24. bölüm / 25
PORSELEN GÖLGEBölüm 24: Küllerin Ardındaki Şafak
Bölümler 25Şu an: Bölüm 24: Küllerin Ardındaki Şafak
- 1 Bölüm 1: Silinen Çehre, Çalınan İpek1.498 kelime
- 2 Bölüm 2: Zehirli Çay Töreni1.349 kelime
- 3 Bölüm 3: Rollerin Takası ve Gölgedeki İğne1.236 kelime
- 4 Bölüm 4: Porselen Zırhın Ağırlığı816 kelime
- 5 Bölüm 5: Mermer Kafes ve Yağmurun Tadı877 kelime
- 6 Bölüm 6: İnatçı Kökler ve Gölgedeki Usta612 kelime
- 7 Bölüm 7: Eğreti Taht ve Çatı Katındaki Huzur745 kelime
- 8 Bölüm 8: Çatlak Sırça ve Kanayan İpek1.051 kelime
- 9 Bölüm 9: İmza Töreni ve Gölgedeki İttifak710 kelime
- 10 Bölüm 10: İmparatorluk Mührü ve Gölgelerin Savaşı986 kelime
- 11 Bölüm 11: Çarşıdaki Gölge ve Kapalı Kapılar803 kelime
- 12 Bölüm 12: Kıyıdaki Fırtına ve Hazırlıksız Hamle797 kelime
- 13 Bölüm 13: Sırça Masadaki Soğuk Kumar665 kelime
- 14 Bölüm 14: Zehrin Aynası ve İki Başlı Ejder1.112 kelime
- 15 Bölüm 15: Kasanın Karnı ve Sabah Baskını715 kelime
- 16 Bölüm 16: Demir İrade ve Çürüyen Taç1.034 kelime
- 17 Bölüm 17: Çürüyen Suret ve Sırça Kafesin Efendisi762 kelime
- 18 Bölüm 18: Çarşıdaki Çehre ve Kesişen Kılıç836 kelime
- 19 Bölüm 19: Çatlayan Aynalar ve Çarşının Gölgesi986 kelime
- 20 Bölüm 20: Kırık Aynadaki Serap930 kelime
- 21 Bölüm 21: Kan Bağı ve Kırılan Sırça853 kelime
- 22 Bölüm 22: Çözülen Düğümler ve Meydan Okuma846 kelime
- 23 Bölüm 23: Sırça Kafesin Çöküşü727 kelime
- 24 Bölüm 24: Küllerin Ardındaki Şafak697 kelime · Okuduğun bölüm
- 25 Bölüm 25: Ayazın Sildiği İzler531 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hariciye Nazırı’nın konağındaki Baccarat avizelerinin altında dökülen kan ve tebeşir tozu, fırtınanın içeri dolan nemli nefesiyle taş zeminde soğuk bir çamura dönüşmüştü.
İmparatorluk Muhafızları, kollarına girdikleri Kenji’yi kapıya doğru sürüklerken adamın ayakkabılarının burnu mermerde tiz gıcırtılar bırakıyordu. "Ben hiçbir şey bilmiyordum! Beni kandırdı! O kadın bir köylüydü, kasanın yerini hizmetçiyken öğrendi!" diye haykırıyordu Kenji; salyaları göğsündeki teftiş nişanına damlarken koridordaki bürokratlar iğrenerek sırtlarını dönüyordu. Bir zamanlar Teftiş Kurulu’nun tepesinde kibirle yürüyen adam, can pazarında bir sokak köpeğinden daha acınasıydı.
Aoi ise iki süvari neferinin omuzlarında taşınırken tek bir çığlık bile atmıyordu.
Bedenindeki sargılar çözülmüş gibiydi ama kemikleri artık etini taşımıyordu. Yüzünün sağ tarafı, açık havaya çıkar çıkmaz soğuk rüzgârın çarpmasıyla kapkara bir kabuk gibi büzüşmüştü. Saray arabasının arka basamağına fırlatılırken gözleri açıktı; bilinci gitmişti ama o kan çanağı gözbebeklerindeki doymak bilmez, çaresiz hırs hâlâ parıldıyordu. Kenji gibi yalvarmadı. O, bir leydi olarak ölemeyeceğini anlamıştı; fakat bir köylü gibi af dilemeyi de kibrine yediremiyordu. Çürüyen yüzünü arabanın zifiri karanlığına gömdü; tekerlekler taş avluda dönerken Takahashi hanesinin sahte parıltısı Tokyo sokaklarının çamurunda ebediyen kayboldu.
Konakta kalan derin, sağır edici sessizliği bozan tek şey, açık balkon kapısından giren rüzgârın savurduğu ağır kadife perdelerin hışırtısıydı.
Salondaki bakanlar, generaller ve pudralı leydiler tek bir kelime dahi edemeden birbirlerinin yüzüne bakıyordu. Kâtip Kuroda protokol defterini göğsüne bastırmış, sütunların arkasına sinmişti; Prens Kujo’nun bastonunun tek bir işaretiyle zindana atılacağını biliyordu.
Prens Kujo, ağır adımlarla balkona doğru yürüdü.
Gümüş saplı bastonunu mermere vurmadan, sanki karşısındaki kutsal bir tapınak sunağıymış gibi yavaşça Chiyo’nun birkaç adım gerisinde durdu. Yaşlı adamın kartal bakışları, yeğeninin boyasız, köşeli çehresine ve omuzlarının dikliğine kilitlendi.
"Fujiwara konağı Kyoto’da hâlâ ayakta Chiyo," dedi Prens Kujo. Sesi bu kez buyurgan bir devlet adamının değil, ailesinin küllerini arayan yaşlı bir akrabanın çatlak tonundaydı. "Babanın kılıcı ve hanedan mührü senin adına saklanıyor. O paçavraları sırtından çıkar. Bir arabaya bin, seni ait olduğun saraya, Kyoto’nun tepesindeki asıl makamına götüreyim. Seni bu lağımdan çıkarıp yeniden bir leydi yapalım."
Chiyo ellerini balkonun taş korkuluklarından çekmedi.
Gözlerini Tokyo Körfezi’nin karanlık sularına, uzakta dalgaların dövdüğü kayalıklara dikmişti. Rüzgâr, kaba lacivert pamuklu kimonosunun kollarını savuruyor, şakağındaki gümüş dikiş izini açıkta bırakıyordu.
Dudaklarında buruk, derin ve hiçbir unvanın satın alamayacağı kadar özgür bir tebessüm belirdi.
"Leydi mi?" dedi Chiyo. Sesi rüzgârın uğultusunu bastıracak kadar tok ve sakindi. "Beni o saraya götürüp ne yapacaksın dayı? Yüzüme yeniden pirinç nişastası ve kurşun tentürü mü sıvatacaksın? Boynuma beş kiloluk inciler asıp, çürümüş klanların ittifakı için beni başka bir Kenji’ye mi satacaksın?"
Prens Kujo bir an duraksadı; bastonunu tutan parmakları gerildi ama tek bir itiraz kelimesi dökülemedi ağzından.
"Ben o unvanı, o mermer kafesi Aoi’nin üzerine işte bu yüzden fırlattım," diye devam etti Chiyo, yavaşça arkasını dönüp salondaki aristokratların gözlerinin içine bakarak.
Gözlerindeki o yabani, samuray asaleti salondaki herkesi bir kez daha ezdi:
"Sizin 'asalet' dediğiniz şey, birbirinizin sırtına hançer saplarken yüzünüze sürdüğünüz zehirli boyalardan ibaret. Aoi o boyayı bir güç sandı ve kendi etini o kibrin içinde eritti. Ben ise o boyayı sildim. Ben bir leydi değilim dayı. Ben bu gece itibarıyla kendi adının ve kendi nefesinin efendisi olan bir kadınım. Fujiwara klanının mührünü kime istersen ona ver; saray senin olsun, sokaklar benim."
Chiyo kimseden izin istemeden, kimseye reverans yapmadan ağır, sarsılmaz adımlarla salondan geçti. Önünde duran generaller ve kontlar, kaba bir kumaşa bürünmüş bu boyasız dev kadının önünden iki yana açılarak yol verdiler.
Konağın büyük kapısından dışarı, gecenin serin ayazına adım attı.
Taş merdivenlerin dibinde, atların gölgesinde bekleyen bir silüet vardı.
Teğmen Isamu.
Üniformasının yakasındaki pirinç kiraz çiçeği ay ışığında parlıyordu. Kılıcının kınını tutmuş, konağın kapısından çıkan kadına bakıyordu. Gözlerinde ne bir kâtibin şüphesi vardı ne de aristokrasinin kibri; sadece köprüde ve çarşıda gördüğü o heybetli gölgenin nihayet kendi kılıcını kınından çekişine duyulan saf, derin bir hürmet vardı.
Isamu şapkasının siperliğini hafifçe kaldırdı, başıyla Chiyo’ya selam verdi.
"Rüzgâr dindi, Hanımefendi," dedi Isamu usulca.
Chiyo adamın yanından geçerken bir an durdu. Şakağındaki gümüş iz hafifçe seğirdi.
"Rüzgâr dinmedi asker," dedi Chiyo, Asakusa’nın uyuyan sokaklarına doğru derin bir adım atarak. "Asıl fırtına yeni başlıyor. Ama bu kez yüzümde hiçbir boya olmadan yürüyeceğim."
Chiyo şafağın ilk kızıllaşan çizgilerine doğru yürüyüp Tokyo’nun kalabalık silüetine karışırken; ardında ne bir sahte leydi, ne bir yalan, ne de boyun eğecek bir baş bırakmıştı. Sırça tahtlar yıkılmış, geriye sadece çelikten bir irade kalmıştı.
Bölüm etkileşimi
