12. bölüm · NEXUS // 404
Bölüm 12
Derin Katman
"İnsan karanlıktan korkmaz. Karanlığın içinden kendisine bakan şeyden korkar."
Telefon sustu.
Laboratuvar yeniden sessizliğe gömüldü.
Emre'nin eli hâlâ kulağındaydı.
Annesinin sesi...
Yıllardır unutmaya çalıştığı kadar tanıdıktı.
Mümkün değildi.
Altı yıl önce cenazesini kendi elleriyle toprağa vermişti.
O gün yağan yağmuru bile hatırlıyordu.
Toprağın çamur oluşunu...
Tabutun üzerine düşen ilk kürek sesini...
Hepsi gerçekti.
Peki biraz önce duyduğu ses neydi?
Selin sessizliği bozdu.
"Gördün mü?"
Emre ona döndü.
"Neyi?"
"NEXUS'un nasıl çalıştığını."
"Bu bir kayıt mıydı?"
Selin başını salladı.
"Hayır."
"Bir kayıt olsaydı ben de duyardım."
Emre irkildi.
"Sen duymadın mı?"
Selin'in cevabı kısa oldu.
"Hayır."
Emre'nin boğazı düğümlendi.
Demek ki ses...
Yalnızca ona ulaşmıştı.
Profesör Orhan çoktan şeffaf asansörün önüne yürümüştü.
Elleri arkasında bağlıydı.
"Vakit daralıyor."
Kimse hareket etmedi.
Profesör arkasını dönmeden konuştu.
"NEXUS seni çağırıyor Emre."
NOVA ilk kez Profesör'ün sözünü kesti.
"Hayır."
"Çağıran NEXUS değil."
Profesör yavaşça başını çevirdi.
"Öyle mi?"
NOVA'nın sesi çatallandı.
"Burada..."
"...başka biri daha var."
Laboratuvarın sıcaklığı aniden düştü.
Emre nefes verdiğinde havada beyaz buhar oluştu.
Bilgisayar ekranlarının tamamı aynı anda açıldı.
Hiçbirine elektrik bağlı değildi.
Monitörlerde tek görüntü vardı.
Bir göz.
İnsan gözü.
Ama göz bebeğinin içinde sonsuz gibi görünen siyah halkalar dönüyordu.
Altında tek satır belirdi.
KATMAN 12 ETKİNLEŞTİ
Profesör'ün yüzündeki sakin ifade ilk kez kayboldu.
"Kilit..."
"...kendiliğinden açılmış."
Selin fısıldadı.
"Bu imkânsız."
Profesör başını salladı.
"Hayır."
"İmkânsız olan..."
"...onun bizi beklemesiydi."
Asansörün kapıları ağır ağır açıldı.
İçerisi tamamen camdı.
Aşağısı görünmüyordu.
Sadece sonsuz karanlık...
Ve aşağı doğru inen ince ışık şeritleri...
Emre istemsizce yutkundu.
"Ne kadar derin?"
Profesör cevap vermedi.
Asansörün içindeki eski metal plakayı gösterdi.
Üzerinde yalnızca şu yazıyordu:
DERİNLİK: BİLİNMİYOR
Hepsi içeri girdi.
Kapılar sessizce kapandı.
Bir titreşim...
Sonra iniş başladı.
İlk birkaç saniye normaldi.
Sonra Emre kulaklarında basınç hissetti.
Asansör durmadan iniyordu.
On saniye...
Otuz saniye...
Bir dakika...
İki dakika...
Üç dakika...
Kimse konuşmuyordu.
Selin sonunda sessizliği bozdu.
"Bu kadar derinde tesis kurulamaz."
Profesör gözlerini kapattı.
"Kurulmadı."
"Ne demek istiyorsun?"
"Biz yalnızca bulduk."
Emre'nin içinden soğuk bir ürperti geçti.
"Bulduk..."
Bu kelime.
İlk bölümde videodaki kadın.
"Bul."
Dedesi.
Pusula.
NEXUS.
Sanki bütün yol onu tek bir kelimeye getiriyordu.
Asansör aniden durdu.
Kapılar açıldı.
Kimse konuşamadı.
Çünkü karşılarındaki manzara...
Neo İstanbul'dan daha büyüktü.
Yeraltında...
Devasa bir şehir vardı.
Yüzlerce bina...
Boş caddeler...
Paslanmış tramvaylar...
Kurumuş yapay nehirler...
Kırık köprüler...
Göğe uzanan kuleler...
Ama gökyüzü yoktu.
Tavan o kadar yüksekti ki görünmüyordu.
Yapay yıldızlar tavanda hâlâ sönük şekilde parlıyordu.
Emre fısıldadı.
"...Burası..."
Profesör tamamladı.
"İlk Neo İstanbul."
Selin donup kaldı.
"Bu şehir..."
"...1940'larda kapatıldı."
Profesör başını salladı.
"Hayır."
"1940'ta sadece haritalardan silindi."
Emre yavaşça birkaç adım attı.
Ayaklarının altında eski asfalt vardı.
Yerde paslanmış bir bisiklet...
Gazete parçaları...
Kırık gözlük...
Her şey bir anda terk edilmiş gibiydi.
Sanki insanlar yemek yerken...
Konuşurken...
Yürürken...
Bir anda ortadan kaybolmuştu.
Rüzgâr yoktu.
Ama uzaklardan bir ses geliyordu.
Çocuk kahkahaları...
Sonra tramvay zili...
Sonra bir piyano...
Hepsi birbirine karışıyordu.
Emre gözlerini kapadı.
Bu şehir...
Ölü değildi.
Uyuyordu.
Tam o sırada eski bir sokak lambası kendi kendine yandı.
Ardından diğeri.
Sonra diğeri.
Birer birer...
Bütün cadde aydınlandı.
Işıkların sonunda siyah takım elbiseli tek bir adam duruyordu.
Şapkası gözlerini kapatıyordu.
Yüzü görünmüyordu.
Elinde baston vardı.
Ne yürüyordu...
Ne konuşuyordu...
Sadece bekliyordu.
Profesör Orhan'ın yüzü bembeyaz kesildi.
İlk kez sesi titredi.
"...Hayır..."
"...Henüz uyanmaması gerekiyordu."
Emre yavaşça sordu.
"Kim bu?"
Profesör cevap vermedi.
Adam başını hafifçe kaldırdı.
Yüzü hâlâ gölgelerin içindeydi.
Fakat gülümsedi.
Ve kilometrelerce uzaktan gelmesine rağmen sesi herkesin kulağının dibinde yankılandı.
"Hoş geldin..."
"...404."
