1. bölüm / 23
Şah ve Piyonlar1
Bölümler 23Şu an: 1
- 1 12.792 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 22.076 kelime
- 3 32.271 kelime
- 4 43.905 kelime
- 5 54.174 kelime
- 6 64.121 kelime
- 7 76.898 kelime
- 8 810.261 kelime
- 9 98.906 kelime
- 10 108.191 kelime
- 11 117.505 kelime
- 12 126.485 kelime
- 13 134.743 kelime
- 14 143.341 kelime
- 15 155.762 kelime
- 16 164.108 kelime
- 17 174.787 kelime
- 18 184.338 kelime
- 19 195.418 kelime
- 20 20-SEZON FİNALİ8.173 kelime
- 21 2111.809 kelime
- 22 229.703 kelime
- 23 234.596 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Her bir kalbin yarası vardır."
-Afet Sancak.
🕯️
Kapının önündeydim. Neyi bekliyordum? Bende bilmiyordum. Tek bildiğim kendimi zorlamayı bırakıp içeri girmekti. Elim havada kaldı. Arkamdan sakin ama sert adımlar hissettim.
"Sen," diyen sivri bir ses geldi. Yumruk yaptığım elimi kendime çekip, arkamı döndüm. Bir kadındı. Elinde kitaplar olduğunu gördüğümde hoca olduğunu anladım. Burnunun üzerinde olan metal çerçeve kare gözlüğü vardı.
İlk önce beni dikkatle süzdü. "Yeni öğrenci misin?" Dedi işaret parmağıyla burnundaki gözlüğü iterek. "Evet," dedim dudaklarımı ıslattım. "Hadi içeri geçelim." Dedi kapıyı açarak. Topuklu ayakkabıları yerleri inleterek kendini belli ediyordu.
Kapıyı açtığında sınıfta büyük bir sessizlik oldu. Onun arkasından yavaşça, sakince adımladım.
"Lan! Seni keserim Ayaz!" Diye ortada bağıran bir erkek vardı. Arkası bize dönük olduğu için hocanın geldiğini fark etmemişti. "Lime lime doğrarım seni!" Diye tam çocuğun üzerine yürüyecekken hoca bir anda bağırdı.
"Bora!" Diye bağırdığında çocuk bir an durdu. Şuan yüzünü göremesem de dumura uğramıştı. Çocuk yavaşça arkasına döndü. Dönmesiyle ilk bana baktı. Önceki dumura uğramış ifadesi silinmiş, meraklı bir hâle bürünmüştü.
"Tahtaya Bora!" Diye elini masaya vurdu hoca. Bora denen çocuk rahatça, salına salına tahtaya geçti. Ben hâlâ kapının oradaydım.
Sadece yerdeki mermer zemine bakıp duruyordum. Güzel tasarlamışlardı. Mimarların ellerine sağlık, ya da mermercilerin.
"Babanla görüşme vakti geldi demek Bora." Diye söylendi hoca. Yandan tahtada olan Bora'ya baktım. Gözleri rahatça her yerde geziniyordu. Ama birkez bile hocaya baktığını görmedim.
"O da sizi bekliyordu zaten hocam." Dediğinde gülme sesleri işittim. Niye güldüklerini anlamamıştım. Ama bir gariplik vardı.
"Geçebilirsin yerine," dedi daha sakin ve bilinçli bir sesle. Anında ruh hali değişmişti. "Kızım, boş bir yere geç." Dediğinde başımı kaldırıp sadece salladım. Bu sefer etrafı inceledim.
Sadece arka tarafta boş bir yer vardı. Erkek birisi oturuyordu. Diğer her yer doluydu. Üzerimde birkaç göz hissediyordum.
Sanki sınıfa yeni gelen ben değil de, yıllardır kayıp olan biri geri dönmüş gibiydi.
Çantamı sıkıca kavrayıp arka sıraya doğru yürüdüm. Her adımımda fısıldaşmalar biraz daha arttı. Başımı kaldırmadan boş sıraya ulaştım ve sessizce oturdum.
Yanımdaki çocuk tek kelime etmedi.
Ama varlığı bile bütün sınıftan daha dikkat çekiciydi.
Kolunu sıraya yaslamış, camdan dışarı bakıyordu. Siyah saçları alnına düşmüş, yüzünde tek bir ifade bile yoktu. Sanki burada olmak istemeyen tek kişi oydu.
Tam rahat bir nefes almıştım ki hoca yeniden konuştu.
"Bugün aramıza katılan arkadaşınız Afet. Umarım yardımcı olursunuz."
Sınıftan birkaç isteksiz "hoş geldin" sesi yükseldi.
Yanımdaki çocuk ise hâlâ bana bakmamıştı bile.
Defterimi çıkarmaya çalışırken kalemim elimden kayıp yere düştü. Eğilmek için hamle yaptığım anda başka bir el kalemi benden önce aldı.
"Şimdiden sakarlıkların başladı." Dedi ilk defa bana bakarak. Bir andan boğazım düğümlenmiş gibi oldu. "Özür dilerim, sadece elimden kaydı." Bir anda gelen cesaretle konuştum. Havada uzattığı kalemi alıp önüme döndüm. Niye özür dilemiştim ben?
Hocanın dersi anlatmasıyla defterimi çıkardım. Sınıfta uğultu vardı. Bu uğultunun sebebi bendim. 'Yeni kız' diye her cümlede geçmeye başladım. Buraya onları dinlemeye gelmedin Afet. Dersini dinleyip, sakince evine gidecekksin.
Ders boyunca yanımdaki çocukta bir hareketlilik olmadı. Çok sessizdi gerçekten. Arada defterine birşeyler karalıyor, dışarıyı seyrediyordu. Ben ise derse odaklanmaya çalışıyordum. Okul değişince hocalarda değişiyordu ve bütün anlatımlar bende karışıyordu.
Okula fazla gidip gelen değildim. Hastalığımın nedeniyle okulu aksatıyordum bu yüzden özel ders alıyordum.
"Pişt! Afet sende uç var mı ya!" Diyen önümdeki çocuğa baktım. Sarışındı. Arkasını dönmüş kalemini gösteriyordu. Enerjik bir çocuğa benziyordu. Direk benden istemesi şaşırtmıştı. Başımı salladım.
Ellerim nedense titriyordu. Heyecan mıydı? Uç kutusunu ona uzattım. İçinden bir tane alıp geri uzattı. "Ha, bu arada ben Emre." Deyip önüne döndü. Bir an gözlerim yan tarafıma kayınca onun bizi izlediğini gördüm.
Boş boş gözlerime bakıp, başını deftere geri eğip döndü.
Dersin sonlarına gelmiştik artık. Zilin çalmasına saniyeler kalmıştı. Hoca son dakikalarda boş bırakmıştı. Ben ise telefonumu çıkartıp, boyama yaptım. Burası özel bir kolej olduğu için teknolojik aletler sertbestti ama derslerde yasaktı.
Zilin çalmasıyla sınıfta büyük bir ayaklanma oldu. "Hadi Atlas, yarın maç var, hazırlık maçı yapacağız." Dedi önümde oturan Emre ayaklanarak. Demek yanımda oturan Atlas'tı.
Atlas onu takmayarak, çantasını koluna takıp geçti. Emre ise çoktan önden gitmişti. Sınıfta bir kaç kız vardı. Aralarında sohbet ediyorlardı.
"Selam!" Bir kız yanıma gelip oturdu. Gözlüklü bir kızdı. "Selam," dedim çekinerek. "Benim adım Asya, sınıfın başkanıyım." Dedi heyecanla konuşarak. Hiperaktif ve çok konuşan bir kıza benziyordu.
Asya sandalyesini tam karşıma çekip oturdu. Sanki beni uzun zamandır tanıyormuş gibi rahat davranıyordu.
"Sen yeni geldin değil mi?" dedi, gözlüklerini düzeltirken.
"Evet." dedim.
"Atlas'la aynı sıradasın o zaman." dedi bunu söylerken sesini biraz alçalttı. hafifçe kaldırdım. "Öyle," dedim.
Asya hemen elini salladı. "Yani... evet. Ama normalde kimse onun yanına oturmaz." dedi sır vererek sanki.
"Niye?" dikkatimi çekmişti.
Asya bir an durdu. Sanki yanlış bir şey söylememek için kelime seçiyordu.
"Çünkü Atlas... fazla sessiz. Ama sessiz dediğim şey normal değil. Böyle... etrafını dinliyor gibi." dedi.
O an gözüm istemsizce Atlas'ın oturduğu sıraya kaydı. Defteri kapalıydı. Çantasını alıp çoktan gitmişti.
Asya konuşmaya devam etti. "Aman şimdi bunları boşver, gel sana okulu gezdireyim." Deyip koluma girdi.
Sınıftan çıkıp öğrenci dolu koridorlara girdik. "Aslında seni Selma ile tanıştırmak isterdim ama kendisi bir haftadır hasta gelemiyor." Dediğinde 'geçmiş olsun' demeyi ihmal etmedim.
"Gelirken görmüşsündür. Bizim gibi son sınıflar en üst katta oluyor. Bir alt katımızda 11 ve 10'lar var, en alt katta ise 9'lar var." Dedi merdivenlere doğru yürürken. Etrafı inceleyebildiğim kadar incelemeye çalışıyordum. "Telefonunu versene" ilk neden olduğunu anlamasamda sonradan jeton düşmesiyle anladım.
Telefonu cebimden çıkarıp ona uzattım. Alıp numarasını girdi. "Seni sonra grubu eklerim." Dedi kısa bir açıklama yaparak. Telefonu geri uzattığında cebime koydum.
Rahatsız olmamın nedeni çoğu insanların bakışlarına maruz kalmak. İşte dönem ortasında okul değiştirmenin en büyük sıkıntısıydı. Hep böyle dönem ortası gelince insanlarda 'suç' düşüncesi oluyordu. Ama benim asıl nedenim hastalığımdı.
Merdivenlerin başına geldiğimde bir saniye duraklamamla Asya bana döndü. "İyi misin? Bir şey mi oldu?" Dedi kolumu tutarak. Kafamı iki yana salladım. "İyiyim, bir anlığına durdum." Deyip devam ettik. Merdivenleri yavaş yavaş iniyorduk.
İki yandan merdiven vardı. Ve gerçekten uzun merdivenlerdi. Duraksamazsam nefes darlığı çekebilir, bu da kalbime yan etki yapardı. Ama şimdi duraksarsam Asya endişelenecek ne olduğunu soracaktı.
Bir basamak daha inerken parmaklarım korkulukta sıkılaştı. Metalin soğukluğu avucuma yayılırken, nefesimi bilerek daha düzenli almaya çalıştım. Sanki ritmi kontrol edersem her şey kontrol altında kalacakmış gibi.
Asya'nın bakışlarını hissediyordum. Yanımda yürüyordu ama gözleri sürekli bana kayıyordu. Fazla dikkat çekmemeye çalışıyordu, yine de endişesi yüzünden okunuyordu.
"Yavaş mı inelim?" diye sordu bu kez, sesini biraz alçaltarak.
"Gerek yok," dedim hızlıca. Normalmiş gibi çıkması için sesimi düz tutmaya çalıştım. "Sadece merdivenler uzun."
Bu basit cümle bile fazla açıklama gibi geldi.
O yüzden hemen ardından bakışlarımı aşağıya sabitledim.
İkinci katın yarısına geldiğimizde bacaklarım hafif ağırlaştı. Bu his tanıdıktı; panik gibi değildi ama dikkat etmezsem büyüyebilecek bir uyarı gibiydi. Adımlarımı küçülttüm. Nefesimi fark ettirmeden ayarladım.
Asya bir an durdu.
"Bak," dedi, sanki konuyu değiştirmeye çalışıyordu. "Burası kantine iniyor," dedi önden inerek.
İçimden sayıları sayıp derin nefesler aldım. Bir yandan onu dinleyip kafamı dağıtmaya çalışıyordum. Son üç, son iki ve son bir. Basamaklar bitmiş, ben derin bir nefes almıştım.
Asya tekrar koluma girip, beni kantin koridoruna soktu. "İlk içecek birşeyler alalım, sonra gezmeye devam ederiz." Deyince başımı salladım. "Peki, bir şey sorabilir miyim?" Dedi çekinerek. Ne soracağını anlamıştım.
"Sor sıkıntı yok." Dedim omuzlarımı silktim. Anlını kaşıdı, nasıl soracağını düşünüyordu."Dönemin ortasında niye değiştirmek zorunda kaldın? Hani özel durum mu?" Diye sordu sonunda. Kantine girerken "Otururken anlatmak isterim." Dediğimde itiraz etmedi.
"Sen boş bir yere otur. Bize içecek alıp geliyorum, kahve?" Dedi sorarak. "Şekersiz," dediğimde başını sallayıp yanımdan ayrıldı. Giriş tarafına doğru olan iki kişilik boş bir masa gördüm. Hem Asya'ya yakındı. O gelene kadar etrafı incelemeye koyuldum.
Büyük bir kantindi, ya da yemekhane demeliydik. Açık ürünler vardı. Giriş kısmının sağ tarafı komple yemek alanıydı. Sol taraf ise oturma alanlarıyla doluydu.
Yeni okulun kantininde oturmak bile garip hissettiriyordu. Sanki herkes yıllardır buradaydı da yanlışlıkla aralarına düşen tek yabancı bendim. Sandalyeye oturup çantamı dizlerimin üstüne çektim. İnsan bazen bir eşyaya tutunarak daha görünmez olabileceğini sanıyordu.
Etrafı izlerken sesler birbirine karışıyordu. Tepsilerin çıkardığı metal sesleri, bir masadan yükselen kahkahalar, sıraya girenlerin sabırsız homurtuları... Herkesin bir yeri, bir grubu, bir düzeni vardı. Ben ise henüz adımı bile duymaya alışmamış duvar gibiydim.
Tam o sırada kantinin kapısı açıldı. İçeriye giren birkaç kişiyle birlikte ortamın sesi garip şekilde değişti. Bazı bakışlar aynı yöne döndü, bazı konuşmalar yarıda kesildi. Merakla başımı kaldırdım.
Onu hemen tanıdım. Tanımamış olmam imkânsızdı zaten. Sınıfta önümde oturan çocuk. Sabah benden uç isteyen çocuk.
Atlas.
Yanında iki çocuk daha vardı. Rahat adımlarla ilerliyor, sanki kantin de koridor da okul da ona aitmiş gibi davranıyordu. İnsanların bazıları bunu zorlayarak yapar, bazılarıysa doğuştan getirirdi. O ikinci gruptandı.
Gözlerimi hemen kaçırdım. Gereksiz yere bakıyormuşum gibi hissetmiştim. Masanın kenarındaki çizikleri incelemeye başladım. Sanki dünyanın en ilgi çekici şeyi oydu.
"Beklettim mi?"
Başımı kaldırınca Asya elinde iki karton bardakla yanıma geldi. Birini önüme koydu, diğerine kendi oturduğu yerde uzandı.
"Yok." dedim kısaca.
Asya bana bakıp sonra omzumun üstünden arkaya göz attı. Dudakları hafifçe kıvrıldı. "Atlas'ı mı kesiyordun?" deyince
neredeyse kahve boğazıma kaçıyordu. "Ne?"
"Şaka yapıyorum." dedi gülerek. "Bu okulda onun geldiğini fark etmeyen yok zaten." dedi.
Bardağı elime aldım. Sıcaktı. İyi geldi. En azından ellerimin titrediğini saklıyordu.
Asya dirseklerini masaya koydu. "Şimdi anlat bakalım." dedi sesi yumuşayarak. "Neden okul değiştirdin?"
Zihnimde dolaşan kelimeler dudaklarıma ulaşmadan önce yolunu kaybetmiş gibiydi. Çünkü bazı gerçekler vardı; insanın içinde yıllarca yankılanır, ama dışarı çıkacağı an boğaza düğümlenip sessizliğe dönüşürdü. Söylenmek isterdi belki, fakat her hakikatin bir ağırlığı olurdu. Ve o ağırlık, bazen tek bir cümleden daha fazlasını taşırdı.
"Ben hastayım," devam ettim. "Kalp kapakçık hastasıyım." Dedim. Gözlerim kahvenin üzerindeki oluşan yuvarlak köpüğe baktım. Birbirinden bağımsız olarak dönüyorlardı. Aynı hayatımdakiler gibi.
Ellerimin üzerine iki el konuldu. Asya'nın elleriydi. "Nasıl yani? Kötü bir şey mi?" Dedi gözlerini kısarak. Gözlerimi yumdum. "Yani, evet kötü bir şey. Şuan ilaçlarla duruyorum... Göğüs sıkışması, nefes darlığı gibi şeyler. Yani çok normal hareket edemiyorum." Dedim yumduğum gözlerimi açarak.
"Sen... Sen o yüzden merdivenlerde öyleydin." Dedi anlamış gibi kafasını sallayarak. Asya bir anda sustu. Az önceki telaşının yerini yüzüne çöken suçluluk almıştı. Parmakları ellerimin arasında kıpırdadı, sonra daha sıkı sardı.
"Özür dilerim," dedi bu kez daha alçak bir sesle. "Bilseydim seni o kadar koşturmazdım." Dedi.
Dudaklarımda belli belirsiz bir gülümseme oluştu. İnsanlar çoğu zaman bilmedikleri şeylerin yükünü taşımazdı. Onlara kızamazdım.
Çünkü bazı yaralar görünmezdi; görünmeyen şeyler ise hep yanlış anlaşılırdı. "Senin suçun değil," dedim yavaşça. "Zaten kimseye söylemiyorum."
"Neden?" diye sordu hemen. Gözlerinde meraktan çok incinmiş bir çocuk gibi duran bir samimiyet vardı.
Bakışlarımı yeniden kahve bardağına çevirdim. Köpük dağılmış, o küçük daireler birbirine karışmıştı. Düzen sandığım şey birkaç saniyede bozulmuştu. Tıpkı hayatım gibi.
"Çünkü insanlar öğrenince değişiyor." dedim. "Bir anda sana normal biri gibi bakmayı bırakıyorlar. Ya fazla dikkatli davranıyorlar ya da camdan yapılmışsın gibi."
Asya kaşlarını çattı. "Ben öyle davranmam." Dedi itiraz ederek.
"Bunu herkes söyler." dedim, sesimde yorgunluk vardı. "bir gün bakarsın, 'ben öyle davranmam' der. Ama sonra zaman geçer... Bir bakmışsın 'ben öyle davranmam' diyen kişi yanında yürümek yerine arkanda kalmış. Seninle aynı yolda olduğunu sanırsın ama aslında çoktan senden uzaklaşmıştır."
🕯️
"Yarın maç var gelecek misin?" Diye sordu Asya. Bir yandan çantamı toparlıyordum çıkmak için,"Aslında birazdan ikinci hazırlık maçı var. Onu da izleyebiliriz." Dedi.
Sınıfta kimse kalmamıştı. Çantamın tek kolunu taktım. "Yarın gelebilir miyim bilmiyorum." Dedim sınıftan çıkarken. "Son zamanlarda doktor kontrolüm fazlalaştı." Dediğimde Asya bana döndü. "Nasıl yani okula her gün gelmeyecek misin?" Diye sorduğunda güldüm.
"Kalbime bağlı." Dediğimde yüzü düştü. "O zaman hazırlık maçını izlemeye gidelim." Dediğinde kırmak istemedim. "Olur," dediğimde sevindiğini gördüm. Asya bir anda canlanmıştı. Az önce yüzüne çöken gölge dağılmış, yerini çocukça bir heyecana bırakmıştı.
Koridorda yan yana yürürken adımları benden hızlıydı; sonra bunu fark edip yavaşladı.
"Bak, bu sefer hızlanmıyorum." dedi gururla.
Gülmeden edemedim. "Aferin sana."
Okul koridorları ders bitiminin uğultusuyla doluydu. Bir yerlerden sandalye sesleri geliyor, sınıflardan dağınık kahkahalar taşıyordu. Pencerelerden sızan gün ışığı yere uzun şeritler halinde düşmüş, çıkış yolunu altın gibi parlatmıştı. İnsan bazen en sıradan anların içinde bile kendine ait küçük bir huzur bulabiliyordu.
Spor salonuna yaklaştıkça içeriden gelen top sesleri yankılanmaya başladı. Parkeye çarpan her top, duvarlarda çoğalıp bize ulaşıyordu. Kapının önüne geldiğimizde Asya heyecanla kolumu tuttu.
"Hadi, en öne oturalım." Ben ise tam tersi en arka, köşede oturmayı planlıyordum. "Arkaya otursak," dediğimde hemen başını iki yana salladı.
"En ön zaten Elmas'ın grubuyla dolu oluyor. Bu yüzden en iyisi boşken oturmak." Diye kolumdan çekip tribünlere geçtik.Basamaklara dikkat ederek indim. Asya ise çoktan yanıma oturmuş, etrafı inceliyordu. Salon henüz tam dolmamıştı.
Oyuncular sahada ısınıyor, birkaç kişi tribünlere dağınık şekilde yerleşiyordu.
Ön sıralarda oturmak bana hâlâ yanlış bir karar gibi geliyordu. İnsan göz önünde olunca daha görünür, daha savunmasız hissediyordu. Ben ise yıllardır kalabalıkların içinde silik kalmayı öğrenmiştim. Köşeler güvenliydi. Sessizlik güvenliydi.
Asya dirseğiyle hafifçe bana dokundu. "Bak şimdi birazdan Elmas gelir. Yanında da meşhur tayfası." Dediğinde
"Elmas kim?" diye sordum gözlerimi sahadan ayırmadan.
Asya abartılı şekilde gözlerini açtı. "Sen gerçekten hiçbir şey bilmiyorsun." dedi fısıldayarak. "Okulun kendi kendini kraliçe ilan etmiş hali. Her yere geç gelir, herkes ona bakıyor sanır, zaten bakılmasını da ister." Deyince istemsizce güldüm.
"Asıl komik olan ne biliyor musun?" diye devam etti. "Atlas'ın en büyük hayranı gibi dolaşıyor ama Atlas'ın umurunda bile değil." Dedi.
Tam o anda tribünün giriş kısmında bir hareketlilik oldu. Birkaç kız yüksek sesle konuşarak içeri girdi. Ortalarında biraz daha önde yürüyen, parmağını saçına dolamış, ağzında ise sakız vardı. Aşırı iğrenç çiğniyordu. Bu şekilde çiğnemek hem etrafı rahatsız ediyor, hemde kendi görünüşünü zedeliyordu.
Gözlerini takip ettim. Direk sahaya baktı. Kime baktığını takip ettiğimde elinde basketbol topuyla, pas atan Atlas'a bakıyordu. Asya'nın dediği doğruydu. Elmas dudaklarındaki sakızı gürültüyle çevirdi, sonra arkadaşlarıyla ön sıralara doğru ilerledi. Bizi fark ettiğinde kaşlarından biri hafifçe kalktı. Beklediği manzara bu değildi belli ki.
"Buranın kime ait olduğunu bilmiyorsunuz galiba? He Asya?" Dedi ilk bana sonra Asya'ya bakarak. Ben sessiz durdum. Ama Asya durmadı. "Burası senin tapulu malın değil Elmas." Dedi dişlerini göstererek.
Elmas duyduğu şeyle gerildi. Sakızı ses çıkararak çiğniyordu. Şuan kusasım gelmişti. "Fazla o annene güvenme Asya." Deyip yanımızdan ayrıldı. Giderken bana iğrenerek bakışını atıp gitmişti. "Senin anne ne?" Diye Asya'ya sordum. "İdare başkanı." Dedi son olayları takmayarak.
Bir an duraksadım. "Okulun mu?"
"Yok, spor organizasyonlarının da işine bakıyor bazen. Burada düzen ondan soruluyor diyebiliriz."
Sesinde bir övünme yoktu. Daha çok alışılmış bir durumdan bahseder gibiydi.
Ben tribüne bakarken Elmas’ın söyledikleri zihnimde kısa bir yankı gibi döndü. “O annen…” cümlesi, bitmemiş ama anlamı tamamlanmış bir tehditti. Asya bunu fark etmiş olmalı ki hafifçe dirseğiyle koluma dokundu. "Boşver onu." dedi. "Elmas konuşur. Konuşmayı sever. O kadar."
Ama ben boş vermeyi o kadar kolay yapamıyordum.
Ben boşveremiyordum. Veremezdim. Her gelene boşver deseydim, şuan hayatta yaşamıyordum.
Bir anda düdükler çaldı. Konuşmalar sustu. Maç başlıyordu. "Bak şunlar zaten bizimkiler. Diğer grup karşımızdaki kolejin." Dedi parmağıyla göstererek. Bir yandan onu dinliyor, bir yandan bizim grubu inceliyordum. Ne ara bizim olmuştu? Bu kadar kolay alışmış mıydım? Ama Asya’nın “bizimkiler” dediği şey bana hâlâ yabancıydı. Sanki bir yere ait olmak, bir anda verilen bir karar değil de zamanla fark edilmeden içine düşülen bir durumdu.
Kısa bir selamlaşmanın ardından herkes kendi yerini aldı. Sessizliğin cevabı herkesin maçı izlemesiydi. Tek tek bizim grubu inceledim. Emre, Atlas ve tanımadığım 3 erkek oyuncu daha.
"Emre ve Atlas'ı tanıyorsun zaten. Bak şu Emir onun yanındaki Tan ve en sonki de Ecevit." Dedi sanki içimi duyarak. Başımı salladım. Emre sarışın, Atlas akyaz, Tan ve Ecevit esmerdi.
Oyun başladı. İlk top Atlas'taydı. Atlas topu alır almaz sahada bir anlık bir sessizlik oldu; sanki herkes onun ne yapacağını biliyor ama yine de görmek istiyordu. Adımları hızlıydı, kontrollü ama aceleci değildi. Topu yere her vuruşunda ritim değişiyor, oyun bir anda hızlanıyordu.
“Atlas yine açtı oyunu…” diye mırıldandı Asya, yanımda hafifçe öne eğilerek.
Ben gözümü sahadan ayırmadan izledim. İlk başta sadece bir maç gibi gelmişti ama şimdi herkesin hareketi bir şeye bağlıymış gibi görünüyordu. Bir düzen vardı; anlaşılmış, konuşulmadan kurulmuş bir düzen.
Atlas bir oyuncuyu geçti. Sonra ikinciyi. Tam pas pozisyonuna girecekken Tan araya girdi. Temiz bir müdahaleydi ama sertti. Top sekip Ecevit’e geldi.
Ecevit hiç beklemedi. Tek dokunuşla yön değiştirdi ve oyun bir anda bizim potaya doğru döndü.
“Savunma!” diye bağırdı Emre.
Ses yükselince istemsizce irkildim. Kalabalığın uğultusu artmıştı. Herkes ayağa kalkmıştı artık; sadece izlemiyor, yaşıyordu. Gerçekten planlı ve ustaca oynuyorlardı.
🕯️
12/A Cennetlik grubuna eklendiniz
12/A Cennetlik Grubu
0531:Kimi ekledin yine Asya?
Asya:Kimi ekleyeceğim Emre Afet'i
İlk numaranın Emre olduğunu anlayınca kaydettim
Emre: Hoş geldin Afet.
Afet: Hoşbuldum Emre.
0532:Afet kim?
Emre:Yeni kız, bugün geldi.
Asya:Sizi yarın tanıştıracağım Selma
Hemen Selma'yı da kaydettim.
Selma:Selam ben Selma Afet.
Afet:Selam Selma, bende bildiğin gibi Afet.
0533:Afet ismin çok havalı
0534:Aynı kendisi gibi Afet afet
Emre:Hemen sulanmaya başlamayın lan!
0535:Atlas?
0533:He lan Atlas nerede?
Emre:Bilmiyorum Ecevit maçtan sonra direk çıkıp gitti.
Ecevit:Atlas.
0537:Ne?
0535:Atlas bu akşam bizim mekanda toplanalım mı?
Atlas:İşim var.
0535:Lütfen Atlas beni kırma.
Atlas:Hayır dediysem hayır, Elmas.
Emre:Tan ve Ecevit bana gelseneze.
0533: Geliyorum knk
Ecevit: Geliyorum gelirken birşeyler alayım mi?
Emre:Alın alın ama marketi almayın.
Tan:Yok ya en fazla 10 poşetle geleceğim.
Atlas:Siktirin gidin özelden konuşun.
Emre:Tamam ağabeyi sinirlenme.
Atlas:Emre.
Emre:Tamam ağabeyi.
🕯️
Selam! Herkesin merakla beklediği kitap ve bölüm geldi. Uzun bir bölümdü.
Bölüm nasıldı?
En sevdiğiniz karakter?
Bölümler biraz gecikebilir kusura bakmayın
Anketi ve bölümü oylamayı unutmayın!
Bölüm etkileşimi
