımı küçümseme bay bilmiş," dedim tek kaşımı kaldırıp. "Bazen en küçük taş, bütün oyunu bitirir."
İlk hamlemi yapıp piyonumu iki kare öne sürdüm. Atlas hiç düşünmeden kendi piyonuyla karşılık verdi.

Oyun sessiz ve çekişmeli devam ediyordu.

Çekişmeyi seviyorduk.

Şöminenin çıtırtısı aramızdaki sessizliği doldururken, Atlas'ın ara sıra attığı laflar odaklanmamı zorlaştırıyordu. "Bakıyorum da pek iddialısın," dedi, atını ustaca öne sürerken. "Ama bu gidişle ilk hamlede mat olacaksın gibi."

"Sen kendi şahını düşün," diye karşılık verdim, piyonumla onun piyonunu yiyerek. "Taşın gitti efendi."
Atlas sahte bir şaşkınlıkla gözlerini açtı, elini kalbine koydu. "Aman Allah'ım, piyonum şehit düştü! Ne yaparım şimdi ben?" Dayanamayıp kahkaha attım. "Dalga geçme ya, daha yeni başlıyoruz."

Oyun ilerledikçe karşılıklı hamleler sertleşti. Atlas filden vazgeçmek zorunda kaldığında kahkaha atma sırası bana gelmişti. Filini tahtadan alıp kendi avucuma koydum ve salladım. "Güle güle fil bey," dedim alayla gülerek. "İyi savaştı ama buraya kadarmış."

Atlas başını hafifçe yana eğdi, gözlerinde o muzip parıltıyla bana baktı. "Keyfin yerinde bakıyorum. Ama unutma, filler düşerken kaleler kalır."

Bir hamle sonra haklı olduğunu anladığımda yüzümdeki sırıtış soldu, Atlas ise zafer kazanmış gibi güldü. "Gördün mü? Büyük büyük konuşmayacakmışsın."

Ona dil çıkartıp sıradaki hamleme odaklandım. Hamle sırası bendeydi. Tam kalemi ileri sürüp onu köşeye sıkıştıracağımı düşünmüştüm ki, Atlas aniden öne doğru eğildi. Hızlı ama keskin bir hamleyle vezirini hareket ettirdi.

"Şah," dedi, sesindeki o sakin ve emin tınıyla.

Gözlerim tahtada gidip geldi. Kalbim hızla atmaya başladı. "Şah mı?" Önümdeki taşlara baktım. Çıkış yolu yoktu. Bütün yollarım kapanmıştı. Bir hamle sonra mat olacaktım.
Atlas arkasına yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi. Yüzünde o bilmiş, kazanan adam gülümsemesi vardı.

"Ve... Mat."

Kazanmıştı.

Kollarımı göğsümde bağlayıp kafamı yana çevirdim. Dudaklarımı büzdüm. "Kesin hile yaptın."

Atlas kahkaha attı. Sesi odanın içinde yankılandı. "Ne hilesi, güzelim? Hakkıyla, bileğimin hakkıyla yendim seni."

"İmkansız," dedim tahtaya doğru inatla eğilerek. "Sen kesin dikkatimi dağıttın. Yoksa ben yenilmezdim."
Atlas gülerek bana biraz daha yaklaştı, belimden tutup beni kendine çekti. Çenesini omzuma yaslayıp fısıldadı.

"Dikkatini dağıttığım doğrudur ama oyunu kurallarına göre oynadım. Hem kaybetmek o kadar da kötü olmasa gerek..." Gözlerini yüzüme dikti. İçim eriyip giderken, bu oyunu kaybetmenin o kadar da acı olmadığını sessizce kabul ettim.

Ama içten içe acıydı.

"Benim hesabımda kaybetmek yok,"

"O zaman diğer oyunda kazanmayı çalış." dedi pişkince.

"Göreceksin, kazanacağım."

Atlas, yüzündeki o muzip gülümsemeyi yavaşça silip bakışlarını derinleştirdi. Gözleri, şöminenin parıltısıyla aydınlanırken elini yanağıma koydu. Baş parmağı elmacık kemiğimin üzerinde yavaşça gezindi.

"Zaten sen bu masadan mağlup kalkamazsın, güzelim," dedi pürüzlü ve kısık bir sesle. "Baksana, sen bu oyunu kaybettin belki ama..." Elini kalbimin üzerine, tam göğsümün ortasına bastırdı. "...benim bütün varlığımı, ruhumu ve bu kalbi kazandın. Asıl şah mat olan benim farkında değilsin."

Nefesim kesildi. Gözlerimi kaçırmak istedim ama izin vermedi. Onun o sıcak avucu ve kelimeleri bütün savunmamı yerle bir ediyordu. Karşısında eriyip gitmemek imkansızdı.

Alnını alnıma yasladı, dağ havasının ve odun ateşinin kokusuna karışan nefesini tenimde hissettim.
"Hadi," diye fısıldadı dudaklarımın hemen üzerinde. "Bu gece bu kadar yeterli. Yorgunuz zaten." Gözlerim kapalıydı. Yavaşça açıp gözlerine baktığımda onun gözlerinin kapalı olduğunu gördüm.

"Evet... Uyumak lazım." Atlas, bir şeyler mırıldanarak benden uzaklaştı. Ayağa kalktığında elini bana uzattı. Elini tutup kalkarken beni kendine çekti. Kolunu omzuma atıp yürüdük. O, kardeşi ile kalacağı odanın önünde durdu.

Gözlerinde bir parıltı belirdi. Bakışlarını gözlerime kaldırdı. "İyi geceler öpücüğü gelir mi?"

Gözlerimi kırpıştırarak yüzüne baktım. Hafifçe yanaklarımın ısındığını hissediyordum.
"İyi geceler öpücüğü mü?" diye sordum, sesim fısıltı gibi çıkmıştı.

Atlas, yüzündeki o hınzır ama bir o kadar da yumuşak gülümsemeyle başını salladı. "Verir misin bana bir iyi geceler öpücüğü, yavrum?" Yutkundum, gözlerimi kaçırır gibi yapıp hafifçe gülümsedim. "Bilmem... Versem mi ki?"

Atlas biraz daha eğildi, nefesi yüzüme çarparken o pürüzlü sesiyle fısıldadı. "Ver, ver ki sabaha kadar huzurlu, çok iyi bir uyku çekeyim. Yoksa bu dağ başındaki soğukta gözüme uyku girmez, bilesin."

Yanağına doğru hafifçe uzandığım an, Atlas kurnaz bir hamleyle başını aniden çevirdi. Hedefi şaşırmıştım; dudaklarım doğrudan onun yanağı yerine yanağını sıyırarak dudağımın kenarına denk geldi.

Şaşkınlıkla gözlerim kocaman açıldı. Kalbim göğüs kafesimi döverken tam geri çekilmeye yelteniyordum ki, Atlas izin vermedi.

Nefesi dudaklarımın üzerinde dolanırken, bu kez çok daha yavaş, adeta zamana yayarak dudağımın kenarına yumuşacık bir öpücük kondurdu. Ben daha ne olduğunu idrak edemeden, geri çekilip tekrar aynı noktaya, hemen ardına bir öpücük daha bıraktı. Art arda gelen bu sakin ve baş döndürücü temaslar karşısında bütün dirençim eriyip gidiyordu.

Son olarak sabırla, sanki oraya mühür vurmak istercesine yavaşça yanağıma uzun ve derin bir öpücük kondurdu.
Yavaşça geri çekildiğinde, zümrüt-ela gözlerindeki o tatlı parıltıyla yüzüme baktı. Arka odanın kapısını aralarken, sesi pürüzlü ve huzurlu bir fısıltıyla döküldü dudaklarından.

"İşte şimdi... Gerçekten güzel bir uyku çekebilirim."

♟️

Sabahı zor etmiştim. Yatakta bir o yana bir bu yana dolanmıştım. Nedeni ise yatmadan önce yaşananlardı.

Az kalmıştı öpüşüyordunuz, Afet.

Kes sesini iç ses. Ne öpüşmesi? Yanaklarım yine alev alev oldu. Beni öptüğünde içimdeki kuş kanatlanıp uçmuş gibiydi. Karnıma kramp girmişti odaya geçtiğim zamanda. Kendimi yatağa attığım da salak gibi kendi kendime gülmüştüm.
Tam adıyla aşk sarhoşu olmuştum.

O, acaba yatabilmiş miydi?

Saat daha çok erkendi. Gün daha yeni aydınlanıyordu. Odam çatı katında olduğu için tavanın küçük bir kısmı camdı. Güneşin doğuşunu izliyordum. Sarı ve turuncuya bürünmüştü hava. Dışarıdan cıvıl cıvıl kuş sesleri geliyordu. Tek kelimeyle, huzur.

Kulağıma gelen tıkırtıyla yatakta hafifçe doğruldum. Dışarıdan gelmiş olabilirdi. Ama durmadı, sesler yaklaştı. Çıplak ayağın parkede çıkardığı sese benziyordu. Ayaklarımı yataktan sarkıttım. Ayağa kalkacakken merdivenlerin başında küçük bir sarı kafa gördüm.

Güneş.

Daha yüzünü görememiştim. Merdivenler dik olduğu için biraz durduğunu ve derin bir nefes verdiğini duydum. "Çok yoruldum, Şira." Bebeğiyle konuşuyordu. Onun gelmesini bekledim. Sonra bir şeyler daha mırıldanarak kalktı. Artık bakış açıma girmişti. Merdivenin son basamağınıda atıp başını kaldırdı.

Beni uyanık gördüğü için biraz şaşırdı ama sonra yavaşça gülümseyerek yanıma geldi. "Günaydın, Afet abla." diye hemen kendini yatağıma attı. "Merdivenler çok yorucu." diye nazlandı.

"Günaydın, Güneş." Ama saat daha çok erkendi. Hep bu saatlerde mi kalkardı? Uzanıp, bebeğini kucağına koydu. "Biraz erken değil mi?" dedim. Anlına dökülen sarı tutamları eliyle çekmeye çalıştı ama beceremedi. Yapamadığı için ona yardımcı olmak istedim.

Sarı, ince ve ipek gibi olan tutamları kulağının arkasına sıkıştırdım. Evet, şimdi rahatlamıştı. "Bilmem," Dudağını büzdü. Yüzünde tatlış bir ifade vardı. Gözleri küçülmüştü, yanakları ise pembeydi.

"Peki, niye bu kadar erken kalktın?" dediğimde sanki aklına neden erken kalktığı gelmişti. Hızlıca yatakta ayağa kalktı. Benden biraz yükselmişti, bu yüzden kafamı kaldırıp baktım. Gözlerinin içi gülüyordu.

"Afet abla!"

"Söyle, canım."

"Bana yardım eder misin?"

"Ne için?"

"Pasta yapmak için!"

Sabah sabah pasta da nereden çıkmıştı? Bugün özel bir gün müydü? "Ne için pasta yapacaksın?" dediğimde kollarını iki yana açtı. Sonra kulağıma eğildi. Ellerini omuzlarıma koydu. Burnuma Dalin kokusu doldu.

"Bugün abimin doğum günü," diye fısıldadığında donup kaldım.

Bugün Atlas'ın doğum günü müydü?

Bugün abimin ölüm yıldönümüydü.

Bugün...

Yutkundum. Boğazımda keskin, acı bir yumru oturdu. Güneş'in gözlerindeki o heyecanlı ışıltı bir anlığına karardı sanki ama ona belli etmemek için hemen kendimi zorlayıp yüzüme ufacık bir gülümseme yerleştirdim. İçimdeki fırtınayı dışarıya yansıtmamak için derin bir nefes aldım.

"Öyle mi?" dedim, sesimin titrememesine özen göstererek. "Şey... Evet, tabii ki yardım ederim."
Güneş hemen sevinçle ellerini çırptı. "Yaşasın! Sürpriz yapacaktık ama ona söyleme!"

"Söylemem, merak etme."
Hızlıca yataktan kalktım. Güneş'in minik elleri parmaklarıma tutundu. Merdivenlerden inerken basamaklara dikkat ediyorduk. O koca evin içinde ses olmasın diye parmak ucunda yürüyorduk resmen. Mutfağa geçtiğimizde, Güneş'i doğrudan Amerikan mutfağın ada tezgahına oturttum. Minik bacakları havada sallanıyordu.

Malzemelere göz gezdirdim. Dün akşam köfte ve patates için aldığımız şeyler vardı ama tam donanımlı bir pasta malzemesi yoktu burada. Un, yumurta, şeker, süt... Vardı ama kremşanti veya çikolata sosu gibi şeyler eksikti.

Kaşlarımı hafifçe çatıp düşündüm. Pasta zor olurdu şimdi.
"Bak Güneş," dedim tezgaha yaklaşarak. "Malzemeler tam değil maalesef. Pasta yapamayız ama..." Gözlerim tezgahtaki limonları buldu. "Seninle enfes bir limonlu kek yaparız. Hem o daha güzel olur, ne dersin?"

Güneş'in yeşil gözleri parladı. "Limonlu kek mi? En sevdiğim!"

"O zaman küçük aşçı," dedim, tezgâhın üzerindeki malzemeleri toparlarken. "Kolları sıvayalım."

O ellerimi sevinçle çırparken dolaptan ilk yumurta ve şeker çıkarttım. Dolapları karıştırıp güzel bir kap aldım. Yumurtaları ben kırdım, şekeri ise Güneş koydu.

"Mutfağı seviyor musun?"

"Evet, çok seviyorum. Pelin ablayla her gün tatlı yapıyoruz!" derken eline tel çırpıcı verdim. "O zaman karıştırma işi sende." İtiraz etmeden seve seve karıştırmaya koyuldu. Ben de dolaptan süt, yağ, limon ve kabartma tozu çıkarttım.

İnşallah yüzümüze bulaştırmazdık. Limonlu kekte iddialıydım. Zaten tek yapabildiğim tatlıydı. Annem beni çok mutfağa sokmazdı. Bu yüzden öyle çok şeyler bilmezdim. Ama onu izlemeyi seviyordum.

Güneş, tel çırpıcıyı eline alıp minik kollarıyla hızla karıştırmaya devam ediyordu. "Böyle mi?" dedi, yüzünde gururlu bir ifadeyle. "Aynen öyle, minik şef," diye mırıldandım, un paketini açarken.

Unu ve kabartma tozunu ekledim. Güneş'in coşkuyla salladığı çırpıcıdan hafifçe un sıçrayınca ikimiz de kahkaha attık. Burnuna bulaşan beyaz unu fark edince elimle hafifçe sildim.

"Ahanda unlu burunlu bir minik kuşumuz oldu," dediğimde kıkırdadı.
Sıra limona gelmişti. Kesme tahtasında sarı kabukları rendeleyip mis gibi kokunun yayılmasını sağladım. Sonra birkaç damla limon suyunu harca ekledim. Kıvamı tam yerindeydi.

Ocağın altında olan fırını açtım. İçine baktığımda bir kek kabı olduğunu gördüm. Hemen çıkartıp güzelce yağladım, kekin yapışmaması lazımdı. Annem her kek yaptığında şunu derdi; "başka birilerine yaptığın kek anlar ve kaba yapışır"

Bu konuda haklıydı. Abimin arkadaşları geleceği zaman abim benden limonlu kek yapmamı istemişti. Benim kekte misafirin geleceğini anlamış gibi kaba yapışmıştı. Yarısı parçalanıp çıkmıştı. O gün çok sövmüştüm keke. Sinirlenip mutfaktan çıkmıştım.

Güneş'in yavaş yavaş karıştırdığı keki alıp bir kez güç vererek, ses çıkarmamaya özen göstererek çırptım. Sonra fırının derecelerini ayarlayıp dua edip koydum. Sıra fırındaydı. Onu öyle bırakıp Güneş'e baktığımda tezgâha uzanmış, gözlerinin kapalı olduğunu gördüm.

Uyumuştu.

Ona sessizce gülüp kenarda duran telefonumu alıp tatlı bir fotoğrafını çektim. Bu anı kaçıramazdım. Göğsü hafifçe kalkıp iniyordu. Erken uyandığı için normaldi. Bir de kek yapınca daha da yorulmuştu. Telefonumu cebime koydum.

Güneş'i kucağıma almam lazımdı. Kollarımı koltuk altlarından geçirip dikleştirdim. Bir elimi sırtına sabitledim, diğer elimle bacaklarından tutarak belime sarmaya çalıştım. Uykusu hafif olabilirdi. Bu yüzden dikkat ettim. Artık kucağımdaydı. Bir kolumu kalçasını altına birinide sırtına koyup merdivenleri çıktım.

Atlas'ın yanına götüremezdim. Yorganımı çekip dikkatlice yatırdım. Biraz mızmızlanmıştı ama şükürler olsun ki uyanmadı. Güzelce üzerini örttüm. Ona son kez bakıp aşağıya geri indim. Kekin başında durmalıydım.

Mutfağın tezgahına yaslanıp fırından gelen o hafif ısıyı ve kekin yavaş yavaş yayılmaya başlayan limon kokusunu içime çektim. Yavaş yavaş kabarıyordu. Kahve makinesine uzanıp kendime sıcak, koyu bir filtre kahve hazırladım. Hızlıca olmuştu. Fincanı iki elimin arasında tutup adımlarımı boydan camların önüne taşıdım.

Dışarısı hâlâ sisliydi. Dağ havasının o serin rüzgarı çam ağaçlarının tepesini sallıyor, camda hafif bir buğu bırakıyordu.

Kahvemden bir yudum alırken, gözlerim camdaki yansımama takıldı. Zihnimdeki o takvim yaprağı, o acı gerçekle yüzleşti.

Bugün Yedi Temmuz'du.

Yıllar önce bu tarihte, hayatımın en büyük parçasını, abimi kaybetmiştim. O koca çınarım, her şeyim, o kara günde toprak altında kalmıştı. Zaman denilen o merhametsiz kavram akıp gitmişti gitmesine ama içimdeki o sızı bir gün olsun hafiflememişti. Sanki her yıl bu dönemeçte, ruhum yeniden o hastane koridorlarına, o acı haberi aldığım sabaha ışınlanıyordu.

Bugün sadece Atlas'ın değil...

Hayır, Afet. Unut çabuk.

"Unut, Afet. Unut." Ellerim sertçe tezgâhı sıkarken, parmaklarım beyazladı. "Sırası değil." diye mırıldandım. Unutmaya çalıştım. Ama hiçbir zaman unutmadım. Kalbimin bir köşesinde yaralı halde bekliyordu.

İnsan, kendi doğum gününü unutmazdı. Unutamazdı.

♟️

"Afet,"

"Afet." Birisi beni dürtüyordu ama gerçek mi yoksa rüya mı olduğunu anlamıyordum. Omzunun üzerinden hissettiğim ağırlığa vurdum. "Git, ya." diye mırıldandım.

"Güzelim, uyan hadi."

"I-ı, git."

Uykumun içine sıçmışlardı.

"Of! Bir bırakmadınız uyuyayım, ya." Burnumu kırıştırıp gözlerimi araladım. Geri uyuyamazdım artık. Bütün uykum kaçmıştı.

Gözlerimi açtığım gibi karşımda bana sırıtarak bakan Atlas'ı gördüm. Kaşlarımı çatıp etrafa baktığımda koltukta uyuya kaldığımı anladım. En son kek pişmişti ve fırın kapattığım gibi kendimi koltuğa atmıştım.

Yatağımda Güneş yattığı için onu rahatsız etmek istememiştim. Bu yüzden koltuğa uzandığım gibi uykuya dalmıştım.

"Günaydın, güzelim." Atlas, karşımdaki tekli koltuğa oturmuştu. Onu süzdüğümde üzerine siyah, bol bir eşofman ve tişört giydiğini gördüm. Siyah saçları dağınıktı. Gece kadar karaydı saçları, güzeldi ama.

Gözlerimi ovuşturup doğruldum. Vücudum hantallaşmıştı.
"Ne zaman uyandın?" Sesim kısık çıkmıştı. "Birkaç saat oldu," dedi Atlas, tekli koltukta hafifçe öne doğru eğilerek. "Uyumaya devam edecektin neredeyse. Güzeldin ama öyle uyurken, kıyamadım uyandırmaya."
Yanaklarımın ısındığını hissettim. Sabah mahmurluğuyla ne diyeceğimi bilemedim.

Başımı eğecekken merdivenlerden adım sesleri geldi. Güneş'te uyanmıştı. Atlas'ın gözleri benim gibi merdivenlere kitlendi. Merdivenler ona göre dik olunca inmesi ve çıkması yavaş ve zorlu oluyordu.

Son adımını attığında hemen gözlerini salona çevirdi ve bizi gördü. Gözlerini ilk bana sonra Atlas'a çevirdi. Saçları yine dağılmıştı. Sabahki pembelik hâlâ yanaklarındaydı. Kucağında bebeğiyle koşa koşa bize doğru koştu.

Ben Atlas'a sarılacağını beklerken o bana doğru kollarını açıp üzerime atladı. Üzerime atlarken o şaşkınlıkla ne yapacağımı bilemedim. Kaymaması için koltuk altlarındane sıkmayarak tutup bacaklarımın üzerine oturttum. O rahat bir konuma geçince, "Günaydın, Afet abla!" Şimdi tam uykusunu almıştı. Onun yanağından öptüm.

"Günaydın, canım." O da elini yanağıma uzattığında öpeceğini anladım. Yetişebilmesi için kafamı ona yaklaştırdım. Güzel bir öpücük kaptım.

"Abi unutulmuş bakıyorum da," Aramıza giren ses Atlas'ın oldu. Kıskanmış mıydı?

Atlas'ın sesiyle Güneş başını çevirdi, yeşil gözleri muzipçe parladı. "Seni de unutmadım abi!" Kucağımdan inip hızla Atlas'a doğru koştu, boynuna sarılıp yanağına kocaman bir öpücük kondurdu. Atlas da kollarını kardeşine dolarken yüzündeki o yumuşak gülümseme yerleşti.

Güneş aniden geri çekilip, "Mutfağa gidelim, abim kahvaltı hazırlamış!" diye sevinçle bağırdı. Hatta ellerini çırparak mutfağa doğru koşturdu bile. Mutfağa bakmaya çalıştığımda ada masanın dolu olduğunu gördüm. Atlas, kahvaltı hazırlamıştı. Güneş'in arkasından giderken Atlas yerinden kalktı. Uzun adımlarla aramızdaki mesafeyi kapatıp yanımda bitti. Eğilip kulağıma doğru fısıldadı.

"Kardeşimi kıskandım sanırım. Bana sabah öpücüğü düşmedi daha."
Kalbim hızla atarken ona doğru kaçamak bir bakış attım. "Kocaman adam oldun, çocukla yarışıyorsun resmen."

Atlas sessizce güldü, parmaklarını parmaklarıma kenetleyip beni mutfağa doğru çekerken sesindeki o pürüzlü tını havaya karıştı. "Yarışırım valla. Konu sensen her şeyi göze alırım ben."
Gözlerimi devirdim. "Sabah sabah bu enerji nereden geliyor ya?"

"Dün geceden geliyor." Dün gece. Ona iyi geceler öpücüğü vermemden bahsediyordu. Onun kolunun altından çıkıp masaya geçtim. Masa kahvaltılıklarla dolu doluydu. Menemen ve omlet yapmıştı. Önümdeki omlete baktım. Zeytinden gözler, peynirden ağız yapmıştı.

Güneş'in yanına oturmuş Atlas'a baktım. "Ne kadarda yaratıcısınız?"

Atlas sandalyesini çekip yerleşti, arkasına yaslanıp ukala bir gülümsemeyle bana baktı. "Büyük şeflerin ilhamı küçük olurmuş, güzelim."

Gözlerimi tekrar devirdim ama dudaklarımdaki tebessümü gizleyemedim. Masadaki o sıcak, hava içimdeki bütün o karanlık düşünceleri yine bir kenara itmişti. Bugünün ne olduğunu bilmesine izin veremezdim. Onun doğum günüydü, o yüzden bugün sadece gülümsemeliydik.

Çatalımı alıp omletten bir parça kopardım. "Tadı da görüntüsü kadar güzelse inanırım yaratıcılığınıza."

"Dene de gör," dedi Atlas, gözlerini bir an olsun yüzümden ayırmadan.
Kahvaltı boyunca Güneş'in bitmek bilmeyen enerjisi ve anlatığı minik hikayelerle geçti zaman. Kahkahalar mutfaktaki ahşap kokusuna karıştı. Sofrayı birlikte topladıktan sonra Güneş yine oyuncaklarına döndü.

Atlas, bulaşıkları makinaya doldurdu. Ben tezgahı silerken, Atlas arkamdan yaklaşıp ellerini tezgaha dayadı ve beni kollarının arasında bıraktı.
Nefesini boynumda hissettiğim an içim titredi. "Dün geceki sürpriz," dedi fısıltıyla, sesinde hafif bir merak vardı. "Yarım kaldı sanki."

Duraksadım, elimdeki bezi tezgaha bırakıp başımı hafifçe ona doğru çevirdim. "Ne yarım kalmış?"
Atlas gülümsedi. "Hani şu gece aldığım öpücük var ya... Doğum günü çocuğuna bu kadarı haksızlık bence."
Gözlerim kocaman açıldı. Kalbim hızla göğüs kafesimi döverken, "Sen..." diye mırıldandım. "Sen nereden bildin bugün olduğunu?"

"İnsan, kendi doğum gününü hiç unutur mu, yavrum?"

Unutamazdı. Unutmazdı da.

Biz böyleydik. Birimiz doğum gününü unutmaya çalışırdı. Diğeri ise şehir gibi hatırlardı.

Unutan- pardon unutmaya çalışan yine ben oluyordum.

Başımı hafifçe öne eğdim. Gözlerim tezgâhtaki ahşap desene takıldı. Haklıydı. İnsan kendi doğum gününü nasıl unuturdu ki? Ama ben bugün, o takvim yaprağındaki rakamın diğer yüzünü dağlamaya çalışıyordum zihnimde. Abimin soğuk mezarını, o kara günü düşünmemek için Atlas'ın bu sıcak gülüşüne tutunuyordum resmen.

Atlas arkamdan yavaşça doğruldu. Kollarının arasından sıyrılıp bana döndüğünü hissettim. Geniş göğsü sırtıma yaslandı, elleri belimi buldu. Parmakları kumaşın üzerinden tenime değdiğinde bütün savunmam erimeye yüz tuttu.

Çenesini omzuma yerleştirdi. "Neyi düşünüyorsun yine?" dedi pürüzlü ve şefkatli bir sesle. "Dalıp gidiyorsun hep. Bir şey mi sıktı canını?"

Yutkundum. Boğazımdaki o acı düğümü yutmaya çalıştım. "Hiç," dedim, sesimin düz çıkması için büyük bir çaba harcayarak. "Sadece... Dağ başındayız ya, sessizlik bazen fazla geliyor insana."

Atlas bir şey söylemedi hemen. Sadece belimdeki ellerini biraz daha sıkılaştırdı, beni kendine biraz daha çekti. Sanki bütün karanlığı, bütün o geçmişin hayaletlerini benden saklamak ister gibi bir kalkan oldu etrafımda.

"Ben buradayım," diye fısıldadı kulağımın hemen kenarında. "Sessizlik korkutmasın seni." İçimdeki fırtınayı bilseydi, o da korkardı belki. Ama bilmemesi gerekiyordu. Bugün, sadece onun günü olmalıydı. Yavaşça arkaya doğru dönüp kollarımı boynuna doladım. Dudaklarıma küçük, sahte ama içten hissettiren bir tebessüm yerleştirdim.

"Haklısın," dedim gözlerinin içine bakarak. "Korkutmuyor."
Atlas zümrütümsü gözlerindeki o derin şüpheyle bir süre yüzümü inceledi. Sanki içimden geçenleri okumaya çalışır gibiydi ama ses çıkarmadı. Sadece dudakları yukarı doğru kıvrıldı.

"Madem korkutmuyor..." dedi, sesindeki o hınzır tını yeniden yerini alırken. "O zaman borcunu öde bakalım, doğum günü çocuğu bekliyor." Gözlerimi devirdim ama kollarımı boynundan çekmedim.

"Hangi borçmuş o?"

"Yarım kalan öpücük bakiyesi."

Kıkırdayıp yüzümü yaklaştırdım. Traş losyonun naneli kokusu burnuma doldu. Atlas, sakal bırakan bir insan değildi. Yüzü her zaman tertemiz olurdu. Ona bu model yaşıyordu zaten. Dağınık, gece karası saçlar, tertemiz yüzü ve yeşilimsi gözleri... Modelden bir farkı yoktu. Hayatım boyunca gördüğüm en yakışıklı insan olabilirdi. Ama tabii abimden sonra.

"Nereni öpeyim?"

"Şuanlık yanağımdan öpte, sen."

Gözlerimi kısıp muzipçe gülümserdim. "Şimdilik mi? İlerleyen saatlerde tarifeye zam mı gelecek yani, Bay Karizmatik?"

Atlas, belimdeki ellerini biraz daha sıkılaştırırken keyifle güldü. Sesi göğsümde yankılandı. "Valla bilemiyorum, talebe göre fiyatlar değişebilir. Ama şu an için başlangıç paketini alalım yeter."

Gözlerimi devirdim ama gülmeme de engel olamadım. Başımı biraz daha öne eğdim. Tıraş losyonunun o ferah, nane kokulu esintisi burnumu doldururken, dudaklarımı onun hafifçe pürüzlü yanağına bastırdım. Derin ve uzun bir öpücük kondurup geri çekildim.

Ayrılmama izin vermeden, yeşil gözleriyle yüzümü inceledi. Memnuniyetle yukarı kıvrılan dudaklarına baktım. "Nasıl?" dedim, kaşlarımı hafifçe kaldırarak. "Beğendin mi başlangıç paketini?"

Atlas derin bir nefes aldı, sanki o kokuyu içine mühürler gibi. "Fena değil," dedi, gözlerindeki o tehlikeli pırıltıyla. "Ama ana yemek için sabırsızlanıyorum."

O sırada cevap verecekken Güneş ortamıza damladı. "Afet abla!" Bacaklarıma sarılmak istediği için Atlas geri çekilmek zorunda kaldı. Güneş'i kucağıma almak için eğildim. Kucağıma almak yerine Ada tezgâha oturttum.

"Yaklaş, Afet abla." Dudağımı büzüp yaklaştım. Abisinin duymasını istemiyordu galiba. Kulağıma ona yaklaştırdım. Sıcak nefesini hissettim. "Abime keki gösterelim artık." Fısıldadığını zannediyordu ama Atlas duymuştu bile. Tamam, Güneş'in sebebi belli olmuştu. Başımı sallayıp Atlas'a göz attım.

Güneş'e döndüm. "O zaman sen abinle salona geç," Güneş heyecanla başını salladı. Atlas, bir şey demeden kardeşini kucağına aldı. Bana göz kırpıp kucağında Güneşle salona doğru geçtiler. Ben de fırından yaptığımız keki çıkardım. Mutfağı limon kokusu sardı. Huzurla içime çektim kokusunu. Güzel görünüyordu.

Çekmeceden bıçak çıkarttım. Güzelce dilimledim. Önemli olan şuan mum bulabilmemdi. Bir tane bile yeterdi. İlk kaşıklık çekmecesini karıştırdım. Orada bulamayınca diğer çekmecelere geçtim. Moralimi bozmayıp buzdolabını açtım. Küçük gözleri karıştırdığımda gördüğüm küçük renkli mumla yerimde tepinecektim az kalsın.

"Yes," Hemen mumu kekin ortasına koydum. Kenarda duran çakmağı alıp dikkatlice yaktım. Dikkat ederek keki elime aldım ve mutfaktan çıktım. Atlas ve Güneş'in arkası bana dönüktü. Nefesimi verip boğazımı temizledim. Onlar sesimi duymuş gibi arkalarına dönecekken, "İyi ki doğdun, Atlas." diye onların karşısına geçtim.

Atlas'ın gözleri, parlayan tek bir mumun aydınlattığı o küçük keke ve ardından bana odaklandı. Yüzündeki o hınzır ifade yavaşça silindi, yerine kelimelerle anlatamayacağım kadar derin ve yumuşak bir bakış bıraktı. Güneş ise abisinin kucağından çırpınarak inip sevinçle ellerini birbirine vurdu.

"Yaşasın! Sürpriz!"

Atlas yerinden kalktı, adımları yavaş ama kararlıydı. Tam önümde durduğunda gözlerindeki o parıltının nedeni sanki içerideki alev değil, bendim. Keki dikkatle sehpanın üzerine bırakırken eğildi, yüzü yüzüme fazlasıyla yaklaşmıştı.
"Doğum günlerini pek sevmem ben, biliyorsun değil mi?" dedi pürüzlü, fısıltı halindeki sesiyle.

Yutkundum. "Nedenmiş o?"
Atlas elini yanağıma uzattı, baş parmağı elmacık kemiğimin üzerinde yavaşça gezindi. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. "Çünkü," diye mırıldandı, gözlerini bir an olsun gözlerimden ayırmadan. "Seninle tanışana kadar kutlanacak pek bir şeyim yoktu da ondan."

Nefesim kesildi. İçimdeki o ağır, buz gibi yas hissi, onun bu sıcacık kelimeleri karşısında adeta buharlaşıp uçtu. Bugünün ne kadar acı bir yıl dönümü olduğu zihnimde yankılansa da, şu an bu adamın kalbinde attığımı hissetmek her şeyi bastırıyordu.
Güneş araya girip, "Abi dilek tut üfle çabuk, mum sönecek!" diye homurdanınca Atlas sesli bir şekilde güldü.

Beni belimden hafifçe tutup kendine biraz daha çekerek başını keke doğru eğdi. Gözlerini kapatıp içinden bir dilek tuttu ve tek bir üfleyişte küçük mumu söndürdü.

Oda yeniden loşluğuna kavuşurken, Atlas başını kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı. "Dileğimi tuttum bile..." dedi kısık bir sesle, sadece benim duyabileceğim bir tonla. "...ve sanırım gerçeğe dönüşmesi için çok beklememe gerek kalmayacak."

"İyi ki doğdun abim!" Güneş abisinin üzerine atladığında Atlas kucağına alıp yanağından seslice öptüm. "Teşekkürler, benim minik güzelim." Bir tane daha yanağından öptü. "İyi varsın, balım." Atlas, kardeşini herkesten saklamak ister gibi kollarını ona sarıp göğsüne bastırdı. "Sende iyi varsın, abi."

Çok güzellerdi.

Atlas, kucağında Güneşle bana döndü. Güneş başını salladı abisinin göğsüne yasladıgı için onun yüzünü göremiyordum. Atlas, kardeşine dikkat ederek benim bileğimden hafifçe tutup yüzünü eğdi.

Yüzündeki o her zamanki hınzır maske tamamen silinmişti; geriye sadece yalın, saf bir gerçeklik kalmıştı.
"Biliyor musun, Afet..." dedi pürüzlü ve kısılan sesiyle. "Ben bugüne kadar takvimdeki yaprakların devrilmesinden başka bir şey görmemiştim. Doğum günleri benim için sadece geçen yılların birer sayıydı, fazlası değil."

Yutkundum, kalbim kaburgalarımı dövüyordu. Atlas hafifçe öne doğru eğildi, nefesi tenime karışırken sözlerini fısıltı gibi ama zihnime kazınacak kadar net bir tonla tamamladı.

"Ama şimdi anlıyorum... Bütün o geçmiş yıllar, bütün o eski doğum günlerim sadece birer taslakmış. Benim asıl doğduğum gün, seni bulduğum, gözlerindeki bu ışıkla tanıştığım anmış. Bundan sonraki bütün doğum günlerim, bütün ömrüm... Sadece sana ait, güzelim."

Bütün ömrüm, sana ait sadece.

Sözlerine karşılık hemen onun yanağını öptüm. Biraz bekledim. Sıcak ve uzun bir öpücükle yanağına mühür vurup geri çekildiğimde, Atlas'ın gözlerindeki o derin ışık biraz daha parladı. Sanki ruhuma dokunan o kelimelerin karşılığını sadece bu küçük temasla verebilmiştim.

Güneş birden abisinin göğsünden kafasını kaldırıp bize baktı, yeşil gözleri merakla kısıldı. "Siz ne fısıldaşıyorsunuz öyle?" diye sordu, çocuksu bir tatlılıkla dudaklarını büzerek. "Bana da söyleyin!"

Atlas gülerek kardeşinin saçlarını karıştırdı. "Büyüklerin sırrı, minik kuş," dedi, sesindeki o yumuşak tını odayı sararken. "Hadi bakalım, şimdi sıra sende. Şu minik ellerinle yaptığın kekten kes de yiyelim, yoksa kokusu başıma vurdu." Güneş sevinçle ellerini çırptı. "Oley! Kek zamanı!"

Atlas kucağındaki Güneş'i dikkatle masaya doğru bırakırken, benim bileğimdeki parmaklarını bir an olsun serbest bırakmamıştı. Birlikte sehpanın önüne geçtik. Güneş, abisinin yardımıyla kekten koca bir dilim kesip tabağa yerleştirdi.

"İlk dilim doğum günü çocuğuna!" dedi Güneş, tabağı gururla Atlas'a uzatarak.
Atlas tabağı alırken göz ucuyla bana baktı. O bakıştaki o sessiz, paylaşılan aidiyet hissi içimdeki bütün o rüzgarları dindirdi. Bugün dışarıda hayatımın en acı hatıralarından biri rüzgar gibi ulusa da, ben bu evin içinde, bu adamın gözlerinde sığınacak bir liman bulmuştum.

Kahkahalarla, Güneş'in neşeli sesleriyle yenilen kekin ardından zaman adeta yavaşladı. Güneş bir süre sonra oynadığı oyunun ve erken uyanmanın yorgunluğuna yenik düşerek koltuğun köşesinde kıvrılıp uyuyakaldı.

Atlas, onu odaya götürdü ve kardeşinin üzerini örttükten sonra sessizce yanıma geldi. Şöminenin önündeki halıya, yanıma oturdu. Omuzlarımız birbirine değiyordu. Ateşin o kızıl ve sıcak ışığı yüzümüze varken, Atlas kolunu omzuma attı ve beni kendine çekti. Başımı geniş göğsüne yasladım. Tıraş losyonunun o ferah nane kokusu ve odunun yanık kokusu birbirine karışmıştı.

"Sana söylemeyi unuttum, Tan ve Asya gelecek. Mangal yapalım diyorlar," Onlarla görüşmeyeli bir iki hafta olmuştu. En son Asya ile konuştuğumda Tan ile date çıkacağını söylemişti.

Onlarda bu sürede ilişkilerini ilerletmişlerdi. Onların hali bizden çok ayrıydı. Tan ve Asya çok zıt insanlardı ama zıtlık onların arasındaki duyguyu bozamazdı. Asya biraz yavaş gitmesinden yanaydı. Bizim ilişkimiz ise onların tam tersiydi. Her şey çok hızlı gelişmişti ama iyi ki olmuştu.

"Çok iyi olur, gelmeleri." Başımı hafifçe kaldırdım. "Tanla hiç konuştun mu?"

Atlas'ın parmakları saçlarımın arasındaydı. Başını salladı. "Evet, şükürler olsun ilk datelerini yapmışlar," Başını eğdi. "Yoksa Asya'ya kalsa ilk datelerini birkaç yıl sonra yaparlardı."

Hafifçe gülerek başımı salladım. "Asya en son çok temkinliydi, biliyorsun. 'Önce bir arkadaş olarak tanıyalım birbirimizi' falan diyordu. Ama belli ki Tan bu direnci fazla uzun tutmasına izin vermemiş."

Atlas kolunu omzumdan çekip beni kendine biraz daha yasladı, çenesini saçlarımın tepesine yasladı. "İyi yapmış," dedi pürüzlü bir sesle. "Bazı şeyler için fazla beklemek hatadır. Hayat o kadar yavaş akmıyor, güzelim. Baksana, bizim gibi."

İçimde minik bir dalgalanma oldu. Haklıydı. Bizim aramızdaki o devasa çekim, ilk günden beri bizi bir kasırganın içine çekmişti. Ne durmayı bilmiştik ne de arkamıza bakmayı. Belki korkunç derecede hızlıydı ama yanlış olan hiçbir şey yoktu burada.

"Onlar bizim gibi hızlı değil ama," dedim mırıldanarak, ateşe bakarken. "Asya her adımı tartarak atmayı sever. Tan ise... Tan bildiğin gibi işte."

"Tan adamdır," dedi Atlas onaylarcasına. "Asya da onun o deli hallerini dengeleyen tek insan bu hayatta. Yakışıyorlar."

"Çok yakışıyorlar," diye onayladım onu. "Zıt kutuplar birbirini çeker derler ya, tam da öyleler."
Atlas başını eğip yanağıma hafif bir öpücük kondurdu, dudakları tenimde oyalanırken fısıldadı. "Biz de zıt sayılmayız aslında ama... Bizimki biraz daha alevle barut gibi diyelim. Yan yana gelince patlamaya hazır."
Kıkırdayıp dirseğimle hafifçe karnına vurdum. "Çok iddialısın bay Atlas."

"İddialıyım," dedi kahkahasını bastırarak. "Çünkü haklıyım."

Gözlerimi devirip başımı yeniden göğsüne yasladım ama içimdeki o huzurlu sıcaklık gitmemişti.

"Ne zaman geleceklermiş peki?" diye sordum merakla. Atlas derin bir nefes alıp parmaklarını saçlarımda gezdirmeye başladı. "Bir iki saat önce yola çıkmışlardı sanırım. Akşama buradalar."

"Tamam o zaman," dedim yerimde biraz daha rahatlaşarak. "Bugün onlara inat en güzel mangalı sen yaparsın artık. Görelim bakalım şefliğini." Atlas'ın göğsünden memnun bir mırıltı yükseldi. "Meydan okumayı seversin, değil mi? Tamam, akşam o mangal başı bende. Göstereceğim onlara şefliği." Yanan ateşe bakarak güldüm.

"Güneş'i yarın sabah onlarla göndereceğim,"

"Neden?"

"Yarın hafta içi biliyorsun, onunda kreşi var." Şimdi anlamıştım. Güneş, hem okulunu seviyordu. Anlattığına göre gitmemezlik yapmazmış. Ha bir de gizlice anlattığı bir çocuk vardı. Adı Yavuz'du. Ama bir kez abisine anlattığını söyledi. Abisi ona "uzak dur, sana yaklaşırsa hemen bana söylüyorsun." demiş. Atlas, bunu kötü amaçla söyleyecek birisi değildi, eminim. Bu durumları ben de görmüştüm abimden.

"Haklısın tabii," dedim yumuşak bir tonda, parmaklarımı göğsünün üzerine hafifçe bastırarak. "Kreşini aksatmamalı. Hem Tan'lar da arabayla dönecekleri için Güneş'e rahat yol olur."
Atlas başını salladı, parmakları saçlarımda usulca gezinmeye devam etti. "Öyle... Zaten bu akşamın tadını sonuna kadar çıkarırız onlarla. Uzun zamandır dördümüz doğru düzgün bir araya gelmemiştik." O sırada şöminedeki odunlardan biri çıtırdadı, kıvılcımlar etrafa saçıldı. Atlas beni kendine biraz daha çekip çenesini başıma yasladı.

Emre ve Emir ise beraber tatile çıkmışlardı.

En komik durum onlarınkiydi zaten. İkiside aşka iğrenerek bakıyordu. Emir biraz ama biraz yavşak olduğu için kızlar ona yaklaşmıyordu. Emre de tam tersi. Kızlar ona geliyor ama o kaçıyordu. Onlarda en son isyan edip bir otele tatile gitmişlerdi.

Biz şuan buradaydık ama ben bir kamp günü Emir ve Emre'nin yüz TL için kavga ettiği zamanda kalmıştım.

♟️

Erkekler dışarıda mangalı yakarken bizde Asya ile meze ve salataları yapıyorduk. Asyalar yarım saat önce gelmişti. Güneş'te sanki onların geldiğini duymuş gibi hemen uyanmıştı.

Ben humus ve köz patlıcan mezesi yapıyordum. Asya ise salata yapıyordu. Onla bu akşam özleşmiştik.

"Benim sinirlerime basmasa çok iyi olacak," Asya'nın kaçıncı isyanıydı bilmiyordum.

Salatayı doğradığı bıçağı tahtaya biraz sert vurarak durdu. Yüzündeki o hem sinirli hem de tatlı tatlı kızarmış ifadeye istemsizce güldüm.
"Ne yaptı yine Tan?" diye sordum, humus kasesine zeytinyağı gezdirmeyi bırakıp ona dönerken.

Asya gözlerini devirdi, omuzlarını düşürdü. "Dışarıda mangalı yakmaya çalışırken resmen mühendislik harikasıymış gibi davranıyor. 'Rüzgarı hesaba katmak lazım Asya, sen anlamazsın' diyor! Ya altı üstü kömür yakacaksın alt tarafı, ne mühendisliği mübarek! Bir de bana akıl veriyor."
Dayanamayıp kahkaha attım. "E haklı ama adam, dağ başındayız, rüzgar esiyor."

"Sende hemen onu savun!" Asya elindeki domatesi bana doğru salladı ama gözlerindeki o parıltı, sinirden çok hoşnutluk barındırıyordu. "İkimiz de biliyoruz Atlas'ın yanında gaza geldiğini. Kesin dışarıda erkek muhabbeti yapıp havalara giriyorlardır."

Haklıydı. Dışarıdan gelen sesler, Atlas ve Tan'ın kahkahaları mutfağa kadar ulaşıyordu. İkisi bir araya gelince ortalık hem eğlenceli hem de çekişmeli bir hal alıyordu.
Humus tabağını tezgahın kenarına koyup Asya'ya doğru yaklaştım. "Boş ver şimdi Tan'ı, asıl sen anlat," dedim göz kırparak. "Aradaki buzlar tamamen eridi sanırım? Buluşma işi tatlıya bağlanmış."

Asya'nın yanaklarındaki o pembe ton biraz daha koyulaştı. Elindeki bıçağı bırakıp derin bir nefes aldı, yüzüne istemsizce yayılan o gülümsemeyi saklayamadı. "Yavaş gidiyorduk hani... Adam öyle bir geldi ki, fren falan bırakmadı bende. Birkaç hafta içinde neye uğradığımı şaşırdım."

O sırada mutfağın kapısı aralandı, minik bir baş uzandı. Güneş, elinde Şira'yla içeri süzüldü. "Mezeler bittiyse ben tadım yapabilir miyim?" diye sordu sevimli bir sesle.
Asya hemen eğilip Güneş'in yanağına bir öpücük kondurdu. "Sen istersin de vermez miyiz minik böceğim?"

"Gel, bakalım." Kaşığın ucuyla husuma batırdım. Güneş yanıma gelince biraz eğilip kaşığı onun ağzına verdim. O da büyük bir lokmaymış gibi alıp yedi. "Çok güzel olmuş," Bana baktı. "Ellerine sağlık, Afet abla."

"Minik böcek, gel salataya da bak bakayım." Güneş, başını sallayıp usulca Asya'nın uzattığı salatayı yedi. "Imm, bu da çok güzel olmuş." Elini büzüp parmaklarının ucunu birleştir. "Enfes, enfes hepsi." Asya dayanamayıp onun yanağından ıslak ıslak öptü.

"Bal bal bu yanaklar," dediğinde Güneş utanarak kaçtı. "Hadi, tabakları götürelim." Masayı dışarıya kurmuştuk. Veranda büyük bir yemek masası vardı. Deniz hemen dibizmizdeydi. Denizin tuzlu kokusu evi sarmıştı. Mutfağın kapılı camı hemen verandaya açılıyordu. Bu yüzden kolaylıkla girip çıkabiliyorduk.

Rüzgar öne vurduğu için mangalı biraz arka tarafta yakmışlardı. Asya ile birlikte hazırladığımız tabakları, mezeleri ve salataları dikkatle ellerimize alıp verandanın korkuluklarına yaslanıp denize baktık.
Atlas ve Tan, ellerindeki maşalarla adeta birer usta gibi kömürün başındaydılar. Tabii "usta" kelimesi Tan için ne kadar geçerliydi, orası tartışılırdı.

Verandadaki büyük ahşap masaya tabakları yerleştirirken Asya homurdandı. "Bak göreceksin, eti kesinlikle kurutmuştur o Tan."
Hafifçe gülerek elimdeki tabağı masaya bıraktım. "Atlas başındayken izin vermez merak etme."

Asya, sandalyelerden birine otururken. O sırada Güneş, elinde minik ekmek sepetiyle koşa koşa yanımıza geldi. "Ben getirdim ekmekleri!" Masaya yerleştirip gururla bize baktı. "Şimdi, yani abimler eti getirecek mi?"

"Getirecekler tabii ki Güneş," dedim saçlarını okşayarak.

Tam o an, arka taraftan gelen kahkahalar eşliğinde Atlas ve Tan ellerindeki dumanı tüten büyük servis tabağıyla göründüler. Atlas'ın Gözleri doğrudan beni bulduğunda, içimdeki o sıcak dalga yine karnımda dans etmeye başladı.

Tan, tabağı masanın ortasına bırakırken büyük bir gururla göğsünü kabarttı. "Evet hanımlar, şeflerin ellerinden özel marine edilmiş etler huzurlarınızda! Kokuyu alıyor musunuz?" Asya hemen kaşlarını kaldırdı. "Kokusu güzel ama tadı nasıl Bay Mangal? Kömür yapmamışsındır umarım."

Tan hemen Atlas'a dönüp kendini savundu. "Atlas, duyuyor musun? Kadın şimdiden emeğimize laf ediyor."
Atlas masanın etrafından dolanıp sandalyemi çekti ve arkamdan eğilip kulağıma doğru fısıldadı. "Asya'ya bakma sen, bizim etler lokum gibi oldu. Kendi şefine güveniyor musun, güzelim?"

Nefesi boynumu ısıtırken kalbim hızlandı. Başımı hafifçe ona doğru çevirip gözlerinin içine baktım. "Görüntü fena değil ama önce bir tadına bakmam lazım."
Atlas, yeşil gözlerindeki o hınzır pırıltıyla sandalyeme oturmadan önce yanağıma hızlı ve yumuşak bir öpücük kondurdu. "Tadınca teslim olacaksın zaten," dedi yerine geçerken.

Asya ve Tan yan yana. Benim ve Atlas'ın arasına da Güneş oturdu. Atlas, yemeğe başlamadan önce kardeşinin tabağını doldurdu. Mezelerden ve etlerden azar azar koydu. Güneş öyle çok yemek yiyen birisi değildi, fark ettiğim kadarıyla. Yer ama az yerdi.

Atlas, tabağı doldururken Güneş ona, "Yeter, abi." deyip elini uzatıp durduruyordu. Tabağıma yaptığımız mezelerden ve salatadan koydum. O kadar et seven bir insan değildim. Daha çok kemiksiz etler seviyordum. Atlas, benim fazla et sevmediğimi duyunca hemen adana kebap yapmaya girişmişti.

Bu arada ise onun Adanalı olduğunu öğrenmiştim. Ne kadar iyiydik. Ben İzmir, o ise Adana. Biz birbirimizi nereden bulmuştuk ya?

"Etler, çok güzel olmuş." Asya, elindeki eti güzelce yiyordu. "Eh, kim yaptı?" Tan bu fırsatı kaçırmadı ve kullandı. Onlara baktığımda Tan kolunu Asya'nın olduğu sandalyenin sırtına atmıştı. Asya'ya yeşil ışık yakmaya çalıştı. Asya, ise bir gram bile takmayıp yemeğine iştahla döndü.

"Bu ilişkinin odunu galiba, Asya." Atlas, bir Adana şişi alıp güzelce bana dürüm olarak hazırlıyordu. Asya'ya dikkat ederek gizlice güldüm. Tan, kaşlarını çatarak arkadaşına döndü. "Sensin odun lan, bir daha sevgilime odun dersen ateşteki odunları sırtında kırarım."

Atlas cevap veremeden Asya, "Kendi kendine gelin güvey olma, Tan." O da Tanla uğraşmayı seviyordu. "Deme öyle canım, bakmışsın yarın seni istemeye gelmişim." Hepimiz kahkahalara boğulurken Asya'nın ağzındaki salata boğazına kaçtı. Öksürük krizine girince Tan hemen önündeki su bardağını Asya'ya verdi. Kendi içirmek istese de Asya ona öldürücü bakışlar attı.

"Sakin ol, kızım. Yani yarın gelmesemde bakmışsın birkaç ay sonra kapındayım." Şimdi Asya'nın sinirlenme hakkı vardı. Asya kendine gelmişti ama sinirlerde gelmişti. Suyu masaya sertçe bıraktı ve yanında sırıtarak oturan Tan'a döndü yavaşça"O çenen suzmazsa kıracağım, haberin olsun."

"Tamam, benim vahşi güzelim. Sakinleş."

Tan'ın rahatlığı karşısında Asya'nın gözlerinden resmen kıvılcım çıkıyordu.

Tam o sırada Atlas, hazırladığı özenli Adana dürümü tabağımın kenarına bırakırken kulağıma doğru eğildi. "Bak, senin için özellikle acısız yaptım," diye fısıldadı yumuşak bir sesle. "Adanalıyız diye her şeyi ateşe verecek halimiz yok, güzelim."

Ona doğru hafifçe gülümseyip dürümden bir lokma aldım. Baharatı o kadar kıvamındaydı ki, etin yumuşaklığı resmen ağzımda dağılıyordu. Gözlerim memnuniyetle açıldı. "Pes ediyorum," dedim yutkunduktan sonra. "Haklıymışsın, şefçik."

Atlas, cevabım karşısında tatlı bir gururla gülümsedi. O sırada aramıza oturan Güneş, elindeki çatalıyla tabağındaki minik et parçasını bölmeye çalışıyordu. Atlas hemen kardeşinin tabağına uzandı, küçük parçaları onun yiyebileceği boyuta getirip çatala taktı. "Yavaş ye, minik kuş, kaçan yok," dedi şefkatli bir tonla. Güneş ağzındakileri yuttuktan sonra başını kaldırıp abisine baktı. "Abi, biz ne zaman şehre döneceğiz?"

Sorunun gelmesiyle masadaki o neşeli hava bir anlığına yerini sakinliğe bıraktı. Atlas, Güneş'in başını okşadı. "Yarın sabah, kahvaltıdan sonra Güneş. Asya ablalarla birlikte döneceksin." Güneş biraz dudak büzse de başını salladı. Kreşini ve arkadaşlarını özlemişti belli ki ama dağ evindeki bu huzurlu kaçamak da hoşuna gitmişti.

"Bizim kuzen de evde, onla beraber oynarlar belki," Tan çatalının ucuyla Güneş'i gôsterdi. Güneş, heyecanla yerinde kıpırdadı. "Erkek mi, kız mı?"

Tan, asıl şeyi söyledi. "Erkek." Bakışlarımı hemen yanımda oturan Atlas'a çevirdim. Elindeki kaşık havada kaldı. Kaşları çatıldı.

Çok erken yaşlanacaktı.

"Erkek mi?" diye tekrarladı. Tan keyif alır gibi başını salladı. "Adı da, Yavuz." Yavuz mu?

O, bu Yavuz muydu?

"Yavuz mu?!" Güneş elindeki çatalı umursamadan masaya atar gibi bıraktı. Gözleri parladı.

Tan ise ortalığa bomba attığını çok iyi bilerek keyifle arkasına yaslanmış, sırıtıyordu. "Yavuz mu?" dedi Atlas, sesi tehditkar bir o kadar da şaşkındı. "Hani şu Güneş'in kreşte bahsettiği... O Yavuz mu?"

Güneş, abisinin bu tepkisini umursamayacak kadar heyecanlıydı. Masada hafifçe ayağa kalkıp ellerini çırptı. "Evet! Yavuz da gelecek mi? Benim arkadaşım o!" Atlas derin bir nefes alıp yüzünü sıvazladı. Gökyüzüne doğru bakıp sabır diler gibi mırıldandı. "Daha beş yaşında başımıza çöpçatanlık kulübü kuruldu resmen. Allah'ım sen sabır ver."

Asya, Tan'ın bu kurnazlığına dayanamayıp kahkaha attı. "Aaa ne güzel işte Atlas, çocukluk aşkı falan ileride masalsı bir düğün yaparlar."
Atlas hemen Asya'ya döndü. "Asya, rica ediyorum gaza getirme küçücük kızı. Zaten kreşten beri tetikte bekliyorum." Sonra bakışlarını aniden parlayan gözlerle ona bakan Güneş'e çevirdi. Sesini yumuşatmaya çalışsa da o korumacı tonu hep oradaydı. "Güzelim, arkadaşınla oynarsın tabii ki ama mesafeyi koruyorsun tamam mı? Yaklaşmasın öyle yanına."

Güneş anlamaz gözlerle abisine baktı, dudaklarını büzdü. "Ama oyun oynuyoruz biz abi, nasıl yaklaşmasın?"
Atlas'ın gözünden neredeyse alev çıkacaktı. Tan ise dayanamayıp sesli bir şekilde gülmeye başladı. "Rahat bırak çocuğu Atlas, altı üstü kreş arkadaşı."

Ben de daha fazla dayanamayarak hafifçe güldüm ve Atlas'ın omzuna dokundum. "Tamam Atlas, sakin ol. Çocuk daha ne bilsin."
Atlas yanağımın içini ısırarak bana baktı, sonra derin bir iç çekip Güneş'e döndü. "Tamam, oyun oynayın ama Tan abinin gözü üzerinizde olacak ona göre." Güneş sevinçle başını sallayıp tekrar abisinin omzuna yaslandı ama gözlerindeki o muzip ışıltı her şeyi ele veriyordu.

Yemeğimiz bol sohbetli ve kahkahalarla dolu geçmişti. Konudan konuya atlamıştık. Uzun zaman sonra güzel olmuştu. Keşke diğerleride gelseymiş diyorum. Şimdi ise verandada çay içiyorduk.

Güneş ile Atlas'a yaptığımız limonlu kekten kalmıştı. Tabaklara dilimleyerek herkese koymuştum. Asya da yoldan aldığı birkaç atıştırmalığı falan da koymuştu.

Tan, arabadan bilgisayarını almaya gitmişti. Diğerleri ile grupça görüntülü konuşacaktık. "Evet, geldim!" Tan bilgisayarı çantasından çıkartıp açtı. Aramayı başlatınca diğerlerini de davet etti. Aramaya giren ilk kişi Emir oldu. Onun yüzünü değil de, daha çok çıplak göğsünü görebiliyorduk şuan.

"Şu kamerayı düzgün tut, anasını satayım!" Arkadan Emre'nin sesi geldi. İkisi beraberdi. Havuzdaydılar anladığım kadarıyla. Şükürler olsun birkaç saniye sonra kamera da Emir'in yüzünü görebildik. Saçları ıslaktı.

"Şu üstünü giyin. Amına koyayım kızlar var!" Tan yüzünü buruşturup ekrana yaklaştı. Emir ve Emre yan yana oturunca Emre, "Oy! Yengelerim selam hepinize!" Elini göğsüne bastırıp başını eğdi. Hâlâ aynı şebekti.

"Selam, Emre."

"Selam şebekler." diye Tan'a yaklaştı fark etmeyerek Asya. Sonra aramaya Ecevit katıldı. "Hepinize selamün aleyküm arkadaşlar!"

"Aleyküm selam kanka,"

"Aleyküm selam brom."

"Aleyküm selam Ecevit,"

"Aleyküm selam Ececiğim." Ecevit yüzünü buruşturup, Tan'a küfür etti."Götüne girsin, Ece." Uzaktan bile birbirlerine laf atma yetenekleri vardı. Tan da keyif alarak çayını yudumladı.

"Siz neredesiniz?" Emir ve Emre yürüdükleri için onların sesini tam anlamıyorduk. Kalabalık bir yerden geçiyorlardı. "Dağ evindeyiz," dedi. Atlas, kolunu omzuma atmıştı. Çatalımı keke batırıp bir lokma aldım.

"Bensiz dağ evi mi? Çok ayıp ettiniz lan!" Emre abartıyla elini göğsüne vurdu. "Üf! Aga senin Adana şişlerini özledim." Bu tabii ki yanımda oturan Atlas'aydı. Atlas, omuz silkti. "Zibidi gibi otellerde yatacağınıza gelseydiniz."

"Bu kış oradayız o zaman." diye atıldı Emir. Dikkatimi Ecevit'in suskunluğu çekmişti. Elinde sigara vardı. Normalde grupta sadece Emre'nin sigara içtiğini biliyordum ama hiç Ecevit'i sigarayla görmemiştim.

"Sigaraya mı başladın, Ecevit?" Ecevit, ekrana baktı şaşırarak. Gözleri solgundu. Başını salladı. "Evet, yenge."

"Oğlum, sen hani sigara karşıydın. Ne oldu?" Bu durum sadece benim değil, Atlas'ın da dikkatini çekmişti. "Yok, bir şey," Ecevit elini bizi geçiştirir gibi salladı. Atlas, itelemedi. Benim duyabileceğim şekilde mırıldandı. "Var sende bir şeyler ama öğrenirim ben."

"Yenge," Ekranda üzerini giymiş Emir'e baktım. Artık yenge demekleri garip gelmiyordu. Alışmıştım. "Efendim?"

"Senin ameliyat ne oldu? Tarih belli mi?"

"Tam tarih henüz belli değil," dedim ekrana doğru hafifçe eğilerek. "Ama doktor iki ay sonrası için bir zaman aralığı verdi. Netleşince söylerim size de."

Emir başını sallayıp rahat bir nefes aldı. "İyi, iyi... Şimdiden geçmiş olsun tekrardan. O ameliyattan sapasağlam çıkacaksın, biliyorsun değil mi? Sonra seni yoracak bir sürü tatillere götüreceğiz hep beraber."

Emre hemen araya girdi. "Tabii lan, yengeyi biz gezdireceğiz. Atlas anca dağ başına hapseder insanı."
Atlas kaşlarını çatıp ekrandakilere ters bir bakış attı. "Sizin diliniz yine papucuz kadar uzamış bakıyorum da. Kapatırım ha aramayı."

"Tamam kaptan, sustuk!" dedi Emre ellerini teslim olur gibi havaya kaldırarak.

Ekrandaki bu neşeli curcuna bir süre daha devam etti. Her kafadan ayrı bir ses çıkarken, Ecevit sessizce sigarasından bir nefes daha çekip ekrandan uzaklaşmıştı. Onun o durgun hali içimde ufak bir meraka yol açsa da, kalabalığın gürültüsü bu düşünceyi hemen silip süpürdü.

Güneş çoktan abisinin omzuna tamamen başını koymuş, uykunun en tatlı yerine geçiş yapmıştı. Atlas, bir kolunu omzumda tutmaya devam ederken diğer elini masaya uzatıp çay bardağını aldı.

"Biz yavaş yavaş içeri geçelim," dedi Atlas, ekranın önündeki kalabalığa hitaben. "Minik Güneş pili bitirdi, birazdan sızar tamamen."
Tan ekrandan sırıtarak el salladı. "Hadi bakın keyfinize beyler, biz de deniz kenarında biraz daha yayılalım."

Vedalaşıp aramayı sonlandırdıklarında, verandaya yine o huzurlu deniz sesi ve gece serinliği hakim oldu. Atlas, Güneş'i dikkatlice kucağına alıp ayağa kalktı. "Ben bunu yatırıp geliyorum, güzelim," diye fısıldadı bana doğru eğilerek.

"Tamam," diye mırıldandım, oturduğum yerden ona gülümseyerek. "Bekliyorum."

Asya ile birlikte sandalyelerden kalkıp masayı toplamaya başladık. Tabakları, bardakları ve kalan mezeleri dikkatle toparlarken Asya elindeki ekmek sepetini masaya bırakıp hafifçe iç çekti. "Bizimkiler yine her zamanki gibiler," dedi gülerek. "Ecevit'in de o hali pek hayra alamet değil ama neyse."

"Ben de takıldım oraya aslında," diye mırıldandım yarım kalan humusu dolaba kaldırmak için tepsiyi düzenlerken. "Hiç görmemiştim sigara içtiğini. Atlas da fark etti zaten, kesin kokusunu alırız yakında."

"Alır tabii, seninkinin radarından hiçbir şey kaçmıyor maşallah," diye takıldı Asya, göz kırparak. "Acaba Selma ile aralarında bir sıkıntı mı oldu?" Dudağımı büzdüm. "Bilmiyorum, vallahi."

Tam o sırada kapı aralandı ve Atlas içeri girdi. Güneş'i yatağına yatırıp geldiği her halinden belliydi. Üstündeki siyah tişörtün eteklerini hafifçe düzeltti, zümrüt-ela gözleri doğrudan beni buldu. O sırada dışarıdan Tan'ın sesi duyuldu.
"Atlas! Gel de şu közleri tamamen söndürelim, sabaha rüzgar uçurmasın ortalığı."

Atlas hafifçe gülerek başını dışarıya doğru salladı, ardından bana dönüp yumuşak bir sesle, "Ben Tan'a yardım edip mangalın külünü toparlayayım, hemen gelirim," dedi.

"Tamam," diye başımla onayladım. "Biz de Asya ile burayı hallediyoruz zaten." Atlas arkasını dönüp verandaya, Tan'ın yanına doğru adımlarken, Asya'yla mutfaktaki işleri bitirmek için hızlandık.

Bir süre sonra Tan içeri girdi. Duman koktuğunu ve duş alacağını söyledi. Asya da yorgun olduğunu hemen yatacağını söyleyip misafir odasına girdi. Mutfakta tek kalınca Atlas'ın yanına gitmeyi düşündüm. Verandada yoktu. Biraz arka tarafa doğru ilerlerdim. Belki mangal eşyalarını arabaya koyuyordur.

Arka tarafa geçince onu göremedim. Çatının bir ucundan bir ucuna doğru asılmış loş sarı LED ışıklar vardı. Güzel bir dekor olmuştu. Etrafıma baktığımda ağaçlarını arasına asılmış renkli balonları gördüm. Bunların ne işi vardı? Kim asmıştı akşam akşam? Dün geldiğimizde hiç görmemiştim.

"Atlas?" diye seslendim. Biraz daha arkaya doğru gittiğimde kurulu bir masanın olduğunu gördüm. Masanın uçlarında uçan dört tane balon vardı. Gözlerimi kısıp dikkatle baktığımda masanın üzerinde bir pasta gördüm. Pasta?

Bir anda arkamdan belime sarılan kollarla bağıracakken bir avuç ağzımı kapattı. Sonra onun sesini duydum. "Sakin ol, güzelim." Böyle gelinir miydi Allah rızası için?

"Atlas,"

"Hım?"

"Korktum. Bir daha böyle sessiz sedasız gelme."

"Özür dilerim, bebeğim."

Atlas kollarını belimden biraz daha sıkı sarıp çenesini omzuma yerleştirdi. Derin ve huzurlu nefesi boynuma çarptığında, az önceki korkum yerini içimi ısıtan tarifsiz bir dalgalanmaya bıraktı. Gözlerim hâlâ o özenle hazırlanmış masada, ortasında parlayan loş ışıkların altındaki pastadaydı.

"Bunlar... Ne zaman hazırlandı?" diye fısıldadım, sesimdeki şaşkınlığı gizleyemeyerek. "Ben hiçbir şey fark etmedim."

Atlas dudaklarını omzuma bastırarak güldü. Göğsünden gelen o titreme sırtımda hissedildi. "Tan sayesinde, Güneş'i uyuttuktan sonra hazırladım aslında. Sadece doğru zamanı bekliyordum."
Yavaşça kollarından sıyrılarak ona döndüm. LED ışıkların sarıltımsı, loş aydınlığı yüzüne vuruyordu. Gözlerindeki o zümrüt yeşili ışıltı, gecenin karanlığında bile net bir şekilde parlıyordu.

"Bugün... Aslında benim..." Yutkundum. Boğazıma takılan o kelimeleri söylemek bir an zor geldi. "Benim doğum günümdü, Atlas."

Atlas, ellerini yavaşça yanaklarıma yerleştirdi. Baş parmağı elmacık kemiğimin üzerinde şefkatle gezindi. "Biliyorum, güzelim," dedi, sesindeki o inanılmaz yumuşaklıkla. "Gözlerindeki o hüznü, saklamaya çalıştığın o gölgeyi görmezden geleceğimi mi sandın?"
Şaşkınlıkla gözlerim büyüdü. "Biliyordun..."

"Biliyordum," diye onayladı beni. Zümrüt gözleriyle yüzümün her detayını ezberler gibi inceledi. "Bugünün senin için ne kadar ağır bir gün olduğunu, o tarihinin arkasında sakladığın acıyı biliyorum. Ama Afet... Hayat sadece kaybettiklerimizden ibaret değil. Bugün senin doğum günün. Ve ben, senin o güzel yüzünde karanlığın değil, sadece gülüşünün kalmasını istiyorum."

İçimdeki o buz tutmuş, acı dolu yer sanki bir damla suyla çözülmeye başladı. Gözlerimin dolduğunu hissettim ama bu kez acıdan değil, bu adamın bana sunduğu o, sınırsız şefkattendi. Abimin yokluğunun o keskin bıçağı ilk defa bu kadar sığ batıyordu canıma; çünkü Atlas, etrafıma öyle bir sevgi duvarı örmüştü ki, rüzgar bile içeri sızamıyordu.

"Sen..." dedim, sesim titreyerek. "Sen bunların hepsini benim için mi yaptın?"

"Sadece bunlar için değil," dedi Atlas, başını hafifçe eğip alnını alnıma yaslayarak. "Benim bütün ömrüm seninle anlam bulduysa, bugün senin dünyaya gelişini kutlamak benim en büyük borcum. İyi ki doğdun, Afet'im. İyi ki karşıma çıktın."

Daha fazla dayanamayarak kollarımı boynuna doladım, yüzümü geniş göğsüne gömdüm. O da kollarını sıkıca belime sarıp beni kendine mühürledi. Bir süre sadece rüzgarın sesini ve kalplerimizin ortak atışını dinledik.

Ayrıldığımızda Atlas masaya doğru yürüyüp üzerindeki küçük mumları yaktı. Loş ışığın altında pasta çok güzel görünüyordu. Yanına adımladığımda bana bakarak gülümsedi.

"Hadi," dedi elini uzatarken. "Şimdi kapat gözlerini ve en güzel dileğini tut, güzelim. Bundan sonraki bütün yıllarını beraber göreceğiz nasıl olsa."

"Hadi," diye fısıldadı Atlas, ellerimizi birbirine kenetlerken. "Beraber üfleyelim." Başımı sallayarak onayladım. İkimiz de masaya doğru hafifçe eğildik. Gözlerimi kapattığımda içimden tek bir şey geçirdim: Beni bu kadar çok seven, kalbimi bu karanlıktan çekip çıkaran bu adamla sonsuza kadar kalabilmek.

Derin bir nefes alıp aynı anda üfledik. Küçük mumların dumanı gece havasına karışırken, Atlas arkadan belime sarıldı ve çenesini omzuma yasladı.

"Dileğin kabul oldu mu?" diye sordu kulağımın hemen kenarında.
Başımı hafifçe ona doğru çevirip gülümsedim. "Oldu bile."
Atlas memnuniyetle mırıldandıktan sonra masanın üzerindeki bıçağı eline aldı. "O zaman şimdi sıra pastada. Pelin Şefin ellerinden özel doğum günü pastası."

Birlikte pastadan iki güzel dilim kestik. Atlas küçük bir çatal dolusu pastayı kesip bana doğru uzattı. Gözlerini bir an olsun yüzümden ayırmadan, "Önce doğum günü kızına tattıralım," dedi.

Çataldaki pastadan bir lokma aldığımda çikolatanın ve ahududunun o harika uyumu ağzımda dağıldı. Gözlerim memnuniyetle açıldı. "Çok güzel olmuş..."

"Beğenmene sevindim," dedi kurnazca gülümseyerek. Ardından bu kez ben çatalı alıp küçük bir parça kestim ve dikkatle onun dudaklarına yaklaştırdım.

Atlas hiç tereddüt etmeden öne eğilip lokmayı aldı. Gözleri üzerimde, zihninden geçenleri okumaya çalışır gibi bir süre yüzümü inceledi. "Senin elinden olmasa da fena sayılmaz," dedi takılarak. Gözlerimi devirip elimdeki tabağı masaya bıraktım ve kollarımı boynuna doladım. "Hiç mütevazı olma, harika."

Atlas kollarını belime sarıp beni kendine çektiğinde, gece rüzgarının soğukluğu tamamen unutulmuştu. Etrafımızdaki sarı LED ışıklar ve renkli balonlar altında, dağ evinin bu tenha köşesinde dünya bizim için durmuş gibiydi.

"İyi ki doğdun, Afet," dedi Atlas, dudakları saçlarımın tepesine değerken. "Hep, benimle kal."

"İyi ki doğdun, Atlas." dedim başımı iyice göğsüne yasladım. Onda kaybolmak istedim. "Hep, seninle kalayım."



♡

Ayyyyy çok özlemişim burayıı canlarım🤩

Afet ve Atlas'ı da çok özledim kavuştuk bebeklerimle

📎Aslında bombayı sonda patlatacaktım ama bolüm 11. Bin kelimeyi aştık uzatmak istemedim

Böyle hep mutlu gidince ben sıkılıyorum... Diğer bölüm biraz macera olmasın mı ya

Evet duygularınızı ve yorumlarınızı alayım →

Afet ve Atlas'ı tek kelime ile anlatın

Beni takip etmeyi unutmayın!!

Bölümü düzenledim ama yine mantık/yazım hatası varsa kusura bakmayın 🙏

Sizleri seviyorum gelecek bölümde görüşmek üzere canlar 👐

Kitabımı paylaşım yapıp şvp'a destek olursanız sevinirim 💞 🌸

Oy ve yorum atmayı unutmayın çiçeklerim💓💋

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

219okunma 9beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18