Bölümler 25Şu an: Bölüm 22: Çözülen Düğümler ve Meydan Okuma
- 1 Bölüm 1: Silinen Çehre, Çalınan İpek1.498 kelime
- 2 Bölüm 2: Zehirli Çay Töreni1.349 kelime
- 3 Bölüm 3: Rollerin Takası ve Gölgedeki İğne1.236 kelime
- 4 Bölüm 4: Porselen Zırhın Ağırlığı816 kelime
- 5 Bölüm 5: Mermer Kafes ve Yağmurun Tadı877 kelime
- 6 Bölüm 6: İnatçı Kökler ve Gölgedeki Usta612 kelime
- 7 Bölüm 7: Eğreti Taht ve Çatı Katındaki Huzur745 kelime
- 8 Bölüm 8: Çatlak Sırça ve Kanayan İpek1.051 kelime
- 9 Bölüm 9: İmza Töreni ve Gölgedeki İttifak710 kelime
- 10 Bölüm 10: İmparatorluk Mührü ve Gölgelerin Savaşı986 kelime
- 11 Bölüm 11: Çarşıdaki Gölge ve Kapalı Kapılar803 kelime
- 12 Bölüm 12: Kıyıdaki Fırtına ve Hazırlıksız Hamle797 kelime
- 13 Bölüm 13: Sırça Masadaki Soğuk Kumar665 kelime
- 14 Bölüm 14: Zehrin Aynası ve İki Başlı Ejder1.112 kelime
- 15 Bölüm 15: Kasanın Karnı ve Sabah Baskını715 kelime
- 16 Bölüm 16: Demir İrade ve Çürüyen Taç1.034 kelime
- 17 Bölüm 17: Çürüyen Suret ve Sırça Kafesin Efendisi762 kelime
- 18 Bölüm 18: Çarşıdaki Çehre ve Kesişen Kılıç836 kelime
- 19 Bölüm 19: Çatlayan Aynalar ve Çarşının Gölgesi986 kelime
- 20 Bölüm 20: Kırık Aynadaki Serap930 kelime
- 21 Bölüm 21: Kan Bağı ve Kırılan Sırça853 kelime
- 22 Bölüm 22: Çözülen Düğümler ve Meydan Okuma846 kelime · Okuduğun bölüm
- 23 Bölüm 23: Sırça Kafesin Çöküşü727 kelime
- 24 Bölüm 24: Küllerin Ardındaki Şafak697 kelime
- 25 Bölüm 25: Ayazın Sildiği İzler531 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Prens Kujo’nun fısıltısı, Baccarat kristallerinin ışıltısı altında donup kalan salonda bir kırbaç gibi yankılanmıştı. Yüzlerce aristokratın, bakanın ve generalin nefesi boğazına dizildi. Salonun ortasında, boyalı zırhı yerle bir olmuş Aoi dizlerinin bağı çözülmek üzereyken; bütün bakışlar loş sütunun dibinde, elini tepsiden çekmiş dikilen Chiyo’ya çevrildi.
Prens Kujo bir adım daha attı, bastonunu o gölgeye doğru uzattı: "Chiyo... O çehre, o iz..."
Fakat yaşlı prens cümlesini tamamlayamadan, salonun sağ kanadındaki bürokratların arasından tiz, fırsatçı ve zehirli bir ses yükseldi:
"Durun bir dakika!"
Kalabalığı yararak öne çıkan kişi, Başbakanlık Özel Kalemi’nden kıdemli kâtip Kuroda’ydı. Elindeki deri kaplı protokol defterini göğsüne bastırmış, gözlüğünü burnunun ucuna iterek sütunun dibindeki heybetli kadını parmağıyla hedef göstermişti:
"Bu kadın... Bu kadın Asakusa çarşısında günlerdir ortalıkta dolaşan o küstah hizmetçi! Yalnızca sokaklarda boyasız yüzüyle boy göstermekle kalmıyor; Muhafız Alayı’ndan Teğmen Isamu ile gizli gizli buluşup kumpas kurarken bizzat kâtiplerimizce takip edildi! Takahashi konağının kapısında nöbet tutan askerleri baştan çıkaran, çarşı pazar dedikodularıyla cemiyetin adını kirleten bir ayak takımından ibaret bu kadın! Ne prensesi, ne hanımefendisi?!"
Kâtip Kuroda’nın bu ifşası, salonda bir anda uğultulu bir şok dalgası yarattı.
Kadınlar yelpazelerini dehşetle ağızlarına kapattı; kontlar ve mirasyediler birbirine fısıldamaya başladı. "Bir askerle mi?", "Konağın kalfası bir teğmenle mi fingirdiyormuş?", "Prens hazretleri yanılıyor olmalı, kaba saba bir sokak süprüntüsü bu!"
Kenji, yerdeki kırık kristal kadehin parçaları arasında dizlerinin üzerine yığılmak üzereydi; gözleri kararmış, nefesi tıkanmıştı. Bu gece burada sadece bir kariyer değil, kelleler gidecekti.
Aoi ise... Aoi o an, içindeki o doymak bilmez açgözlülüğün ve çaresizliğin en karanlık kuyusundan kafasını kaldırdı.
Kâtip Kuroda’nın sözleri, Aoi’nin zihninde aniden bir can simidine dönüştü. Çürüyen yanağındaki yangın, beynine fışkıran yeni bir ihanet planıyla uyuştu. İşte bu, diye düşündü Aoi, gözlerindeki kanlı damarlar vahşice parıldayarak. Chiyo köşeye sıkıştı. Eğer şimdi suçu tamamen onun üzerine yıkarsam... 'Bu sokak kadını kocamı ayarttı, konağa sızdı, yüzündeki izi kullanarak hanedana şantaj yapmaya çalıştı' dersem... Ben sadece kurban rolünü oynar, ipe gitmekten kurtulurum!
Aoi, kırık yelpazesini sımsıkı kavrayarak Prens Kujo’ya doğru bir adım attı. Gözlerinden sahte, zehirli yaşlar boşanırken sesine bir mağduriyet tınısı katmaya çalıştı:
"Ekselansları Prens Kujo! Saygıdeğer meclis! Kâtip haklıdır! Bu kadın... Bu kalleş hizmetçi, kocamın saflığından yararlanıp konağımıza sızmış bir şantajcıdır! Şanghay hisselerini çalmak için teğmenlerle iş tutan, adımızı lekeleyen bir hırsızdır o! Benim yerime göz dikti, beni tehdit etti—"
"Kapa o boyalı çeneni, küçük köylü."
Ses bir gök gürültüsü değildi. Ne bir çığlıktı ne de bir feryat.
Fakat salonun bütün akustiğini, Baccarat avizelerinin rezonansını ve insanların fısıltılarını bir anda bıçak gibi kesen, buzdan ve dövme çelikten yontulmuş bir ses tonuydu.
Chiyo, sütunun gölgesinden dışarı doğru ilk adımını attı.
Kaba, lacivert hizmetçi kimonosu geniş omuzlarından heybetli bir zırh gibi dökülüyordu. Ayakları mermer zemine öyle tok, öyle sarsılmaz bir sükûnetle bastı ki, salondaki hiçbir soylunun ipek ayakkabısı bu kadar asil bir ses çıkaramazdı.
Başı göğe değercesine dimdikti. Yüzünde ne tek bir gram kurşun boyası ne de bir hile vardı. Nilüfer lapalarıyla dirilmiş o duru, taze bronz teni; dövme demir kadar geniş elmacık kemikleri ve köşeli, heybetli çenesiyle Chiyo, salondaki bütün o pudralı, narin kadınları tek bir nefeste yutacak bir vahşilikteydi. Şakağındaki gümüş dikiş izi, kristal avizelerin altında bir hanedan kılıcı gibi ışıldıyordu.
Kâtip Kuroda’nın üzerine doğru yürüdü.
Kâtip, Chiyo’nun gözlerindeki o dipsiz, kimseden aman dilemeyen karanlığı görünce dehşetle yutkundu; istemsizce iki adım geriledi.
"Teğmen Isamu ile görüştüm, doğru," dedi Chiyo. Sesi salondaki her bir sütunda tek tek yankılandı; ne bir inkâr vardı sesinde ne de bir savunma telaşı. "Çünkü o asker, bu salondaki üniformalı kuklaların aksine, çürümüş bir sistemin değil, toprağın ve görevin ne olduğunu hatırlayan tek adamdı. Ben çarşıda yüzümü saklamadım kâtip efendi. Saklanması gerekenler, mermer salonlarda donanmanın parasını Şanghay genelevlerinde ve afyon depolarında aklayan sizlersiniz."
Salonda birkaç generalin rengi attı.
Chiyo durmadı. Adımlarını Aoi’nin tam karşısına doğru attı.
Aoi, yaklaşan kadının boyu ve heybeti altında bir anda küçüldü; titreyen dizlerini kontrol edemeyerek geriye doğru sendeleyecek oldu. Chiyo, Aoi’nin yarılmış yanağına, boyanın altından sızan o sarımtırak cerahate ve gözlerindeki sefil korkuya tek bir saniye bile acımadan baktı.
"Beni kurban etmek için son bir hamle daha yapıyorsun, öyle mi Aoi?" dedi Chiyo, sadece Aoi’nin ve hemen önlerindeki Prens Kujo’nun duyabileceği bir fısıltıyla. "Sen gerçekten bu unvanı bir elbiseyle, bir spatulayla satın alabileceğini mi sandın? Soy, deriye sürülen kurşun tozuyla kazanılmaz. Soy, o kurşun tenini çürütse bile omurganın kırılmamasıdır."
Chiyo bakışlarını Aoi’den çekip doğrudan Prens Kujo’nun çelik mavisi gözlerine kilitledi.
Saray adabının en eski, yalnızca kadim samuray klanlarının bildiği o sert, mağrur ve dik selamıyla başını hafifçe eğdi. Ne bir kul gibi büküldü ne de bir günahkâr gibi af diledi.
"Dayı," dedi Chiyo. Sesi kırk yıllık bir hasretin değil, küllerinden doğmuş bir hükümdarın kesinliğiyle doluydu. "Kyoto’nun tapınak bahçelerinde yüzüm yarıldığında hekimlere 'Bu kız bir daha asla cemiyete çıkamaz' demiştin. Haklıydın. Ben o gün o cemiyetten çıktım. On yıldır bu sahte dünyanın, bu tefeci bürokrasinin ortasında bir ceset gibi nefes aldım. Ama bu gece... Bu gece o kefeni tamamen yırttım."
Chiyo kollarını iki yana açtı; kaba hizmetçi kimonosunu bir imparatoriçe kaftanı gibi taşıyarak bütün salona meydan okudu:
"Ben Kont Fujiwara’nın kızı Chiyo’yum! Şimdi çağırın muhafızlarınızı! Çağırın o çok korktuğunuz Başbakanınızı! Bakalım bu kokuşmuş tahtın cellatları, kendi elleriyle boğdukları bir hayaleti ikinci kez asabilecek kadar cesur mu?!"
Bölüm etkileşimi
