4. bölüm · Şah ve piyonlar
4
Yine merhaba!!
Şimdiden iyi okumalar ballar.
♟️
Pazar gecesiydi. Yeni bir haftaya başlamak için uyumak lazımdı ama ben uyuyamıyordum.
Niye mi? Yarın sabahına kalkmak istemiyordum.
Yorganı çeneme kadar çekip tavana baktım. Odam karanlıktı ama beynim susmuyordu. Bir haftadır evdeydim. İlk iki gün herkes yazdı. Sonraki günlerde merak yerini dedikoduya bıraktı. Fotoğraflar hâlâ dolaşıyordu. Hatta birisi utanmadan kalp efekti bile koymuştu.
Rezalet.
Bir de üstüne...
Telefonum komodinin üzerinde duruyordu. Ekranı kapalıydı ama ben orada olduğunu biliyordum. Çünkü son birkaç gündür en çok baktığım şey oydu.Mesajlarımız.
Atlas fazla yazan biri değildi. Kısa konuşuyordu. Net konuşuyordu. Sinir bozucu şekilde kendinden emindi.
Ama ne gariptir ki... hiçbir mesajında saçma bir imâ yoktu. Dalga yoktu. Zorlama yoktu.
Sadece plan vardı.
"Sahte sevgililik" planı. Hâlâ kulağa saçma geliyordu. Yan dönüp yastığa yüzümü gömdüm. "Ben niye kabul ettim ki..." diye mırıldandım. Cevabı biliyordum aslında. Çünkü okulun beni parçalamasını istemiyordum. Ve Atlas'ın dediği kadar sinir bozucu olsa da haklıydı.
İnsanlar açıklama dinlemiyordu. Ama gördükleri şeye inanıyordu.
Bir fotoğraf yetmişti zaten.
Kalbim hafifçe hızlandı.
Yarın ilk kez okula dönecektim. Herkesin karşısına çıkacaktım. Ve hiçbir şey olmamış gibi davranmak zorundaydım. Telefon bir anda titreşti.
Ekrana baktım.
A.
Derin nefes alıp mesajı açtım.
A.:Neden uyanıksın?
Bu niye bu kadar garip bir mesajtı? Tabii ki sanane.
Siz:Sen niye uyanıksın pardon?
A.: Banyo yaptığım için.
Banane. Direk bunu yazdım.
Siz:Banane.
A.:La havle, kızım sen sormadın mı? Bende cevapladım işte.
Siz:Sen her dediğimi böyle yapacak mısın?
Çok uysal ve söz dinleyen bir insandı Atlas.
A.:Yat, yarın yorucu bir gün olacak.
A. Çevrimdışı
Oflayıp ekranı kapattım. Telefonu komodinin üzerine koyup, ışığımı kapattım. Yorganı omuzlarıma kadar çekip, sırt üstü yattım. Maalesef ki dağınık yatamıyordum.
Küçükken dağınık yattığım için annem her gece başımda beklerdi. Bazenleri kalbimin üzerine yatıyordum. Uzun süredir alışmaya çalışsamda uykumda kendimi tutamıyordum.
Gözlerimi kapattım. Daha fazla beklemeyip uyku bedenimi esir aldı.
♟️
Alarmın o sinir bozucu sesiyle kalktım yine. Aşırı gıcık kapıyordum alarma. Ama o olmasa kalkamıyordum.
Elimi komodine uzatıp telefonu bulmaya çalıştım. Birkaç saniye boyunca sadece etrafa vurdum. Sonunda alarmı susturunca oda tekrar sessizliğe gömüldü.
Gözlerimi açmadan derin bir nefes aldım.
Bugün pazartesiydi. Ve ben hiç hazır değildim. Bir gözümü aralayıp saate baktım. Sabahın körüydü resmen. Yorganı biraz daha üzerime çekmek istedim ama beynim hemen geçenki mesajı yüzüme çarptı.
"Beraber gideceğiz."
Gözlerimi tekrar kapattım.
"Of..." diye inledim yastığa gömülerek.
Bu gerçekten oluyordu.
Atlas Çakır beni okula almaya gelecekti.Kalbim düşününce bile garip atıyordu.
Yataktan doğrulurken saçlarım yüzüme düştü. Aynadaki hâlime bakınca iç çekmemek elde değildi. Uykusuz gözler, dağılmış saçlar ve "ben bugün sosyal bir felaket yaşayacağım" diyen bir surat."Harika." diye mırıldandım.
Dolabın kapağını açtım. Formayı görünce içimdeki son huzur kırıntısı da öldü. Bir haftadır evdeydim. Şimdi tekrar o koridorlara girecektim. İnsanların bakışlarına, fısıldaşmalarına. Ve sahte sevgili olayına.
Düşününce bile utanıyordum.
Formayı yatağın üzerine bırakırken telefonum titreşti. Kalbim refleksle hızlandı. Ekranı açtım.
A.:Yarım saate aşağıda ol.
Kaşlarım çatıldı. Bu çocuk neden komutan gibi konuşuyordu? Parmaklarım hızlıca ekrana gitti.
Siz:Sana da günaydın.
Telefonu yatağın üstüne attım. O sırada okul formamı giydim. Birkaç dakika sonra bildirim sesi geldi. Atlas'tı.
A.:Günaydın. Geç kalma.
Bu acaba benim hergün geç geleceğimi mi sanıyordu? O sadece bir kerelik geç kalmaydı. Cevap yazmayıp telefonu kapattım.
Banyoya girip günlük kişisel bakımımı yaptım. Yani diş fırçalamak gibi şeyler. Göz altlarımı kapatmak için hafif kapatıcı sürdüm, maskara sürüp bitirdim. Sabahları o makyajla nasıl uğraşıyorlardı anlamıyordum gerçekten.
Benim için maskara bile büyük olaydı. Daha fazlasını yapsam büyük ihtimalle derse değil düğüne gidiyormuş gibi hissederdim.
Saçlarımı hızlıca tarayıp açık bıraktım. Aynadaki hâlime son kez baktım. En azından hasta gibi görünmüyordum. Bu da bir şeydi.
Odamdan çıkıp aşağı indim.
Mutfağa girdiğim anda annem bana döndü. Elinde çay bardağı vardı. Beni baştan aşağı süzdü. O bakışı tanıyordum. "İyi misin gerçekten?" bakışı.
"Günaydın." dedim sandalyeye otururken. "Günaydın." dedi ama gözlerini üzerimden çekmedi. "Nasıl hissediyorsun?" dedi. "İyiyim anne."
Bu sefer gerçekten biraz daha iyiydim. En azından nefes alırken göğsüm parçalanmıyordu.
Masada peynir, domates ve yeni kızarmış ekmek vardı. Annem tabağıma bir şeyler koyarken konuşmaya devam etti.
"Kendini zorlamayacaksın bugün."
"Tamam."
"Merdivenleri koşarak çıkmak yok."
"Anne..."
"Ciddiyim Afet." dedi kaşlarını çatarak. "Bir telefon daha almak istemiyorum." Suçluluk boğazıma oturdu. "Tamam." dedim bu sefer daha sessiz. Tam o sırada telefonum titreşti.
Annemin bakışları anında oraya kaydı.
Ben daha hızlı davranıp ekranı çevirdim.
"Kim?" diye sordu normal bir sesle ama ben gereğinden fazla gerildim.
"Arkadaş." dedim hızlıca. Annem birkaç saniye baktı. Sonra çayından bir yudum aldı. "Seni almaya mı gelecek?" Boğuluyordum sanırım. Çünkü yanlışlıkla çayı boğazıma kaçırdım. Öksürmeye başladım.
"Afet!"
"El- şey... yok..." dedim gözlerim sulanırken. Annem şüpheli şüpheli baktı. "Niye bu kadar panik oldun?" dedi. "Olmadım." Oldum. Hem de bayağı. Telefon tekrar titredi. Bu sefer bakmak zorundaydım.Ekranda kısa bir mesaj vardı.
A.: Geldim.
Kalbim bir anda hızlandı.
Annem beni izliyordu.
"Kim gelmiş?" diye sordu bu sefer daha dikkatli. Telefonu yavaşça masaya bıraktım."...Arkadaş." dedim yine.Ama bu sefer ben bile söylediklerime inanmamıştım.
Ağzıma son ekmek parçasınıda atıp annemin öpüp kalktım. "Arkadaşım bekliyor anne. Hadi görüşürüz!" Daha fazla beni tutmasın diye hemen çantamı alıp, ayakkabımı giydim.
"Dikkatli ol, ilaçını al Afet!" Diye bağırdı annem. "Tamam." Deyip evden çıktım. Altı katlı bir dairede oturuyorduk. Üçüncü katta olsakta asansöre bindim. Apartmanın merdivenleri dar ve bitmek bilmiyordu.
Asansörün aynasında yansımamı gördüm. Saçımı bugün açık bırakmıştım. Saç rengim sarıya çalıyordu ve ben bunu çok seviyordum. Güneşte ayrı bir parlıyorlardı. Tek sıkıntı çok kabarıklardı. Dün düzleştirdiğim için şuan kabarık değillerdi.
Asansör durdu ve kapılar açıldı. Binadan çıktığımda hemen karşımda siyah bir lüks arabaya yaslanmış bir adet Atlas'ı gördüm. Yine havalı görünüyordu. Kalçasını araba yaslamış, kollarını göğsünde bağlamış duruyordu. Kafasını kaldırmasıyla beni gördü.
Daha fazla beklemeyip ona doğru adımladım. "Geç kalmadın," Güneş gözlüğünü çıkartıp beni süzdü.
Benim geç kalmamı her zaman kullanacak mıydı? "O birkez olur sadece." Dedim kaşlarımı çatarak. Omuz silkti umursamazca. "Hadi gidelim." Deyip kapıyı açtı. "Bin." Dediğinde kollarımı göğsümde birleştirdim. "Sende rica etme falan yok mu?" Diye sordum.
Fazla takmayıp, diğer tarafa gidip arabaya bindi. Bende daha fazla beklemeyip bindim ama binmeden önce bizim binaya göz gezdirdim. İnşallah annem beni izlememiştir.
Çünkü şu an dışarıdan bakınca gerçekten sevgili gibi görünüyorduk.
Bu düşünceyle bile yüzümün ısındığını hissettim. Hemen kafamı çevirip emniyet kemerimi taktım.
Arabanın içi beklediğim gibi aşırı düzenliydi. Hafif kahve ve parfüm kokuyordu. Bir erkek arabası olduğu belliydi ama o boğucu kokulardan yoktu.
Atlas arabayı çalıştırırken göz ucuyla bana baktı. "Bu kadar gergin olma." dedi sanki dünyanın en kolay şeyini söylüyormuş gibi. Camdan dışarı baktım. "Kolay konuşuyorsun." dedim.
"Çünkü zor bir şey değil." Başımı ona çevirdim. "Senin için değil."
Bir an sustu. Sonra tek eliyle direksiyonu çevirirken omuz silkti. "İnsanlar iki gün konuşur sonra susar." dediğinde hemen yapıştırdım.
"Sen bizim okulu tanımıyorsun galiba." dedim hemen. "Burada insanlar nefes alışını bile gündem yapıyor." Dudaklarının kenarı hafif kıvrıldı. "O zaman onlara daha iyi bir gündem veririz." dedi.
Şokla yüzüne baktım.
"Ne?"
"Rol yapıyoruz ya." dedi gayet normal şekilde. "İnandırıcı olmalı."
Kalbim saçma şekilde hızlandı yine.
"Atlas..." dedim uyarır gibi.
"Ne?" dedi umursamazca. "Bunu söylerken niye bu kadar rahatsın?"
Kırmızı ışıkta durdu. Sonra ilk kez bakışlarını tamamen bana çevirdi.
"Çünkü sadece rol." dedi sakin bir sesle.
Nedense o cümle içime garip oturdu.
Camdan dışarı baktım tekrar.
Evet.
Sadece roldü.
Başka ne olabilirdi ki zaten?
Telefonum titreşti. Asya'dan mesaj gelmişti.
"OKULA GELİYOR MUSUN?!"
Hemen ardından ikinci mesaj düştü.
"Birisi Atlas'ın seni aldığına dair fotoğraf atmış." Gözlerim büyüdü. "Dalga mı geçiyorsun?" diye fısıldadım ekrana bakarken. Atlas kısa bir bakış attı. "Ne oldu?"
Telefonu ona doğru çevirdim. "Daha okula varmadan çekmişler!"
Atlas ekrana baktı. Sonra hiç şaşırmamış gibi tekrar yola döndü.
"Bekliyordum." dedi dümdüz.
Ben ise şu an camı açıp kendimi dışarı atasım geliyordu.
Bu okuldakiler tam paparaziydi.
Telefonu kapatıp kucağıma bıraktım. Daha okula varmadan fotoğrafımız çekilmişti. Gerçekten inanılmazdı.
Atlas'ın yanında görünmek gizli görev falan gerektiriyordu herhalde.
Atlas hafifçe güldü.
Şokla ona döndüm. "Sen niye gülüyorsun?"
"Çünkü haklısın." dedi rahat bir sesle. Devam etti. "Abartıyorlar."
"Abartıyorlar mı?" dedim sesim yükselerek. "Daha arabaya binişim olay oldu!" diye çıkıştım.
"Alışırsın." Yine aynı kelime.
Kaşlarımı çattım. "Ben alışmak istemiyorum." Bu sefer kısa bir sessizlik oldu. Arabada sadece düşük sesli müzik vardı.
Sonra Atlas konuştu. "Bir süre sonra umursamamayı öğreniyorsun."
İlk defa onu dikkatlice izledim.
İnsanların sürekli hakkında konuşmasına gerçekten alışmış gibiydi. Sanki bu onun normal hayatıydı. Fotoğraflar, söylentiler, bakışlar...Benim için boğucu olan şey, onun için sıradandı.
"Ben öğrenemeyebilirim." dedim dürüstçe. Kırmızı ışıkta durduğunda bana baktı. "Öğrenirsin." dedi sakin şekilde. "Yoksa bu okul adamı yer."
O an şaka yapmıyordu. Belli oluyordu.
İçim istemsizce gerildi.
Telefonum tekrar titreşti. Bu sefer mesajlar arka arkaya düşüyordu.
Asya.
Bilinmeyen sınıf grupları.
Takip isteği bildirimleri.
Allahım...
Başımı koltuğa yaslayıp gözlerimi kapattım. "Ben geri eve dönmek istiyorum." diye mırıldandım.
Atlas'tan kısa bir nefes sesi geldi. Gülüyor muydu anlamadım.
"Geç kaldın." dedi. "Şimdi birlikte iniyoruz."Gözlerimi açıp ona baktım.
"Birlikte inmek zorunda mıyız?"
"Evet." dedi hiç düşünmeden.
"Niye?"
Kaşı hafifçe kalktı. "Çünkü sevgiliyiz."
Kalbim yine o saçma teklemeyi yaptı.
Sinirle camdan dışarı döndüm.
Bu çocuk gerçekten benim ömrümü kısaltacaktı.
Bu kelimeden nefret etmeye başladım. Okulun arka tarafındaki otoparka park etti arabayı. Bu tarafta sadece arabalar olduğu için kimse yoktu. Gizlice arka taraftan girsek aslında kimse görmezdi. Sanki sınıfta, okulun içinde sizi görmeyecekler Afet.
"İn bakalım." Dediğinde kemerimi çözüp ona döndüm. "Gerçekten yapacak mıyız? Dediğimde kapıya giden eli durdu ve bana döndü. "Bu oyunun şakası yok Afet. Artık oyun başlıyor ve biz sadece ayak uyduracağız." Dedi bundan kaçış yok der gibi.
Başımı salladım. Arabadan indiğimde sıcak Esen tüzgar yüzüme vurdu. Atlas'ın yanıma gelen adımlarını hissettim. Çantamın kolunu gerginlikle sıktım. "Kasma bu kadar." Diyen Atlas'a ters bir bakış attım.
Bu çocuğun rahatlığı beni öldürecekti.
Birazdan bütün gözler bizim üzerimizde olacaktı. Herkes konuşmaya başlayacaktı ama Atlas Bey bana 'kasma' diyordu.
Bir anda elimi tutmasıyla hemen elimi çekmeye çalıştığım. "Elimi bırak." Dediğimde başını eğdi. "Sence ayrı mı yürümeliyiz?" Diye sordu bilerek.
Çenem sıkıldı.
Lanet olsun ki yine haklıydı.
Ama bu... Bu başka bir şeydi.
Elinin sıcaklığı avucumda resmen hissediliyordu.
Ve bu durum kalbimin ritmini gereğinden fazla etkiliyordu.
"Atlas..." dedim uyarı gibi.
"Rol yapıyoruz." dedi sakin bir sesle. "İnandırıcı olmalı."
Şu "inandırıcı" kelimesindende nefret etmeye başlamıştım.
Derin nefes aldım.
Kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Sadece el ele tutuşuyorduk. İnsanlar bunu her gün yapıyordu. Normaldi.
Ben neden normal davranamıyordum o zaman?
Atlas kapıyı açtı. İçeri girer girmez koridorun sesi yüzüme çarptı.
Ve sonra... Bakışlar.
Bir anda birkaç kişinin konuşması kesildi. Gözler direkt bize döndü. Özellikle de ellerimize.
Allahım. Kalbim resmen göğsümü yumrukluyordu."Bakma etrafa." dedi Atlas kısık sesle. "Şu an etrafa bakmadan nasıl yürüyeyim?" diye dişlerimin arasından söyledim.
Dudaklarının kenarı hafif kıvrıldı. Sinir bozucu şekilde sakindi.
Koridorda yürüdükçe fısıldaşmalar arttı.
"Bunlar gerçekten sevgililer." Dedi birisi.
Yok amına koyacağım böyle işin.
Tövbe tövbe Afet.
Hâlâ inanmış gibiydiler. Siz inanın diye ben burda ecel terleri döküyorum lan.
Elim hâlâ Atlas'ın elindeydi. Ve o kadar doğal yürüyordu ki sanki yıllardır bunu yapıyormuşuz gibi görünüyordu.
Ben ise her adımda kalp krizi geçirmemeye çalışıyordum.
Koridorun sonuna geldiğimizde birkaç kız direkt dönüp bize baktı. Bayağı açık açık bakıyorlardı hem de.
Birisi arkadaşının koluna vurdu. "Bak bak geldiler..."
Allahım.
Ben neden ünlü gibi hissediyordum? Hem de istemeden.
Başımı eğip hızlı yürümeye çalıştım ama Atlas'ın sesi geldi.
"Kaçıyormuş gibi yürüme."
Şokla ona baktım. "Kaçıyorum zaten." diye fısıldadım sinirle.
Bu sefer gerçekten kısa bir gülme sesi çıkardı.
Bir saniye yüzüne baktığımda dikkatimi gamzeleri çekti. Gamzeleri güzeldi. Gerçekten güzeldi.
Hayır.
Hayır hayır.
Ben niye bunu düşünüyordum?
Kendime içimden söylenirken sınıf kapısı göründü. İçimdeki son huzur kırıntısı da öldü. Çünkü sınıf demek daha fazla insan demekti. Daha fazla bakış, daha fazla soru...
Tam kapıya yaklaşmıştık ki sınıftan çıkan çocuklardan biri Atlas'a seslendi. Ecevit'ti. "Oğlum sonunda be!". Bir diğeri sırıtıp yani hatırladığım kadarıyla Tan bana baktı. "Yenge hoş geldin." Olduğum yerde donup kaldım. Yenge mi?!
Atlas'ın eli benimkini hafifçe sıktı. Sanki "sakin ol" der gibi.
Ben ise şu an o çocuğun kafasına çanta fırlatabilecek durumdaydım.
Atlas gayet rahat bir şekilde, "Kes sesini." dedi arkadaşına.
Ama ses tonu sert değildi.
Bu da onların daha çok sırıtmasına neden oldu zaten.
Yüzümün yandığını hissediyordum.
"Ben geri eve dönüyorum." diye mırıldandım dişlerimin arasından.
Atlas eğilip bana biraz yaklaştı.
"Geç kaldın." dedi alçak bir sesle. "Şimdi herkes gördü."
Kalbim yine o aptal ritmini şaşırdı.
Bu çocuk var ya.
"Bak bak nasılda gülüyor sevgilisine." Diyen arkamızdan bir kız sesi duydum. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Elim anlığına kalbime gitti ama nerede olduğumu hatırlayınca hemen elimi çektim.
"Çekilinde sınıfa gidelim." Deyip elimi bırakmayıp sınıfa adımladı Atlas.
S
ınıfa girer girmez uğultu bir anda azaldı. Herkes bakıyordu. Gerçekten herkes.Bir anlığına kapının önünde kalakaldım.
İnsanlar sırf bize bakmak için konuşmayı bırakmış gibiydi.
Allahım ben neden bunu kabul ettim?
Atlas sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi sırasına doğru yürümeye devam etti. Beni de yanında sürüklüyordu resmen.
Kalbim hâlâ hızlıydı. Hem stresten hem de üzerime çöken o bunaltıcı hissin etkisinden.
Asya gözleri büyümüş şekilde bize bakıyordu. Dudaklarını araladı ama ne diyeceğini bulamadı sanırım.
Haklıydı. Ben de ne yaşadığımı bilmiyordum çünkü.
Başımı eğdim. Eğmek zorunda hissettim. "Kaldır başını Afet," eğilmiş kulağıma fısıldayan Atlas'tı. Yavaşça kafamı kaldırdım. Kalbim ağzımda atıyordu.
Kaldırdığımda tanıdığım tanımadığım gözlerle karşılaştım. Bazıları gülüyor bazıları hiç bilmiyormuş gibi şaşırmış duruyorlardı.
Sanki hayvanat bahçesine yeni hayvan gelmiş gibi izliyorlardı resmen.
Utançtan kulaklarımın bile yandığını hissediyordum. Atlas'ın eli hâlâ benimkine yakındı. Tam bırakacak gibi olup sonra tekrar tutuyordu sanki. Bilerek mi yapıyordu bilmiyordum ama kalbim her seferinde ayrı saçmalıyordu. "Asya..." dedim gözlerimle yardım ister gibi.
Asya sonunda kendine geldi. Hızlı adımlarla yanımıza yaklaştı.
"Ben şu an neye şahit oluyorum?" diye fısıldadı direkt. "Ben de bilmiyorum." dedim aynı şekilde. "Gayet açık bence." dedi Atlas sakince.
Şokla ona döndüm.Bu çocuk neden hiçbir şeyden utanmıyordu?
Asya bir bana baktı bir ona. Sonra gözlerini kıstı. "Siz ciddi misiniz?" dedi.
Atlas cevap vermekte hiç zorlanmadı. "Evet." Kalbim yine tekledi. Yalan söylüyordu. Biliyordum. Ama bunu bu kadar rahat söylemesi beynimi karıştırıyordu. Asya bana baktı bu sefer. Gerçek cevabı benden bekliyordu.
Ben ise ne diyeceğimi bilmiyordum. Çünkü "hayır sahte" desem bütün olay çökecekti. "Evet" desem kendi kendime bile inanamayacaktım.
Dudaklarımı araladım tam konuşacaktım ki sınıfın kapısından birkaç kişi daha girip bizi görünce direkt birbirlerine baktılar.
"Olum cidden gerçekmiş lan."
Bir kız sırıtıp arkadaşına eğildi. "Ben diyordum zaten."
Allah'ım al beni buradan yok et beni buradan.
Atlas en arkaya kendi sırasına doğru elimi bırakmayıp yürüdü. Ben ilk gün sadece yer olmadığı için onun yanına oturmuştum şimdi uzun bir süre temelli oturacaktım. Durdu geçmemi bekledi. "Nereye oturmak istersin?" Dedi çantasını masaya bırakarak.
"Cam kenarına." Deyip oturdum. Çantamı sıranın askısına astım ve yerime yerleştim. Atlas'ta yerine geçip yanıma oturdu. Kafamı dışarıya çevirmeden önce sınıfa çevirdim.
Çoğu kişi bize bakmıyordu ama konuştuklarını iliklerime kadar hissediyordum. Bir anda sınıfın susmasıyla hocanın geldiğini anlamıştım.
Kapı açıldı. Matematik hocası içeri girdiğinde herkes hızlıca yerine geçti. Ama o kısa sessizlikte bile insanların bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum.
Başımı önüme eğip kalem kutumla uğraşıyormuş gibi yaptım.
"Günaydın." dedi hoca masasının başına geçerken.Sınıftan dağınık bir "günaydın" sesi yükseldi.
Tam defteri çıkarıyordum ki hocanın bakışları bizim sırada durdu.
Bir saniye. İki saniye. Allahım.
Yok artık. Öğretmen bile mi?
Ama hiçbir şey demedi. Sadece yoklama listesini açtı. Ben ise içimden rahat bir nefes verdim.
"Afet İzgi."
"Burada." dedim hemen. Sesim düşündüğümden daha normal çıktı.
"Atlas Çakır."
"Burada." dedi yanımdan sakin bir sesle. Kalemimi elime aldım ama derse odaklanamıyordum. Çünkü sınıf sessiz olsa bile o sessizliğin altında hâlâ aynı şey vardı.Fısıltılar. Bakışlar. Merak.
Bir süre sonra yan taraftan küçük katlanmış bir kâğıt geldi.
Sıranın üzerine bırakıldı. Kaşlarımı çatıp açtım. Asya göndermişti.
"İYİ MİSİN SEN?"
İstemeden dudaklarımın kenarı hafif kıpırdadı. Kalemi elime alıp altına yazdım.
"Bilmiyorum."
Tam geri uzatacaktım ki Atlas'ın sesi geldi. "Derse odaklan." dedi alçak sesle.Başımı ona çevirdim. "Öğretmen misin sen?" diye fısıldadım.
"Hayır." dedi gözünü tahtadan ayırmadan. "Ama ilk haftadan kalmanı istemem." Bir an durdum. Sonra istemsizce sordum. "Sen hep böyle misin?" Bu sefer bana döndü. Kaşı hafif kalktı. "Nasıl?" dedi. "Sinir bozucu." dedim direkt. Dudaklarının kenarı çok hafif kıvrıldı.
"Evet," devam etti. "Genelde." Gözlerimi devirdim. Umursamayıp kağıdı hocaya attım ama hocaya da bakmıştım tabii ki.
Bir yandan hocayı dinlemeye çalıştım bir yandan dışarı izlemeye odaklandım. Keşke hemen akşam olsaydı.
"Pişt çıtır yenge!" Diye önümde oturan Emre arkasına yani bana döndü. Çıtır yenge? Çıtır yenge mi? "Saçma salak konuşma Emre."Diyen Atlas benden önce uyardı. Normalde afedersin sikine takmayan adam şimdi dişlerini gösteriyordu.
Önüme gelen saçlarımı arkama atıp göz devirdim. "Ne ya yengem değil mi? İstediğimi söylerim." Gerçekten bana böyle mi sesleneceklerdi? Hayır ya!
"Yenge ne?" diye fısıldadım sinirle. "Ben mahalle dizisi karakteri miyim?"
Emre sırıtmasını hiç bozmadan omzunu silkti. "Atlas sevgili yaptıysa sen yengesin işte." Başımı sıraya vurmak istedim.
Atlas yanımdan sert bir nefes verdi. "Emre, önüne dön." dedi bu sefer daha net bir sesle. Emre ellerini havaya kaldırdı. "Tamam tamam, sinirlenme."
Ama hâlâ sırıtıyordu. Sınıftan birkaç kişinin güldüğünü duydum. Yüzüm yine yanmaya başlamıştı.
Allahım, ben bu günü nasıl bitirecektim?
Emre en sonunda önüne döndü. Ben de gözlerimi kapatıp derin nefes almaya çalıştım.
Al... ver...
Kalbim yine hızlanmıştı. Stresten. Tamamen stresten.
Bir yandan ise bugün ilaç içmediğim aklıma geldi. Kantine inip su almalı ve ilacı içmeliydim.
Başımı sıraya koyup hocayı izledim. Tahtaya birşeyler yazıyor, sonra dönüp bizlere 'anladınız mı' bakışı atıyordu. Bazılarından zor onaylamalar çıkıyordu.
Sınıfa göz gezdirdiğimde çoğunun uyuduğunu görüyordum. Sadece birkaç kişi ve yanımda duran despot Atlas vardı.
Gerçekten nasıl bu kadar dikkatli dinleyebiliyordu anlamıyordum. Adam sanki derse değil toplantıya katılmış gibiydi. Önündeki deftere düzgün düzgün not bile alıyordu.
Ben ise beş dakikadır aynı satırı okuyordum.
Bir yandan da aklım sürekli çantamdaki ilaçtaydı. İçmem gerekiyordu. Özellikle bugün. Sabah evden çıkarken annem söylemişti zaten. Ama şimdi kalkıp "Hocam ben kalbim yüzünden kantine gidiyorum" da diyemezdim.
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
Bir süre daha dayanırım herhalde.
Tam o sırada Atlas göz ucuyla bana baktı.
"Derse baksana biraz." dedi alçak sesle. Şokla ona döndüm. "Bakıyorum zaten." diye fısıldadım. Kaşı hafif kalktı. "Camı değil." Gözlerimi devirdim. "Sen hep böyle karışıyor musun insanlara?" diye sordum. Anında cevap verdi. "Sen hep böyle dikkatin dağılıyor mu?" diye karşılık verdi anında. Bir an sustum.
Sinir bozucu şekilde hazır cevaplıydı.
Tam cevap verecektim ki içimde o tanıdık sıkışma hissi hafifçe kendini gösterdi. Nefesim bir an duraksadı.
Elim istemsizce sıranın kenarına tutundu. Sakin.
Panik yaparsan daha kötü olurdu.
Derin nefes aldım.
Atlas bunu fark etmiş olacak ki yüzü bana döndü. "Afet?"
"Bir şey yok." dedim hızlıca. Bu cümleyi bugün kaçıncı söyleyişim bilmiyordum artık.
Kalbim hâlâ biraz düzensizdi ama kontrol edebiliyordum. En azından şimdilik. İlaç.
İçmem gerekiyordu.
Hocaya baktım. Hâlâ tahtaya yazı yazıyordu."Ben..." dedim kısık sesle. "Kantine gidip gelebilir miyim acaba?"
Atlas kaşlarını çattı. "Niye?"
"Susadım." dedim direkt.
Birkaç saniye bana baktı. Sanki yalan söyleyip söylemediğimi anlamaya çalışıyordu.
Sonra hiçbir şey demeden cebinden cüzdanını çıkarıp masaya bıraktı.
"Su da al." dedi kısa bir şekilde. Kaşlarımı çattım. "Param var," dedim ama umursamadı. Almadım. Bir rol yapıyorduk diye onun parasını yiyecek halim yoktu.
"Hocam," diye el kaldırdım. Hoca arkasına dönüp baktı. Gözlükleri burnunun ucuna düşmüştü yine. "Ne oldu?" Diye sorduğunde ayağa kalktım. "Hocam ilacımı almam lazım. Kantine inip su alabilir miyim?" Dediğimde beni baştan aşağı süzdü.
"İyi git." Dediğinde hemen kenarlardan geçip sınıftan çıktım. Ne ilacı dediklerinde vitamin diye geçiştirirdim. Koridorlar sessizdi. Herkes dersteydi. Sadece birkaç temizlikçi vardı.
Merdivenleri yavaş yavaş inip kantine geçtim hemen. "Abla bir tane su alabilir miyim?" Dedim kantinci ablaya. Başını sallayıp suyu verdi. Cebimden parayı çıkartıp ablaya verdim ve suyu aldım. Bir sandalyeyi çekip oturdum. Cebimden ilaçları çıkardım.
Kan sulandırıcı; pıhtı riskini azaltmak için.Ritim düzenleyici; çarpıntı varsa.
İdrar söktürücü; nefes darlığı içindi.
Hepsini sıra sıra içtim.
Boğazımdan geçen her hapla birlikte içimdeki gerginlik biraz daha ağırlaşıyordu sanki.
Masanın üzerine dirseklerimi koyup birkaç saniye gözlerimi kapattım.
Sessizlik iyi geliyordu.
Koridordaki fısıldaşmalar yoktu. İnsanların bakışları yoktu. "Yenge" diye seslenen tipler yoktu. Sadece kantinin hafif uğultusu ve su şişesinden gelen küçük sesler vardı.
Derin bir nefes aldım.
Cebimdeki telefonum titredi. Açtım ve ekrana baktım.
A.:Neredesin?
Kaşlarımı çattım. Daha beş dakika olmuştu. Parmaklarım ekrana gitti.
Siz:Kantindeyim.
Mesajı attıktan birkaç saniye sonra tekrar bildirim geldi.
A.:İyi misin?
Bir an ekrana baktım. Normal bir soru gibiydi ama nedense içimde garip bir his bıraktı. Çünkü gerçekten merak etmiş gibi durmuştu.
Siz:İyiyim.
Daha birşey gelmedi. Bende zaten beklemedim. Ayağa kalktım. Biraz daha iyi hissediyordum. Kendime gelmiş gibiydim. Yavaşça merdivenleri çıktım. Kimin fikriydi böyle uzun ve fazla merdivenler yapmak?
Elimi korkuluğa koyup yavaş yavaş çıkmaya devam ettim. İlaçları içtikten sonra biraz daha iyi hissediyordum. Göğsümdeki baskı azalmıştı en azından.Tam koridora çıktığım sırada zil çaldı. Allahım.
Teneffüs başlamıştı.
Bir anda sınıf kapıları açıldı. Koridor birkaç saniye içinde insan kaynadı. Gürültü, konuşmalar, kahkahalar... Hepsi aynı anda üzerime geldi sanki.
Başımı hafif eğip kalabalığın arasından geçmeye çalıştım.
Tam bizim sınıfın olduğu koridora dönerken birkaç kişinin konuşmasını duydum.
"Afet değil mi o?"
"Evet ya."
"Atlas'ın sevgilisi olan."
Şu kelimeden gerçekten nefret etmeye başlamıştım.
Yürümeye devam ettim. Duymamış gibi. Görmemiş gibi. Çünkü aksi halde kafayı yiyebilirdim.
Sınıfın kapısına yaklaştığımda Atlas'ı gördüm. Kapının önünde duruyordu. Yanında Emre vardı.
Beni görünce Atlas'ın bakışları direkt bana döndü. Sonra elindeki su şişesine kaydı. "İşini hallettin mi?" diye sordu gayet normal bir sesle. Bir an durdum.
Kalbim gereksiz yere hızlandı yine.
"Evet." dedim kısa bir şekilde.
Emre kaşlarını kaldırdı. "Ne ilacı?"
Hiç düşünmeden cevap verdim. "Vitamin." dedim düşünmeden.
Omuzlarını silkti ve umursamadı. Ama aklıma birşey gelmiş gibi hemen bize döndü heyecanla. "Bizimkiler sizi bekliyor." Dediğinde Atlas kaşlarını çattı. "Niye?" Dedi. "Meşhur cesaretlik oynuyorlar. Hadi ben geçer hemen gelin!" Deyip sınıfa girdi.
Meşhur cesaretlik mi?
Daha isminden bile başıma bela olacağı belli oluyordu.
Kaşlarımı çatarak Atlas'a baktım. "Lütfen bana sizin arkadaş grubunun normal insanlar olduğunu söyle."
Atlas hiç düşünmeden cevap verdi. "Değiller." İç çekmemek elde değildi.
Sınıfın içinden bağırış sesleri geliyordu. Belli ki teneffüste sıraları çekip ortam kurmuşlardı yine.
"Ben girmesem olur mu?" diye sordum ciddi ciddi. Atlas kapının kenarına yaslandı. "Olmaz." dediğinde bir elimi belime koydum. "Niye?"
"Çünkü şimdi girmezsen daha çok konuşurlar." Şu çocuk neden her konuda mantıklı olmak zorundaydı?
Dudaklarımı birbirine bastım. Sonra istemeye istemeye sınıfa girdim.
Gerçekten de sıraları çekmişlerdi. Ortada boş alan vardı. Çoğu kişi ayakta duruyor, gülüyor, telefonla video çekiyordu.
Allahım.
Bir grup bizi görür görmez bağırdı.
"İşte geldiler!"
"Hoş geldiniz aşk kuşları!"
Yüzüm direkt gerildi. Atlas ise sanki markete girmiş gibi rahattı. Emre hemen ortaya geçti. "Arkadaşlar sakin olun." dedi ellerini kaldırarak ama kendi de sırıtıyordu. "Bugünkü oyunumuzun özel konukları burada."
"Ben gidiyorum." diye mırıldandım.
Tam dönecekken Atlas bileğimden hafifçe tuttu. "Dur." dedi alçak sesle. "Atlas..." dedim dişlerimin arasından.
"Abartıyorlar sadece." dedi sakin şekilde. "Bir şey olmaz." Onun için olmuyordu tabii. Adam sosyal baskıya bağışıklık kazanmış gibiydi.
Sınıfın ortasındaki çocuk elinde iskambil kartlarıyla bize baktı. "Kurallar basit." dedi sırıtıp. "Kart çekiyorsunuz. Ya soruya cevap veriyorsunuz ya da cesaretliği yapıyorsunuz." Hayır.
Hayır hayır hayır.
Ben bu tarz şeylerin mağduru olmak için yaratılmıştım resmen.
Asya arka taraftan bana acıyan gözlerle baktı. Bu hiç güven vermiyordu.
"İlk siz başlayın!" dedi biri direkt.
Başımı tavana kaldırıp gözlerimi kapattım.
Allahım beni neden sınıyordun?
Beraber bir sıraya geçip oturduk. Ortada olan iskambil kartlarına baktım. Tehlikeli duruyorlardı. Karşı sırada Tan ve Asya, sağ tarafta Emre ve Ecevit ve sol sırada ise tanımadığım bir kız ve erkek vardı.
Herkes aşırı rahat görünüyordu. Bir tek ben diken üstündeydim.
Tan kart destesini eline alıp şeytani şekilde sırıttı. "Evet arkadaşlar... başlayalım." Hiç güven vermiyordu.
İlk kartı Atlas'a uzattı. "Çek bakalım Çakır."
Atlas hiç kasmadan kartlardan birini aldı. Kartı açıp baktığında yüz ifadesi değişmedi ama birkaç saniye sessiz kaldı. Tan hemen öne eğildi. "Eee?"
Atlas kartı kapatıp masaya bıraktı. "Pas." dedi kısa şekilde.
Bir anda ortam hareketlendi.
"Oooo!"
"Atlas soru pasladı!"
"Yazıyı söyle!"
Ben de istemsizce merak etmiştim ama kimse kartta ne yazdığını görememişti.
Tan gözlerini kıstı. "Demek cevaplamak istemiyorsun..."
Atlas sandalyesine yaslandı. "İstemiyorum." Tan'ın sırıtışı büyüdü. Bu hiç iyi değildi.
"O zaman cesaretlik." dedi keyifle.
İçimde kötü bir his oluştu.
Atlas umursamaz şekilde, "Söyle." dedi. Tan birkaç saniye bizi izledi. Özellikle beni. Sonra sinsice sırıttı.
"Sevgilin yani Afet'i yanak hariç bir yerinden öp." Dedi gülerek Tan.
♟️
Mükemmel bir yere bitmedi mi ama???
Varya burayı yazarken çok heyecanlandım
Bölüm değerlendirmesi alayım
Tan?
Emre?
Asya?
Güneş?
Var ya ben bu Tan'ı çok sevdim ya
Gelecek bölümde görüşmek üzere canlar 👐
Bay bay beni tiktoktan takip etmeyi unutmayın!
Beni hâlâ buradan takip etmeyen varsa lütfen edebilir mi ya??
Bayy
