19. bölüm · Şah ve piyonlar
19
Medya Afet'in gözler...
"Umut, fırtınanın en şiddetli anında bile ruhun kuytusunda açan gizli bir çiçektir. Tam her şey bitti dediğin anda, karanlığın ardındaki o Güneş elbet doğar."
𐙚
"Ümitsizliğin ardında nice ümitler var. Karanlığın ardında nice güneşler var." - Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Babam yanımdaydı. Onun güven verici elini tutarak kreşe gidiyorduk.
"Baba annem ne zaman gelecek?" Başımı kaldırıp ona baktım yürürken. Annem ile dört gün önce ayrılmıştık. Her günü annemin sayıları öğretmesiyle kaç gün olduğunu sayabiliyordum.
Babam gülümseyerek bana baktı. "Bir süre yanımızda olamayacak canım. İşleri var biliyorsun." Yüzüm düştü. "İşleyi ne zaman biter?"
"Bilmiyorum Afet." Daha bir şey söylemedi. Kreşe başlayalı iki gün oluyordu. Ve çok eğlenceli geçiyordu. Babamın anlattığı kadarıyla Adana diye bir şehirdeydik. Annem ve abim ise İzmir'de kalmıştı.
Yeni arkadaşlar edinmiştim. Ama bir arkadaş hiç benle konuşmuyordu. Ona çok kez neden benle konuşmadığını sormuştum ama beni hep geçiştirmişti. Kreşin önüne gelince durduk. Babam eğildi.
Aynı boyda olmuştuk. Benden çok uzundu, aynı kule gibi. "Hocanın sözünden çıkmak yok, yaramazlık yapmakta yok." Her sabah beni bırakmadan önce bunları söylüyordu. Hemen başımı salladım.
"Aferin, benim kızıma." Başımın üzerinden öpüp kalktı. Yine dağ gibi uzun olmuştu. "Hadi, git bakalım." El sallayıp, "Görüşüyüz baba!" Deyip içeri girdim. Öğretmenimiz okulun kapısında duruyordu. "Günaydın Afetçiğim," Öğretmenimiz okulun kapısında duruyordu. "Günaydın Afetçiğim,"
"Günaydın öğyetmenim." Hemen kendi sınıfıma girdim. Bütün çocuklar buradaydı. En köşeye baktığımda Atlas'ın oturduğunu gördüm. Hızlı adımlarla yanına vardım. "Günaydın Atlas!" Atlas başını kaldırdı ama günaydın demedi. Ellerimden destek alarak yere onun yanına oturdum. "Ne yapıyoysun?"
"Yazı yazıyorum." Dizlerimin üzerine oturarak onun omzunun üzerinden baktım. "Yazı yazmayı öğrenmedikki akıllım." Yine cevap vermedi. Kalemini sertçe bıraktı. Sonra bana baktı. "Sessiz ol, odaklanamıyorum." Ne demişti sonda?
"Ney? Anlamadım."
"Gider misin Afet?"
Başımı iki yana salladım. "Hayıy gitmiycem!" Ayağımı yere vurdum. "Öğretmenim! Atlas benle oynamıyoy!" Değişik renkte olan gözleriyle bana baktı. Mavi mi yeşil mi anlamıyordum. Çok karışıktı aynı kendisi gibi. "Sessiz olursan senle oynarım ördek."
"Ben öydek değilim."
"Öylesin tam da,"
"Değilim!"
"Öylesin."
Ben öydek değildim. Yere oturup üzgün üzgün ona baktım. Ben öydek değildim ki. Yanaklarım ıslandı. Dudağımı büzüp ağlamak istedim. Zaten ağlıyordum.
"Hey, ağlıyor musun?" Atlas elindeki kalemi bırakmış değişik gözleriyle bana bakıyordu. Bunu dediği için daha çok ağladım.
"Tamam sus, öğretmen gelecek yoksa." Omuzlarımı kaldırıp indirdim. "Ağlamazsan senle oyun oynarım," Ona baktım. Doğruyu mu söylüyordu?
"Geyçekten mi?"
"Evet, küçük ördek. Evet."
"Ben öydek değilim."
"Evet, öylesin." Bu sefer ağzımı açıp bağıracakken avucunu ağzıma koydu. "Tamam, değilsin."
Eskileri hatırlamak bazıları için acı bazıları için ise mutluluk olurdu. Eskiler denince akla benim daha çok acı ve hüzün dolu anlarım geliyordu.
Geçmiş silinmezdi. Sen ölene kadar peşini bırakmazdı.
Bu sefer geçmişten mutlu bir anla karşılaştım. Demek ki hayatım sadece acı ve hüzünden ibaret değilmiş. Mutlu, heyecanlandıran anlarımızda varmış.
Babamla beraberdim. Beni her zaman ki gibi kreşe götürüyordu. Onu görmek içime bir taş oturtturmuştu. Yüzüme nefretle, usanmışlıkla değil, sevgiyle bakıyordu.
Bir baba kızına nefretle bakıyorsa o, baba olamaz.
O anın bozulmasını istemedim, hiçbir zaman. Ama artık onun bana nefretle baktığını hatırladım. Bu yüzden onu geri unutmak istedim. O evrenden çıkmak istiyordum. Asıl gerçek baba sevgisiz olan hayatıma dönmek için çabalayacaktım.
Gözlerimin üzerine mum yağı dökmüşlerdi sanki. Yanıyordu gözlerim. Sanki gözbebeklerimin ardına kor düşmüş, o sıcaklık bütün başıma yayılmıştı. Kulaklarım ise bulunduğum odadan çok uzakta, tek bir sese hapsolmuştu. O erkek çocuğunun sesi, derin bir kuyuda yankılanır gibi defalarca zihnime çarpıyor, her yankıyla biraz daha ağırlaşıyordu.
Ne kadar susturmaya çalışsam da peşimi bırakmıyor, düşüncelerimin arasına sinsice sızıyordu. Başım zonkluyor, nefes almak bile omuzlarıma yük bindiriyormuş gibi geliyordu.
Bir yandan kafamın içinde çalışma vardı sanki.
Bir ağlama sesi geliyordu çok yakından. Ama tam net değildi. Gözlerimin önünde bir çift göz vardı, gitmiyordu. Mavi mi desem yeşil mi desem karar veremiyordum. İki rengin karışımı bir gözdü. Gitmesi için gözümü kırptım. Hayır, gitmedi. Birkez daha kırptım yine gitmedi ama bu sefer gözüme bir ışık çarptı. Güçlü beyaz bir ışıktı. Birkez daha kırptığımda zorlukla gözlerimi araladım. Beyaz ışık direkt gözlerime vurduğu için başımı yan çevirdim.
"Kızım..."
Tanıdık ses doldu bu seferde kulağıma. O küçük erkek çocuğun sesi bir an da yok oldu. Çok yakından geliyordu. "Benim güzel kızım..." Sanki birisi elimi okşuyordu. Gözlerimi bir zorlukla aralamaya çalıştım. Bu sefer direkt bir ışık çarpmadı.
"Hadi uyan, anneni çok beklettin." Bir iç çekme oldu. Anneni mi? Birisi mi ağlıyordu? Başımın ağrımasına dikkat ederek yavaşça başımı çevirdim. Gözlerimi biraz daha açtığımda hemen yanımda bir kadının oturduğunu gördüm.
"Afet..." Aşağıya baktığım için kadının yüzünü göremiyordum. Yavaşça yukarıya baktığımda boynuma bir ağrı girdi. Acıdan inledim. "Afet, kızım iyi misin?" Bu ses tanıdıktı. Annemdi.
"An... Ne?" Öksürük yağmuruna tutulur oldum. Göğsüm her öksürdüğümde deşiliyordu sanki. "Afet, derin nefes al." Yüzümde annemin o narin ama bir o kadar emek dolu nasırlı ellerini hissettim. "Doktor!" Annem bağırınca yüzümü buruşturdum. Başımın ağrısı yüksek sese gelemiyordu.
Annemin feryadıyla birlikte kapı büyük bir gürültüyle açıldı. İçeriye doluşan beyaz önlüklü silüetler, başımdaki o keskin stetoskop sesleri ve birbirine karışan tıbbi terimler... Zihnimdeki o rüya, babamın o sahte, sevgi dolu bakışları ve o küçük erkek çocuğunun yankılanan sesi bir anda toz bulutu gibi dağılıp gitti.
Asıl gerçeklik buradaydı.
"Sakin ol Afet, zorlama kendini," dedi başımda duran erkek doktor, gözlerime küçük bir fener tutarak. Işık bu kez o kadar canımı yakmadı. "Beni duyabiliyor musun? Parmaklarını hareket ettirebilir misin?"
Zorlukla da olsa sağ elimi hafifçe kıpırdattım.
"Harika... Vital bulguları normale dönüyor. Kalp ritmi stabil. Krizi atlatmış, uyanış süreci son derece başarılı," diyen doktor, yanındaki hemşireye birkaç talimat verip anneme döndü. "Selin Hanım, kızınız hayati tehlikeyi atlattı. Onu çok fazla yormadan konuşabilirsiniz ama heyecanlanmaması çok önemli."
Doktorlar odadan çıkarken annem, o emek dolu nasırlı elleriyle yüzümü tekrar avuçlarının arasına aldı. Eğilip alnımdan, yanaklarımdan öptü. Yaşlı gözlerinden düşen damlalar yanağıma süzülürken, beni o karanlık kabuslardan çekip çıkaranın bu anne sevgisi olduğunu anladım.
"Kurban olduğum... Benim canım," diye fısıldadı annem, sesi titreyerek.
"Neler çektirdin bana, kalbimi söküp aldın yerinden..."
"Anne..." dedim, sesim pürüzlü ve kısıktı. Boğazım çöl kadar kuruydu. "Su..."
Annem hemen komodinin üzerindeki bardaktan pipetle dudaklarıma birkaç damla su dokundurdu. O birkaç damla, boğazımdaki yangını hafifletmeye yetti. Kafamı yavaşça diğer tarafa çevirmeye çalıştığımda, camın arkasında duran o karartıyı gördüm.
Yoğun bakımın camının arkasında Atlas duruyordu.
Yüzü sapsarıydı, gözlerinin altı morarmıştı. O her zamanki dik, sarsılmaz ve soğukkanlı duruşundan eser yoktu. Yeşil ve mavi karışımı gözleri benimkilerle birleştiğinde, derin bir nefes aldığını, omuzlarının çöktüğünü gördüm. Eli hafifçe cama gitti. Yanında tanımadığım bir kız ve erkek vardı.
Annem bakışlarımı fark edip arkasına döndü. Cama doğru bakıp derin bir iç çekti.
"Çok bekledi başından Afet," dedi annem, elini saçlarımın arasında gezdirerek. "Sen gittiğinden beri bir saniye bile ayrılmadı kapıdan. Oğlum gibi koşturdu, beni buraya getirtti... Ben gelmesem, o olmasaydı ne yapardım bilmiyorum."
Rüyamdaki o karmaşık mavi-yeşil gözler... Zihnimde yankılanan o küçük erkek çocuğunun sesi...Gözlerine daha derinden baktım. Onun da göz rengi tam belli değildi. Karışık bir renkteydi. Aynı o rüyamdaki çocuğundu. Gözlerimin önüne o küçük çocuk ve Atlas yan yana geldi. Kafamda ikisini birleştirdim de ikiz gibi oldular. İçime bir kor düşer gibi oldu.
Beynimin içinde iki seçenek vardı; Ya Atlas ya da sadece benzerlik. Ama kalbimi ve beynimi dinlediğimde o çocuğun Atlas olduğunu söylüyordu.
"Git başımdan." Kulağıma o küçük çocuğun sesi yine yankılandı.
O küçük çocuk sen misin Atlas?
"Atlas," diye fısıldadım aramızdaki camdan ona bakarak.
"Bir şey mi istedin kızım?" Başımı iki yana salladım. "Hayır, anne." Yutkundum. Boğazım acıdı. Anneme baktım. "Onlar kim anne?" Göstermesemde annem kimler olduğunu anladı. Bir cama baktı bir de bana. "Erkek olan Atlas'ın kuzeniymiş. Kızda onun sevgilisi mi ne?" Atlas kuzeninden hiç bahsetmemişti.
Kıza baktığımda kızıl saçlara sahip olduğunu gördüm. Ay! Kızıl saçlıları çok severim. Keşke ben de olsaydım. Onunda bana baktığını gördüm. Gülümseyince bende zorlukla gülümsedim. Yeşil gözleri gülümseyince kısılmıştı.
Çok güzel bir kızdı. Kuzeni çok şanslıydı. Bakışlarım yine ona döndü. Bana bakıyordu her zaman ki gibi. Yatmadığı belliydi.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım ama kapatmaz olaydım. Kulağımın içinde bağrış sesleri yankılandı. Sağır olacaktım. "Ah!" Kulağımı elimle kapattım.
"Afet! Ne oluyor?" Gözlerim karardı, bu sefer gözümün önüne o olay geldi. Ben yerdeydim, ileride ise Selim vardı. Yerdeydi. "Anne..." Dişlerimi sıktım.
"Gözlerini aç, derin nefes al birtanem." O gürültünün içinde annemin sesini zor duydum ama duydum. Kendimi sakinleştirmeye çalıştım.
"Derin nefes al... Ver." Annem kulağımda duran elimi çekmişti yavaşça. Gözümün önündekiler gitmedi ama. Selim'in üzerinde birisi vardı. Gözlerimi aralamadan "Biz neredeyiz?Anne?" En son ben İzmir'e gitmiştim. Evet, sonra Orhan abinin evlerine gitmiştik. Bir anda evi adamlar basmıştı...
"İzmir..." Anneme baktığımda zorla konuştuğunu gördüm. İki yıl sonra bu enkaz altında kalan yerde olmak onunda canını acıtmıştı. İçi kan ağlıyordu. Onu sarıp sarmalamam lazımdı.
Yatakta doğrulmaya çalıştım. Ayaklarım uyuşmuştu resmen. "Afet," Annem sandalyesinde hafifçe ayağa kalktı. Bir eli omzumdaydı. Yana kaydım, yer açtım. Elimle boşluğa hafifçe vurdum. Anneme baktım. "Gel anne."
"Olmaz kızım. Senin yatman lazım." Başımı iki yana salladım. "Benim sana, seninde bana ihtiyacın var..."
Yüzümdeki hüzünü saklayamaya çalışıp güldüm. "...Şimdi gel, anne." Annemin gözlerinde akmayı bekleyen yaşlar emir almış gibi aktılar.
İçimizde olan o sakladığımız hüzünlü acı tam şehrinde patlamıştı.
Gözlerimin ufaktan cama kaydığında kimsenin olmadığını gördüm. Şimdi rahatça ağlayabilirdik. Annem yanıma uzandığında kollarını bana sardı. Başımı onun göğsüne yasladım. Onun çenesi benim başımın üzerindeydi. Gözyaşlarını saçlarımda, diplerinde hissedebiliyordum. Annemin hıçkırıkları arasında sesini duydum.
"Annem..."
"Buraya ayak bastığımda aklıma... Koray geldi Afet." Bir elimi onun sırtına koyup onun beni sıvazladığı gibi sıvazladım. "Canım o gün ki gibi yandı... Yandı." Bir annenin evlat acısı çekmesi şu dünyada en büyük acı olabilirdi. "Onun yanına gitmek istedi yüreğim." Ben de abimi ziyaret edecektim bu olanlar olmasaydı. Ben de onu özlemiştim, hem de çok.
"Ama tek başıma yapamazdım Afet." O da beni beklemişti. Beraber gidecektik bu hastaneden çıktığımızda. Sırtında duran elimle annemin ıslak yanaklarını sildim.
Annemin saçlarının arasına usulca parmaklarımı geçirdim. Çocukken korktuğum her gecede bana yaptığı gibi, bu kez ben onu sakinleştirmeye çalışıyordum. "Bitti..." dedim fısıltıyla. "Geçti." Yalan söylüyordum.
Hiçbir şey bitmemişti.
Her şey yeni başlamıştı.
Abimin yokluğu hâlâ aramızdaydı. Selim'in yerde kanlar içindeki görüntüsü zihnimin en karanlık köşesine çivilenmişti.
Babam... Onunla ilgili gördüğüm o rüya bile içimde kapanmaya yüz tutmuş yaraları yeniden kanatmıştı. Geçmiş, peşimi bırakmıyordu. Nereye gitsem, hangi kapıyı açsam karşıma ilk o çıkıyordu. Kapının hafifçe tıklanmasıyla ikimiz de başımızı kaldırdık.
Genç hemşire içeri girdi. Elindeki dosyaya kısa bir göz attıktan sonra bize mahcup bir tebessüm etti.
"Afet Hanım..." dedi yumuşak bir sesle. "Kendinizi çok yormamanız gerekiyor. Doktorunuz birazdan tekrar muayeneye gelecektir."
Annem gözlerini aceleyle silip doğruldu.
"Tamam kızım."
Hemşire serumumu kontrol etti. Parmak uçlarımdaki oksimetreyi düzeltti, tansiyon aletine baktı. Sonra yüzüme dikkatlice eğildi.
"Baş dönmeniz var mı?"
"Biraz."
Hemşire serumu ayarlarken kapı tekrar aralandı. İçeriye giren doktorun adımları kapı eşiğinde bir an için duraksadı. Elindeki klipsli dosyayı tutan parmakları sıkılaştı; bakışları önce anneme, ardından yatakta güçsüzce yatan bana kaydı.
Göz göze geldiğimiz an zihnimdeki o hastane kokulu geçmiş, bir şimşek gibi çaktı. Karşımdaki kişi, iki yıl önceki doktorum Emrah Bey'di. İzmir'deki o karanlık günlerde, abimin kaybının ardından kalbim ilk kez iflasın eşiğine geldiğinde günlerce başımda bekleyen, hastalığımın seyrini en iyi bilen doktor...
"Selin Hanım? Afet?.." Emrah Bey'in sesi hayret ve derin bir üzüntüyle kısıldı. Dosyayı komodinin üzerine bırakıp hızla yatağın yanına adımladı. "Adınızı görünce hemen geldim."
"Siz... Allah'ım, sizi burada, bu halde göreceğimi hiç tahmin etmezdim."
Annem şaşkınlıkla ayağa kalktı.
"Emrah Bey?" döküldü dudaklarından. Bir an için geçmişin tüm o ağır yükü ikisinin bakışlarında yeniden canlandı.
Emrah Bey hemen önümde eğildi. Işıkla gözlerimi, ardından stetoskopla kalbimi dinlerken yüzündeki o tanıdık, babacan ifade yerini derin bir ciddiyete ve endişeye bıraktı. Kalbimin üzerindeki stetoskopun soğukluğu, göğsümdeki o sızıyı tekrar alevlendirdi. Kalp ritmimi dinledikçe kaşları daha da çatılıyordu.
"İki yıl oldu..." dedi Emrah Bey, stetoskopu boynuna asarak. "İzmir'den ayrıldıktan sonra takipleri bıraktığınızı biliyordum ama Afet... Kendine ne yaptın böyle?"
Annem ellerini göğsünde birleştirdi, dudakları titriyordu.
"Emrah Bey, birden fenalaştı. Ben de İstanbul'daydım, İzmir'e getirildiğini duyunca kalbim duracaktı sanki... Durumu nasıl? Atlatmadı mı krizi?"
Emrah Bey derin bir nefes alarak bakışlarını anneme, ardından bana çevirdi. Saklamaya çalıştığı ama başaramadığı o acı gerçek gözlerinde okunuyordu.
"Selin Hanım, yalan söyleyip sizi teselli etmemin bir anlamı yok," dedi, sesi oldukça kederliydi. "Afet bu krizi atlattı, evet... Şu an hayatta. Ama yıllar önceki tablosundan çok daha gerideyiz. Kalp kapakçığındaki deformasyon artmış. Yaşadığı ağır duygusal stres ve ardından gelen bu kriz, kalbini inanılmaz derecede yormuş."
Emrah Bey hafifçe elimi tuttu. "Kalbin artık bu yükü taşıyamıyor Afet. Sol ventrikül çok zorlanıyor. Bu son kriz bize gösterdi ki, hastalığın seyri maalesef ciddi şekilde kötüye gidiyor. Artık sadece ilaç tedavisiyle günü kurtaramayız. Çok daha sıkı bir takip ve çok acil bir ameliyat planlaması yapmamız gerekiyor."
"Ameliyat mı?" Annemin sesi odada yankılandı. Dizlerinin bağı çözülür gibi oldu, hemen komodinin kenarına tutundu. "Ama... Hani ilaçlarla dengede tutabiliyorduk?"
"İki yıl önceydi o Selin Hanım," dedi Emrah Bey üzüntüyle. "Afet kendini çok fazla yıpratmış. Vücudu alarm veriyor. En ufak bir heyecan, en ufak bir stres kalbini tamamen durdurabilir. Onu korumak zorundasınız. Zorundasınız, yoksa bir sonraki krizi bu kadar ucuz atlatamayabiliriz."
Derin bir nefes aldı. "İstanbul'da ki doktorun iletişim için numarası varsa bana vermenizi isterim. Onunla da bu konuyu konuşmalıyım." Annem hemen başını salladı.
Emrah Bey'in sözleri zihnime bir balyoz gibi indi. Hastalığımın kötüye gittiğini biliyordum ama bu kadarını, kalbimin beni yarı yolda bırakmaya bu kadar yaklaştığını tahmin etmemiştim. Bakışlarım istemsizce yoğun bakımın soğuk camına kaydı.
Bir organ bile yarı yolda bırakmaya meraklıydı.
Orada kimse yoktu. Atlas gitmişti. Ama kulağımda hâlâ o rüyamdaki küçük erkek çocuğunun sesi yankılanıyordu. Beni bu fırtınanın ortasından çekip almaya çalışan o adam, durumumun bu kadar ağır olduğunu öğrendiğinde ne yapacaktı?
"Şimdi ikiniz de sakin olacaksınız," dedi Emrah Bey, ortamdaki ağır havayı dağıtmaya çalışarak. "Afet'i birkaç saat sonra normal odaya alacağız. Ama Selin Hanım, kızınızı üzmek, yormak kesinlikle yasak. Anlaştık mı?"
Annem başını hızlı hızlı salladı, gözyaşları yanaklarından aşağı süzülürken tekrarladı. "Anlaştık doktor bey... Yeter ki kızım iyi olsun."
İki saat sonra beni yoğun bakımdan çıkarıp koridorun sonundaki tek kişilik normal odaya aldılar. Hastanenin o soğuk, steril kokusu burada da peşimi bırakmamıştı ama en azından başımdaki o cılız bip sesleri çıkaran devasa makineler yoktu.
Annem, Emrah Bey'in söylediklerinin şokunu hâlâ üzerinden atamamıştı. Yüzümü her okşadığında elleri titriyor, gözyaşlarını benden saklamak için sürekli arkasını dönüyordu.
"Ben bir elimi yüzümü yıkayayım kızım," dedi annem, sesi boğuklaşmış bir halde. "Hemen geleceğim, tamam mı? Bir şey istersen hemen hemşire çağırma butonuna bas."
"Tamam anne, git rahatla biraz," diye fısıldadım.
Annem banyoya geçip kapıyı kapattıktan birkaç saniye sonra, odanın ağır ahşap kapısı yavaşça aralandı. İçeri giren adımların sesini ezbere biliyordum artık.
Atlas içeri girdi. Üzerindeki o siyah ceket kırışmıştı, gözlerinin altındaki morluklar daha da belirginleşmişti.
Yüzünde, beni kaybetme korkusunun bıraktığı o yorgun ama derin rahatlama vardı gibi. Kapıyı arkasından sessizce kapatıp yatağın yanına doğru adımladı. Birkaç adım ötede durdu, sanki bana çok yaklaşırsa canımı acıtmaktan korkuyormuş gibi ellerini ceplerine soktu.
"Nasıl hissediyorsun?" dedi. Sesi pürüzlüydü, saatlerdir tek kelime etmemiş gibi kısıktı.
"Daha iyiyim," dedim, gözlerimi onun mavi-yeşil karışımı o tanıdık gözlerinden ayırmadan.
Yatağın kenarındaki boş sandalyeye doğru bir adım attı ama oturmadı. Sadece bana bakıyordu. O an zihnimdeki o rüya, babamın soğuk bakışları ve kulağımda yankılanan o küçük erkek çocuğunun sesi bir yapboz gibi yerine oturdu. Bu bir tesadüf olmazdı.
"Seni hatırladım," dedim aniden. Sesim kısıktı ama odada yankılandı.
Atlas'ın omzu hafifçe kasıldı. Yüzündeki ifade bir an için dondu ama şaşırmadı. "Ne?" der gibi hafifçe kaşlarını kaldırdı sadece.
"Rüyamda..." dedim, yutkunmaya çalışarak. Boğazım hâlâ acıyordu. "Babam beni kreşe bırakıyordu. Ve orada bir çocuk vardı. 'Git başımdan' diyen durmadan, gözleri tıpkı seninki gibi renk değiştiren bir çocuk... Sensin, değil mi? Yıllar önce o kreşteki o çocuk sensin Atlas."
Atlas derin bir nefes verdi. Bakışlarını bir an için yere indirdi, ardından tekrar gözlerime çıkardı. Yüzünde ne bir inkâr vardı ne de abartılı bir şaşkınlık. Sadece kabulleniş vardı.
"Sensin..." diye tekrarladım, içimdeki o buruk sızı büyürken. "Beni en başından beri hatırlıyordun. İlk karşılaştığımız andan beri biliyordun."
Atlas yavaşça sandalyeye oturdu. Eli yatağın kenarına gitti ama bana dokunmaya çekinir gibi duraksadı. Sonra parmak uçlarıyla hafifçe elimden tuttu. Eli sıcaktı.
"Hatırlıyordum," dedi düz bir sesle.
"İstanbul'da karşıma çıktığın ilk gün anladım o kız çocuğu olduğunu. O zaman da gözlerin böyle bakıyordu; ürkek ama bir o kadar da dik."
"Neden hiçbir şey söylemedin?" dedim. Gözlerim dolmuştu ama ağlamamak için kendimi sıktım. "Neden baştan anlatmadın?"
"Neyi değiştirecekti ki Afet?" dedi Atlas, hafifçe başını sallayarak. "Geçmişimiz zaten yeterince bataktı. Kreşteki o iki küçük çocuğun büyüyüp bu halde karşılaşması güzel bir hikaye değil. Sadece..." Yutkundu, gözlerimin içine baktı. "Sadece seni tekrar bulmuşken bir kez daha kaybetmek istemedim. Hepsi bu."
Seni bir kez daha kaybetmek istemedim.
"Çok zor günler geçirdim," diye fısıldadım, elimi elinin içinde hafifçe kıpırdatarak. "Benim kalbim, senin sakladıkların..." En son ben normal okuluna gidip gelen bir kızdım. Ne olmuştu da üç yüz altmış derece hayatım değişmişti?
"Düzelteceğiz," dedi Atlas. Lafımı kesmeden, net bir şekilde.
"Doktorunla konuştum. Ameliyat gerekiyorsa ameliyat olacaksın. Ne gerekiyorsa yapılacak. Ben buradayım Afet. Seni eskiden başımdan kovmaya çalışsamda artık buradayım."
Dudaklarımda buruk bir tebessüm belirdi. Yıllar sonra o küçük çocuğun büyüyüp hastane odasında elimi tutuyor olması, hayatın bana sunduğu en garip ama en güzel şeydi belki de.
Banyonun kapısı açılma sesi gelince Atlas elini yavaşça çekti ve ayağa kalktı.
O küçük çocuk şimdi elimi tutuyordu.
Annem banyonun kapısını açıp elindeki peçeteyle yüzünü silerek içeri girdiğinde, odadaki o hüzünlü ve derin sessizliği hemen fark etti. Bakışları önce yatakta yatan bana, ardından hemen yanımda duran Atlas'a kaydı. Gözlerindeki o anaç şefkat birden yerini şüpheci ve sorgulayan bir ifadeye bıraktı. Kollarını göğsünde birleştirip birkaç adım attı, tam yatağın ayakucunda durdu.
"Siz bana bakmayın," dedi annem, sesi hâlâ biraz kısıktı ama oldukça netti. "Ben az önce koridorda şoktaydım, doğru düzgün soramadım bile. Ama kafam toparlandıkça taşlar yerine oturmuyor." Yutkunmaya çalıştım, boğazıma yine bir yumruk oturdu.
"Afet..." dedi annem bana dönerek. "Sen bana İstanbul'da Asya'nın ve kızların yanındayım dememiş miydin kızım? Ne işiniz var sizin İzmir'de? Atlas, sen nereden çıktın geldin? Bu kız bu kadar yolu nasıl geldi de bu hale düştü, bana bir anlatın bakalım."
Sıkışmıştım. Göğsümün ortasındaki o ağırlık daha da arttı. Anneme abimin gizli işlerini, Selim'in vurulmasını anlatamazdım. Kalbi bunu kaldırmazdı.
Daha benim kalbim kaldıramıyordu.
Bakışlarımı kaçırıp ellerimle çarşafı sıkmaya başladım.
"Şey... Anne..." diye geveledim. Yalan söylemekte hiçbir zaman Atlas kadar yetenekli olmamıştım. "Biz... Şey için..."
Atlas tam o an, hiç renk vermeden bir adım öne çıktı. Sesindeki o sakin ve son derece özgüvenli tonla lafa girdi.
"Selin teyze, suç bende," dedi Atlas, suçu tamamen üzerine alan bir mahcubiyetle. "Bizim ekiple, çocuklarla beraber İzmir'de bir haftalığına yazlık kiralamıştık. Afet'i de biraz İstanbul'un stresinden uzaklaşsın, hava değişimi olsun diye ben davet ettim."
Annem kaşlarını çatarak Atlas'a döndü. "İyi de oğlum, bana niye haber verilmiyor? Niye saklanıyor?"
"Saklamıyorduk aslında," diye araya girdi Atlas, bana hiç bakmadan hikayeyi ilmek ilmek dokumaya devam ederek. "Afet size geldiğimiz ilk gün haber verecekti. Ama yoldan geldiğimiz gün hava çok sıcaktı, biraz da yorgunduk. Tam size telefon açacağı sırada Afet aniden fenalaştı. İşler bir anda çok karıştı. Hastaneye nasıl yetiştirdiğimizi, yoğun bakıma nasıl aldıklarını bilemedik. Sizi de ilk andan panikletmek istemedik, durumu netleşsin diye bekledik."
Anında Atlas'ın pasını yakaladım, hafifçe öksürerek lafı devraldım. "Evet anne... Valla bak. Ben sana sürpriz yapacaktım, 'İzmir'e geldik' diyecektim ama... Arabadan inip eve geçer geçmeyen kalbim sıkışmaya başladı. Atlas hemen hastaneye getirdi beni. Yemin ederim seni endişelendirmemek için arayamadım."
Çok tövbeler olsun Allah'ım.
Tövbe, tövbe.
Annem bir bana, bir Atlas'a baktı. Yüzündeki o şüpheci bulutlar yavaş yavaş dağılır gibi oldu ama tamamen kaybolmadı. Derin bir iç çekip yanıma yaklaştı, elimi tuttu.
"Ah benim akılsız kızım..." dedi başını sallayarak. "Sürpriz yapacakmışmış... Az daha canından oluyordun! Doktoru duymadın mı? Stres, sıcak, yorgunluk yasak sana dedikçe gidip yollara düşüyorsun."
Sonra kafasını kaldırıp Atlas'a baktı. "Sana da kızamıyorum ki oğlum... Kızı hastaneye yetiştiren, hayatını kurtaran sensin. Allah razı olsun senden. Ama bir daha benden habersiz iş yapmayın, benim canım ağzıma geldi bugün."
Atlas hafifçe başını eğdi. "Haklısın Selin teyze. Benim düşünmem gerekirdi, bir daha olmaz."
Aramızdaki o sessiz bakışmada Atlas ile göz göze geldik. Tek bir kelime etmeden içten bir nefes aldık. Büyük bir kriz daha Atlas'ın sayesinde şimdilik atlatılmıştı.
Atlas konuşmayı toparlayıp ortamdaki gerginliği dağıtmışken, odanın kapısı hafifçe tıklatıldı ve içeriye camdan gördüğüm erkek ve kız girdi. İkisinin de elinde kantinden aldıkları sıcak çay ve kahve kartonları vardı. Kapı eşiğinde durup bir an tereddüt ettiler; içerideki aile ortamına pat diye dalmak istemedikleri her hallerinden belliydi.
Atlas arkasına dönüp gelenleri görünce yüzünde hafif, rahatlamış bir ifade belirdi. "Gelin," diyerek onları içeri davet etti. Sonra anneme ve bana dönüp tanıtmak için araya girdi.
"Selin teyze, Karsen benim amca oğlum... Kuzenim yani," dedi Atlas, eliyle Karsen'i işaret ederek. Ardından hemen yanındaki kızı gösterdi.
"Ayperi de Karsen'in kız arkadaşı. Yazlıkta hep beraber kalıyorduk."
Ee, Atlas Bey sizde az yalancı değilmişsiniz.
Karsen hemen elindeki karton bardağı kenara bırakıp saygıyla Selin teyzeye doğru adımladı. "Geçmiş olsun Selin teyze. Valla çok korktuk ama şükür Afet gözlerini açtı," diyerek Selin teyzenin elini öpüp alnına koydu. Yüzündeki o samimi, biraz da cana yakın gülümseme odadaki soğuk havayı bir anda kırdı.
Annem Karsen'in bu ince davranışı karşısında gülümsedi, sırtını sıvazladı. "Sağ ol evladım, Allah razı olsun. Siz de perişan oldunuz buralarda bizim yüzümüzden."
"Olur mu öyle şey teyzem, başımızın üstünde yeriniz var," dedi Karsen sıcak bir ses tonuyla.
Ardından Ayperi öne çıktı. O güzel kızıl saçları ve yeşil gözleriyle gülümsediğinde oda resmen aydınlandı. "Geçmiş olsun Selin teyze, geçmiş olsun Afet," dedi sesi yumuşacık bir tonla. Selin teyzenin elini sıkıp bana döndü. "Yoğun bakım camından göz göze gelmiştik ama burada, kanlı canlı gülümsemeni görmek çok güzel."
"Teşekkür ederim," dedim zorla da olsa gülümseyerek. Kızıl saçlarına bakmaktan kendimi alamıyordum, hakikaten çok güzel bir kızdı. "Yukarıda camdan seni gördüğümde saçlarına bayılmıştım zaten, burada daha da güzel görünüyorlar. Karsen çok şanslı."
Ayperi hafifçe kıkırdadı, Karsen'e dönüp şakacı bir bakış attı. "Çok teşekkür ederim Afet! Karsen şanslı olduğunun pek farkında değil gerçi ama idare ediyoruz işte."
Karsen hemen savunmaya geçti. "Aşk olsun Ayperi! Ben şansımın farkındayım da... Şimdi ortam kalabalık diye şov yapmıyorum."
Onların bu tatlı atışmaları annemin bile o ağır kederinin arasından tebessüm etmesine sebep oldu. Atlas da kenardan hafif bir tebessümle kuzenini izliyordu.
"Siz ne tatlı çocuklarsınız böyle," dedi annem, biraz önceki o gergin sorgulama havasından tamamen çıkarak. "İyi ki varsınız. Atlas oğlum, senin de ne güzel bir ailen varmış."
"Aile" kelimesi Atlas'ın yüzünde milisaniyelik bir gölge oluşturdu. Karsen'le göz göze geldiler ama Karsen hemen ustaca araya girdi.
"Ailemiz biraz dağınıktır Selin teyze ama birbirimize bağlıyızdır," dedi Karsen gülümsemesini bozmadan. "Özellikle ben ve Atlas. Beraber büyüdük sayılır. Zaten Afet'le tanışınca da hemen kaynaştık O da bizim aileden oldu artık."
Tanışalı daha birkaç dakika oluyordu ama...
"Öyle oldu gerçekten," diye onayladı Ayperi de. "Afet'i ilk gördüğümden beri enerjisini çok sevdim. Yani daha yeni görsem de. Hele bu kriz atlatılsın, İstanbul'a dönelim, bol bol kahve içip dedikodu yapacağız onunla."
Evet, sanki yıllardır arkadaşımız gibi davranıyorduk.
Atlas hafifçe öksürerek Karsen'e 'fazla açılma' der gibi bir bakış attı. "Selin teyze, Karsen biraz çenesi düşüktür. Başını şişirmesin senin de."
"Yok oğlum," dedi annem, ilk defa omuzlarındaki o koca yük biraz olsun hafiflemiş gibi derin bir nefes alarak. "Gençlerin cıvıltısı iyi geldi bana da. Kasvet bastı sabahtan beri."
Onların bu tatlı atışmalarını izlerken içimdeki acının hafiflediğini hissettim. Yanımda annem, karşımda hayatımı kurtaran o adam ve onun sıcacık kuzeniyle sevgilisi vardı. Yalanların ortasındaydık belki ama bu odadaki sevgi ve samimiyet kesinlikle gerçekti.
♟️
Karsen ve Ayperi gideli bir iki saat oluyordu. Beş gün sonra büyük üniversite sınavı vardı. Karsen girmesede Ayperi gireceği için ayrılmışlardı yanımızdan. Ayperi gerçekten çok kafa dengi birisiydi.
Saatlerce sohbet etmiş, gülüp eğlenmiştik. Atlas'ta Karsen ile ayrı bir sohbete girmişti. Annem ise eski komşumuz olan Neriman teyze ile konuşmaya çıkmıştı.
Sohbetimizin arasında Ayperi ve Karsen'in nasıl sevgili olduğunu öğrenmiştim. İlk defa böyle bir tanışma ile karşılaşmıştım gerçekten. İlk anlattığında çok şaşırmıştım ama sonradan kahkahalara boğulmuştum.
Ayperi ablasına yazdığını sanarken aslında Karsen'e yazmış, sonra tabii Ayperi bilmediği için boş ve bol sohbet etmiş. Bir süre zaten mesajlarına yanıt alamamış. Aradan birkaç gün geçince Ayperi cevap almaya başlamış, tabii hâlâ ablası zannettiği için bazı değişikliklerden dolayı alay etmiş.
Bilmemesine rağmen aslında Karsen'i Karsen'e şikayet etmiş. En komikte zaten burasıydı. Telefonunu çıkartıp bana gösterdiğinde katıla katıla gülmüştüm. Tabii Ayperi aslında Karsen olduğunu öğrenince o zamanki ters köşesi de ayrıydı. Uzun zaman sonra ilk defa bu kadar gülmüştüm.
Gülmek, iyi gelmişti.
İnsan uzun bir süre sonra unutuyordu. Önceden artık bu kadar gülemeyeceğimi, sevinemeyeceğimi dile getirmiştim kendime. Karanlık, sonu olmayan bir ümitsizliğe kapılmıştım. Sonra bir şeyler oldu. Tam o sırada gülmeye, sevinmeye başlamıştım.
Aklıma Edebiyat hocamızın eksit etmediği bir söz geldi.
"Ümitsizliğin ardında nice ümitler var. Karanlığın ardında nice güneşler var." Demiş Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî. Tam da bu konunun üzerine ayak basmıştık. Koca bir ümitsizliğe kapılmıştım ama ardından nice ümitlere kavuştum.
Allah'tan bu konuda dualarımı esirgemiyordum. Her zaman bir ümit olsun diye dua ederdim her gece yatmadan önce. İlk başlarda insan karşılığını alamayınca o küçük ümidini kesiyordu. Sonra bir bakıyordu, hiç beklemediğin bir anda ve yerde o ümit doğuyordu.
Allah'tan ümidini kesme derlerdi.
Kesmemeliymişsin.
"Lan oğlum! Bir odayı bulamadık."
Gözlerim tanıdık sesle açıldı. Oda da Atlas ve ben vardık sadece. Karsen ve Ayperi gittikten sonra onla biraz konuşma vaktim olmuştu. Atlas beni kısa kesmiş ve dinlenmemi söyleyip beni yatırmıştı.
"Hemşireye sordum dedi ki "Yüz beşinci oda." Ama oda yok anasını satayım." Bu ses Ecevit'e aitti. Evet, yalan değildi Ecevit'ti. "Ya kör müsünüz? Koridorun sonunda ya!" Başımı yan çevirdim. Atlas'ın gözleri kapalıydı. Ama kirpiklerinin titrediğini görebiliyordum.
O kadar uykusuzluktan dolayı tekli, küçük koltukta sızmıştı.
"Sen olmasan Asya biz şuan bütün odalara görecektik." Ah, evet bu da Tan'dı. Ben hayal mi görüyordum? Ne işleri vardı burada, kim çağırmıştı? Tam Atlas'a seslenecekken o da gözlerini açtı. Gözlerini ovuşturdu. İlk bana baktı. "Bir şey mi istiyorsun?" Sesi uykulu ve boğuktu.
Kafamı iki yana salladım.
"Oğlum, kapıyı çalmadan dalmayın lan." Bu ses ise... Emir'indi. Atlas duyduğu sesle bir bana bir de kapıya baktı. "Ne oluyor? Anasını satayım," Ayağa kalkıp koltukta duran telefonunu aldı.
"Belki müsait değillerdir,"
"Aynı şeyi mi düşünüyoruz Emre?"
"Evet kanka." Tam anlamasamda gülme sesleri geldi.
"Kesin sesinizi! Saçma sapan konuşmayın."
Ne konuşuyorlardı bunlar? Sonda Asya'nın yüksek sesle kızmasını duydum.
Atlas, koridorda bağıraşan seslerin sahibini çoktan teşhis etmiş gibi alnını sıvazladı. Derin bir nefes alıp kapıya doğru adımlarken yüzünde " bunları buraya kim çağırdı" der gibi bıkkın bir ifade vardı.
Tam o sırada kapı pat diye açıldı.
İçeri ilk fırlayan Ecevit oldu. Elinde koca bir buket çiçek ve sırıtışıyla odaya daldı ama beni görünce anında durakladı. Arkasından Asya, Tan, Emir ve Emre adeta bir vagon gibi peş peşe odaya doluştu.
"Ulan Atlas! Bizi İzmir'e kadar koşturttun, telefonlara bakmıyorsun!" diye söze başladı Ecevit ama sesini hemen alçaltıp bana baktı. Elindeki buketle kalakalmıştı. "Afet yengeciğim... Valla çok geçmiş olsun kardeşim. İyi misin?"
"Ağzına sıçayım Ecevit, biraz yavaş ol!" diye arkadan Asya hemen Ecevit'in sırtına bir tane patlattı. Sonra hızla yatağımın yanına gelip elimi tuttu. Gözleri dolmuştu. "Afet... Canım benim, ne kadar korktuk haberin var mı? Atlas telefon açıp hastanedeyiz deyince neye uğradığımızı şaşırdık. Nasıl hissediyorsun?"
"İyiyim..." dedim, sesim hâlâ biraz kısık çıksa da yüzümde koca bir tebessüm belirdi. Onları burada görmek, bu patırtıyı duymak içimdeki o son yalnızlık kırıntılarını da söküp atmıştı. "İyiyim gerçekten. Siz... Nasıl geldiniz buraya?"
Emir öne çıkıp Atlas'ın omzuna hafifçe vurdu. "Bu ayı mesaj atıp 'durumu kritik, İzmir'deyiz' yazınca durabilir miyiz? Üniversite sınavına beş gün kalmış, Tan test kitabını arabada çözerek geldi buraya kadar!"
Tan arkadan elindeki kalın YKS soru bankasını kaldırıp salladı, yüzünde o her zamanki şapşal gülümseme vardı. "Gelecek kaygım bile seni görme isteğimin önüne geçemedi Afet, kıymetimi bil. Hem sınav dediğin nedir ki? Hallederiz."
Emre lafa atladı, sırıtarak Atlas'a baktı. "Ecevit kapıda 'müsait değillerdir' derken haklıydı aslında. Atlas bakıyorum da başucundan ayrılmamışsın hiç. Gözlerinin altı morarmış, ne o gece nöbeti mi tuttun?"
Atlas gözlerini devirip Emre'nin kafasına doğru hafif bir hamle yaptı. "Emre, kaşınma. Kız yeni uyandı zaten, gürültü yapıp durmayın."
Sesi sert çıkmaya çalışıyordu ama arkadaşlarının gelmesinden onun da içten içe rahatladığını, üzerindeki o ağır omuz yükünün biraz olsun hafiflediğini görebiliyordum.
Ecevit elindeki devasa buket çiçekle yatağımın kenarına yaklaştı. "Bu arada çiçekleri ben seçtim. Çilekli jelibon kokuyor valla, doktor kızmaz inşallah."
Odadaki herkes aynı anda gülmeye başladı. Asya başını sallayıp Ecevit'e kınayan bir bakış attı. "Aptal Ecevit, çiçeğe kim jelibon esansı sıktırır ya?"
"Ben sıktırırım kızım! Afet yengeciğim sever diye düşündüm," dedi Ecevit gururla. Bana döndü. "Seversin di mi?" Gözlerindeki ışığı kırmak istemedim. Başımı salladım. "Hem de çok severim." Ecevit aldığı cevaplar onlara dönüp "bakın ne oldu" der gibi bir ifadeyle baktı.
"Ne oldu? Bu olayı çabuk anlatın." Asya elimi tutup bir bana bir de Atlas'a baktı. Atlas kısaca bir nefes verdi. Sonra ban baktı, elini sırtıma koydu destek çıkarcasına. "Küçük bir kaza oldu, Afet'te kalp krizi geçir-"
"Ne!?"
"Ne!?"
Tan ve Emir aynı anda bağırdılar. Ellerini hemen şaşkınlıkla açılmış ağızlarına götürdüler. Atlas soğukkanlıkla devam etti. "Kriz atlattı dediysem tam olarak o anlamda değil," dedi Atlas, ses tonunu olabildiğince düz ve kontrol altında tutarak. "Birden fenalaştı, tansiyonu düştü ve kalbi zorlandı. Zaten eski hastalığı... Şimdi her şey kontrol altında. Abartıp kızı da germeyin."
"Biz bir şey öğrendik Afet. Doğru mu?" Tan bana ve Atlas'a baktı. "Ama Asya'ya kızmayın, ağzından kaçırdı. Onun bir suçu yok."
"Ne öğrendiniz Tan?" Sırayla herkese baktım. En son yanımda oturan, elimi tutan Asya'ya baktım. Ne öğrendiklerini anlamıştım. Gözlerimi bir süre ondan çekip asıl kişiye yani Tan'a baktım.
"Ne öğrendiyseniz doğru Tan. Uzun zamandır bu hastalıkla savaşıyorum. Sakın üstünüze alınmayın, ben Asya ve Atlas'ı tembihledim. Kimseye söylemek istemeyen benim." Atlas'ın sırtımdaki eli beni rahatlatmak için sırtımı ovuşturuyordu. "Kalp kapakçık hastasıyım. O günde iyi bir gün değildi ve kalp kendini zorlayınca böyle oldu işte."
Tan'ın sorusuyla başlayan o kısa sessizlik, hastane odasının duvarlarına kadar yayıldı. Ecevit'in az önceki şakacı gülüşü yüzünde donmuş, Emre ve Emir sanki duyduklarını hazmetmeye çalışıyormuş gibi kaskatı kesilmişti.
Tan, gözlerini benden kaçırmadan yavaşça yatağın kenarına doğru bir adım attı.
"Afet..." dedi Tan, sesi ilk defa bu kadar pürüzlü ve kırgındı. "Biz seni kardeşimiz bildik. Günlerdir yüzün soluktu, okulda gözlerinin altı mordu... Hep sınav stresi sanıyorduk. Meğer sen arkamızda koca bir dağla savaşıyormuşsun."
"Kızmayın bana nolur..." dedi Asya, gözyaşlarını tutamayıp başını dizlerime koyarak. "Yemin ederim bilerek olmadı. İzmir'e gelirken arabada o kadar çaresizdik ki... Atlas da telefonları kapayınca ben panikledim, ağlarken ağzımdan kaçtı."
"Saçmalama Asya," dedim, elini hafifçe sıkarak. "Sana kırgın değilim. Hiçbirinize değilim."
Ecevit derin bir nefes alıp odayı adımlamaya başladı. Ellerini saçlarının arasına geçirip komodinin üzerindeki jelibon kokulu çiçeğe baktı, sonra bana döndü. "Ulan ben de burada yenge mülakatı yapıyorum sabahtan beri... Sen ne büyük bir şeysin Afet ya. Bir kere bile belli etmedin, bir kere bile 'ben hastayım' deyip geriye çekilmedin."
"Belli edip de sizi üzmek istemedim ki," diye fısıldadım. Boğazım yine kurumaya başlamıştı. "Hepinizin hayatında koca bir gelecek kaygısı var. Bir de benim kalbimi dert etmenizi istemedim."
Atlas'ın sırtımdaki eli bir an olsun durmadı. Başını hafifçe kaldırıp odadakilere baktı. Sesi soğuk ve mesafeli değil, bu kez dostlarının acısına ortak olan bir ton taşıyordu.
"Öğrendiğinize göre artık uzatmayın," dedi Atlas, ortama ağır çöken o hüzünlü havayı dağıtmak istercesine. "Afet'in acımaya ya da ağlaşmaya ihtiyacı yok. Sadece her zamanki gibi yanımızda olmanıza ihtiyacı var."
Emir bir adım öne çıkıp hafifçe gülümsedi, gözlerini silen Asya'nın omzunu tuttu. "Atlas haklı. Zaten bu kız bu hastalığı tek başına dize getiremezdi, ekibin geri kalanı eksikti. Artık buradayız."
"Ulan Atlas, 'küçük bir kaza' deyip kalbe getirdin lafı! Adamın aklını alırsın sen!" dedi Ecevit, elindeki buketi komodinin üzerine bırakırken yüzündeki o şakacı tavır bir anda yerini derin bir endişeye bırakmıştı.
Asya elimi iki eliyle birden sıktı.
"Afet... Gerçekten iyi misin? Bak bize yalan söylemiyorsun değil mi?" Gözleri buğulanmıştı.
"İyiyim Asya, valla iyiyim," dedim, yüzümdeki tebessümü olabildiğince canlı tutmaya çalışarak. "Sadece biraz yoruldum. Ama doktorlar birkaç güne toparlayacağımı söyledi. Hem sizi görünce yarım kalan sağlığım da yerine geldi."
"O zaman sınava kadar buradan bir adım atmıyoruz," dedi Tan, elindeki kalın soru bankasını komodinin kenarına bırıkıp yanımıza yaklaşırken. "Zaten deneme sınavlarından kafamız kazan gibi oldu. Burada Afet'e nöbet tutarız, ben de başucunda paragraf sorusu çözerim."
Emre lafa atladı, hemen Tan'ın omzuna vurdu. "Kızın kalbi zaten hassas Tan, senin çözemediğin matematik sorularını görüp bir kriz daha mı geçirsin?"
Onların bu şamatası, gürültüsü ve hiçbir şey yokmuş gibi devam eden o samimiyeti odanın dört bir yanına saçıldı. Mevlânâ'nın dedikleri bir kez daha zihnime kazındı. O karanlık, yoğun bakım odasının ardından bana bağışlanan bu dostluklar, o büyük ümidin ta kendisiydi işte.
Atlas yatağın ayakucuna yaslanmış, kolları göğsünde bağlı bir şekilde ekibin beni neşelendirmesini izliyordu. Bakışlarımız bir anlık çakıştığında, dudaklarının kenarında o çok nadir görülen, sadece benim anlayabileceğim hafif bir tebessüm belirdi.
Yalnız değildik. Artık hiç değildik.
♟️
Evett, uzun bir aradan sonra merhaba!
Sizi biliyorum çok beklettim ama benimde hayatımda büyük sıkıntılar oldu. Bir gün bitiyor başka bir şey oluyordu vallahi 😔
Yorumlarınızı esirgemeyin lütfen 🙏
Arada o yıldızıda partlatmayı unutmayın canlar
Bölüm hakkında konuşmak isterseniz sizi panoma davet ediyorum. Orada sohbet edebiliriz...
Artık finale sayılı bölümler kaldı... Yavaş yavaş bir evrenin sonuna daha geliyoruz... Sonunu her düşündüğümde içime bir taş oturuyor.
Evet asıl önemli yere gelelim.
20. Bölüm sezon finali!
Uzun bir ara olamayacağım. Bu yaz çok yoruldum. Adam akıllı bir yaz geçiremiyorum. Sezon finalinide yazıp artık bolca dinlenmek istiyorum. Bu sene çok yorucuydu. Bazılarımız içinde olabilir.
Küçük bir bilgilendirme: ŞvP sezon finali olduktan sonra Yanlış Kişi'ye bir bölüm atmayı düşünüyorum inşallah.
Sizleri seviyorum 💋 Sezon finalinde görüşmek üzere 👐 💞
