Mutluluğun Peşinde kitap kapağı

12. bölüm / 11

Mutluluğun Peşinde

9. Bölüm

Vaveyla Yazarı: melisanli

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: 9. Bölüm

Gökyüzü zifiri karanlığa büründüğünde Eva takım elbisesini değiştirip yatağa oturdu. Yorgunluktan kısılmış gözleri dışarıyı süzerken şehrin, sabahkinden bile fazla olan sesini dinledi. Limana yaklaşan gemilerin, bekçilerin, turistlerin çıkardıkları sesler limana uzak sayılabilecek bu kulübün yıkık dökük odasında bile oldukça net duyuluyordu.
Eva saçlarını bağlamak için sıkıca tutturduğu tokasını çıkarıp odadaki üç mobilyadan biri olan, geniş ahşap masanın üzerine fırlattı. Bir kadın olmaktan öylesine gurur duyuyordu ki, ona kendini erkek gibi hissettiren her şeyden hemencecik kurtulmak istedi.
Vücudundan aşağı süzülen siyah saten geceliğinin açık bıraktığı omuzlarına vuran soğuk yüzünden pencereyi kapatmaya karar verdiğinde saat gece yarısına gelmişti.
Denizin esintisini olduğu yerde hissedebiliyordu. Pencerenin önüne geldi ve kapatmadan önce kafasını hafifçe camdan uzatarak sokağı kontrol etti.
Limanın aksine kulübün bulunduğu sokak neredeyse bomboştu.
Kulübün karşı çaprazındaki binanın önünde oturan yaşlı adam, kulübün önünde yatan siyah yavru bir kedi ve dizleri üzerine çökmüş, yavru kediyi seven Axel'den başka sokakta kimse yoktu.
"Üşüdün, değil mi?" Axel'in sesi boş sokakta yankılandı. Belki de Eva tüm şehrin sesine rağmen onun sesini duymak istediği için yankılandığını düşünmüştü. “Seni odama almalı mıyım, hmm?” Bu cümle neden Eva’nın kalbini hızlandırmıştı hiçbir fikri yoktu ama düşünmeye zaman ayırmayı reddetti.
Axel biten sigarasının izmaritini kediden uzağa, karşı kaldırımın eteklerine doğru fırlatıp ayağa kalktı. Hızla dizlerini çırptı ve kedinin kulağının arkasını birkaç kez daha okşayıp arkasını döndü. “İyi geceler, ufaklık.”
Eva, Axel'in ilerlemek için bir adım atmaya hazırlanırken donup kaldığını gördüğünde anlam veremeyerek kaşlarını çattı ve izlemeye devam etti. Genç adam o an izlendiğini fark etmişti.
Kafasını yavaşça yukarı kaldırdığında mavi gözleri, bilinçsizce onu izleyen Eva'nın meraklı gözleri ile buluştu, dudaklarında ufak bir gülümseme yeşerdi. Eva, pencerenin kolunda kalan elini çekmeden bir süre genç adamın gülümseyen yüzünü izledi.
Ay ışığının vurduğu solgun teni gümüş gibi parlak gelmişti gözüne. Gözleri uzaktan onu izlediği zamanlardaki gibi boş bakmıyordu. Anlatmak istediği onlarca şey var ama gücü yok gibi bakıyordu.
Bu ne kadar sürmüştü, emin değildi ama gözlerinin daldığın fark edip kendine geldiğinde Axel artık baktığı yerde değildi.
Kafasını hafifçe iki yana sallayıp pencereyi kapattı ve masada duran, rüzgarın söndürdüğü mumu yeniden yaktı. Dışarıdaki sokak kandilleri odayı aydınlatsa da odada bir gaz lambası olması hoşuna giderdi.
Kaldıkları yer neredeyse her konuda masraftan kaçınmışken, odasında gaz lambası olmaması Eva'yı hiç şaşırtmamıştı. Böylesi daha iyi olmalı, diye düşündü.
Çantasından daha kalın bir giysi, belki bir şal çıkarmak için yatağına ilerlerken odasının kapısı iki kere tıklatıldı. Eva damarlarına akın eden adrenalini an be an hissetti.
Dağınık açık saçları, ince, vücut hatlarını olduğu gibi ortaya koyan siyah geceliği ile yakalanırsa, odayı kiralayan orta gelirli tüccar Bay Owell'a ne olduğunu kimseye açıklayamazdı.
Hızlı adımlarla masasında duran altıpatları aldı, kapının arkasına geçti ve aniden açmaya kalkarlarsa bunun başarısız bir girişim olarak kalması için kapıyı sessizce kilitledi.
"Kim o?" Sesini elinden geldiğince kalın ve kısık çıkarmaya çalışarak kapının ardında onu kimin beklediğini anlamayı umdu. Karşı taraftaki sessizlik kısa sürdü.
"Benim, Ivanow." Axel'in tok sesi boş koridorda yankılandı. "Korkma." Axel'in sesindeki endişe kırıntıları ruhunu okşarken ona duyduğu öfke ve bitmek bilmeyen kini yüzünden aynı zamanda kulaklarını tırmalamıştı.
Bu sesi duymak için senelerce verdiği çabalardan sonra yenilmiş, yenilgiyi kabullenip artık duymamayı seçmişken işte tam buradaydı.
Eva kapıya yasladığı gergin omuzlarını gevşetti ve açmak üzere kapıya uzandı. O an eli havada dondu kaldı. Bu ana benzeyen onlarca anı aklına gelirken, Axel'e olan öfkesinin nedenini hatırladı. Elleri titredi.
Eva henüz yalnızca altı yaşındayken hırpalanarak saraya getirildiği günü hatırladı. Ufak tefek boyu, dizlerini döven uzun saçları ve mükemmel bir öfke ile yanıp tutuşan iri kahverengi gözleri ile sadece masum bir çocuktu.
Ailesinden koparılıp hiç bilmediği bir yere getirilmenin yaşattığı haklı korkusu ve hüznünden öyle çok ağlamıştı ki, iri gözleri önünü bile görmesini zorlaştıracak kadar küçülmüştü.
Günlerce ona verilen odadan çıkmamıştı. İlk haftadan sonra da bir damla dahi gözyaşı dökmemişti. Kimseyle konuşmamış, kimseye şikâyet etmemiş, bağırıp çağırmamıştı. Odasında geçirdiği uzun ve bunaltıcı günler ona mükemmel bir dost kazandırmıştı.
Duvarında kocaman bir kırlangıç resmi vardı ve resme muazzam bir ilgisi olan Eva'nın odada dikkatini çeken, yalnızca o kırlangıç olmuştu.
Kırlangıç ile saatlerce konuşuyor, gün içerisinde üzüldüğü her şeyi ona anlatıyordu. General Rolleston'un emri ile kimse Eva'nın odasına girmiyordu, bu sayede Eva rahat rahat kırlangıç ile sohbet edebiliyordu.
İşin garip yanı ise kırlangıcın ona cevap veriyor olmasıydı.
Eva başta bu durumun gerçekliğine inanmasa da sürüp giden konuşmaları oldukça gerçekti.
Onun inanmadığı gibi, kimsenin de ona inanmayacağını biliyordu. Bunu en yakın arkadaşları olan Nora ve Cory’ye söyleyip alay konusu olduğunda anlamıştı. Bu yüzden kimseye kırlangıçtan bahsetmedi.
Zaten kırlangıcı kimse ile paylaşmak da istemiyordu.
"Uyuyor musun, Kırlangıç?" dedi Eva resmin önüne otururken. Küçük ellerinden birini resmin üzerine koydu.
"Hayır." Kırlangıç ona özgü hüzünlü ama umut dolu sesiyle cevap verdiğinde Eva'nın yüzünde ufak bir gülümseme oluştu. Ancak aklına gelen soru ile yerini nemlenen gözleri aldı. "Yetim ne demek, Kırlangıç?" dedi Eva elini tablodan çekerken.
"Ailesi ölmüş çocuklara denir." diye cevapladı Kırlangıç kısık bir sesle.
"Ama benim ailem ölmedi ki!" dedi Eva şaşkınlıkla ayağa kalkarken. "Nora bu sabah kahvaltıda bana yetim, dedi." Kırlangıç uzun bir süre sessiz kaldı. Oysa her şeyi fark etmişti. Yine de Eva onun umut dolu sesini işitti. "Belki o da yetimin ne demek olduğunu bilmiyordur."
Bu konuşmadan kısa bir süre sonra Eva, ailesinin öldüğünü öğrenmişti. O saatten sonra Kırlangıç, Eva'nın her şeyi olmuştu. Kaybettiği aile, hiç sahip olmadığı arkadaş, sırdaş gibi birçok değerli insan rolünü tek bir kişiye, Kırlangıç'a yüklemişti. İki yıl, her gün, her gece Kırlangıç ile sohbet etmeye devam etti.
Gün geçtikçe, onun sayesinde, başta kabuslarına giren bu sarayı sever hale gelmişti.
Sabahları kahvaltısını alelacele bitirir, akşamları eğitiminden koşarak çıkar, kimse ile görüşmeden odasına gelip saatlerini duvarının karşısında geçirirdi.
"Hiç özgür olmak istemedin mi, Kırlangıç?" dedi Eva. Artık kendinden bahsetmekten daha çok ilgisini çeken şeyler vardı. Kırlangıcı merak ediyordu. Onu tanımak istiyordu.
"Tüm hayatını bir tabloda geçirmek sıkıcı olmalı." Kırlangıç bir süre sessiz kaldı. Sonra zayıf sesi duyuldu. "Artık sen varsın. Eskisi kadar sıkıcı değil." Ama sesi eskisinden çok daha kısık ve yorgun geliyordu. Eva ise onu mutlu etmenin verdiği sevinç ile bunu fark etmemişti bile.
"Eva?" Son iki yıldır onunla ilgilenen Bayan Polly'nin sesini duyduğunda telaşla ayağa kalktı. "Kiminle konuşuyorsun sen?" Odasının kapısı açıldı ve içeri giren Bayan Polly, Eva'nın yanına, resmin önüne geldi. Eva cevap vermedi. "Resim ile mi konuşuyorsun?" dedi Bayan Polly şefkatle. Küçük kızın gür saçlarını okşadı. "Hadi seni yatıralım."
Eva, Bayan Polly'nin odasına girmesinin getirdiği öfke ve Kırlangıç'ın yakalanacağı korkusu ile Bayan Polly'yi sertçe itti. Bayan Polly yerinden bir santim bile oynamasa da yüzündeki şaşkınlık yeterli olmuştu. "Çıkın odamdan, çocuk değilim ben! Kendim yatabilirim."
İkisinin sesinden başka, zayıf bir ses duyuldu odada.
"Yardım edin."
Bu Kırlangıç'tı.
"Lütfen."
Bayan Polly'nin gözleri dehşet dolu bir ifade ile tabloya döndü. Hızlı adımlar ile tabloya yaklaşıp yerinden kaldırdı. Eva çığlık çığlığa bağırıp, Bayan Polly'nin eteklerine yapıştı.
"Bırak onu!" diye çığlık attı küçük Eva, kırmızı pabuçları ile tekmeledi bakıcısını.
Bayan Polly "Yüce Velisar," diye dehşet içinde fısıldayarak tabloyu kenara koydu ve koşarak odayı terk etti.
Bayan Polly odadan çıkar çıkmaz Eva duvardan sökülen tabloya koştu. "Kırlangıç?" Aşina olduğu sesi duyduğunda içi ne kadar ferahladıysa, sesin tablodan gelmediğini fark ettiğinde o kadar kararmıştı.
"Buradayım." Eva şaşkınlıkla kafasını daha önce tablonun asılı olduğu duvara çevirdiğinde, duvarda hemen hemen tablonun uzunluğunda, dar bir kapı olduğunu gördü.
"Sen Kırlangıç değilsin," diye fısıldadı Eva kapıya yaklaşırken. Ses gelmedi.
"Sen Kırlangıç değilsin." dedi Eva daha duyulur bir ses ile. "Kimsin sen?" Sesindeki hüzün, korku ve hayal kırıklığı, bu odaya ilk girdiği günkü kadar berraktı.
Eva odasına yaklaşan ayak seslerini duydu. Bayan Polly'nin hızlı hızlı bir şeyler anlatan sesi koridorda yankılanıyordu.
"Adım Axel." dedi kapının ardındaki cılız ses korkuyla. "Beni buradan çıkarır mısın, Eva? Lütfen beni buradan çıkarır mısın, çok üşüyorum." Çocuğun ağlamaklı sesi Eva'yı çok üzmüştü.
"Bunca zaman bana neden söylemedin?" dedi Eva korkuyla kilitli kapıyı açmaya çalışırken. Saraya geldiği ilk günden sonra ilk defa gözyaşları küçük yanaklarını yeniden ıslatıyordu.
"Kimse sana inanmayacaktı." dedi Axel.
Sesi artık cansız geliyordu. Eva, onu kaybetmekten öyle korkmuştu ki elleri kapının kolunu tutamayacak kadar çok titriyordu. Kapıyı açmak için tüm gücünü kullanıyor, kapının kolunda sallanıyordu. Küçük ayakları ile kapıyı tekmeledi, avuç içlerine kıymıklar batana kadar tırmaladı. Yine de hiçbir şey işe yaramadı.
"Bir yolunu bulurdum, bana inanacak birini bulurdum." Eva kapıyı açamadığında çaresizce kapının önüne çöktü. "Açamıyorum." Sesi kısık ve titriyordu. "Kırlangıç," Eva zar zor çıkan sesiyle önünü döndü ve kapıya yaslandı.
"Axel," dedi Eva ilk defa. Axel'in ağladığını duyabiliyordu. "Korkma."
Kapının diğer tarafında hareketlilik hissettiğinde küçük kalbi sevinç ile doldu. Ona bir şey olmayacaktı ve birazdan Bayan Polly gelecek ve getirdiği yardım ile onu oradan çıkaracaktı. Ve sonunda hem Kırlangıç her zaman onunla olacak, hem de mükemmel, hiç ayrılmayacağı bir arkadaş edinmiş olacaktı. Sevinçle odasına gelen insanları karşıladı.
Ama öyle olmadı.
O gün Axel, General Kane tarafından yıllardır kilitli kaldığı odadan kurtarıldı. Odanın atmosferi bir sunağı andırıyordu. Duvarlara kanla çizilmiş rünler, yerlerdeki küçük hayvan kemikleri… Eva o odayı gördüğünde ne kadar korktuğunu hala hatırlıyordu. Bazı gecelerde hala kabuslarını süsleyen, karanlık bir maziydi.
Odanın içindeki yemek kalıntıları ve boş kaplardan birinin ona düzenli olarak yemek ve su getirdiği, ancak bir süredir aç bırakıldığı, ölüme terk edildiği öğrenildi.
Bunu yapan her kimse, Eva odada değilken odaya giriyor, Axel'i geri kilitleyip ortadan kayboluyordu. Axel yaklaşık üç yıl bu şekilde, o odada kilitli kalmıştı.
O gün Axel kurtarıldığında Eva karşısında bir deri bir kemik olan ama yine de parlak mavi gözleri ile etrafa yaralı bir kurt gibi hırçın bakışlar atan, küçük bir oğlan çocuğu bulmuştu.
Küçük çocuk omuzlarına kalın bir battaniye saran General Kane'in elinden kurtulup koşarak Eva'ya sarılmıştı. Küçük ve çelimsiz bir çocuğa göre öylesine sıkı bir sarılmaydı ki bu Eva nefes alamamıştı.
"Teşekkür ederim."
Bu cümle konuştukları son şey olmuştu. Bir daha da tek kelime konuşmamışlardı. Ama Eva o günden beri Axel ile aralarında oluşan ve senelerce birbirlerine tek bir kelime etmemelerine rağmen giderek güçlenen bağı hep hissetmişti.
"Ivanow?" Axel'in sesi tekrar duyulduğunda Eva titreyen ellerini kapı koluna koydu. Kapının kilidini açtı ve bu sefer açmayı başardığı kapıdan Axel'in mavi gözleri göründü. O kapıyı açmaya cesareti yoktu ama yüzüne de kapatamıyordu.
"Gelebilir miyim?" Eva bir süre bomboş bir ifade ile Axel'i izledi. Vücudunu ansızın bir titreme sardı.
"İyi misin sen?" Eva cevap vermek yerine kapıyı açtı. "İyiyim. Geç." Geceliğini düzeltti ve Axel'in gelmesini beklemeden arkasını dönüp masaya ilerledi. Elindeki silahı yeniden masaya fırlattı ve sıkıntı ile yüzünü ovuşturdu. “Ne oldu?”
Elleri ile destek alarak tek seferde kendini masaya kaldırdı ve yerleşti. Yanındaki şişeden kadehine şarap doldururken gözleri odayı inceleyen Axel'deydi.
"Bu saatte geldiğine göre önemli bir şey diye varsayıyorum." diye mırıldandı Eva keyifsiz bir sesle. Axel omuzlarını silkti. "Uyanık olduğunu görünce ne yapabileceğimiz hakkında konuşuruz diye düşündüm. Bu seni yeterince tatmin etmiyorsa sabahı bekleyebilirim."
Eva ayağı ile hafifçe masadan uzaklaştırdığı, önündeki sandalyeyi gösterdi. "Otur." Bacaklarını sola döndürerek Axel'e oturması için yer açtı. Axel sandalyeyi kendine doğru çekip Eva'nın karşısına otururken Eva, elindeki kadehi yanına koyup ona döndü.
"Seni dinliyorum."
Axel sakince güldü. "Planı benim yapmamı kabullendin demek sonunda, güzel." diye mırıldandı kısık bir sesle, sesinin tonunda ufak bir alay vardı. Bina eski ve duvarlar inceydi. Fazla ses çıkarmamak için özen gösteriyorlardı.
Eva alayla gülerek öne eğildi ve Axel'in yüzüne yaklaştı. Her kelimeye bastırarak söyledi. "Böyle bir şey asla olmayacak." Kendini geri çekerek kadehini geri aldı. "Çıkar onu aklından."
"Neden?" dedi Axel düz bir sesle. Gözleri genç kadının üzerinde geziniyordu.
"Sana güvenmiyorum." diye cevapladı Eva tereddüt etmeden. Axel'in kırılmasını, ona güvenmediği için üzülmesini, buna sebebiyet verdiği için vicdan azabı duymasını istiyordu. Ama Axel’in yüzünde zaten bu cevabı bekliyormuş gibi donuk bir ifade vardı.
"Neden Ivanow?" dedi Axel bastırarak. Oysa Eva'nın kendisine neden güvenmediğini oldukça iyi biliyordu.
Eva kadehinden büyük bir yudum aldı. Bu onun için biraz sonra yapacakları konuşmaya ön hazırlıktı. On beş yıl sonra ilk defa konuşuyorlardı ve bu konuşma onları mazide bir araya getiren tek olay üzerineydi.
"Daha önce beni yarı yolda bıraktın. Bunu yeniden yapabileceğini düşünüyorum." dedi Eva tek bir kelimeyi bile sakınmadan. Genç adam keskin bir nefes verdi ve sandalyenin ucuna kayıp Eva'ya iyice yaklaştı.
"Eva," Eva, genç adamın yıllar sonra ilk defa adını seslenmesi ile kafasını eğdi ve gözlerini Axel’in buz mavisi gözlerine çevirdi. Karşısında yine o küçük çocuk vardı sanki.
"Ben Kırlangıç olmaktan çok yorulmuştum."
Sandalyeyi geri iterek ayağa kalktı. Eva beklenmedik itiraf ile Axel'in yüzüne öylece bakakalmışken Axel bu şaşkınlıktan faydalanıp bir adım daha attı ve Eva'nın dizlerinin arasına girdi. Vücutları birkaç santim ile birbirinden ayrılmıştı sadece.
"Nereye bakarsam bakayım seni görüyordum," dedi fısıltı ile. Eva şimdi Axel'in nefesini yüzünde hissedebiliyordu. Gözlerini birkaç defa kırpıştırdı ve ona bakmamaya çalıştı. Sandığından çok daha zordu. Axel alnını genç kadının omzuna yasladığında Eva nefesini tuttu. Sanki derin bir nefes alırsa omzuna konan bir kuşu ürkütüp kaçırırmış gibi hareketsizdi.
"Sonra seninle nerede, hangi koşullar altında tanıştığım aklıma geliyordu. Açlıktan kıvrandığım, bazen günlerce kendi pisliğimin yanında yattığım günler geliyordu." Axel’in boğuk sesi Eva’nın kulağına ulaştığında genç kadın acıyla kasıldı. O odayı hatırlamak Eva’yı hala çok korkutuyordu, küçücük bir çocuk için senelerini orada geçirmiş olmak… Korkunçtu.
Axel kafasını yan çevirip bir süre yaslandığı omuzun sahibini izledi. İtiraf etmek istediği, anlatmak istediği bir sürü şey vardı ama yapabildiği sadece derin bir iç çekip kafasını kaldırmak oldu.
"Ama kızmakta haklısın. Seni oradan çıkmak için kullandım."
"Ben sana hiçbir zaman beni bir çıkış kapısı olarak kullandığın için kızmadım." diye cevapladı Eva onu keskin bir dille. Sesi soğuk değildi, aksine sıcak bir kırgınlıka harmanlanmıştı. "Aksine sana yardım etmek belki de hayattaki tek başarımdı. Sen terk edemezdim." Hafifçe güldü. Bu mutluluktan uzak, kırık bir gülüştü.
"Sana kırgındım çünkü ben seni senelerce terk etmemişken sen tablondan çıkıp kanatlarına kavuştuğun an beni terk ettin."
"Sana bakmaya tahammül edemiyordum. Bu beni bitiriyordu." diye fısıldadı Axel.
Eva göğüs kafesini parçalayıp geçen kavurucu sıcağı hissetti. Buna rağmen elleri buz kesmişti. Basit bir cümlenin onda böyle bir etki yaratacağını tahmin dahi edemezdi. Hayal kırıklığının yerini çok hızlı, çok kuvvetli bir öfke aldı.
“Tahammül edemiyordun öyle mi?” dedi Eva tükürürcesine. "Onca sene beni izlemekten hiç vazgeçmedin ama Koren, neden?" Kadehine uzanıp bir yudum daha aldı.
Axel'in bu soruya cevap vermeyeceğini bilmenin getirdiği rahatlık ile konuşmaya devam etti. Belki de sabah söylediği her şey için çok pişman olacaktı.
"Sarayda onca oda varken sen gelip yanımdaki odaya yerleştin.” diye mırıldandı Eva kaşlarını hafifçe kaldırarak.
“Sadece çarşamba ve cumaları yemeğe katılıyorsun, tesadüf ki ben de yalnızca o günler katılıyorum.” Eva konuşmaya devam ettikçe Axel’in yüzünde ufak bir gülümseme belirdi.
“Her gün akşam dokuzda saraya dönüyorsun, pazarları hariç tabi. Yine ne tesadüf ki resim derslerim akşam dokuzda bitiyor ve pazarları sarayda kalmıyorum."
Axel tüm bu konuşma boyunca gözünü Eva'dan bir saniye bile ayırmamıştı. Kollarını genç kadının iki yanından masaya yaslamış, ona doğru eğilmiş, dudaklarında asılı kalmış gülümseme ile pür dikkat izliyordu.
"Söylesene Axel, benden bu kadar haz etmiyorsan neden beni görmek için bu kadar çabalıyorsun?” Axel, adını onun ağzından en son ne zaman duymuştu, hiç duymuş muydu bilmiyordu. Belki de bu yüzden Eva’nın ismini kullanması tüm vücuduna yayılan bir sıcaklığı ortaya çıkarmıştı.
Seni özledim.
"Pazarları ailenin mezarına gidiyorsun." dedi Axel, Eva'nın sözlerini inkar etmeden. "Gece boyunca mezarların yanında bekliyor, dakika başı arkandaki ağacı kontrol ediyorsun." Eva Axel'in nereye varmak istediğini anladığında kadehindeki son yudumu aldı ve çarpıcı cümleleri bekledi.
"Evet. On beş yıldır her pazarlara gidiyorsun. Seninle gelmediğim seferler hariç." Eva kızarmaya başladığını hissettiğinde arkasını döndü ve pencereye uzandı. Açıp önüne döndüğünde ise sanki Axel daha da yakındı.
Axel'in ince, kemikli işaret parmağı Eva'nın omuzundan düşen askısına kanca gibi geçti. Geceliğin askısını omzuna geri yerleştirirken Eva'nın kulağına eğildi. "Söylesene Ivanow," Eva nefesini tutsa da artan kalp atışlarını kontrol edemiyordu. "Bana sahiden güvenmiyor musun, hmm?"
Eva kafasını yerden kaldırdığında Axel ile burun burunaydı. Hızla inip kalkan göğsü, hızla atan kalbini daha fazla içeride tutamayacak gibiydi. Kaşlarını çattı. İnkar etmek istedi ancak onun cevap vermesine izin vermeyen cam, şiddetli, gürültülü bir şekilde patladı.
Genç kadının kafası anında cama dönerken telaşla masadan atladı, bilinçsizce Axel’i arkasına aldı ve sağ kolu ile sardı. Eva’nın sol elini kaldırması ile iki gencin etrafında gölge gibi beliren saydam, beyaz satenden yapılmış tül bir perdeyi andıran bir bariyer oluştu.
Axel hafif bir sırıtmayla kafasını eğmiş Eva’nın tepkilerini izlerken Eva, başka bir patlama olmayacağından emin olduğunda Axel'i bırakıp pencereye yaklaştı ve dışarıya baktı.
"Lanet olsun," Axel'in tepkisizliği karşısında şaşıran Eva sinirle onu döndü. "Az önce saldırıya uğramış olabiliriz. Farkında mısın?" diye hatırlattı.
“Sakin ol, Ivanow.” Axel, Eva'nın omuzunun üstünden eliyle pencereyi işaret etti. "Saldırı değil, içeride hiç cam yok bak. Cam içeriden patladı." dedi keyifli bir sesle.
Normal bir zamanda bu Eva'nın gözünden kaçacak bir detay değildi. "Deprem olmuş olabilir mi?” diye mırıldandı Eva kendi kendine.
“Bir deprem oldu, evet ama yeryüzünde olduğunu zannetmiyorum.” Axel keyifli bir ses tonuyla ellerini ceplerine koydu ve hafifçe Eva’ya eğildi. “Sarsıcı bir etkin var, biliyorsun.” Eva’nın hissettiği yoğun duygular ile anlık olarak güçlerini kontrol edememesi sonucu camı patlatmasından bahsediyordu.
Eva sinirle gözlerini sıkıca kapattı. Axel’in alaylı sözlerinin bile kendisi üzerinde böyle büyük etkiler bırakmasını kabullenemiyordu.
"Defol git odamdan." diye mırıldandı yumruk yaptığı ellerini iyice sıkarken. Axel hiçbir şey demeden kapıya yönelirken Eva'nın sıkmaktan acıyan gözleri kırık camdaydı.
"Sabah dokuzda odamda ol." dedi Axel çıkarken. Yüzünde hala keyifle aydınlanan bir gülümseme vardı. Ardından kapının kapanma sesi duyuldu.
Güneş ışıkları kırık camdan içeri akın edip masada uyuyan Eva'nın yüzüne çarptığında saat sabah altıydı. Eva tutulan boynuna baskı yaparak kalktı ve üzerine önceki gün giydiği takım elbiseyi geçirdi. Gece yaşananlar ona bir kabus gibi geliyordu. Oysa kırık cam, boş kadeh ve Axel'in itip bıraktığı sandalye yaşananların son derece gerçek olduğunun kanıtıydı.
Sakin ol, dedi Eva içinden. Seni kışkırtmak için yapıyor. Oldukça da başarılıydı.
Eva ile beraber yan odadan aynı anda çıkan Cory, gözlerini ovuşturarak esnedi. "Günaydın." Cory her sabah uyandığında son derece sinirli olurdu. Eva bunu Cory'nin uykuya düşkünlüğüne bağlıyordu. "Günaydın."
İkisinin adımları da Axel'in odasına yönelirken, Eva sağdaki odadan çıkan Cliff'i gördü, yanında da Herald vardı. Hararetli bir şeyler konuşarak aşağı kata ilerliyorlardı.
"Biriniz bana kahve alabilir mi?" diye seslendi arkalarından Eva, cebinden birkaç bozukluk çıkarırken hala esniyordu. Cliff, Eva’nın elindeki bozuklukları alıp alt kata inemeye devam eden Herald’ı takip etti. “Geliyoruz hemen. Siz başlayın.”
Axel’in kapısının önüne geldiklerinde Eva iki kere vurdu. Aklına yine gece yaşanılanlar geldiğinde soğukkanlı kalmaya çalışarak hareketini tekrarladı ve kapıya iki kere daha vurdu. Oğlanın sıcak nefesi hala omzundaydı sanki. Bu hissi defetmek istercesine omuzlarını silkti.
"Gel." Axel'in tok sesinden onay çıktığında Eva kapı kolunu çevirdi ve diğerlerinin de onu takip etmesi ile içeri girdi.
Axel hızla dağınık giysilerini geniş kanepeden alıp yatağa attı. "Geçin şöyle." dedi Axel elindeki nemli havluyu sandalyeye atarken. Islak saçlarından gömleğine damlayan birkaç damla su beyaz gömleğinde birer lekeye dönüşüyordu. Gömleğinin yakaları saçlarından akan suyla hafif nemlenmişti. Eva ürperdiğini hissetti. Üşümüyor muydu sahiden?
Axel tüm gece uyumamış olmalıydı.
Etrafa dağılan kağıtlar, birbiri üzerine konmuş dört kahve fincanı ve ucu açılmaktan tükenmiş kurşun kalem uykusuzluğunun gerekçesi olmalıydı. Belki de uykusuzluğun getirdiği sersemliği atmak için soğuk suyla yıkanmıştı. Eva kendi içinde yaptığı çıkarımları arkaya atarak odanın içinde ilerlemeye devam etti.
Odanın dağınıklığının aksine son derece düzenli bir köşe mevcuttu. Karşı duvardaki panoya raptiye ile tutuşturulmuş onlarca kağıt vardı. Raptiyelerin birinden bir diğerine uzanan mavi ip tüm panoyu dolanıyordu. Eva, Cliff, Cory ve Herald da dahil olmak üzere hepsinin isminin panoda yer aldığını gördü.
"Cliff nerede?" dedi Axel kuru havlu ile saçını ovalarken. "Geldim." Cliff aralık kapıdan girip elindeki bardağı masada oturan Eva'ya uzattı. "Afiyet olsun." Gözlerini hafifçe kapatıp açarak teşekkür amaçlı bir mimikte bulundu.
"Evet, Bayan Ivanow'un kahvesi de geldiğine göre, başlayabiliriz herhalde?" dedi Axel kinaye ile. Cliff’in tedirgin bakışları ikisi arasında gidip gelirken Eva kahvesinden derin bir yudum alıp eliyle işaret verdi. "Başla tabi, çekinme." diye mırıldandı Eva arsızca.
Axel sırıtarak gözlerini devirip önüne döndüğünde Eva ayakta kalan Cliff’e göz kırparak yüzündeki endişeyi gidermeye çalıştı. İçlerinde en çekingen kişiliğe sahip olan Cliff’in de yerleşmesi ile Axel sözü devraldı.
“Dün akşam uyumadım,” dedi Axel panonun önündeki dağınık masaya kalçası ile yaslanırken. “Uyuyamadım daha doğrusu. Aklımda dönüp duran bir sürü şey vardı.” Eva sıcak kahvesini iki eli ile iyice kavrarken gözlerini Axel’e çevirdi. Mavi gözlerinin etrafı kızarmıştı ve gözlerinin altında belirgin mor halkalar vardı. Yine de mavi gözlerinin yorgunluğa inat ne kadar güzel göründüğünü düşünmeden edemedi.
“Ama iyice anlaşılması için en başından başlamak daha mantıklı olacaktır,” Uzun kemikli elini panonun sol üst köşesine yaklaştırdı ve işaret parmağı ile hafifçe General Kane’in isminin yazdığı küçük kağıda dokundu.
Eva, Axel’in neredeyse ayakta duramadığını fark ettiğinde yerinden hafifçe doğruldu ve panoyu incelermişçesine Axel’in yanına gitti. Bir elini hafifçe Axel’in arkasında kalan masaya dayadı ve bu hareketi bilinçsiz yapmış gibi diğerlerine döndü.
Günlerdir koşuşturuyorlardı, yalnızca fırsat buldukları birkaç saat uyku ile geçiyordu ve tüm gece uykusuz kalmak sabahında Axel’i de es geçmemiş, yormuştu.
“Tabii mağdurdan önce asıl suçluyu ele almak fevri bir davranış ama birkaç dakikalığına Koren’i dinlemek için vakit ayırabilirim sanırım.” Axel hafifçe gülümsedi. Gözlerinde gizlemeye çalışmadığı, sıcak bir minnettarlık belirdi. Eva’nın olası bir durumda destek vermek için yanına geldiğini biliyordu.
Yüzündeki gülümseme aklına gelen hinlikle sinsi bir sırıtışa dönüşürken kendini hafifçe geri itti ve sanki fark etmeden olmuş gibi sırtını Eva’nın koluna yasladı. Eva kafasını kendisine hakaret etmiş gibi hızla Axel’e çevirdiğinde Axel çatık kaşlı, öfkeli bu küçük yüze bakmamak için hafifçe öksürdü ve lafı devraldı.
“Ivanow’un dediği doğru. Böyle bir durumda önce mağdur ve suçlunun arasındaki kişisel olaylar baz alınır. Dün akşam uzun bir süre düşündüm ancak Nora ile Kane arasında olası bir düşmanlık için bir sebep bulamadım.” Axel daha ciddi bir duruş alarak Eva’nın koluna yasladığı sırtını dikleştirdi ve doğruldu.
“Ben Nora’yı sadece tesadüfen yanlış zamanda yanlış yerde bulunmuş biri olarak değerlendiriyorum. Olayların spontane geliştiği zaten çok bariz. Kane bile onca insanın içinde bir cinayet işleyecek kadar salak değil.”
Cliff ve Herald birbirine döndüğünde ikisinin de aklında aynı sorunun olduğu belliydi. Axel, General Kane’den neden bu kadar nefret ediyordu? Eva ile Cory’nin ise sebebini bildikleri gün gibi ortadaydı.
“General Martin ve Nora’nın olayında Ivanow’un dediklerine katılıyorum. Muhtemelen bir af dileme olayında bir araya geldiler ve duyulmaması gereken o şey her neyse duyduklarında bir aradalardı. Yine Ivanow’un dediği gibi Martin zaten zan altındaydı, ondan kolayca kurtulabilirlerdi, nitekim yaptılar da.”
Axel odanın içinde volta atmaya başlarken yere baktığı için daha çok kendi kendine konuşuyor gibi görünüyordu.
“Kane, Martin’i öldürdükten sonra tırabzanlardan itti ve yalancı şahit Bayan Sanchez’in de ifadesi ile suçu üzerinden attı. Ancak Nora ülkenin göz bebeği olduğu için onu öldüremediler çünkü ne şartta olursa olsun halk tarafından tepki göreceklerdi, bu yüzden suçu Nora’ya yıktılar ve Martin’in ölümünü de bu şekil kapattılar. Buraya kadar hemfikir miyiz?” dedi genç adam kafasını kaldırıp odadakilere bakarak.
Herkes kafasını salladığında Axel derin bir nefes aldı. İnce parmakları Kane’den Bayan Sanchez’e kayarken dört çift göz de parmakları ile beraber isime dönmüştü. “Olay sırasında ikisi bir aradaydı,” dedi Axel gözden kaçırdıkları bir şeymiş gibi baskılayarak. Eva anladığını belli eden ufak bir ses çıkardı.
“Bu sır her neyse, Bayan Sanchez’in de bildiği bir şey.” diye bitirdi Eva bir eliyle yüzünü ovalarken.
“Bayan Sanchez’in eşinin ordudaki yerini biliyor musunuz?” dedi Axel ortada duran çok bariz bir gerçekmişçesine. Cliff ve Cory’nin gözleri Herald’a dönerken Herald hafifçe omuzlarını silkti. “Bildiğim kadarıyla Yüzbaşı Sanchez vefatından önce orduda iletişim ve haberleşmeden sorumluydu.”
Axel işaret parmağını şıklatıp Herald’a doğru şevkle salladığında Herald hafifçe irkilip oturduğu yere iyice yaslandı. Axel uykusuzluktan kızarmış buz mavisi gözleri ile deli bir adamı andırıyordu. “Aynen öyle.”
“Yüzbaşı Sanchez’in evinde, ağzından dışarı saçılan köpükler ile ölü bulunduğunu herkes biliyordur. Yıllarca katili kimse bulamadı çünkü herkes dışarıda aradı,” dedi Axel masanın etrafından dolanırken.
Eva da aynı heyecan ile panoya yaklaştı ve Axel’in sözlerini devam ettirdi. “Bayan Sanchez’in gençliğinden beri General Kane’e aşık olduğunu herkes biliyor zaten. Zorla evlendiği kocasının yemeğine birkaç damla zehir katmak için General Kane’den gelecek ufak bir öpücük, onun için gereğinden bile fazla olurdu.”
“Kesinlikle.” Axel masadaki dağınık kağıtlardan birini çıkarıp üzerine karalama gibi çizdiği şemayı panoya yerleştirdi. “Cepheden haberler merkezde konuşlanan Yüzbaşı Sanchez’in üssüne iletilir, orada denetlenir, doğruluğu incelenir ve gerekli bilgiler ana merkez Kafna’ya telgraf ile gönderilir.” Herald ve Eva kafasını sallayarak onaylarken Cliff ve Cory sadece olay akışını kaçırmamaya çalışıyordu.
“Debbs’e gelmeden önce kayıtlara ulaşma fırsatım olmuştu, dün gece de inceleme fırsatım oldu.” dedi Axel kafasını masadan kaldırmadan eliyle arkasındaki ahşap masayı işaret ederek. Masa üst üste konmuş bir sürü klasör ile doluydu.
“Hepsini tek tek inceledim. Hiçbirinde General Rolleston’un yaralandığına dair bir belge yok. Hepsi savaş meydanında öldüğünü yazmış ama General Martin’in anlattığına göre kendisi bizzat yaya olarak üsse ulaşıp yardım talebini Yüzbaşı Sanchez’e iletti. Bir kez olsun dediğinin doğru olduğunu var saydım,”
Axel gözlerini onay istercesine Eva’ya çevirdiğinde Eva hafifçe kafasını salladı ve devam etmesini belirtti. “Bunca yolu yayan olarak gidip yardım çağırabileceğine ve bunun General Rolleston’u kurtarabileceğine inanmışsa, yarası hemen orada ölecek kadar kötü olmamalı diye düşündüm.” Eva sessizliğini korurken Cliff konuştu.
“Yani General Martin’in yardım çağrısına bilerek sessiz kaldılar ve General Rolleston’u orada ölüme terk ettiler. Doğru mu anladım?” Axel dudaklarını büzdü. “Hemen hemen.”
“General Martin’in yardım talebi Kafna’ya asla bildirilmedi,” dedi Eva yeni fark etmiş gibi sinirle gülümserken. “Yüzbaşı Sanchez, General Rolleston henüz hayattayken bile General Kane’in büyük bir destekçisiydi. Haberi iletmedi, böylece General Rolleston’u kolayca aradan çıkarıp General Kane’in şu anki konumuna ulaşmasını sağlayabileceklerdi.” diye ekledi.
“Ve sonra imrendiği adamın her gece eşi ile yatıp kalktığını öğrendi. Ne kadar trajik,” dedi Axel sahte bir üzüntü ifadesi takınarak. “Tabii gururuna yediremedi ve kendince erkeklik yaparak Kane’i öncesinde el ele yaptıkları suç ile tehdit etti. Bu da stratejik olarak oldukça yanlış bir hamleydi, nitekim ikisi arasında gözü kapalı seçim yapabilecek Bayan Sanchez’in bu infazı gerçekleştirirken zorlandığını hiç sanmıyorum.”
“Eşinin gururunu korumaya çalışırken kendisi tarafından zehirlenerek öldürülmek… Hem de aldattığı adamın isteği ile. Gerçekten trajik.” diye mırıldandı Eva, Axel panonun sağında kalan sandalyeye otururken omuzlarını silkti. “Tabii bunların hepsi birer varsayım.”
Cory tüm bu zaman boyunca ilk defa konuşmaya katıldı. “Yani Nora’nın öğrendiği sır bu muydu sizce? Babasının General Kane uğruna ölüme terk edilmesi mi?” Axel kafasını iki yana salladı. “İşte kafamı kurcalayan şey tam olarak bu.”
“Rolleston’un öldüğü savaş kimlere karşı yapılmıştı, Ivanow?” dedi Axel aklındakini anlamasını istiyormuş gibi Eva’ya bakarken.
“Shulamlara.” diye mırıldandı Eva kararsızlıkla. Aklında saniyesinde onlarca fikir oluşmuştu ve hiçbirinin iyi olduğu söylenemezdi.
“Ya Rolleston hiç ölmediyse?” Tüm gözler Axel’in üzerinde toplanırken Axel koltukta oturan genç adamlara döndü.
“Ya General Kane’i geceleri uyutmayan şey bir gün onun Shulamlar ile bir olup geri dönmesine yönelik korkusuysa?”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.