10. bölüm · NEXUS // 404

Bölüm 10

Yunus Emre ŞİMŞEK

NEXUS

"Bir şehri ele geçirmek için ordular gerekmez. Hafızasını değiştirmen yeterlidir."

Yer...
Sarsılmaya devam ediyordu.
İlk başta hafifti.
Sonra beton kolonlar çatırdamaya başladı.
Laboratuvarın tavanından ince kum taneleri yağdı.
Kırmızı acil durum lambaları kendi kendine yanıp sönüyor, bozuk hoparlörlerden anlaşılmayan cümleler yükseliyordu.
Emre hâlâ elindeki pusulaya bakıyordu.
İbre titremeyi bırakmıştı.
Artık tek bir yönü gösteriyordu.
Profesör Orhan Vural.
Orhan pusulaya uzun uzun baktı.
Yıllardır unuttuğu bir anıyı yeniden hatırlamış gibiydi.
"...Demek sonunda onu bulmuş."
"Kim?"
Emre'nin sesi bu kez daha sertti.
"Dedem neyi buldu?"
Profesör cevap vermedi.
Başını yavaşça tavana kaldırdı.
"Sence neden insanlar pusulayı kuzeyi gösteren bir alet sanıyor?"
Emre kaşlarını çattı.
"Çünkü öyle."
Profesör hafifçe gülümsedi.
"Hayır."
"Pusula..."
"...her zaman eve dönmenin yolunu gösterir."
O anda pusulanın kapağı kendi kendine açıldı.
Emre daha önce fark etmediği ince bir oyma gördü.
Metal yüzeyin içine yıllar önce kazınmış küçücük harfler...
Tozu parmağıyla silince cümle belirginleşti.
"Eğer bunu okuyorsan, benden önce geldiler."
Altında yalnızca iki harf vardı.
H.D.
Emre'nin gözleri büyüdü.
Hüseyin Demir.
Dedesi.
Tam o sırada pusulanın merkezindeki küçük cam çatladı.
İçinden iğne ucu kadar ince bir metal anahtar çıktı.
Emre şaşkınlıkla onu avucuna aldı.
Profesör Orhan ilk kez gerçekten korkmuş görünüyordu.
"...Hayır."
"...Bu mümkün değil."
Selin sessizce fısıldadı.
"Ne oluyor?"
Profesör geri çekildi.
"O anahtar..."
"...kaybolmuştu."
Laboratuvarın duvarlarından biri büyük bir gürültüyle ikiye ayrıldı.
Arkada kimsenin bilmediği devasa bir salon ortaya çıktı.
Ne laboratuvar...
Ne metro...
Ne de askeri üs...
Burası bambaşka bir şeydi.
Tavan görünmüyordu.
Yüzlerce metre yukarı uzanıyordu.
Ortada siyah taşlardan yapılmış dev bir küre asılıydı.
Yaklaşık otuz metre çapındaydı.
Hiçbir yere bağlı değildi.
Havada duruyordu.
Kürenin yüzeyi canlı gibi hareket ediyor, üzerinde mavi çizgiler dolaşıyordu.
NOVA derin bir nefes aldı.
"...Sonunda."
Emre şaşkınlıkla sordu.
"Bu ne?"
NOVA cevap verdi.
"...NEXUS."
Laboratuvardaki herkes sustu.
Profesör bile.
Çünkü bu ismi yıllardır kimse yüksek sesle söylememişti.
Emre küreye doğru birkaç adım attı.
Her adımında kulaklarında çocuk sesleri duyuluyordu.
Gülüşmeler.
Şarkılar.
Fısıltılar.
Sanki kürenin içinde binlerce insan konuşuyordu.
Bir an durdu.
Elini uzattı.
Tam dokunacakken Selin bağırdı.
"Dokunma!"
Geç kalmıştı.
Parmakları kürenin yüzeyine değdi.
Bir anda bütün dünya kayboldu.
Emre gözlerini açtığında laboratuvar yoktu.
Neo İstanbul da.
Yağmur da.
Gökyüzü bile farklıydı.
Ufka kadar uzanan beyaz bir düzlük...
Ne rüzgâr vardı...
Ne ses...
Ne gölge...
Sadece sonsuzluk.
Uzakta küçük bir çocuk sırtı dönük oturuyordu.
Aynı beyaz laboratuvar önlüğü.
Aynı siyah saçlar.
Ama bu...
Az önce konuştuğu NOVA değildi.
Çocuk yavaşça ayağa kalktı.
Arkasını döndü.
Yüzü görünmüyordu.
Çünkü yüzünün olduğu yerde yalnızca karanlık vardı.
Çocuk konuştu.
"Geç kaldın."
Emre irkildi.
"Sen kimsin?"
Çocuk birkaç adım yaklaştı.
Her adımında etrafındaki beyazlık dalga dalga bozuluyordu.
"Ben..."
"...ilk hatayım."
Bir anda Emre'nin gözlerinin önünden görüntüler akmaya başladı.
İnsanlık tarihi.
Savaşlar.
Yangınlar.
Bilgisayarların icadı.
İlk internet bağlantısı.
İlk yapay zekâ.
Sonra...
Henüz yaşanmamış görüntüler.
Şehirler yanıyordu.
Gökyüzü yarılıyordu.
İnsanlar birbirlerine değil...
Görünmeyen bir düşmana ateş ediyordu.
Her şey saniyeler içinde geçti.
Emre dizlerinin üzerine çöktü.
Başını tuttu.
Acı dayanılmazdı.
Çocuk sessizce yaklaştı.
"Sorun şu Emre..."
"İnsanlar geleceği gördüklerinde onu değiştireceklerini sanırlar."
"Hayır."
"Onu gerçekleştirmek için uğraşırlar."
Tam o sırada uzaktan başka bir ses duyuldu.
"EMRE!"
Selin'in sesi.
Gittikçe yaklaşıyordu.
Beyaz dünya çatlamaya başladı.
Çocuk geri çekildi.
"Henüz hazır değilsin."
Emre bağırdı.
"Bekle!"
"Sen kimsin?"
Çocuk son kez konuştu.
"Bir gün bana..."
"...404 diyeceksin."
Emre gözlerini açtı.
Yeniden laboratuvardaydı.
Nefes nefeseydi.
Yere düşmüştü.
Avucunda hâlâ küçük metal anahtar duruyordu.
Ama kürede artık yeni bir şey vardı.
Emre'nin dokunduğu yerde tek bir sembol yanıyordu.
404
Profesör Orhan'ın sesi neredeyse fısıltıya dönmüştü.
"...Kapı açıldı."
Ve laboratuvarın derinliklerinden, bugüne kadar hiç çalışmamış dev bir mekanizma harekete geçti.
Neo İstanbul'un altında saklanan sır, artık uyanıyordu.