10. bölüm · Şah ve piyonlar

10

Loral's 🕯️

♟️

Atlas'ın müdür odasından döndükten sonra sıraya oturuşu gözümün önünden gitmiyordu. Ders boyunca çenesi o kadar sıkı kasılmıştı ki, yüzündeki her bir hat adeta taştan oyulmuş gibi sert duruyordu. Sıranın altından elimi tutarken parmaklarında hissettiğim o tekinsiz, ezici baskı bana nereye gittiğine dair hiçbir ipucu vermemişti. Müdüre gittiğini bile zor ağzından almıştık.

Birkaç kez ona doğru eğilip, "Atlas, ne oldu orada? Kiminle konuştun?" diye fısıldamıştım ama her seferinde o sarsılmaz ketumluğuyla önündeki deftere bakmaya devam etmiş, "Kafana takma, sadece ufak bir pürüzü hallettim," demekle yetinmişti. Bilmediğim bir şeylerin döndüğünü, babasının gölgesinin bir şekilde bu binanın koridorlarında dolaştığını hissediyordum ama üzerime çöken o yorgunluk daha fazla sorgulamama izin vermedi.

Öğle arası zili nihayet koridorda uzun uzun yankılandığında sınıftaki o boğucu hava biraz olsun dağıldı. Sıramızın başında her zamanki gibi bizim grup toplandı. Emre elindeki sandviç paketini parmağında çevirerek, "Hadi gençler, yemekhaneye iniyoruz. Bugün menüde ne var bakmadım ama kurt gibi açım," dedi.

Asya hemen yanıma sokulup koluma girdi, gözlerindeki o meraklı pırıltıyla bana baktı. "Afet, cidden iyi misin? Sabahki o merdiven olayından sonra bütün okul hala sizi konuşuyor. Kendini çok yorma, tamam mı?"

"İyiyim Asya, gerçekten sadece biraz yorgunum," dedim, sesimin olabildiğince normal çıkmasına gayret ederek.

O sırada Tan, dünkü o gergin havayı dağıtmak ister gibi araya girdi. Yüzündeki o alaycı, patavatsız ifade gitmiş, yerini daha ciddi ve düşünceli bir tavra bırakmıştı. Doğrudan Atlas'a bakarak, "Oğlum, dünkü o adam cidden sınırları zorluyordu. Müdür yardımcısı da sabah ortalığı iyice bulandırmış zaten. Bir sıkıntı çıkarsa ya da o herif yine kapıya dayanırsa haber et, biliyorsun arkandayız," dedi.

Tan'ın bu beklenmedik, mesafeli ama net desteği içimdeki o huzursuzluğu bir nebze olsun hafifletmişti.
Atlas sessizce oturduğu yerden doğruldu, ellerini pantolonunun ceplerine yerleştirirken Tan'a hafifçe başını salladı. "Sıkıntı yok Tan, her şey kontrolüm altında. O adam bir daha bu okulun sınırlarına bile yaklaşamaz," dedi. Sesi o kadar emin, o kadar sarsılmazdı ki, o an müdür odasında her ne yaşandıysa o savaşı da kazandığını anladım.

Bana döndü, "Hadi, inelim," diyerek yürümeye başladı.
Yemekhane her zamanki gibi uğultulu ve kalabalıktı. Yan yana yürürken Atlas'ın o korumacı gövdesi yine benimle o meraklı gözler arasında aşılmaz bir duvar gibi yükseliyordu.

Elmas ve arkasındaki Mine tayfası, biz orta masalardan birine yerleşirken gözlerini dikmiş, fısıldaşarak bizi izliyorlardı. Elmas'ın o gözlerindeki saf hazımsızlığı, dün beni darmadağın etme planlarının suya düşüşünün verdiği o öfkeyi çok net okuyabiliyordum.

Masaya oturduğumuzda Asya tabağını önüme doğru itti. "Ye biraz Afet, rengin hala tam yerine gelmemiş," dedi endişeyle. "Yiyorum Asya, sağ ol," dedim ve çatalımı yemeğe uzattım. O sırada Atlas, masanın altından bacağını bacağıma hafifçe yasladı. O teninin sıcaklığı ve üzerini kaplayan o ferah, ağır odunsu kokusu, dışarıdaki tüm o gürültüyü benim için bir kez daha sessize aldı.

Biz bu yola sahte bir oyun için çıkmıştık, evet ama bu masada, bu kalabalığın ortasında onun gölgesine sığınmak hayatımda hissettiğim en gerçek şeydi.

Yemekhaneden sonraki ders beden eğitimiydi. Okulun o yüksek tavanlı, soğuk spor salonuna geçtiğimizde, üzerimizdeki spor üniformalarıyla sıraya dizildik. Parkeden yükselen o spor ayakkabı gıcırtıları ve yankılanan top sesleri içimi tuhaf bir sıkıntıyla doldurmuştu. Kalbimin o ne zaman ne yapacağı belli olmayan kırılgan ritmi yüzünden sıranın en arkasında, Atlas'ın hemen yanında durmayı tercih etmiştim. Atlas kollarını göğsünde bağlamış, o her zamanki Şah maskesiyle salonun girişini izliyordu.

"Yorulduğun an kenara geçip oturuyorsun, anlaştık mı?" diye fısıldadı Atlas, gözlerini kapıdan ayırmadan.

"Anlaştık," dedim sessizce.
Tam o sırada spor salonunun o devasa demir kapısı gıcırdayarak ardına kadar açıldı. İçeriye beden hocası girdi ama yalnız değildi. Hemen arkasında, üzerinde henüz bu okulun üniforması olmayan, sivil kıyafetli yeni bir öğrenci vardı. Çocuğun salona adım atmasıyla birlikte, sanki göğüs kafesimin içine buzlu bir su döküldü. Ciğerlerimdeki nefes bir anda boğazımda düğümlendi, dizlerimin bağı çözülür gibi oldu.

Gelen kişi Barkın'dı.

O eski okulumdaki, fazla alaycılıktan nefret eden, o ciddi, soğuk ve sert çocuk tam karşımda duruyordu. Benim o en zayıf anımı, kalp hastası olduğumu öğrendiği an bunu tüm okula yayıp beni bir süs bebeği gibi yapayalnız bırakan, aylarca üzerimde o korkunç psikolojik şiddeti uygulayan o takıntılı eski sevgilim şimdi bu okuldaydı.

Beden hocası düdüğünü çalıp, "Arkadaşlar, yeni sınıf arkadaşınız Barkın. Bugünden itibaren bizimle," diyerek onu tanıttı.

Barkın'ın o ciddi, sert çehresindeki gözleri sıradaki öğrencilerin üzerinde tek tek, hiçbir duygu belirtisi göstermeden gezindi. Ve en sonunda, en arkada, Atlas'ın gölgesinin hemen altında duran beni buldu. Göz göze geldiğimiz o salise, dudaklarının kenarında o eski, tehlikeli ve hak iddia eden o hafif kıvrılma belirdi. Bakışlarındaki o karanlık, "Seni buldum" diyen parıltı hiç değişmemişti.

Beden hocasının sesi salonun yüksek tavanında yankılanıp sönerken, Barkın adımlarını bozmadan, o alışık olduğum ciddi ve mesafeli tavrıyla sıranın önüne doğru yürüdü. Üzerindeki siyah tişörtün kollarını hafifçe katlamıştı, elleri ceplerindeydi.

Çevresine saçtığı o tekinsiz ama bir o kadar da kurallara bağlı duran sert hava, sınıftaki diğer çocukların da fısıldaşmayı kesmesine sebep oldu. Fazla alaydan hoşlanmayan, her adımı hesaplı o çocuk, tam karşımızda yeni bir hayata başlıyormuş gibi rahat görünüyordu.

"Barkın, sen şöyle arkaya, Atlasların yanına geçebilirsin," dedi hoca, eliyle bizim olduğumuz tarafı işaret ederek. "Zaten bugün serbestsiniz, voleybol oynamak isteyenler fileyi kursun."
Barkın hocaya hafifçe başını sallayıp doğrudan arkaya doğru yürümeye başladı. Her bir adımı parkede tok bir ses bırakırken, gözlerini benden bir saniye bile ayırmıyordu. O bakışların ağırlığı altında kalbimin göğüs kafesimi zorladığını, nefesimin daralmaya başladığını hissettim.

Geçmişin o karanlık, psikolojik duvarları sanki üzerime yıkılmak için gün sayıyordu.

Tam yanımıza geldiğinde, adımları durdu. Önce bana, ardından hemen yanı başımda bir dağ gibi dikilen, çenesi kasılmış Atlas'a baktı. Yüzünde en ufak bir sarsıntı ya da eski bir sevgilinin vereceği o duygusal tepki yoktu; sadece o bildiğim, her şeyi kontrol altında tutmak isteyen ciddi maskesi vardı.

"Selam," dedi Barkın, ses tonu pürüzsüz ama buz gibi soğuktu. "Ben Barkın. Eski okuldan nakil geldim."
Bizim gruptan Emre, çocuğun bu mesafeli ama düzgün duruşuna karşı her zamanki cana yakınlığıyla elini uzattı. "Selam kardeşim, ben Emre. Bu da Tan, bu da Emir," diyerek yanındakileri gösterdi.

Tan, Barkın'ı baştan aşağı süzüp hafifçe başını sallayarak, "Memnun olduk," dedi. Grubun bu normal, sıradan tanışma havası, benim içimdeki fırtınayla tamamen tezat oluşturuyordu. Onlar Barkın'ın geçmişte bana ne yaşattığını, kalbimin kırıklarını nasıl bütün okula sergilediğini bilmiyorlardı.

Barkın, Emre'nin elini sıktıktan sonra bakışlarını tekrar bana çevirdi. Dudaklarında hiç kimsenin fark edemeyeceği, sadece benim görebileceğim o ince, alaycı kıvrım belirdi. "Afet'le zaten önceden tanışıyoruz," dedi, sesini bilerek biraz düz tutarak. "Eski okuldan. Görmeyeli nasılsın, Afet? Sağlığın, sıhhatin yerindedir umarım?"

"Sağlığın" kelimesini üzerine basa basa söylemesiyle birlikte sırtımdan aşağı soğuk bir ter boşaldı. Benim zayıflığımı, o odalarda sıkışıp kalan nefesimi yeniden yüzüme vurmak için ilk hamlesini daha ilk dakikadan yapmıştı. Tam dudaklarımı açıp bir şeyler söyleyecekken, yanımdaki o devasa gövdenin tamamen bana doğru döndüğünü hissettim.

Atlas, bir an bile tereddüt etmeden araya girdi. Sol elini yavaşça belime yerleştirip beni kendi sığınak gibi güvenli alanına doğru çekti. O temas, bedenime dalga dalga yayılan o odunsu kokusuyla birlikte ciğerlerime yeni bir nefes üfledi. Atlas, koyu gözlerini Barkın'ın o ciddi çehresine dikti; ses tonu o kadar pürüzsüz, o kadar korumacı ama bir o kadar da tehlikeliydi ki, salondaki tüm gürültü bir anlığına benim için kesildi.

"İyi," dedi Atlas, sesindeki o nadir, içimi sızlatan yumuşaklığı sadece bana hitap ederken kullanarak başını hafifçe bana doğru eğdi. "İyi, değil mi güzelim?"

"Güzelim" kelimesi Atlas'ın dudaklarından o kadar doğal, o kadar sarsılmaz bir sahiplenişle dökülmüştü ki, Barkın'ın o ciddi, soğuk gözlerinde bir anlığına çok net bir kasılma gördüm. Atlas başını tekrar Barkın'a doğru kaldırdı, elini belimden çekmeden adama doğru yarım adım attı.

"Ben de Atlas. Afet'in sevgilisiyim. Geçmişteki tanışıklıklar geçmişte kalır Barkın, biz bugüne ve önümüze bakıyoruz. Memnun olduk."
İki sert karakterin arasındaki o görünmez barikatlar çoktan kurulmuştu. Barkın, Atlas'ın bu net ve tavizsiz duruşu karşısında dişlerini hafifçe sıktı, gözlerindeki o alaycı parıltı yerini karanlık bir analize bıraktı.

"Anladım," dedi Barkın, sesini bozmamaya çalışarak. "Güzel. Yeni okulda yabancılık çekmeyeceğim anlaşılan."

Barkın, söylediklerinden sonra bakışlarını yavaşça üzerimizden çekip hırkasının ceplerine yerleştirdiği elleriyle fileye doğru yürüyen çocuklara doğru adımladı. Onun birkaç adım uzaklaşması bile göğsümdeki o görünmez mengenenin hafifçe gevşemesine yetmişti ama kalbimin içindeki o tekinsiz ritim hala tamamen yatışmamıştı.

Onun bu okula, tam da benim olduğum sınıfa gelmiş olması zihnimdeki tüm alarm zillerini çalmaya yetmişti. Fazla alaydan hoşlanmayan, her adımı hesaplı o çocuk, arkasında bıraktığı o karanlık geçmişi buraya da taşımıştı.

"Afet," dedi Atlas. Sesi az önceki o pürüzsüz, sahiplenici tondan sıyrılmış, son günlerde aramıza ördüğü o hafif mesafeli ve çözemediğim soğuk tona geri dönmüştü. Belimdeki eli çoktan çekilmiş, kollarını yeniden göğsünde bağlamıştı. "Bana bak."

Başımı kaldırıp doğrudan onun o zifiri karanlık gözlerine baktım. Atlas, yüzümdeki en ufak bir sarsıntıyı, gözlerimden sızmaya çalışan o eski korkunun izlerini inceler gibi gözlerini gözlerime dikmişti ama o eski, hemen dünyayı yakmaya hazır harareti yoktu.

Bir şeyler onu geri çekilmeye zorluyor gibiydi, sanki müdür odasından çıktığından beri benimle arasına görünmez bir ince çizgi çekmişti.
"Kim bu çocuk?" diye sordu, ses tonunu düz ve sorgulayıcı tutarak. "Selam verdiği an ellerinin nasıl buz kestiğini hissettim. Eski okuldan sadece sıradan bir tanışıklık olmadığı çok açık. Kim?"

Geçmişin o ağır psikolojik baskısını, kalbimin kırıklarını bütün okula nasıl yaydığını ve beni nasıl nefessiz bıraktığını şu an Atlas'a anlatacak gücü kendimde bulamıyordum. Zaten aramızda bir süredir devam eden o çözemediğim mesafeli duruşu, beni her şeyi detaylıca anlatmaktan alıkoydu.

"Eski sevgilim," diye fısıldadım sadece, kelimeler boğazımdan güçlükle dökülürken. Gözlerimi bir anlığına file tarafında top oynayan çocukları izleyen Barkın'a çevirip hemen geri Atlas'a döndüm. "Sadece... Eski okuldan bir dönem hayatımda olan biri."

Atlas, kurduğum bu kısa cümleyle birlikte bakışlarını benden ayırıp salonun diğer ucundaki Barkın'a kilitledi. Çenesi hafifçe kasıldı, omuzları o bildiğim avcı pozisyonunu aldı ama hemen parlayıp korumacı bir atağa geçmedi. Son günlerdeki o temkinli, her şeyi uzaktan izleyen soğuk q maskesi hala yüzündeydi. Bakışlarını tekrar bana çevirdiğinde gözlerindeki o koyu derinlik hissizleşti.

"Anladım," dedi Atlas, sesini düz bir çizgiye oturtarak. Aramızdaki mesafeyi açmadan ama beni o eski sıcaklığıyla sarmalamadan sadece duruşunu dikleştirdi. "Eski sevgilin ya da bir başkası, bu okulun sınırları içinde kim olduğu fark etmez. Bizim bir senaryomuz var ve herkes buna göre oynamak zorunda. Barkın da dahil."

"O çok hesapçıdır Atlas," dedim, içimi kemiren o endişeyi tamamen gizleyemeyerek. "Eğer bizim hakkımızda bir şeyleri kurcalamaya başlarsa..."

"Kurcalayamaz," diyerek sözümü kesti Atlas, sesindeki o mesafeli ama sarsılmaz eminlikle. "Karşısında kimin olduğunu daha ilk dakikadan anladı. Sen de o yüzden dünkü o fırtınayı okulun ortasında unutmuş gibi davranmayı bırak, omuzlarını dikleştir. Kimsenin senin üzerinde bir hak iddia etmesine izin vermem, bu sadece bizim oyunumuzun bir kuralı olsa bile."

"Haklısın," dedim, sesimi onun gibi düz ve mesafeli tutmaya çalışarak. "Bu sadece bizim oyunumuz."

O sırada beden hocasının düdük sesi salonun tavanında yankılandı. "Evet gençler, voleybol oynamak isteyenler sahaya, diğerleri serbest!" diye bağırdı. Bizim gruptan Emre hemen topu kapıp fileye doğru koşarken, Tan ve Emir de arkasından ilerledi. Barkın ise acele etmeden, o ciddi ve ağır adımlarıyla sahanın kenarındaki çizgiye doğru yürüdü.

Formasını giymemiş olmasına rağmen, omuzlarının dikliği ve çevresine saçtığı o kibirli, sert hava sınıftaki diğer kızların da dikkatini çekmişti. Elmas ve Mine çoktan sahanın kenarına ilişmiş, gözlerini yeni gelen bu yabancıya dikmişlerdi.

Barkın tam çizginin orada durup topu çeviren Emre'ye baktı. "Ben de varım," dedi, sesindeki o emir kipi andıran netlikle. "Sert oynamayı severim, ona göre."

Emre gülerek topu ona doğru fırlattı. "Gel bakalım, görelim ne kadar sertsin."

Barkın topu tek eliyle, zahmetsizce yakaladı. Ama topu göğsüne bastırdığı an, bakışları sahadan çıkıp doğrudan arkada, Atlas'ın hemen yanında duran beni buldu. Gözlerindeki o karanlık analizi, geçmişte kalbimin ritmiyle nasıl oynadıysa şimdi de aynı psikolojik üstünlüğü kurmak istediğini çok net görebiliyordum.

O bakışlarda, "Seni buraya kadar takip ettim ve o sahte kalkanının arkasına saklanmana izin vermeyeceğim" diyen bir tehdit gizliydi.

Yanımdaki Atlas'ın kollarını göğsünde daha da sıktığını, bakışlarının bıçak gibi keskinleştiğini hissettim. Aramıza ne kadar soğuk bir mesafe koyarsa koysun, Barkın'ın bana her baktığında Atlas'ın o sarsılmaz koruma duvarına çarptığı gerçeği değişmiyordu.

"Burada bekle," dedi Atlas, sesi o kadar alçak ve hissizdi ki ne yapacağını kestiremedim. "Ben sahaya giriyorum. Madem sert oynamayı seviyor, oyunun kurallarını ona bizzat benim öğretmem gerekecek."

"Atlas, gerek yok," diye fısıldayarak koluna dokunmak istedim ama o çoktan adımlarını sahadan yana atmıştı. Üzerindeki o soğuk maskesiyle, tüm okulun gözü önünde Barkın'ın tam karşısındaki takımın çizgisine doğru yürüdü. İki sert, iki tavizsiz karakter şimdi o filenin iki farklı ucunda karşı karşıya gelmişti ve bu maçın sadece bir voleybol oyunundan ibaret olmayacağını salondaki herkes çok iyi biliyordu.

Atlas filenin diğer tarafına geçip Barkın'ın tam karşısında konumlandığında, salondaki hava görünmez bir gerilim hattıyla ikiye bölündü. İkisi de tek bir kelime etmiyordu, ikisinin de yüzünde o tavizsiz, ciddi ve sert maskeler vardı; ama aralarındaki o sessiz düello spor salonunun parkelerine kadar ağır bir baskı yayıyordu.

Atlas'ın bana karşı büründüğü o son günlerdeki mesafeli, soğuk hali, sahaya adım attığı an yerini tamamen avını gözleyen bir yırtıcının mutlak odaklanmasına bırakmıştı. Barkın ise elindeki topu hafifçe sektirirken gözlerini Atlas'tan ayırmıyor, onun o sarsılmaz Çakır duruşunu kendi zihninde tartıp analiz etmeye çalışıyordu.

"Biz de şu yan filede maç yapalım o zaman kızlar!" diye bağırdı Elmas'ın o tiz, sinir bozucu sesi.
Bakışlarımı erkeklerin olduğu sahadan çekip yan fileye doğru çevirdim. Asya kolumu hafifçe sıkarak, "Hadi Afet, biz de geçelim, kafan dağılır biraz," dedi. Ne hissettiğimi, içimdeki o Barkın fırtınasının kalbimi nasıl sıkıştırdığını anlamaya çalışıyordu.

İstemeyerek de olsa onunla birlikte yan fileye doğru adımladım. Elmas, Mine ve sınıftaki diğer birkaç kız çoktan yerlerini almış, sahayı kurmuşlardı. Elmas'ın gözlerinde, dünkü yenilgisinin intikamını almak isteyen o sinsi, tehlikeli pırıltıyı gördüğümde adımlarımı yavaşlattım.
"Eee, Afet?" dedi Elmas, sesindeki o yapay, zehirli neşeyle doğrudan bana bakarak. "Seni de alalım sahaya. Ne o, sabah Atlas'ın kucağında buralara kadar taşındıktan sonra yürümeyi mi unuttun? Gel hadi, inadına kenarda oturup bizi mi izleyeceksin?"

"Gerek yok Elmas, ben sadece izleyeceğim," dedim, sesimi olabildiğince düz tutmaya gayret ederek. Kalbimin o hassas dengesini, en ufak bir sert darbede ya da aşırı eforda nasıl teklediğini çok iyi biliyordum ve şu an Barkın'ın varlığı zaten soluğumu yeterince kesiyordu.

"Hadi ama, amma naz yaptın," diye üsteledi Elmas, topu elinde sertçe sektirirken. Gözlerini bilerek erkeklerin sahasındaki Atlas'a çevirdi, sonra tekrar bana döndü. "Yoksa o sevgilinin kalkanın arkasına saklanıp her şeyden kaçabileceğini mi sanıyorsun? Altı üstü iki top çevireceğiz, korkma."

Sınıftaki diğer kızların da bakışları üzerime dönünce, üzerimdeki o baskı iyice ağırlaştı. Elmas'ın bu kışkırtmasına boyun eğmek istemiyordum ama onun bütün okula beni korkak ve zayıf göstermesine de katlanamazdım. "Tamam," dedim, adımlarımı sahanın arka çizgisine doğru atarak. Asya endişeli bir bakış fırlattı ama bir şey demedi.

Maç başladığında kendimi çok zorlamadan, sadece gelen topları paslayarak idare etmeye çalıştım. Ancak gözümün ucuyla sürekli yan sahayı izliyordum. Orada Atlas ve Barkın arasındaki mücadele kelimenin tam anlamıyla bir savaşa dönmüştü. Barkın sert bir smaç basıyor, Atlas aynı sertlikle o topu karşılıyor, ardından kendi sarsılmaz gücüyle topu
Barkın'ın boşluğuna bırakıyordu. İkisinin arasındaki o sert ritim tüm salonun dikkatini çekmişti.

Tam o sırada, bizim sahada top Elmas'ın olduğu ön tarafa yükseldi. Elmas topa doğru yükselirken, gözlerinin anlık olarak bendeki odağını, yüzünde beliren o nefret dolu, intikamcı ifadeyi saniyeler öncesinden yakaladım.

Topu normal bir pasla bana göndermek ya da karşı sahaya atmak yerine, bütün gücüyle, inadına ve hedef alarak tam benim olduğum arka çizgiye, doğrudan göğsüme doğru çok sert bir smaç bastı.

Top havayı yararak o kadar hızlı geldi ki, ne kaçmaya vaktim oldu ne de ellerimi kaldırıp kendimi korumaya.

GÜM!

Ağır, sert voleybol topu tam göğüs kafesimin ortasına, kalbimin tam üzerine büyük bir hızla çarptı. O an ciğerlerimdeki tüm nefes tek bir saniyede dışarı boşaldı. Göğsümün ortasında patlayan o keskin acıyla birlikte geriye doğru sendeledim, dizlerim tamamen dermanını yitirdi ve kendimi parkenin üzerinde buldum.

Kalbim, o eski ve kırılgan hastalığımın verdiği o ölümcül ritimle bir anda delice, düzensizce kasılmaya başladı. Kulaklarım uğulduyor, nefes alamıyordum; ellerimi göğsüme bastırmış, acıyla iki büklüm olmuştum.

"Afet!" diye çığlık attı Asya, hemen yanıma doğru diz çökerken. Sahadaki kızların hepsi bir anda donakalmıştı.
Erkeklerin sahasındaki top sesleri ve gürültü o saniyede bıçak gibi kesildi. Barkın, benim yere yığıldığımı ve ellerimi göğsüme bastırdığımı gördüğü an, o eski okuldaki takıntılı, her şeyi kontrol etmek isteyen ciddi refleksleriyle filenin altından hızla geçti.

Yüzündeki o sert ifade tamamen panikle karışmış bir öfkeye dönerken, "Afet!" diyerek bana doğru koşmaya başladı. Benim zayıflığımı, o kalp krizlerini geçmişten en iyi o biliyordu ve yine o anların kontrolünü ele geçirmek için hamle yapıyordu.
Ama o daha sahanın ortasına bile gelemeden, salonda adeta bir fırtına koptu.

Atlas, benim yere düştüğüm o saliseyi, göğsümden çıkan o sessiz çığlığı çoktan ruhunda hissetmişti. Son günlerdeki o mesafeli, soğuk hali, o Sezai Çakır baskısı altındaki temkinli duruşu tek bir saniyede tamamen kül oldu. Parkeyi döven o devasa, hırslı adımlarıyla Barkın'ı daha sahayı geçemeden arkasında bıraktı. O kadar hızlı, o kadar büyük bir öfkeyle gelmişti ki, salondaki herkes onun bu halinden dehşete düşerek geri çekildi.

Barkın tam yanıma ulaşmak üzere elini uzatmışken, Atlas araya bir duvar gibi girdi. Barkın'ın omzuna öyle sert ve acımasız bir omuz attı ki, Barkın dengesini kaybederek iki adım geri savrulmak zorunda kaldı.

"Uzak dur ondan!" diye gürledi Atlas. Sesi tüm spor salonunun duvarlarında yankılanırken, gözlerindeki o zifiri karanlık, dünyayı gerçekten yakmaya hazır olan o delice yangın tamamen açığa çıkmıştı.

Atlas anında yanıma, parkenin üzerine diz çöktü. O sarsılmaz, devasa gövdesiyle beni tamamen çevreleyerek dışarıdaki tüm o meraklı gözlerle, Elmas'la ve en çok da Barkın'la arama yıkılmaz bir kale ördü. Büyük, sıcak ellerini hemen göğsümdeki ellerimin üzerine yerleştirdi. O an tenime çarpan o ağır, ferah odunsu kokusu, kulaklarımdaki o ölümcül uğultuyu biraz olsun bastırdı.

"Güzelim... Bana bak, buradayım," dedi. Sesi az önceki o yırtıcı öfkesinden sıyrılmış, sadece benim duyabileceğim, içimi sızlatan o derin ve korumacı yumuşaklığa bürünmüştü. Gözlerini doğrudan gözlerime dikti, çenesi öfkeden ve korkudan delice kasılıyordu. "Nefes al. Derin nefes al güzelim, benimle kal. Kimse sana dokunamaz, buradayım."
Başımı hafifçe onun göğsüne doğru yasladığımda, Atlas başımı büyük elinin içine alarak beni kendine daha da sıktı.

O mesafeli kalkanı gitmiş, yerini benim için her şeyi feda etmeye hazır olan o gerçek Atlas'a bırakmıştı. Başını yavaşça kaldırıp karşıda duran, dişlerini sıkarak bize bakan Barkın'a ve kenarda korkuyla geri çekilen Elmas'a doğru baktı. Gözlerinden saçılan o ölümcül, o soğuk vaat, bu salondaki hiç kimsenin bu saatten sonra güvende olmayacağının en net kanıtıydı.

Atlas, salondaki hiç kimsenin ne dediğini ya da arkamızdan nasıl şok içinde baktığını umursamadan sol elini sırtıma, sağ elini ise dizlerimin arkasına geçirip beni tek bir hamlede parkeden söküp aldı. Göğsümün ortasındaki o keskin acı ve kalbimin ritmini tamamen şaşırmış o delice çırpınışı yüzünden başımı istemsizce onun boyun girintisine, o bildiğim ferah odunsu kokusunun tam merkezine gömdüm.

Barkın'ın arkamızdan sertçe bir adım attığını, "Atlas, o kızın durumunu bilmiyorsun, bırak!" diye arkamızdan seslendiğini duydum ama Atlas adımlarını bir milisaniye bile yavaşlatmadı. Salondan çıkarken, omzunun üzerinden Barkın'a doğru öyle bir bakış fırlattı ki, o zifiri karanlık nefret odayı buz kestirmeye yetti. Spor salonunun o devasa kapısını hırsla geçip koridorun merdivenlerine yöneldiğinde, kollarının arasındaki narin bedenimi ne kadar sıkı, adeta üzerine titrer gibi kavradığını hissedebiliyordum.

Merdivenleri dörder dörder, sanki kucağında hiçbir ağırlık taşımıyormuş gibi büyük bir hızla çıktı. Koridorlarda ders saatinde olan birkaç sınıfın kapısının önünden geçerken, hiçbir şeyi görmüyor, sadece benim nefes almaya çalışan göğsüme bakıyordu. Sınıfın kapısını ayağıyla sertçe itip içeri girdiğinde, boş sınıfın o sessizliği yüzümüze çarptı.

Beni her zamanki o arka sıramıza yavaşça bıraktı ama ellerini omuzlarımdan hemen çekmedi. "Çantan nerede?" diye sordu, sesindeki o emir kipi dün geceki o çaresiz Atlas'la son günlerdeki o mesafeli şah arasında gidip geliyordu.
"Sıranın... Sıranın yanında," diyebildim sadece, elimi hala göğsüme bastırırken. Kalbimin o düzensiz ritmi kulaklarımda sağır edici bir gürültüyle yankılanıyordu.

Atlas hemen eğilip çantamı sıranın altından çekti. Fermuarını açıp o kırmızı şeritli küçük kutumu aramaya başladı. Parmaklarının aceleden hafifçe titrediğini gördüğümde içimdeki o fiziksel acının yanına tuhaf bir sızı daha eklendi.

Sonunda küçük kutuyu bulup çıkardı, içinden tek bir hapı avcuna döktü. Sıramızın üzerinde duran yarım su şişesini kapıp kapağını açtı ve hapla birlikte bana doğru uzattı. "Al şunu," dedi, sesi bir emirden fırlamış gibi katıydı. Hapı dilimin altına yerleştirip sudan büyük bir yudum olduğumda, ilacın o bildik, acımtırak tadı yavaş yavaş kana karışmaya, kalbimin o delice kasılan duvarlarını gevşetmeye başladı.

Nefesim yavaş yavaş düzene girerken, Atlas çantamı sıranın üzerine bırakıp tam karşıma dikildi. Kollarını göğsünde bağladı ama o sakin, temkinli yüz maskesi bu sefer darmadağın olmuştu; gözlerinde saf bir öfke ve endişe dalgalanıyordu. "Sen ne yaptığını sanıyorsun?" diye sordu, ses tonu sınıfın boş duvarlarına çarpıp yankılandı.

"Sana salona girdiğimiz an ne dedim ben? 'Yorulduğun an kenara geçiyorsun' demedim mi? O kalbinin ne durumda olduğunu, dün gece o çadırda nasıl nefessiz kaldığını ben kendi gözlerimle görmedim mi Afet? Ne diye o Elmas'ın o aptal kışkırtmalarına kapılıp sahaya atlıyorsun? Kendini kanıtlamaya mı çalışıyorsun?"

Söylediği kelimeler, o hesap soran, beni suçlayan o katı ses tonu göğsümün ortasında büyük bir patlamaya sebep oldu. Son günlerde bana karşı takındığı o çözemediğim, babasının gölgesini aratmayan mesafeli soğukluğunun, şimdi burada bana bir çocuk gibi hesap sormaya dönüşmesi içimdeki tüm barajları yıktı. "Bana bağırmayı kes, Atlas!" diye bağırdım, sıradan destek alarak ayağa kalkıp tam karşısında dikilerken. Sesim hala tam yerine gelmemişti ama içimdeki o öfke beni dimdik tutmaya yetiyordu.

"Bana ne yapıp ne yapmayacağımı söyleyemezsin! Sen benim ne yaşadığımı, o salonda üzerime çöken o baskıyı ne kadar biliyorsun da karşıma geçmiş hesap soruyorsun? Elmas'ın o lafları, o sınıftaki herkesin gözünün önünde beni darmadağın bir zayıflık gibi göstermeye çalışması... Ben her seferinde senin arkana, o sahte koruma duvarının arkasına saklanıp bir süs bebeği gibi oturamam!"

"Sahte koruma duvarı öyle mi?" dedi Atlas, bana doğru yarım adım atarak aramızdaki mesafeyi tamamen yok etti. Koyu yeşil gözleri zifiri bir karanlığa bürünmüştü, çenesi o kadar sıkı kasılmıştı ki dişlerinin gıcırtısını duydum.

"Ben senin için dün o bahçede babanın karşısına dikildim, bugün sabah müdür odasında Sezai Çakır'la gırtlak gırtlağa geldim! Sırf o herif senin o kalbini, o nefesini kesmeye çalışmasın diye koskoca bir holdingi karşıma aldım ben! Sen gelmiş bana neyin sahteliğinden bahsediyorsun? O salona giren o herifin, o Barkın denen adamın sana nasıl baktığını görmedim mi sanıyorsun? Senin o eski okulda canını nasıl yaktığını daha ilk dakikadan anladım ben! O çocuk senin zayıflığını arıyor, Elmas senin açığını arıyor ve sen gidip onlara istedikleri o malzemeyi kendi ellerinle veriyorsun! Korkuyorum anlıyor musun, sana bir şey olacak diye korkuyorum!"

"Ben de bunu istemiyorum işte!" diye haykırdım, gözlerimden bir damla yaşın yanağıma sızmasına engel olamayarak. Ellerimi göğsüne doğru bastırdım, o sert okul üniformasının altındaki delice atan kalbinin ritmini avcumun içinde hissettim.

"Ben senin benim için dünyayı yakmanı, babanla düşman olmanı, benim yüzümden bu fırtınaların ortasında kalmanı istemiyorum! Son günlerde bana karşı neden o kadar soğuk, neden o kadar mesafeli olduğunu sanıyorsun bilmiyor muyum? O müdür odasından çıktığından beri yüzüme bile doğru düzgün bakmadın! Çünkü benimle bu oyunu oynamanın bedeli senin için ağırlaşıyor, Atlas! Bunu görebiliyorum." Nefesim kesilir gibi oldu.

"Barkın oraya geçmiş bana geçmişimi hatırlatırken, Elmas sahte olduğumuzu yüzüme vurmaya çalışırken ben sadece... Sadece senin o 'iş ortağı' çizginden çıkıp beni gerçekten korumak istediğine inanmak istemiştim."

Atlas, göğsündeki ellerime baktı, sonra gözlerini tekrar benim o yaşlı ve öfkeli gözlerime dikti. Göğsünün benim nefesimle aynı ritimde, hızla kalkıp indiğini hissettim.

Yüzündeki o katı, öfkeli ifade benim gözyaşlarımı gördüğü an yavaşça çözüldü, yerini derin bir çaresizliğe ve şefkate bıraktı.

Daha fazla dayanamadı. Kollarını göğsünden çözdüğü gibi beni belimden yakaladı ve tek bir hareketle kendine doğru çekip sımsıkı sarıldı.

Başımı göğsünün tam ortasına bastırırken, kollarını etrafıma öyle bir doladı ki, sanki dışarıdaki o kaotik dünyayı, Barkın'ı, Elmas'ı ve babasını tamamen dışarıda bırakmak ister gibiydi.

Büyük ellerinden biri saçlarımın arasına kapandı, beni kendine daha da sabitledi. O an, onun o ferah, ağır odunsu kokusu bütün benliğimi sardı ve kalbimin o delice çırpınan ritmi, onun göğsündeki o güçlü, sarsılmaz kalp atışıyla yavaş yavaş senkronize olmaya başladı.

"Özür dilerim," diye fısıldadı Atlas, sesi saçlarımın arasında boğuk ve derinden geliyordu. O mesafeli gitmiş, yerini sadece bana ait olan o Atlas'a bırakmıştı.

"Özür dilerim güzelim... Sadece seni o halde görünce, nefesinin kesildiğini hissedince aklımı kaçıracak gibi oldum. O mesafeler, o soğukluk... Hepsi seni o babamın pisliğinden korumak içindi. Sana zarar gelmesine katlanamam, anlıyor musun? Bu oyun sahte falan değil. Benim olduğum yerde kimse senin canını yakamaz."

Kollarımı yavaşça onun o geniş, sarsılmaz sırtına doladım ve gözlerimi kapattım. Boş sınıfta, ikimizin hızla alıp verdiği o nefeslerin arasında, tüm o yalanlar üzerine kurulu krallığın içindeki tek ve en büyük gerçeğe sığınmıştık.

Omuzlarım onun sarsılmaz göğsünün altında yavaş yavaş gevşerken, dilimin altındaki ilacın etkisiyle kalbimin o düzensiz kasılmaları da nihayet yerini sakin bir ritme bırakmıştı. Atlas'ın kalbimin tam üzerine kapanan eli, dışarıdaki tüm o uğultuyu, Barkın'ın o hesapçı gözlerini ve Elmas'ın zehirli gülüşünü silecek kadar sıcak, sığınak gibi güvenliydi.

Başımı hafifçe kaldırıp yüzüne baktığımda, o maviyle yeşil karışımı gözlerindeki o ham, filtresiz endişeyi gördüm. Soğuk maskesi tamamen düşmüş, geriye sadece benim nefesim için endişelenen o adam kalmıştı.
"İyiyim," dedim, sesimin nihayet normalleştiğini hissederek. "Gerçekten iyiyim artık. İlaç etki etti."

Atlas, derin bir nefes alıp alnını hafifçe saçlarımın kenarına yasladı, elini belimden çekmeden beni sıranın üzerine yavaşça oturttu. Kendisi de yanıma yerleştiğinde, yüzündeki o çaresiz ama bir o kadar da korumacı ifade yavaş yavaş yerini o bildiğim, her durumu analiz eden o ciddi hatlara bırakmaya başladı. Duvarlar yeniden örülüyordu ama bu kez benim dışımda kalmam için değil, ikimizi içeride korumak içindi.

"O çocuk," dedi Atlas, sesi az önceki öfkeli tondan uzak, tamamen stratejik bir soğukluğa bürünmüştü. "Barkın. Eski okulunda tam olarak ne yaşattı sana? Zayıflığını dile düşürdüğünü söyledin. Başka ne yaptı, anlat bana."
Gözlerimi sıramızın üzerindeki o dağılmış çantamın içine diktim.

Geçmişin o boğucu tozunu yeniden yutmak istemiyordum ama Atlas'ın karşısında dikilen bu yeni tehdide karşı neyle savaşacağını bilmeye hakkı vardı. "Benim... O okuldaki ilk yılımdı," diye başladım, sesimin titrememesi için parmaklarımı sıranın kenarına geçirdim.

"Barkın okulun en popüler, en sert ve kuralları koyan çocuklarındandı. Fazla alaycılığı, gevşekliği sevmezdi. Aramızda bir şeyler başladı ama bu bir sevgililikten çok, onun benim üzerimde kurduğu bir tahakküme döndü. Her adımıma, kiminle konuştuğuma karışıyordu. Sonra bir gün, beden dersinde yine böyle fenalaştım. Kalp hastası olduğumu, her an o kırılgan ritmin içinde sıkışabileceğimi öğrendiği an... bendeki o dik duruşun aslında bir zayıflık olduğunu düşündü."
Atlas'ın yanımda oturan bedeninin yeniden kaskatı kesildiğini, sıranın üzerindeki elinin yumruk olduğunu gördüm.

"Bunu bütün okula yaydı," diye devam ettim, gözlerimizi ondan kaçırarak.

"İnsanların bana acıyan gözlerle bakmasını, 'dikkat edin porselen bebek kırılmasın' diye fısıldaşmalarını sağladı. Sırf o psikolojik baskı yüzünden aylarca koridorlarda nefes alamadım. Beni kendine muhtaç, zayıf ve yalnız bir kız haline getirmeye çalıştı. Psikolojik şiddeti bir silah gibi kullandı, Atlas. Şimdi buraya geldi ve az önce salonda 'Sağlığın yerindedir umarım' derken, o eski zayıflığımı yüzüme vurup beni yine o köşeye sıkıştırmak istediğini çok net hissettim."

Atlas sessizce beni dinledi. Sınıfın içindeki o ağır sessizlik, onun içindeki fırtınanın ne kadar büyüdüğünün kanıtıydı.

Yavaşça ayağa kalktı, pencereye doğru birkaç adım atıp bahçeye baktı. Okul üniformasının arkasında sivrilen omuzları, onun bu tahtada yeni bir hamle yapmaya hazırlandığını gösteriyordu.

Arkasını dönüp tekrar bana baktığında, gözlerindeki o zifiri karanlık az öncekinden çok daha kontrollü ama bir o kadar da ölümcüldü.

"Demek oyununu psikolojik üstünlük üzerine kuruyor," dedi, dudak kenarı alaycı bir şekilde yukarı kıvrılırken. "Fazla ciddiyeti seviyor, alay edilmekten nefret ediyor ve insanları zayıflıklarıyla vuruyor. Klasik bir piyon stratejisi."

Adımlarını tekrar sıramıza doğru yöneltti, tam önümde durup hafifçe öne doğru eğildi. "Bu okulun kurallarını Sezai Çakır da koysa, o çok güvendiği eski geçmişi de karşıma çıksa unuttuğu bir şey var Afet," dedi, sesindeki o sarsılmaz Çakır özgüveniyle gözlerimin içine bakarak.

"Burası senin eski okulun değil. Ve sen artık o yalnız kız değilsin. O ciddi, soğuk maskesinin arkasına sığınarak bu koridorlarda racon kesemeyeceğini ona çok net öğreteceğim. Elmas'la ortaklık kurmaya çalışacaktır, bizim açığımızı arayacaktır. Bırak arasın."
Elini yavaşça çeneme yerleştirip başımı hafifçe kaldırdı. O teması, içimdeki tüm o geçmiş korkularını bir kez daha un ufak etti.

"Bizim neyi ne kadar gerçek yaşadığımızı kurcalamaya gücü yetmeyecek güzelim. Şimdi sınıftakiler yavaş yavaş yukarı çıkar. Saçlarını düzelt, omuzlarını dikleştir. Barkın o kapıdan içeri girdiği an, karşısında darmadağın edeceğini sandığı o eski Afet'i değil, Çakır'ın kraliçesini bulacak. Andım olsun ki o babamın üzerime kurmaya çalıştığı o baskıyı da, bu çocuğun geçmişten getirdiği o karanlığı da tek bir hamlemle yerle bir edeceğim."

Atlas'ın çenemi kavrayan parmaklarının sıcaklığı tenimden çekildiğinde, sınıfta aniden yankılanmaya başlayan ayak sesleri öğle arasının bittiğini ve çocukların yavaş yavaş spor salonundan yukarı çıktığını haber veriyordu. Sırama daha dik oturup üzerimi başımı düzeltirken, kafamın içinde Barkın'ın getirdiği o karanlık fırtınadan çok daha baskın bir kelime dönüp duruyordu.

Güzelim.

Bu kelimeyi bugün iki kez kullanmıştı. İlki salonda, Barkın'ın o hesapçı ve hak iddia eden buz gibi bakışları altında bir kalkan gibi üzerime siper olduğunda dudaklarından dökülmüştü.

İkincisi ise az önce, bu boş sınıfta, ikimiz de öfkeden ve korkudan birbirimize haykırırken o sarsılmaz duvarlarını yıkıp beni göğsüne bastırdığında... Her iki seferde de bu kelime Atlas Çakır'ın o kibirli, her şeyi bir satranç tahtası gibi yöneten Şah maskesinin altından o kadar doğal, o kadar sarsılmaz bir sahiplenişle çıkmıştı ki, içimde bir yerlerde kurak toprağa düşen ilk yağmur damlası gibi bir sızı bırakmıştı.

Biz bu yola Elmas'ın oyununu bozmak, babamın tehditlerine karşı dik durmak için sahte bir senaryoyla çıkmıştık. Ortaktık. Ama o bana her "güzelim" dediğinde, kalbimin o kırılgan ritmi ilacın etkisinden değil, tamamen onun yarattığı o tuhaf, tekinsiz çekimden dolayı tekmeliyordu göğsümü. Bu sahteliğin içinde, onun o ağır odunsu kokusuna her bulandığımda hissettiğim bu duygu canımı yakacak kadar gerçekti.

Sınıfın kapısı gıcırdayarak açıldığında içeriye ilk giren bizim grup oldu. Asya gözleri dolu dolu, neredeyse koşarak yanıma geldi ve çantamın yanına çömeldi. "Afet! Cidden iyisin değil mi? Aşağıda o kadar korktum ki... Elmas olacak o pislik bilerek yaptı, yemin ederim bilerek tam göğsüne nişan aldı!" dedi, sesindeki öfke titremesinden çok net anlaşılıyordu.

"İyiyim Asya, gerçekten," dedim, yüzüme o dik durmaya çalışan, Çakır'ın kraliçesi maskesini yerleştirerek. "İlacımı aldım, geçti."
O sırada Tan ve Emir de hızla arkadan gelip sıramızın önünde durdular. Tan, yüzündeki o her zamanki mesafeli ama düşünceli tavrıyla doğrudan bana baktı. "Nasılsın yenge, iyi misin? Aşağıda bir an cidden rengin attı, hepimizin aklı çıktı," dedi.

Emir de hemen arkasından başını sallayarak, "Aynen yenge, bir ihtiyacın varsa hemen gidelim kantine, su falan getirelim?" diye ekledi. Onların bana böyle içtenlikle "yenge" diye hitap etmesi, grubun beni tamamen Atlas'ın yanında kabullenişinin bir göstergesiydi ve bu gergin anın içinde yüzümde hafif bir tebessüm yarattı.

Tam ortamdaki o kasvetli hava bizi yeniden saracakken, Ecevit her zamanki o patavatsız ama ortamı yumuşatan neşesiyle araya daldı. Tan'ın omzuna arkadan vurup sırıttı.

"Oğlum siz de amma abarttınız ha! Benim yengem eski topraktır, iki voleybol topuyla yıkılacak kız mı var karşınızda? Bak aslan gibi oturuyor yengem benim," diyerek saçlarını geriye savurdu. Ecevit'in bu lafıyla birlikte masadaki o gergin hava bir anlığına dağıldı, Asya bile hafifçe güldü.

Atlas, kollarını göğsünde bağlamış, sırtını duvara yaslamış bir halde bizimkileri izliyordu. Yüzündeki o az önceki ham, korumacı ifadeden eser kalmamıştı; yine o ulaşılamaz, her şeyi iki hamle sonrasına göre planlayan birisine dönüşmüştü. "Tamam beyler, geçti," dedi Atlas, sesi buz gibi ve pürüzsüzdü. "Sorun yok, Afet iyi. Siz yerlerinize geçin, hoca gelir birazdan."
Tam o sırada, sınıfın kapısında o bildiğim sert ve ağır adımlar belirdi.

Sınıftaki uğultu hafifçe azaldı. Barkın, üzerinde hala o sivil kıyafetleriyle, elleri ceplerinde içeri girdi. Gözleri sınıfa adım atar atmaz ilk olarak en arkaya, bizim sıramıza kilitlendi. Yüzündeki o alaycılıktan nefret eden, her şeyi kontrol altında tutmak isteyen ciddi ifadesi yerli yerindeydi ama gözlerinde, salonda Atlas'tan yediği o sert darbenin yarattığı o hazımsız, intikamcı analizi görebiliyordum. Doğrudan bizim sıramıza doğru yürümeye başladı. Sınıfın meraklı gözleri arkaya dönmüş bu sessiz yürüyüşü izliyordu.

Barkın tam sıramızın önünde durdu. Bakışlarını önce bana çevirdi, gözlerinde o eski okulun psikolojik baskısını, benim zayıflığımı yeniden canlandırmak isteyen o tekinsiz parıltı vardı. "Geçmiş olsun Afet," dedi, ses tonu o kadar düz ve resmiydi ki dışarıdan bakan biri sadece eski bir arkadaşın nezaketini görebilirdi. "Aşağıda bir an durumunun o eski günlerdeki gibi kötüleştiğini sandım. Kendine dikkat etmelisin, bilirsin... Senin bünyen fazla heyecanı ve yükü kaldırmaz."

Yine yapıyordu. İnsanların içinde, o kelimelerin arkasına sakladığı o zehirli iğnelerle beni o zayıf, nefessiz kıza dönüştürmeye çalışıyordu. Göğsümün hafifçe daraldığını hissettiğim an, Atlas yerinde hafifçe dikleşti. Omuzları o kadar heybetli, duruşu o kadar sarsılmazdı ki, Barkın'ın üzerime kurmaya çalıştığı o görünmez duvarı tek bir hareketiyle paramparça etti.

"Sana laf düşmez, Barkın," dedi Atlas. Sesi yüksek değildi ama o kadar katı, o kadar emredici bir tondaydı ki sınıftaki son fısıltı da kesildi. Gözlerini doğrudan Barkın'ın o ciddi çehresine dikti. "Afet'in neyi kaldırıp neyi kaldıramayacağı, onun sağlığı, nefesi... Hepsi sadece beni ilgilendirir. Geçmiş olsun dileğini aldık, şimdi önüne dön ve bir daha onun sınırlarını kurcalamaya kalkma. Çünkü karşına alacağın şey sadece o eski okulundaki anılar olmaz."

Barkın'ın çenesi öyle bir kasıldı ki, yüzündeki o sert hatlar iyice belirginleşti. Atlas'ın bu tavizsiz, alanı tamamen kapatan duruşu karşısında geri adım atmak istemiyordu ama bu sınıfta, bu koridorda Çakır'ın ağırlığının ne demek olduğunu az çok analiz etmiş gibiydi. Bakışlarını Atlas'tan çekip son bir kez bana dikti, dudak kenarı hafifçe kıvrıldı ve tek bir kelime etmeden orta sıralardan birine doğru yürüyüp oturdu.

O yerine otururken, Elmas'ın hemen Barkın'a doğru döndüğünü, ona sinsi bir bakış fırlattığını fark ettim. Barkın ise her zamanki o ciddiyetiyle önüne bakıyordu ama aralarında kurulacak o tehlikeli ittifakın ilk tohumlarının salonda atıldığını çok iyi biliyordum.

Atlas, Barkın önüne dönene kadar bakışlarını onun sırtından ayırmadı. Ardından yavaşça bana doğru eğildi. O sert, dünyaya meydan okuyan yüzü bana yaklaştığında, gözlerindeki o zifiri karanlığın yerini yine o çözemediğim, içimi altüst eden derinlik aldı. Elini sıranın altında yavaşça dizimin üzerine bıraktı; o sıcaklık, Barkın'ın bıraktığı tüm o soğukluğu saniyeler içinde sildi süpürdü.

"Sana ne dedim ben?" diye fısıldadı, sesi sadece benim ruhuma hitap eder gibi alçaktı. "Karşında o yalnız kız yok artık güzelim. O piyonun senin canını yakmasına asla izin vermeyeceğim."
Dizimin üzerindeki elinin baskısı artarken, kalbimin göğüs kafesimi zorlayan o delice ritmi yeniden başladı. Ama bu seferki acıdan ya da hastalıktan değil, onun dudaklarından dökülünce içimi eriten o her "güzelim" hitabının bende bıraktığı o derin yangındandı.

Bu oyunu herkese karşı oynuyorduk belki ama o bana her böyle baktığında, kendimi bu krallığın içinde onun gerçek kraliçesi gibi hissetmekten alıkoyamıyordum.

♟️

Barkın, orta sıralardan birine yerleştiği andan itibaren o ciddi ve soğuk çehresiyle önüne bakmış, kimseyle gereksiz bir samimiyete girmemişti. Ama ne zaman gözüm onun olduğu tarafa kaysa, o sert bakışlarının gizliden gizliye beni ve hemen yanımda bir gölge gibi dikilen Atlas'ı süzdüğünü görebiliyordum.

Elmas ise hocaların anlattığı dersleri dinlemek yerine sürekli arkasına dönüp Barkın'a sinsi sinsi bakışlar fırlatıyor, aralarında sessiz bir ittifakın zeminini hazırlıyordu. Atlas ise dersler boyunca bir kez bile o tarafa dönmedi; kalemi parmaklarının arasında çevirirken o sarsılmaz Şah ketumluğunu korudu. Ancak sıranın altından ara sıra bacağıma değen bacağının sıcaklığı ve o tenime işleyen odunsu kokusu, bana her an tetikte olduğunu fısıldıyordu.

Kafamın içinde hala onun bana hitap ettiği o "güzelim" kelimesi dönüp duruyordu. Ne zaman o anı düşünsem, göğüs kafesimin içinde ilacın bile dindiremeyeceği tuhaf, tatlı bir sızı baş gösteriyordu. Bu sahte senaryonun içinde onun bana bu kadar gerçek dokunması, içimdeki tüm savunma mekanizmalarını altüst ediyordu.

Son dersin çıkış zili nihayet koridorlarda uzun uzun yankılandığında, okuldaki kasvetli hava bir anda dağılmak yerine okulun arka bahçesindeki açık basketbol sahasına taşındı. Sınıftan çıkarken Barkın'ın bizim gruba doğru attığı o meydan okuyan bakış, çıkıştaki o büyük hesaplaşmanın fitilini çoktan ateşlemişti.

Okulun arka bahçesindeki beton basketbol sahasının etrafı, fısıltıları duyan diğer sınıflardaki öğrencilerle çoktan sarılmıştı. Elmas, Mine ve tayfası sahanın hemen kenarındaki banklara yerleşmiş, gözlerini sahaya dikmişlerdi. Asya ise endişeli gözlerle yanımda duruyor, kolumu hafifçe sıkarak "Afet, cidden iyi misin? Bak yine bir hır gür çıkacak, kalbini yorma lütfen," diye fısıldıyordu.
"İyiyim Asya, merak etme. Sadece izleyeceğim," dedim ve gözlerimi sahaya çevirdim.

Sahanın bir tarafında bizim grup üstlerini değiştirmiş, siyah basketbol formalarıyla yerlerini almıştı. Takım tam kadroydu: Atlas, Emre, Ecevit, Emir ve Tan. Atlas sahanın ortasında topu sektirirken omuzlarının dikliği, o koyu gözlerindeki sarsılmaz, kibirli Şah ifadesi etrafındaki her şeyi gölgede bırakıyordu. Emre elindeki bileklikleri düzeltirken her zamanki enerjik haliyle, "Beyler, yeni gelen arkadaşa bu okulun kurallarını sahada da öğretelim," diyerek sırıttı.

Ecevit ise formanın kollarını omuzlarına kadar sıyırmış, "Yengemin intikamını voleybolda alamadık, basketbolda o herifin potasını tepesine yıkmazsam bana da Ecevit demesinler!" diyerek ortama neşe katmaya çalışıyordu ama gözlerindeki o sadık öfke çok net okunuyordu. Tan ve Emir ise ciddiyetle yerlerini almış, savunma pozisyonuna geçmişlerdi.

Sahanın diğer tarafında ise Barkın ve yanına topladığı okulun diğer sert çocukları duruyordu: Yasin, Oktay, Güral ve Vural. Barkın, o fazla alaycılıktan hoşlanmayan, ciddi ve katı duruşuyla takımın tam merkezindeydi. Siyah saçlarını geriye doğru taramış, gözlerini doğrudan Atlas'a dikmişti.

Yanındaki Yasin ve Oktay fizikli çocuklardı; Güral ile Vural ikizleri ise okulun pota altındaki sert oyunlarıyla bilinirdi. Barkın, sanki bu maçı kazanırsa benim üzerimdeki o eski psikolojik üstünlüğünü de yeniden kazanacakmış gibi hırslı ve hesapçı bir analizle sahayı süzüyordu.
Hava atışıyla birlikte maç başladı.

Topu gökyüzüne doğru fırlatan Tan'ın hamlesiyle meşin yuvarlak Emre'nin ellerinde kaldı. Emre hızla ileri atılırken, Barkın'ın takımından Güral hemen önünü kesti. Emre kıvrak bir çalımla topu arkasından geçirip hemen köşede bekleyen Ecevit'e çıkardı. Ecevit, "Geliyor bak, izleyin!" diye bağırarak üçlük çizgisine bile gelmeden topu potaya doğru fırlattı.

ŞAAAK!

Top fileden pürüzsüzce geçerken sahanın etrafındaki kalabalıkta büyük bir alkış koptu. Ecevit arkasına dönüp bana doğru göz kırparak "Yengeme gelsin!" diye bağırdı. Onun bu patavatsız ama içten hali yüzümde hafif bir tebessüm oluşturdu. Yanımdaki Asya da gülerek alkışladı.
Ancak Barkın'ın takımı bu sayıya çok çabuk karşılık verdi. Yasin topu oyuna soktuğunda, Barkın sert ve hızlı adımlarla topu karşı sahaya taşıdı.

Karşısına ilk çıkan Emir oldu ama Barkın o ciddi, hesapçı oyun tarzıyla Emir'in savunmasını sert bir omuz darbesiyle geçerek pota altına sızdı. Karşısına devasa bir duvar gibi dikilen Tan'ı gördüğü an, topu havada arkaya doğru çevirip Oktay'a harika bir pas çıkardı. Oktay smaçla topu potadan içeri bıraktığında skor dengelenmişti. Barkın, sayıdan sonra bir an bile gülümsemedi; o katı ciddiyetini bozmadan hızla savunmaya geri koştu.

Maç ilerledikçe sahadaki gerilim kelimenin tam anlamıyla fiziksel bir savaşa dönüştü. Bu sıradan bir okul maçı değildi; bu, filenin iki ucunda başlayan o sessiz düellonun beton zemindeki devamıydı. Barkın, sert oyunu sevdiğini voleybolda söylemişti ama basketbolda bunu tamamen bir silaha dönüştürmüştü. Pota altında Vural ve Güral ikizleri, bizim gruptan Tan ve Emir'e karşı çok sert omuz ve dirsek hamleleri yapıyor, hakem falan olmadığı için oyun iyice sertleşiyordu.

Barkın, aldığı her topta doğrudan Atlas'ın üzerine oynamaya çalışıyordu. Onun o sarsılmaz Çakır duruşunu bozmak, Şah'ı kendi tahtında mat etmek istiyordu. Bir pozisyonda Barkın topu sektirirken Atlas tam karşısına dikildi.

İki sert karakterin göz göze geldiği o saniyelerde sahanın etrafındaki tüm uğultu benim için kesildi. Barkın, topu sağa sola sahte hamlelerle geçirip Atlas'ı geçmeye çalıştı ama Atlas bir milim bile yerinden oynamadı; o koyu gözleriyle Barkın'ın her bir hamlesini saniyeler öncesinden okuyor gibiydi. Barkın en sonunda sertçe Atlas'ın göğsüne yüklenerek turnikeye yükselmek istedi.

Ancak Atlas, o sarsılmaz gövdesiyle darbeyi göğüslediği gibi havaya yükseldi. Büyük, güçlü eliyle topa öyle bir blok bastı ki, top sertçe beton zemine vurup dışarı fırladı. O blok sesi sahanın duvarlarında yankılanırken, Atlas yere indiğinde bir adım bile sarsılmadı.

Barkın ise dengesini zor toparlayarak iki adım geri çekildi, dişlerini o kadar sıkı kasmıştı ki boynundaki damarlar belirginleşmişti.

Atlas, dökülen ter damlalarını elinin tersiyle silerken Barkın'ın tam karşısında durdu. Ses tonu o kadar alçak ama o kadar tehlikeliydi ki, aralarındaki o mesafeden bile ne kadar katı olduğunu sezebiliyordum.

"Bu sahanın da, bu okulun da kurallarını ben koyarım Barkın," dedi Atlas, sesi pürüzsüz bir buz kütlesi gibiydi. "Geçmişindeki o ucuz numaralar buralarda sökmez."

Maçın son dakikalarına girildiğinde skor başa baş gidiyordu. Barkın'ın sert oyunu yüzünden Emre'nin forması yırtılmış, Ecevit'in ise kolunda hafif bir çizik oluşmuştu ama bizim grup bir adım bile geri atmıyordu. Son hücum hakkı bizim takımdaydı. Tan topu oyuna soktu, Emre hızla pası aldı. Barkın anında Emre'nin üzerine baskı kurarak topu çalmaya çalıştı. Emre sıkışacağını anladığı an kafasını kaldırıp üçlük çizgisinin hemen gerisinde, bomboş duran Atlas'ı gördü.
"Atlas, sende!" diye bağırdı ve topu ona fırlattı.

Atlas topu havada yakaladığı an, Barkın bütün hırsıyla ve sertliğiyle doğrudan onun üzerine doğru koştu; amacı topu engellemekten ziyade Atlas'ı sert bir faulle yere sermekti.

Ancak Atlas, topu eline aldığı o salise, gözlerini bir anlığına potadan ayırıp sahanın kenarında, ellerimi göğsüme bastırmış bir halde onu izleyen bana çevirdi. Zifiri karanlık gözlerindeki o ham, sarsılmaz parıltı içimdeki o yangını yeniden körükledi. O bakış, bana salonda söylediği o sözün bir vaadi gibiydi: "Karşında o yalnız kız yok artık güzelim."

Atlas, Barkın'ın ona yetişmesine izin vermeden, o kusursuz ve estetik duruşuyla havaya yükseldi. Vücudu havada adeta asılı kalmış gibiydi. Parmaklarının ucundan süzülen meşin yuvarlak, havayı yararak yüksek bir kavis çizdi.

Sahanın etrafındaki herkes nefesini tutmuş topun süzülüşünü izliyordu. Barkın havada Atlas'a yetişemediği için hırsla yere bastı.

ŞAAAK!

Top potanın demirine bile değmeden, fileyi adeta yırtarcasına içeri girdi.
Maçın bitiş düdüğü hükmünde olan o son ses bahçede yankılanırken, sahanın etrafındaki kalabalık büyük bir gürültüyle yıkıldı. Emre ve Ecevit bağırarak Atlas'ın üzerine doğru koşup boynuna atladılar; Tan ve Emir yumruklarını havaya kaldırarak galibiyeti kutluyorlardı.

Atlas ise arkadaşlarının o coşkulu tebrikleri arasında yavaşça sıyrıldı. Formasını altından sızan ter damlaları şakaklarından aşağı süzülürken, o kibirli ve ulaşılmaz Şah maskesini yeniden yüzüne yerleştirdi.

Bakışlarını, sahanın ortasında elleri belinde, yenilginin verdiği o hazımsızlık ve katı öfkeyle ona bakan Barkın'a çevirdi. Barkın, o ciddi çehresinin arkasındaki o ilk büyük çatlağı gizlemeye çalışarak sertçe arkasını döndü ve takımındaki çocuklarla birlikte sahadan uzaklaşmaya başladı. Elmas'ın Barkın'ın arkasından nasıl hayal kırıklığıyla baktığını çok net görebiliyordum.

Atlas, adımlarını doğrudan benim olduğum tarafa doğru yöneltti. Kalabalık, onun o heybetli ve tehlikeli gövdesinin önünde bir deniz gibi ikiye ayrılırken, Atlas gözlerini bir saniye bile benden ayırmadı. Tam önümde durduğunda, o ağır, ferah odunsu kokusu sahadaki tüm o ter kokusunu bastırarak etrafımı sardı.

Eğilip çantasından havlusunu alırken, başını hafifçe bana doğru yaklaştırdı.
O koyu gözlerindeki o zafer parıltısı sadece bana ait bir sır gibi saklanmıştı. "Sana ne demiştim," diye fısıldadı, sesi sadece benim duyabileceğim o derin, içimi sızlatan yumuşaklıktaydı. "Bu okulda hiç kimse senin o güzel canını sıkamaz güzelim. Oyun bitti."

Dizlerimin bağının o kelimeyle yeniden çözülmek üzere olduğunu hissettiğimde, kalbimin o delice ritmi bu sefer tamamen onun bende açtığı o derin yangının esiri olmuştu.

Maçın ardından bahçede kopan o büyük gürültü yavaş yavaş dağılırken, Atlas üzerindeki basketbol formasını değiştirip yanıma döndü. Okul binasının arkasından uzanan gölgeler bahçeyi iyice ele geçirmiş, havadaki o gergin barut kokusu yerini akşamüstünün serinliğine bırakmıştı. Barkın ve Elmas'ın sahadan ayrılırken arkalarında bıraktıkları o yenik, hazımsız öfke koridorların kuytu köşelerine çekilmişti.

"Gidiyoruz," dedi Atlas, o bildiğim mesafeli ama bir o kadar da korumacı ses tonuyla. Çantamı tek hamlede omzuna taktı, yürürken gövdesiyle beni yine o meraklı bakışlardan tamamen soyutladı.

Okul kapısının önüne park ettiği o siyah, heybetli arabasına bindiğimizde ikimiz de uzun süre konuşmadık. Yol boyunca dikiz aynasından ara sıra arkaya bakıyor, sanki Barkın'ın ya da babasının adamlarının bizi takip edip etmediğini kontrol ediyordu. Çakır ailesinin o bitmek bilmeyen fırtınası onun omuzlarında ne kadar ağır bir yükse, benim yanımda sergilediği o sarsılmaz duruş bir o kadar hırslıydı.

Arabayı benim oturduğum sokağın köşesinde durdurduğunda, motorun o boğuk hırıltısı sessizliği böldü.
Emniyet kemerimi açıp ona doğru döndüm. "Teşekkür ederim," dedim, sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak. "Aşağıdaki maç için ve salondaki her şey için."

Atlas, ellerini direksiyonun üzerinde sabitlemiş, o koyu ve zifiri karanlık gözlerini bana çevirmişti. Yüzündeki o sert hatlar, arabanın loş ışığında daha da keskin görünüyordu. "Teşekkür etmene gerek yok güzelim," dedi, sesindeki o az önce sadece bana bahşettiği yumuşaklık içimi yeniden sızlatırken. "Sana söyledim, benim olduğum yerde kimse geçmişi karşına dikip seni nefessiz bırakamaz. Şimdi eve git ve sadece dinlen."

"Güzelim" kelimesinin göğüs kafesimde bıraktığı o tatlı, delice çırpınışla arabadan indim. Apartman kapısından içeri girene kadar arkamdan beni izlediğini, dikiz aynasından süzülen o keskin bakışlarını üzerimde hissettim. Ben içeri girdikten sonra arabanın motor sesi sokakta yankılanarak uzaklaştı.

Eve girdiğimde annemin mutfaktan gelen o tanıdık ayak sesleri ve yemek kokusu beni karşıladı. Salonda kısa bir selamlaşmanın ve "İyiyim anne, sadece biraz yorgunum" yalanının ardından odama kapandım. Üzerimdeki o ağır okul üniformalarından kurtulup rahat bir şeyler giydikten sonra çalışma masamın başına geçtim.

İçimdeki o Barkın fırtınasını, Elmas'ın sinsi planlarını ve en çok da Atlas'ın bende açtığı o derin yangını susturmanın tek yolu zihnimi tamamen başka bir şeyle meşgul etmekti. Önümüzdeki hafta başlayacak olan o yoğun sınav takvimi tam da aradığım sığınaktı.

Masanın üzerindeki lambayı yakıp karanlık odayı loş bir ışıkla aydınlattım. Çantamdan kalın ders kitaplarımı, renkli kalemlerimi ve kareli boş defterimi çıkardım. Edebiyat, Matematik ve Tarih notları masanın üzerine serildiğinde, derin bir nefes alıp saçlarımı tepemde sıkı bir topuz yaptım.

Kalemin kağıt üzerinde çıkardığı o tok ses, kafamın içindeki tüm o kaotik uğultuyu yavaş yavaş bastırıyordu. Bir cümlenin eksik kalan o parçalarını bulup düzeltmek, kendi hayatımın o darmadağın, eksik parçalarıyla uğraşmaktan çok daha kolay ve güvenliydi.

Ardından Matematik kitabını önüme çektim. 12. sınıfın o ağır AYT konuları, türev ve integral formülleri sayfalar arasından bana bakıyordu. Bir fonksiyonun limitini bulmaya, denklemlerin o karmaşık grafiklerini çizmeye çalışırken, aklım ister istemez o sahte senaryonun içindeki o bilinmeyenli denklemlere kayıyordu. Kendimi zorlayarak odağımı yeniden kağıda verdim.

Türev alma kurallarını renkli kalemlerle kutu içine alıp, yanlarına yıldızlar koyarak kendi kendime çözümlü zor AYT soruları hazırladım. Saatin kaç olduğunu umursamadan, parmaklarım kurşun kalem tozundan griye boyanana kadar sayfalarca not çıkardım.

♟️

Atlas Çakır

Afet'i evinin önüne bıraktıktan sonra arabayı çalıştırdım ama ellerim direksiyonun üzerinde kaskatı kesilmişti. Dikiz aynasından onun apartman kapısından içeri girişini, o ürkek ama dik durmaya çalışan omuzlarını izledim. İçeri girdi, kapı kapandı. O an göğsümdeki o daralma biraz olsun hafifledi ama içimdeki o zehirli öfke dalgası zerre durulmadı.
Güzelim demiştim ona.

Dudaklarımdan o kadar doğal, o kadar sarsılmaz bir yırtıcılıkla çıkmıştı ki, o an o kelimenin arkasındaki her bir harfin gerçekliğiyle dünyayı yakasım gelmişti. O sahte sevgili senaryomuzun, o piyon ve şah oyununun çoktan ötesine geçtiğimizi bu gece o boş sınıfta, o bana ağlayarak haykırırken çok daha iyi anlamıştım.

Canı yansın istemiyordum. O kırılgan kalbinin, o eski okuldan gelen herif yüzünden tek bir saniye bile teklemesine katlanamazdım.
Arabayı sert bir hamleyle geri vitese taktım. Lastikler asfaltı ağlatarak sokağın sessizliğini bölerken, rotam çoktan belliydi. O yarım kalan hesap kapatılacaktı.

Okulun arka kapısından içeri girdiğimde hava tamamen kararmış, koridorlar o ıssız, tekinsiz sessizliğine bürünmüştü.

Adımlarım doğrudan spor salonunun alt katındaki loş spor odasına yöneldi. Barkın'ın eşyalarını toplamak için hala orada olduğunu, o kibirli ve her şeyi kontrol etmeye çalışan ciddiyetiyle bir köşede beklediğini biliyordum. Çakır'ın mekanında kimse gelip benim kraliçeme el uzatamaz, geçmişin tozlu sayfalarıyla onu tehdit edemezdi.

Spor odasının kapısını sertçe itip içeri girdim. İçerideki ağır ter ve deri kokusunun arasında, Barkın dolabının önünde durmuş, üzerindeki sivil tişörtü düzeltiyordu. Kapının sesiyle birlikte o alaycılıktan nefret eden, katı ve ciddi çehresini yavaşça bana doğru çevirdi. Yüzünde en ufak bir şaşkınlık izi yoktu; aksine, bu anı saniyeler öncesinden hesaplamış gibi sinsi bir rahatlıkla gülümsedi.

"Geleceğini biliyordum, Çakır," dedi, sesindeki o provokatif ciddiyetle dolabın kapağını yavaşça kapattı. "Şah, kraliçesinin intikamını almak için tahtından inmiş bakıyorum."

"Kapa o çeneni," dedim, sesimi o kadar tehlikeli bir sakinliğe indirdim ki, odadaki hava bir anda buz kesti. Üzerine doğru adımlarken ellerimi yumruk yapmıştım, eklemlerimin beyazladığını görebiliyordum. "Bu okulda, bu sınırlar içinde adını bir kez daha Afet'le aynı cümleye geçirirsen, o arkasına sığındığın ciddi maskeni yüzünde parçalarım demiştim sana. Duymadın galiba?"

Barkın geri adım atmadı. Aksine, aramızdaki mesafeyi tamamen yok etmek ister gibi bir adım öne çıktı, gözlerindeki o hazımsız öfkeyi üzerime kusarcasına sırıttı. "Sen neyin arkasındasın oğlum?" dedi, ses tonunu bilerek kışkırtıcı bir frekansta tutarak.

"Bana burada kahramanlık taslama. Ben o kızı senden çok daha iyi tanıyorum. O kırılgan kalbini, o porselen bebek hallerini, acizliğini... Eski okulda bana nasıl muhtaç olduğunu, gözlerimin içine nasıl baktığını ben çok iyi bilirim. Şimdi karşıma geçmiş, sırf onunla sahte bir oyun oynuyorsun diye bana racon mu keseceksin?"

Söylediği her bir kelime, Afet'in o yalnızlığını ve zayıflığını dile düşürdüğünü anlattığı o anlar zihnimde birer birer patladı.

"O kız," dedi Barkın, sesini iyice alçaltıp tam gözlerimin içine bakarak. "Senin o arkasına saklandığın gücün olmasa, yine o eski, çaresiz kızdan başkası d-"

Cümlesini tamamlayamadı.
İçimdeki o delice yangın, Sezai Çakır'ın baskısını da, bu herifin o zehirli kelimelerini de tek bir saniyede küle çevirdi. Sağ yumruğumu bütün gücümle, o çok güvendiği ciddi çehresinin tam ortasına patlattım.

Darbe o kadar sertti ki, Barkın'ın başı savruldu ve sırtı arkasındaki metal dolaplara büyük bir gürültüyle çarptı. Metal dolaplar feryat eder gibi sallanırken, Barkın acıyla inleyerek dengesini kaygetti ama yere düşmesine izin vermedim. Yakasından kavradığım gibi onu tekrar kendime çektim ve bu kez sol yumruğumu elmacık kemiğine indirdim.

"Ben sana o ağzına bir daha onun adını almayacaksın demedim mi ulan?!" diye gürledim. Sesim spor odasının beton duvarlarında yankılanırken gözüm tamamen dönmüştü.

Barkın ağzından sızan kanı elinin tersiyle silmeye çalışarak beni kışkırtmaya devam etmek istedi, yüzünde hala o hazımsız, sinsi ifadeyi korumaya çalışıyordu. "Vur bakalım Çakır..." diye tısladı, nefes nefese. "Vur ama gerçeği değiştiremezsin. O kız her zaman o eski zayıflığıyla kalacak-"

"Kes sesini!" diye haykırdım. Onu yere fırlatıp üzerine çıktım. Öfkem bir çığ gibi büyümüştü; yumruklarım onun o ciddi, hesapçı suratına ardı ardına iniyordu. O salonda Afet'in göğsüne gelen o topun acısını, onun nefessiz kaldığı o herifin suratından fitil fitil getiriyordum. Barkın elleriyle yüzünü korumaya çalışsa da, darbelerimin şiddeti karşısında tamamen çaresiz kalmıştı. Metal dolapların dibinde, nefes nefese ve kanlar içinde kalana kadar onu altımda ezdim.

Sonunda yakasından tutup onu sertçe yere bıraktığımda, o heybetli ve ulaşılamaz Şah duruşumu yeniden takındım. Üzerimi düzelttim, nefesimi düzene sokmaya çalışırken yerdeki o darmadağın olmuş herife tepeden baktım. Gözlerimdeki zifiri karanlık, ona bu okulda bir daha nefes bile alamayacağının mutlak ilanıydı.

"Bu sana ilk ve son uyarım, Barkın," dedim, sesim buz gibi bir ölüm vaadi gibiydi. "Afet artık senin o zayıf dediğin kız değil. O benim yanımda, benim kraliçem. Bir daha onun etrafında dolandığını, ona o pis gözlerinle baktığını görürsem, seni bu okulun ortasında yok ederim. Şimdi o kanlı suratını toparla ve bir daha asla karşıma çıkma."

Çıkmadan önce onun kanlı yüzüne baktım. Yüzümü buruşturdum.

"Adım Atlas Çakır." dedi soğuk,sert sesle.

"Ben hiç bir şeyi sebepsiz yere yapmam."

"Seni sevgilim bir adım bile yakınında göreyim bundan daha beter yaparım." Devam ettim.

"İdareye söylersen adımı ver onlar gerekeni yapacaktır."

Arkamı dönüp spor odasının kapısını hırsla çarparak çıktığımda, ellerimdeki kan onun kanıydı ama içimdeki o vahşi huzur tamamen Afet'e aitti. Bu tahtada kimse benim güzelimin canını yakamazdı. Oyunun kurallarını kanla da olsa yeniden yazmıştım.

♟️

Ohhh yandan yandan

Barkın bir şerefsiz ama seviyorum kendisini eminim sizde şerefsiz olmasına rağmen düşeceksiniz

Evet bekleyenler var mıydı?

Bölüm değerlendirmesi alayım

Bu bölümde en beğendiniz kısım?

Panoya gelin sohbet edekkk