Bölümler 25Şu an: Bölüm 19: Çatlayan Aynalar ve Çarşının Gölgesi
- 1 Bölüm 1: Silinen Çehre, Çalınan İpek1.498 kelime
- 2 Bölüm 2: Zehirli Çay Töreni1.349 kelime
- 3 Bölüm 3: Rollerin Takası ve Gölgedeki İğne1.236 kelime
- 4 Bölüm 4: Porselen Zırhın Ağırlığı816 kelime
- 5 Bölüm 5: Mermer Kafes ve Yağmurun Tadı877 kelime
- 6 Bölüm 6: İnatçı Kökler ve Gölgedeki Usta612 kelime
- 7 Bölüm 7: Eğreti Taht ve Çatı Katındaki Huzur745 kelime
- 8 Bölüm 8: Çatlak Sırça ve Kanayan İpek1.051 kelime
- 9 Bölüm 9: İmza Töreni ve Gölgedeki İttifak710 kelime
- 10 Bölüm 10: İmparatorluk Mührü ve Gölgelerin Savaşı986 kelime
- 11 Bölüm 11: Çarşıdaki Gölge ve Kapalı Kapılar803 kelime
- 12 Bölüm 12: Kıyıdaki Fırtına ve Hazırlıksız Hamle797 kelime
- 13 Bölüm 13: Sırça Masadaki Soğuk Kumar665 kelime
- 14 Bölüm 14: Zehrin Aynası ve İki Başlı Ejder1.112 kelime
- 15 Bölüm 15: Kasanın Karnı ve Sabah Baskını715 kelime
- 16 Bölüm 16: Demir İrade ve Çürüyen Taç1.034 kelime
- 17 Bölüm 17: Çürüyen Suret ve Sırça Kafesin Efendisi762 kelime
- 18 Bölüm 18: Çarşıdaki Çehre ve Kesişen Kılıç836 kelime
- 19 Bölüm 19: Çatlayan Aynalar ve Çarşının Gölgesi986 kelime · Okuduğun bölüm
- 20 Bölüm 20: Kırık Aynadaki Serap930 kelime
- 21 Bölüm 21: Kan Bağı ve Kırılan Sırça853 kelime
- 22 Bölüm 22: Çözülen Düğümler ve Meydan Okuma846 kelime
- 23 Bölüm 23: Sırça Kafesin Çöküşü727 kelime
- 24 Bölüm 24: Küllerin Ardındaki Şafak697 kelime
- 25 Bölüm 25: Ayazın Sildiği İzler531 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Takahashi malikânesinin mermer banyosundan yükselen keskin sülfür ve yanık badem kokusu, taş koridorun soğuk havasına karışıyordu.
Aoi, lake tuvalet masasının önündeki işlemeli sandalyede kaskatı oturuyordu. Boy aynasından yansıyan kendi çehresine baktıkça, tırnakları avuçlarının içine gömülüyor, etini deliyordu.
Felaket artık saklanamaz bir boyuta ulaşmıştı.
Sağ yanağındaki o kuru yarık, elmacık kemiğinden dudak kenarına kadar derinleşmiş, etrafındaki gözenekler gri-yeşil bir cerahat tabakasıyla kabarmıştı. Kurşun bazlı beyazlatıcı merhem yarayı kurutmuyor; aksine, zehir kana karıştıkça Aoi’nin göz altlarında çürük erik renginde koyu halkalar bırakıyordu. Kaburgalarını saran keten bezlerin altında derisi pişiklerden ve bası yaralarından su toplamıştı. Birkaç haftadır her nefes bir yangın, her tebessüm bir jilet kesiğiydi.
Fakat Aoi, titreyen parmaklarıyla porselen kutudan bir tutam daha tebeşir beyazı boya aldı. Metal spatulayı yaralı yanağına öyle bir gaddarlıkla bastırdı ki, etinden kopan acıyla dişlerini gıcırdattı. Boğazından boğuk bir inilti fırladı ama spatulayı çekmedi.
"Bir kat daha..." diye fısıldadı çatlak dudakları arasından, gözlerindeki kan çanağı ateşiyle aynadaki aksini tehdit eder gibi. "Bir kat daha kapatacak. Yarın İmparatoriçe’nin çay saatinde kimse bu lekeyi görmeyecek."
Açgözlülüğü, bedeninin çığlıklarını bastıran tek gıdaydı. Cemiyetteki o kadınların önünde eğilişini, bakanların ona "Leydi Chiyo" derken seslerindeki o gizli dehşeti tattıktan sonra, tarladaki çamurun içine geri dönemezdi. Gerekirse bu boya etini iskeletine kadar eritecek, yine de o ipek kimonoların içinden çıkmayacaktı.
Tam o sırada ahşap sürgülü kapı vurulmadan aralandı.
Chiyo eşikte belirdi. Kolunda çarşıdan getirdiği sebze sepeti vardı. Üzerindeki solgun lacivert hizmetçi elbisesi toz içindeydi ama kadının duruşu odaya sığmayacak kadar heybetliydi.
Aoi aynadan Chiyo’nun yansımasına baktı. Ve o an, içindeki zehirli kıskançlık göğsünü bir kez daha parçaladı.
Chiyo’nun yüzü pırıl pırıldı.
Sonbahar rüzgârı yanaklarına taze bir bronzluk katmış, nilüfer merhemleri yıllardır çürüyen derisini mermer gibi pürüzsüz bir kuvvete kavuşturmuştu. Sert, köşeli çenesi, geniş elmacık kemikleri ve şakağındaki o gümüş dikiş izi, boyasız çehresinde bir samuray zırhı kadar asil ve korkusuz parlıyordu. Chiyo derin, göğsünü sonuna kadar dolduran engelsiz bir nefes aldı; odadaki çürük badem ve iltihap kokusuna rağmen tek bir mimiği bile titremedi.
"Sepeti mutfağa bırakıp gitmedin mi hâlâ?" diye tısladı Aoi, sesini porselen maskenin arkasında düzleştirmeye çalışarak. "Sana hanımının odasına destursuz girmeyeceksin demedim mi ben?"
Chiyo kapıyı arkasından yavaşça sürgüledi. Sepeti yere bıraktı. Ağır, tok adımlarla makyaj masasına doğru yürüdü.
Masanın üzerindeki spatulayı, kenarları kurumuş kanlı boya lekelerini ve Aoi’nin açık yarasını adım adım süzdü. Gözlerinde ne bir merhamet vardı ne de öfke; sadece uçuruma doğru koşan bir ahmağı izleyen o soğuk kayıtsızlık.
"Asakusa çarşısındaydım," dedi Chiyo. Sesi tok, derinden ve kusursuz bir dinginlikle çıktı.
Aoi spatulayı masaya sertçe vurdu: "Bana sokak dedikodularını anlatma hizmetçi! Yarınki saray daveti için fildişi yelpazemi temizle ve—"
"Sokaktaki herkes beni konuşuyor Aoi," diyerek sözünü kesti Chiyo.
Aoi’nin nefesi boğazında donakaldı. Masaya koyduğu elinin parmakları hafifçe seğirdi. "Ne saçmalıyorsun sen?"
Chiyo bir adım daha yaklaştı, heybetiyle Aoi’nin tepesine dikildi.
"Pazarda peşime takılan bakışları kendi gözlerimle gördüm," dedi Chiyo, ses tonunu buz gibi bir fısıltıya indirerek. "İmparatorluk Muhafız Alayı’ndan bir teğmen bile yolumu kesti. Bir konağın hizmetçisinde bu boyasız yüzü, bu boyu ve en önemlisi... Bu kaza izini gören herkes durup fısıldaşıyor. Başbakanın kâtipleri çarşının köşesindeki çay evinde cirit atıyor. İnsanlar Takahashi konağının kapısındaki kadının kim olduğunu sormaya başladı bile."
Aoi hızla sandalyede döndü. Boyasının altındaki gözleri dehşetle kısıldı: "Sen... Seni kim, neden sorsun?! Sen sadece bir hizmetçisin!"
Chiyo eğildi. Yüzünü Aoi’nin çürüyen, kimyasal kokan yüzüne birkaç santim kadar yaklaştırdı. Aralarındaki tezatlık acımasızdı: Biri boyasız teninde hayatı ve gücü solurken, diğeri tonlarca pudranın altında bir mezar kaçkını gibi kokuyordu.
"Ahmak köylü," dedi Chiyo fısıltıyla. "Sen o kasanın içindeki Şanghay mektuplarıyla Başbakanı dize getirdiğini sandın. Ama unuttuğun bir şey var: Fujiwara klanının tek mirasçısı kâğıt üzerinde hâlâ Chiyo. Ve o klanın kızının yüzünde beş yaşından beri taşıdığı bir kaza izi var. Kontes Date o izi sormuştu, unuttun mu? Sen kibirle o izin üzerine şerefini örttüğünü söyledin. Ama şimdi... Sokakta, senin konağının kapısında o kaza izini taşıyan boyasız bir kadın dolaşıyor. İnsanlar 'Bu hizmetçi kim?' dedikçe o fısıltı nereye varacak sanıyorsun?"
Aoi’nin yanaklarındaki tentür, alttan vuran soğuk terle hafifçe cızıldadı. Beyninde şimşekler çaktı.
İz.
Gerçek Chiyo’nun izi.
"Sen..." dedi Aoi, sesi ilk kez kontrolsüzce titreyerek. "Bunu bilerek yaptın! Çarşıya yüzünü sere serpe göstermek için çıktın! O askerin, o insanların önüne kendini bilerek attın! Beni ele vermek için—"
Chiyo kadının çenesini tek hamlede, demir gibi nasırlı parmaklarıyla kavradı. Tutuşu o kadar sertti ki Aoi’nin yaralı yanağındaki kurumuş boya kabuğu çıtırdayarak eline döküldü. Aoi acıdan inledi ama Chiyo bırakmadı.
"Ben sadece nefes aldım Aoi," dedi Chiyo, gözlerindeki o karanlık ateş kadının ruhunu dondurarak. "Kafesi sen istedin. O zehirli boyaları yüzüne kat kat sen sürdün. Şimdi o açgözlülüğün seni bir leşe çevirirken, benim sokaktaki gölgem bile senin sahte tahtını devirmeye yetiyor. Başbakan Saionji aptal bir adam değildir. Eğer kâtipleri sokakta konuşulan bu yaralı kadını araştırmaya başlarsa, o ipin ucu bu konağa çıkar. Kapıya bu kez müfettişler değil, cellatlar gelir."
Chiyo kadının çenesini bir paçavra gibi yana doğru fırlattı. Cebinden beyaz bir bez parçası çıkarıp eline bulaşan kanlı kurşun boyasını tiksinircesine sildi.
Aoi masaya tutunarak dengesini zor sağladı. Ağzından sızan kanı kimonosunun koluna sildi; aynadaki parçalanmış aksine, ardından kapıya doğru yürüyen heybetli Chiyo’ya baktı. İçindeki çaresizlik, yerini saf, zehirli bir hayatta kalma deliliğine bıraktı.
"Cellatlar gelirse Chiyo..." dedi Aoi, boğazından yırtılan hırıltılı bir sesle. "O darağacına tek başıma çıkmam. O kasanın anahtarı bende. Eğer Saionji kapıyı kırarsa, Fujiwara’nın gerçek kızının sen olduğunu, bu yalanı senin kurguladığını ve kocamla devleti soyduğunuzu söylerim. Seni o çok sevdiğin pürüzsüz teninle birlikte canlı canlı gömdürürüm!"
Chiyo kapı pervazında durdu. Arkasını dönmedi bile. Geniş omuzları hafifçe sarsıldı; kuru, tok bir kahkaha attı.
"Dene bakalım küçük köylü," dedi Chiyo, kapı kanadını açarken. "Ama önce yarına kadar o etinin kemiklerinden dökülmesini engelle. Çünkü kokun şimdiden bütün konağı sarmaya başladı."
Chiyo çıktı ve kapıyı sertçe çekti.
Aoi banyonun ortasında, aynanın karşısında tek başına kaldı. Titreyen elleriyle boya kutusunu devirdi; beyaz tozlar halıya saçıldı.
Zaman tükeniyordu. Yüzü çürüyordu, sokaktaki fısıltılar konağın duvarlarına tırmanıyordu ve Başbakanın gölgeleri kapıdaydı. Aoi tırnaklarını kırık aynanın sırrına geçirdi; kanayan yanağına inat başını dikleştirdi. Çember daralıyordu ama o çemberin içinde ilk yanan kişi olmayacaktı.
Bölüm etkileşimi
