21. bölüm / 25
PORSELEN GÖLGEBölüm 21: Kan Bağı ve Kırılan Sırça
Bölümler 25Şu an: Bölüm 21: Kan Bağı ve Kırılan Sırça
- 1 Bölüm 1: Silinen Çehre, Çalınan İpek1.498 kelime
- 2 Bölüm 2: Zehirli Çay Töreni1.349 kelime
- 3 Bölüm 3: Rollerin Takası ve Gölgedeki İğne1.236 kelime
- 4 Bölüm 4: Porselen Zırhın Ağırlığı816 kelime
- 5 Bölüm 5: Mermer Kafes ve Yağmurun Tadı877 kelime
- 6 Bölüm 6: İnatçı Kökler ve Gölgedeki Usta612 kelime
- 7 Bölüm 7: Eğreti Taht ve Çatı Katındaki Huzur745 kelime
- 8 Bölüm 8: Çatlak Sırça ve Kanayan İpek1.051 kelime
- 9 Bölüm 9: İmza Töreni ve Gölgedeki İttifak710 kelime
- 10 Bölüm 10: İmparatorluk Mührü ve Gölgelerin Savaşı986 kelime
- 11 Bölüm 11: Çarşıdaki Gölge ve Kapalı Kapılar803 kelime
- 12 Bölüm 12: Kıyıdaki Fırtına ve Hazırlıksız Hamle797 kelime
- 13 Bölüm 13: Sırça Masadaki Soğuk Kumar665 kelime
- 14 Bölüm 14: Zehrin Aynası ve İki Başlı Ejder1.112 kelime
- 15 Bölüm 15: Kasanın Karnı ve Sabah Baskını715 kelime
- 16 Bölüm 16: Demir İrade ve Çürüyen Taç1.034 kelime
- 17 Bölüm 17: Çürüyen Suret ve Sırça Kafesin Efendisi762 kelime
- 18 Bölüm 18: Çarşıdaki Çehre ve Kesişen Kılıç836 kelime
- 19 Bölüm 19: Çatlayan Aynalar ve Çarşının Gölgesi986 kelime
- 20 Bölüm 20: Kırık Aynadaki Serap930 kelime
- 21 Bölüm 21: Kan Bağı ve Kırılan Sırça853 kelime · Okuduğun bölüm
- 22 Bölüm 22: Çözülen Düğümler ve Meydan Okuma846 kelime
- 23 Bölüm 23: Sırça Kafesin Çöküşü727 kelime
- 24 Bölüm 24: Küllerin Ardındaki Şafak697 kelime
- 25 Bölüm 25: Ayazın Sildiği İzler531 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hariciye Nazırı’nın konağındaki kabul salonu, Taisho döneminin bütün savurganlığını ve tekinsizliğini tek bir çatı altında toplamıştı. Fransız kadife perdeler, tavandan sarkan Baccarat kristalleri ve orkestranın çaldığı boğuk vals ezgileri, ipek kimonoların hışırtısına karışıyordu.
Aoi, salonun tam merkezinde bir güneş gibi parıldadığını sanıyordu.
Üzerindeki gece mavisi, altın sırmalı krizantem işlemeli ağır protokol kimonoları, kemiklerine batan korsenin ve göğsünü sıkan sargıların üzerinde kusursuz bir kalkan gibi duruyordu. Yüzüne sürdüğü yeni katman kurşun merhemi, sağ yanağındaki o çürüyen yarığı kaskatı dondurmuş; elmacık kemiklerindeki zonklama beynini uyuştursa da gözlerindeki o doymak bilmez kibir tek bir falso bile vermiyordu. Yanındaki Kenji, nazırların ve banka müdürlerinin elini sıkarken Aoi, etrafına toplanan cemiyet kadınlarının sahte hayranlık dolu iltifatlarını bir kraliçe edasıyla kabul ediyordu.
İşte bu, diye geçiriyordu içinden Aoi, fildişi yelpazesini göğsünün üzerinde hafifçe dalgalandırarak. Gölgede sürünen bir kalfanın asla tadamayacağı güç bu. Ben bu masanın hükümdarıyım.
Chiyo ise salonun loş sütunlarının gerisinde, diğer konaklardan gelen uşak ve kalfaların arasında sessiz bir silüetti.
Kaba lacivert hizmetçi kimonosunun kollarını içine çekmiş, omzundaki sade servis tepsisini göğsüne yaslamıştı. Hiçbir beklentisi, hiçbir hesabı yoktu. Yüzündeki o pürüzsüzleşen, temizlenen çıplak ten, loş sarı fener ışığında bir samuray zırhı kadar yalın parıldıyordu. Şakağındaki gümüşi kaza izi artık saklanmıyordu; Chiyo ciğerlerini dolduran temiz havanın, etini çürütmeyen o serinliğin tadını çıkarıyordu. Aoi’nin salonun ortasında yavaş yavaş zehirlenerek sergilediği o sahte tiyatroyu, bir yabancının trajedisini seyreder gibi kayıtsızca izliyordu.
Ta ki salonun devasa çift kanatlı kapısı, protokol kâtiplerinin telaşlı reveranslarıyla ardına kadar açılana dek.
Müzik aniden durmadı ama fısıltılar bir bıçak darbesiyle kesildi.
"Eski Kyoto Muhafızı ve Hanedan Konseyi Üyesi... Prens Kujo Tadashige Hazretleri."
Salondaki soylular iki yana açılarak derin reveranslara kapandı. Kapıdan giren heyet, Meiji ve Taisho bürokrasisinin bile üzerinde duran, imparatorluk kanı taşıyan kadim saray aristokrasisinin ta kendisiydi.
En önde yürüyen yaşlı adam, göğsünde imparatorluk krizantem nişanı taşıyan koyu gri resmi frakının içinde bastonuna dayanıyordu. Bembeyaz, geriye taranmış saçları, kartal gagası gibi sivri burnu ve çelik mavisi sert gözleri vardı. Prens Kujo, bizzat Chiyo’nun merhum babası Kont Fujiwara’nın öz dayısıydı. Chiyo’nun çocukluğunun geçtiği Kyoto köşkünün gerçek hamisi, onun yüzündeki o kaza izinin açıldığı gece hekimleri konağa bizzat çağıran adamdı.
Kenji’nin yanındaki Aoi, gelen kişinin ihtişamını görünce içindeki o doymak bilmez açgözlülükle gülümsedi.
Başbakan yetmedi, diye düşündü Aoi, kalbi zafer sarhoşluğuyla çarparak. Şimdi bu saray ihtiyarı da önümde eğilecek. Fujiwara adının gerçek ağırlığını herkese göstereceğim.
Aoi, Chiyo’nun geçmişine dair hiçbir soy kütüğü bilmediğini, Chiyo’nun ailesini sadece "ölmüş gitmiş bir klan" sandığını tamamen unutmuştu. Kibrin getirdiği o ölümcül körlükle, kalabalığı yararak Prens Kujo’nun tam karşısına doğru bir adım attı.
Fildişi yelpazesini zarifçe kapattı, saray adabına uygun en derin reveransını yaptı:
"Ekselansları Prens Kujo... Teftiş Kurulu Başkanı Takahashi Kenji’nin eşi Lady Chiyo olarak, bu geceki teşrifinizle Takahashi hanesini onurlandırdığınızı belirtmek isterim."
Salonda bir ölüm sessizliği oldu.
Prens Kujo durdu. Bastonunun gümüş sapına dayalı parmakları hafifçe sıkılaştı. Yaşlı adamın kartal bakışları, önünde iki büklüm eğilen kadının tepesine indi.
Aoi başını yavaşça kaldırdı; yüzündeki o tebeşir beyazı porselen maskeyi, dudaklarındaki kırmızı vişne lekesini ve kibirli tebessümünü yaşlı prensin gözlerinin içine dikti.
Prens Kujo tek bir milim bile eğilmedi. Yüzündeki kırışıklıklar öfkeli, buz gibi bir şaşkınlıkla gerildi. Çelik mavisi gözleri, Aoi’nin yüzündeki o sahte hatları, o narin köylü elmacık kemiklerini ve pudrayla kapatılmaya çalışılan sağ şakağını milim milim taradı.
"Sen..." dedi Prens Kujo. Yaşlı kurdun sesi orkestranın sessizliğini bir gök gürültüsü gibi yardı. "Sen kimsin kadın?"
Aoi’nin yüzündeki gülümseme kaskatı kesildi. Yanağındaki açık yara, alttan vuran soğuk terle aniden alev aldı. "Ekselansları... Ben Chiyo. Merhum yeğeniniz Kont Fujiwara’nın—"
"Benim yeğenim Fujiwara’nın tek bir kızı vardı!" diye gürledi Prens Kujo, bastonunu mermer zemine bir balyoz gibi vurarak. Çınlayan ses salondaki avizeleri titretti. "Onun kemikleri babasının samuray soyundan gelirdi; boyu bu salondaki çoğu erkekten uzundu! Ve en mühimi... Beş yaşındayken Kyoto tapınağının taşlarında yarılan şakağını ellerimle diktirdim! Karşımda duran bu boyalı, cüce porselen bebek de kim?!"
Salonda buz gibi bir felaket rüzgârı esti.
Kenji’nin elindeki şampanya kadehi parmaklarının arasından kayıp mermere çakıldı; kristal tuzla buz oldu. Bakanların, konteslerin ve generallerin bakışları bir anda Aoi’nin üzerine saplandı.
Aoi’nin ciğerlerindeki bütün hava çekildi. Beyninde korkunç bir uğultu koptu. Yüzündeki kurşun tentür, altındaki etin titremesiyle çıtırdadı; dudakları aralandı ama boğazından tek bir ses bile çıkmadı. Herkesin önünde parlayacağını sandığı o taht, bir saniyede giyotine dönüşmüştü.
Prens Kujo öfkeyle arkasını döndü, salondaki muhafızlara işaret etti: "Bu sahtekârı derhal—"
Fakat Prens’in cümlesi havada asılı kaldı.
Yaşlı adamın gözleri, salonun en arka sütununun dibinde, gölgelerin arasında duran o heybetli hizmetçiye takıldı.
Chiyo, elindeki tepsiyi yavaşça yanındaki masaya bırakmıştı.
Üzerindeki kaba hizmetçi kimonosuna rağmen başı göğe değer gibi dimdikti. Yüzünde tek bir gram boya yoktu; pürüzsüzleşen çıplak teni loş ışıkta parlıyor, sağ şakağındaki o derin, gümüşi kaza izi salonun diğer ucundan bile bir hançer gibi seçiliyordu. Geniş omuzları, köşeli çenesi ve gözlerindeki o kimseden aman dilemeyen yabani asaletle Chiyo, babası Kont Fujiwara’nın mezarından fırlamış canlı bir heykeli gibiydi.
Prens Kujo’nun bastonu tutan eli titredi. Yaşlı adamın gözleri fal taşı gibi açıldı; Aoi’yi tamamen unutup sütuna doğru, o gölgeye doğru bir adım attı.
"Chiyo...?" diye fısıldadı Prens Kujo, sesi bu kez öfkeyle değil, dehşet dolu bir tanıdıklıkla kısılarak. "Sen... Sen orada ne arıyorsun?"
Bütün salonun nefesi kesildi. Yüzlerce göz, yerdeki donup kalmış sahte gelinden, sütunun dibindeki boyasız hizmetçiye doğru aynı anda çevrildi.
Bölüm etkileşimi
