6. bölüm / 7
MimozaSaklı Kalanlar
Bölümler 7Şu an: Saklı Kalanlar
Mila Aydan
Kotor'u geride bıraktığımızda yol yavaş yavaş yükselmeye başladı. Başımı cama yaslamış, aşağıda küçülmeye başlayan evleri izliyordum. Kıyı boyunca sıralanan taş binalar, dar sokaklar ve denizin üzerindeki küçük tekneler, her virajda biraz daha uzaklaşıyordu. Dağlar, sanki körfezi iki yanından sarıp koruyormuş gibi yükseliyordu. Luka, virajlı yolda alışkın olduğu bir rahatlıkla ilerliyordu. Bir eli direksiyondaydı, diğerini zaman zaman vitesin üzerine bırakıyordu. Arabanın içinde hafif bir müzik çalıyordu. Sözlerini anlamadığım bir şarkıydı ama melodisi hoşuma gitmişti.
Mezarlıktan ayrılalı çok olmamıştı. Yine de sanki sabah otelden çıkan Mila'yla şu an arabanın içinde oturan Mila birbirinden farklı iki insandı. Marko'nun ölümüne ilişkin bir kayıt bulamamıştık. Bu, onun yaşadığını göstermiyordu. Bunu kendime defalarca hatırlatmıştım. Ama zihnim, bütün uyarılarıma rağmen başka ihtimaller üretmeye başlamıştı. Belki bir şehirde yaşıyordu. Belki her sabah aynı fırından ekmek alıyor, aynı sokaktan geçiyor, aynı insanlara günaydın diyordu. Belki de yıllardır kimsenin bilmediği bir hayatın içindeydi.
Sonra bir başka düşünce gelip bütün bu hayalleri susturuyordu.
Ya gerçekten öldüyse?
Gözlerimi kapattım.
Bir insanın hayatta olup olmadığını bilmemek, onu hem her yerde hem de hiçbir yerde aramak gibiydi.
“Başın mı dönüyor?”
Luka'nın sesiyle gözlerimi açtım.
“Hayır. Neden?”
“Bir süredir gözlerin kapalı.”
“Düşünüyordum.”
“Yol rahatsız ettiyse söyle. Durabiliriz.”
Camdan aşağı baktım. Kotor Körfezi artık çok daha aşağıdaydı.
“Burası biraz yüksekmiş.”
“Henüz en yukarıda değiliz.”
Başımı ona çevirdim.
“Bu beni rahatlatmak için söylediğin bir şey miydi?”
“Hayır. Bilgi verdim.”
“Bilgi vermek konusunda çok başarılısın.”
“Teşekkür ederim.”
“İltifat değildi.”
“Yine de kabul ettim.”
İstemeden gülümsedim.
Luka'nın bu tavrına alışmaya başladığımı fark etmek garipti. Söylediği şeyleri her zaman ciddiye alıp almamam gerektiğini bilmiyordum. Yüzündeki ifade çoğu zaman değişmiyordu ama dudaklarının kenarında beliren küçücük bir hareket, benimle eğlendiğini ele veriyordu. Bir virajı daha döndüğümüzde manzara aniden açıldı.
“Vay canına…”
Sözler ağzımdan kendiliğinden döküldü. Dağların arasında uzanan körfez, yukarıdan bakıldığında birbirine bağlanan mavi yolları andırıyordu. Kıyıdaki evler küçücük kalmış, güneş suyun üzerine uzun bir ışık çizgisi bırakmıştı. Bir süre konuşmadan manzaraya baktım.
“Güzel, değil mi?” diye sordu Luka.
“Güzel kelimesi biraz yetersiz kalıyor.”
“Bunu bir yazardan duymak şaşırtıcı.”
“Bazen kelimeler gerçekten yetmiyor.”
“Demek mesleğinin de sınırları var.”
“Senin aksine bunu kabul edebiliyorum.”
Bana kısa bir bakış attı.
“Ben neyi kabul etmiyorum?”
“Her şeyi bildiğin izlenimini vermekten vazgeçmiyorsun.”
“Her şeyi bildiğimi söylemedim.”
“Biliyorum. Sorun da bu zaten. Söylemene gerek kalmıyor.”
Gülümsedi. Yeniden dışarı döndüm. Bir an telefonumu çıkarıp manzaranın fotoğrafını çekmek istedim. Parmaklarım çantamın fermuarına uzandı, sonra durdu. Eskiden böyle bir görüntü gördüğümde ilk işim anneme göndermek olurdu. Anne, buraya bak! O da muhtemelen fotoğrafı büyütür, sonra görüntülü arayıp daha fazlasını göstermemi isterdi. Elimi çantamdan çektim.
“Bir şey mi oldu?” diye sordu Luka.
Başımı iki yana salladım.
“Annem manzaraları çok severdi.”
Luka cevap vermedi. Yalnızca müziğin sesini biraz kıstı.
“Bir yere gittiğimde mutlaka fotoğraf isterdi,” diye devam ettim. “Ama tek bir fotoğrafla yetinmezdi. Aynı yerin farklı açılardan çekilmiş beş fotoğrafını göndersem bile altıncısını isterdi.”
“Belki orada olamadığı için.”
“Evet. Sanırım öyle.”
Camın dışındaki dağlara baktım.
“Şimdi burada olsaydı ne söylerdi, biliyor musun?”
“Ne?”
“Önce manzaraya bayılırdı. Sonra yolun bu kadar virajlı olmasına söylenirdi. En sonunda da bana, 'Mila, şu camdan biraz uzak dur, içim gidiyor,' derdi.”
Luka'nın hafifçe güldüğünü duydum. Ben de gülümsedim. Ama birkaç saniye sonra gülümsemem kayboldu. Annemin sesini hatırlamak güzeldi. Artık o sesi gerçekten duyamayacağımı bilmekse hâlâ aynı derecede acı vericiydi. Yol boyunca ağaçların arasından geçtikten sonra taş evlerin bulunduğu küçük bir yerleşime ulaştık. Burası Kotor'dan oldukça farklıydı. Denizin yerini dağların arasında uzanan yeşil alanlar almıştı. Alçak taş duvarlarla çevrili bahçeler, kırmızı kiremitli çatılar ve dar yollar vardı. Bazı evlerin önünde odunlar istiflenmişti. Uzakta birkaç kişi küçük bir masanın etrafında oturuyordu. Luka arabayı yol kenarındaki uygun bir alana park etti.
“Geldik.”
Camdan dışarı baktım.
“Njeguši burası mı?”
“Evet tam olduğun yer.”
“Beni özellikle buraya getirmendeki sebep ne peki?”
Emniyet kemerini çözdü.
“Önce bir şeyler yiyelim. Sonra anlatırım.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Yine yemek.”
“Sabah kahvaltını zor bitirdin.”
“Bunu hayatım boyunca hatırlatacak mısın?”
“Henüz karar vermedim.”
Arabadan indim. Hava Kotor'a göre daha serindi. Hafif rüzgâr saçlarımın arasından geçerken gömleğimin kollarını düzelttim. Luka arabanın arkasından dolaşıp yanıma geldi.
“Üşüdün mü?”
“Biraz serinmiş.”
“Dağdayız.”
“Gerçekten mi? Fark etmemiştim.”
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Alışmaya başladın.”
“Neye?”
“Benim gibi cevap vermeye.”
Gözlerimi devirdim.
“Umarım geçicidir.”
Birlikte dar taş yol boyunca yürümeye başladık. Etrafı incelerken istemeden yavaşlıyordum. Burada büyük otellerin, kalabalık caddelerin ya da limandaki telaşın izleri yoktu. Her şey daha küçük, daha sakin görünüyordu. Bir evin penceresinde saksılar dizilmişti. Bahçe kapısının önünde uyuyan bir kedi, yanından geçtiğimizde tek gözünü açıp bize baktı.
“Merhaba,” diye mırıldandım.
Luka durdu.
“Kime söyledin?”
“Kediye.”
Kediye baktı, sonra bana döndü.
“Cevap verdi mi?”
“Vermedi. Ama senden daha ilgili görünüyor.”
“Emin misin?”
Tam o sırada kedi başını diğer tarafa çevirip yeniden uyumaya başladı. Luka'nın yüzüne bakmamaya çalıştım.
“Hiçbir şey söyleme.”
“Bir şey söylemedim.”
“Ama söyleyeceksin.”
“Düşünüyordum.”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Birkaç adım sonra Luka küçük, taş duvarlı bir yapının önünde durdu. Girişin yanında ahşap masalar vardı. İçeriden hafif bir yemek kokusu geliyordu.
“Burası mı?” diye sordum.
“Burası.”
“Ne yiyeceğiz?”
“Njeguški pršut ve yerel peynir denemeni istiyorum.”
“Prşut?”
“Tütsülenip kurutulan bir et. Buranın en bilinen yiyeceklerinden.”
“Peki, bu kadar yolu yalnızca et ve peynir yemek için mi geldik?”
“Birazdan buna değip değmediğine karar verirsin.”
İçeri girdiğimizde orta yaşlı bir adam Luka'yı tanımış gibi gülümsedi. Aralarında birkaç cümle konuştular. Adam Luka'nın omzuna hafifçe dokundu, sonra bize pencere kenarında bir masa gösterdi. Oturduğumuzda merakıma yenildim.
“Seni tanıyor mu?”
“Uzun zamandır buraya gelirim.”
“Ne kadar uzun zamandır?”
“Çocukluğumdan beri.”
“Yani burası gerçekten senin için özel.”
Luka menüyü masanın üzerine bıraktı.
“Öyle sayılır.”
“Bunu söylemek neden bu kadar zor geliyor?”
“Zor gelmiyor.”
“Peki, neden her şeyi iki kelimeyle anlatıyorsun?”
“Sen daha uzun anlatmamı mı istiyorsun?”
“Ben roman yazıyorum, Luka. İki kelimelik açıklamalarla pek iyi anlaşamıyorum.”
Gülümsedi.
“Fark ettim.”
Bir süre sonra masaya ince dilimlenmiş et, birkaç çeşit peynir, ekmek ve küçük tabaklarda başka yerel yiyecekler getirildi. Luka tabağı bana doğru itti.
“Önce bunu dene.”
Bir dilim peynir aldım. Tadı beklediğimden daha yoğundu. Ardından etten küçük bir parça tattım. Luka yüzüme bakıyordu.
“Ne düşünüyorsun?”
Çiğnemeyi bitirdim.
“Fena değil.”
Kaşlarını kaldırdı.
“Fena değil mi?”
“Evet.”
“Bütün değerlendirmelerin bu kadar mı?”
“Senin gibi kısa cevap vermeyi deniyorum.”
Başını hafifçe iki yana salladı.
“Belli ki kötü bir öğretmenim.”
Güldüm.
“Güzel,” dedim sonunda. “Gerçekten güzel. Özellikle peynir.”
“Bunu duymak iyi oldu.”
“Yoksa beğenmeseydim beni burada mı bırakacaktın?”
“Hayır. Ama dönüş yolunda konuşacak daha az şeyimiz olurdu.”
“Bence bunun pek mümkün olduğunu sanmıyorum.”
“Ben de.”
Bu kez ikimiz de gülümsedik. Yemek yerken çevremize bakıyordum. Masaların üzerindeki işlemeli örtüler, duvarlarda asılı eski fotoğraflar, pencereden görünen taş evler…Burada zamanın daha yavaş aktığını hissediyordum. Kotor'da sürekli bir yerlere yetişmeye çalışan insanlar vardı. Limanda herkesin bir işi, bir sorumluluğu, bir telaşı bulunuyordu. Buradaysa sanki kimsenin acele etmesi gerekmiyordu.
“Buraya en son ne zaman geldin?” diye sordum. Luka kısa bir süre düşündü.
“Birkaç yıl önce.”
“Dedenle mi?”
Başını iki yana salladı.
“Tek başıma.”
Cevabındaki küçük duraksamayı fark ettim.
“Peki, dedenle en son ne zaman gelmiştin?”
Bu kez hemen cevap vermedi. Pencereden dışarı baktı.
“Uzun zaman oldu.”
Bir şey söylemek için ağzımı açtım ama vazgeçtim. Dedesinin ölümünden daha bu sabah bahsetmişti. Belki de geçmişi hakkında konuşmak istemiyordu. Fakat birkaç saniye sonra kendisi devam etti.
“Çocukken Nina'yla birlikte sık sık gelirdik.”
“Nina?”
“Kız kardeşim.”
“Bir kız kardeşin olduğunu bilmiyordum.”
“Çünkü sormadın.”
“Demek suç benim.”
“Öyle demek istemediğimi biliyorsun.”
Gülümsedim.
“Kaç yaşında?”
“Yirmi altı..”
Ardından Nina'nın çocukken ne kadar hareketli olduğundan, uzun araba yolculuklarından hoşlanmadığından bahsetti.
“Buraya gelirken de şikâyet eder miydi?” diye sordum.
“Her seferinde.”
“Peki, sen?”
“Ben genellikle sessiz otururdum.”
“Buna şaşırmadım.”
“Öyle mi?”
“Pek konuşkan biri olduğun söylenemez.”
“Bugün oldukça fazla konuştuğumu düşünüyorum.”
“Benim sayemde.”
“Büyük ihtimalle.”
Bu cevabı beklemiyordum. Gülümsedim.
“Peki, dedeniz sizi neden buraya getirirdi?”
Luka'nın bakışları pencereye kaydı.
“Bazen hafta sonları. Bazen de işler çok yoğun olduğunda.”
“İşleri yoğun olduğunda mı?”
“Evet.”
“İnsanlar işleri yoğun olduğunda genellikle daha fazla çalışır.”
“Dedem de öyle yapardı. Ama bazen tam tersini seçerdi.”
Bir an durdu.
“Çocukken bunu anlamazdım. Limanda bir sorun olduğunda ya da şirketle ilgili önemli bir karar vermesi gerektiğinde, bizi arabaya bindirip buraya getirdiği olurdu.”
“İlginç bir yöntemmiş.”
“Ben de öyle düşünürdüm.”
“Peki, neden yapıyormuş?”
Luka fincanına uzandı.
“Bir keresinde ona sormuştum.”
Sesindeki değişimi fark ettim. Bu kez yalnızca bir olayı anlatmıyordu. Sanki uzun zamandır açmadığı bir çekmecenin içinden bir anı çıkarıyordu.
“Nina bütün yol boyunca şikâyet etmişti. Buraya geldiğimizde de aç olduğunu söyleyip durmuştu. Dedem önce bizi yemeğe götürdü. Sonra biraz yürüdük.”
Luka'nın dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi.
“Nina yürümek istemediği için bir taşın üzerine oturmuştu. Dedem ona biraz dinlenebileceğimizi söyledi. Ben de o sırada neden buraya geldiğimizi sordum.”
“Ne dedi?”
“Önce cevap vermedi.”
“Bu ailede bir gelenek mi?”
Luka bana baktı.
“Ne?”
“Sorulara hemen cevap vermemek.”
Hafifçe güldü.
“Olabilir.”
Sonra yeniden pencereye döndü.
“Bir süre manzaraya baktı. Sonra bana, insanın bütün hayatını bir yerlere yetişmeye çalışarak geçirebileceğini söyledi.”
Sustum.
“Bir işi bitirirsin, başka bir iş başlar. Bir sorunu çözersin, yenisi çıkar. Bir gün dönüp baktığında, bütün bunları neden yaptığını unutmuş olabilirsin.”
Luka'nın sesi sakindi.
Ama bu kez kelimeleri her zamankinden daha yavaş seçiyordu.
“Dedem bana, 'Bir gün bütün bunlar senin sorumluluğun olabilir,' demişti. 'Ama sorumluluklarını taşırken hayatın yalnızca onlardan ibaret olduğunu düşünme.'”
Bir süre konuşmadık. Luka fincanını masaya bıraktı.
“Ben o zamanlar bunu pek anlamamıştım.”
“Şimdi anlıyor musun?”
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Anlamaya çalışıyorum.”
Sabah kahvaltıda da benzer bir şey söylemişti. Hazır olup olmadığımı hâlâ anlamaya çalışıyorum. Şimdi nedenini biraz daha iyi kavrıyordum. Dedesi ona yalnızca bir şirket bırakmamıştı. Çocukluğundan beri hazırlanması gerektiğini bildiği bir hayatın sorumluluğunu da bırakmıştı. Ama bu sorumluluğun ağırlığını taşımayı öğrenirken, dedesinin yanında olma imkânını kaybetmişti.
“Onu çok özlüyorsun,” dedim.
Luka bakışlarını bana çevirdi. Bir an cevap vermedi. Sonra başını hafifçe salladı.
“Evet.”
Tek kelimeydi.Ama ilk kez onun kısa cevaplarından birinin ardında daha fazlasını aramam gerekmediğini hissettim.
“Ben de annemi,” dedim.
Sesim düşündüğümden daha alçak çıkmıştı. Luka gözlerini benden ayırmadı.
“Biliyorum.”
Bir süre masadaki tabağa baktım.
“Bazen insan birini kaybettiğinde onunla ilgili en önemli şeyleri unutacağından korkuyor,” dedim. “Büyük anıları değil. Küçük şeyleri.”
“Mesela?”
“Annemin mutfakta şarkı söylemesini. Bir şey okurken kaşlarını çatmasını. Kızdığında adımı nasıl söylediğini…”
Gülümsedim.
“Bana gerçekten kızdığında 'Mila Aydan' derdi. İkisini birden. Hem adımı hem soyadımı söylerdi.”
Luka'nın dudakları hafifçe kıvrıldı.
“Demek tam adını duymak tehlike işaretiydi.”
“Kesinlikle. Özellikle mutfakta bir şey kırdıysam.”
“Çok mu bir şeyleri kırardın?”
“Çocukken biraz sakardım.”
“Şimdi?”
“Şimdi daha dikkatliyim.”
Luka masanın kenarında duran, az önce dirseğimle hafifçe yerinden oynattığım su bardağına baktı. Bakışını takip ettim.
“Tek kelime etme.”
“Etmedim.”
Bardağı masanın ortasına çektim. Gülüşüm yavaşça kayboldu.
“Annemin sesini unutmak istemiyorum,” dedim.
Bu cümleyi daha önce kimseye söylememiştim. Leyla teyzeme bile. Çünkü bunu yüksek sesle dile getirmek, gerçekten olabilecek bir şey olduğunu kabul etmek demekti.
“Bazen bir şey söylediğini hatırlıyorum ama sesini tam olarak duyamıyorum. Sonra eski videolarını açıyorum. Kendime kızıyorum. Çünkü sesini hatırlamak için bir telefona ihtiyaç duymamalıyım gibi geliyor.”
Luka bir süre düşündü.
“Bence hatırlamak için neye ihtiyaç duyduğunun bir önemi yok.”
Başımı kaldırdım.
“Nasıl yani?”
“Sesini bir videodan duyman, onu daha az hatırladığın anlamına gelmez.”
Cevap vermedim.
“Ben de dedemin bazı sözlerini hatırlamak için eski notlarına bakıyorum,” diye devam etti. “Bazen ne söylediğini biliyorum ama hangi kelimeleri kullandığını hatırlayamıyorum.”
“Senin de oluyor yani.”
“Evet.”
İçimde tuhaf bir rahatlama hissettim. Çünkü Luka'yı tanıdığım kısa süre içinde onun hiçbir şeyi unutmayan, hiçbir şey karşısında hazırlıksız yakalanmayan biri olduğunu düşünmeye başlamıştım. Oysa şimdi karşımda, dedesinin sesini ve sözlerini korumaya çalışan biri oturuyordu.
“Biliyor musun,” dedim, “seni ilk gördüğümde böyle biri olduğunu düşünmemiştim.”
“Nasıl biri?”
“Bilmiyorum. Daha…”
“Daha?”
“Mesafeli.”
“Öyle değil miyim?”
“Öylesin.”
Kaşlarını kaldırdı.
“Teşekkür ederim.”
“Ama yalnızca o değilsin.”
Luka bana baktı. Bir an söylediğim şeyi geri almak istedim. Çünkü onu tanıdığımı iddia ediyormuşum gibi duyulmasını istemiyordum.
“Yani,” diye devam ettim, “insanların ilk bakışta göründüklerinden farklı tarafları olabiliyor.”
“Bilmem, olabilir.”
“Bak, yine iki kelime.”
“Üç de söyleyebilirim.”
“Luka!”
Güldü. Ben de ona katıldım. Yemekten sonra Luka hesabı ödeyip dışarı çıktı. Ben de peşinden yürüdüm.
“Ben de ödeyebilirdim,” dedim.
“Biliyorum.”
“Öyleyse neden fırsat vermedin?”
“Buraya seni ben getirdim.”
“Bu, hesabı senin ödemen gerektiği anlamına gelmiyor.”
“Bir dahaki sefere sen ödersin.”
Birkaç adım attıktan sonra durdum.
“Bir dahaki sefere mi?”
Luka da durdu.
“Bu kadar şaşırtıcı mı?”
“Henüz bir dahaki sefer olacağını bilmiyoruz.”
“Doğru.”
“Öyleyse neden öyle söyledin?”
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Alışkanlık.”
Bana bakmadan yürümeye devam etti. Arkasından birkaç saniye baktım. Alışkanlık. Ne kadar kolay bir cevaptı. Ve ne kadar az şey açıklıyordu. Onun peşinden yürüdüm. Bir süre sonra yerleşimin biraz dışındaki taş bir yol boyunca ilerlemeye başladık. Çevrede alçak duvarlar, otlarla kaplı yamaçlar ve uzaklara uzanan dağlar vardı. Rüzgâr burada biraz daha güçlü esiyordu.
Luka birkaç adım ileride durdu.
“Gel.”
Yanına gittiğimde neden durduğunu anladım. Önümüzde uzanan manzara, geldiğimiz yoldakinden farklıydı. Dağların arasında açılan geniş bir vadi, uzaklarda birbirine karışan yeşil ve gri tonlarıyla uzanıyordu. Bulutların gölgeleri yamaçların üzerinde yavaşça hareket ediyordu.
“Burası…” dedim.
Cümlemi tamamlayamadım.
Luka hafifçe gülümsedi.
“Yine kelime bulamadın.”
“Bu kez haklı bir nedenim var.”
Yan yana durduk. Rüzgâr saçlarımın birkaç tutamını yüzüme savurdu. Onları kulağımın arkasına sıkıştırdım.
“Deden seni buraya mı getirirdi?” diye sordum.
“Evet.”
“Az önce anlattığın yer burası mı?”
Başını salladı.“
Şu taş duvarın üzerinde otururduk.”
Biraz ilerideki alçak duvarı gösterdi. Taşların bazıları yılların etkisiyle aşınmıştı. Üzerlerinde ince yosun izleri vardı.
“Nina da burada mı otururdu?”
“Genellikle bir süre oturur, sonra sıkılıp etrafta dolaşırdı.”
Gülümsedim.
“Sen?”
“Ben dedemin yanında kalırdım. Onun anlattıklarını dinlemeyi severdim.”
Bu cevabı beklemiyordum.
“Ne anlatırdı?”
“Bazen işlerinden. Bazen gençliğinden. Bazen de hiçbir şey anlatmazdı.”
“Sen de yanında oturur muydun?”
“Evet.”
“Hiç sıkılmaz mıydın?”
“Bazen.”
Güldüm.
“Ama yine de kalırdın.”
“Evet, yanında olmak hoşuma giderdi.”
Bakışlarımı ona çevirdim. Sesinde gösterişli bir duygu yoktu. Hatta söylediği şeyin ne kadar kişisel olduğunun farkında değilmiş gibi görünüyordu. Ama ben fark etmiştim. Çünkü bazen birini sevmenin en sade hâli buydu.
Yanında olmak istemek.
Konuşmadan bile.
Annemle geçirdiğim akşamlar geldi aklıma. Ben koltukta kitap okurken onun televizyon karşısında örgü örmesi. Bazen saatlerce neredeyse hiç konuşmamamız. Yine de aynı odada olmanın verdiği huzur. O zamanlar bunun bir gün özleyeceğim bir şey olduğunu bilmiyordum.
“Ben de annemle böyle otururdum,” dedim. Luka bana döndü. “Hiçbir şey yapmadan. Bazen ben kitap okurdum, o başka bir şeyle ilgilenirdi. Konuşmazdık bile.”
Bir an durdum.
“Şimdi en çok o akşamları özlüyorum.”
Luka'nın bakışları yüzümde kaldı.
“Anlıyorum.”
Başımı salladım.
“Sanırım gerçekten anlıyorsun.”
Bir süre konuşmadık. Rüzgâr taş duvarın üzerinden geçiyor, uzaktaki ağaçların dallarını hareket ettiriyordu. Sonra Luka duvarın üzerine oturdu.
“Gel. Buradan daha iyi görünüyor.”
Yanına oturdum. Aramızda küçük bir mesafe vardı. Ellerimi dizlerimin üzerine koyup manzaraya baktım.
“Deden sana burayı gösterirken bir gün benim de burada oturacağımı düşünmüş müdür?” diye sordum.
Luka başını bana çevirdi.
“Sanmıyorum.”
“Ben de.”
Gülümsedim.
“Dün sabah biri bana Karadağ'da tanıştığım bir adamla dağların arasında oturup ailelerimizden bahsedeceğimi söyleseydi inanmazdım.”
“Ben de inanmazdım.”
“Gerçekten mi?”
“Dün sabah seni tanımıyordum.”
“Çok mantıklı bir açıklama.”
“Teşekkür ederim.”
Başımı iki yana salladım.Bir süre sonra gözlerim uzaklardaki dağlara kaydı.
“Luka?”
“Efendim?”
“Buraya neden getirdin beni?”
Soruyu sorduğum anda yüzüne baktım. Bu kez şakayla geçiştirmesini istemiyordum.Luka da bunu anlamış gibi bir süre sustu.
“Bugün zor bir gündü,” dedi sonunda.
“Evet.”
“Biraz uzaklaşmanın iyi gelebileceğini düşündüm.”
“Bunun için başka bir yere de götürebilirdin.”
“Götürebilirdim.”
“Ama burayı seçtin. Neden?”
Bakışlarını yeniden manzaraya çevirdi.
“Çünkü bana iyi geliyor.”
Cevabı beklediğimden daha basitti. Ama aynı zamanda beklediğimden daha kişiseldi. Bir an ona baktım. Kendi hayatından, çocukluğundan ve dedesinden kalan bir yeri benimle paylaşmıştı. Bunu büyük bir anlam yükleyerek yapmamıştı. En azından öyle görünüyordu. Yine de bunun yalnızca güzel bir manzara göstermekten farklı olduğunu hissediyordum.
“Bana da iyi geldi,” dedim.
Luka başını çevirdi. Gözlerimin içine baktı.
“Güzel.”
“Gerçekten. Sabah uyandığımda bugün nasıl geçecek bilmiyordum. Hâlâ ne öğrendiğimizden emin değilim. Ama…” Bir süre sustum. “Biraz daha rahat nefes alabiliyorum.”
Luka'nın bakışları yüzümde durdu.
“Buna sevindim.”
Gülümsedim.
“Biliyor musun, buraya gelirken bütün sorularıma cevap bulacağımı düşünmüştüm.”
“Şimdi?”
“Şimdi bir cevabın peşinden giderken on yeni soru bulabileceğimi öğrendim.”
“Yazar olduğun için bu sana tanıdık gelmeli.”
Güldüm.
“Evet. Ama kendi hayatımın bu kadar karmaşık bir hikâyesi olmasını istemezdim.”
“Kimse kendi hikâyesinin bütün bölümlerini seçemiyor.”
Başımı ona çevirdim.
“Bu cümleyi sen mi buldun?”
“Sanırım, az önce.”
“Fena değil.”
“Bir yazardan onay almak güzel.”
“Abartma. Henüz kitabımda kullanacağıma karar vermedim.”
Luka güldü. Onun güldüğünü görmek hoşuma gidiyordu. Bunu fark ettiğim anda bakışlarımı yeniden manzaraya çevirdim. Hoşuma giden şeyin ne olduğunu düşünmek istemiyordum. Belki de yalnızca gün boyunca bana eşlik eden birinin sonunda biraz rahatlamış görünmesiydi. Belki de Luka'nın gülümsemesi, yüzündeki o ciddi ifadeyi kısa bir süreliğine değiştirdiği için dikkatimi çekiyordu.
Daha fazlası değildi.
Çünkü ben onun hakkında çok az şey biliyordum. O da benim hakkımda. Yine de bazen bir insanı tanımaya başlamak, onunla ilgili büyük gerçekleri öğrenmekten değil, küçük ayrıntıları fark etmekten geçiyordu. Luka'nın sorularıma hemen cevap vermeyişini. Kahvesini nasıl içtiğini. Dedesinden bahsederken sesinin nasıl değiştiğini. Ve birinin ağladığını gördüğünde onu susturmaya çalışmadığını. Bunları fark etmiştim. Bir süre daha taş duvarın üzerinde oturduk. Sonra Luka saatine baktı.4
“Dönmemiz gerekiyor.”
“İşlerin mi var?”
“Evet. Ofise uğramam lazım.”
Ayağa kalktım.
“Ben de otele döneyim o zaman.”
Luka bana baktı.
“İstersen benimle gelebilirsin.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Şirketine mi?”
“Evet.”
“Ne yapacağım orada?”
“Eski kayıtlarla ilgili konuşabileceğim birkaç kişi var. Marko'nun çalıştığı otelle ilgili doğrudan bir bağlantı bulamayabiliriz ama o dönemde bölgede çalışan insanları tanıyan biri çıkabilir.”
Bir an düşündüm. Sabah otelde beklemek beni ne kadar huzursuz etmişti, hatırlıyordum. Şimdi odama dönüp yeniden aynı mektupları okumak istemiyordum.
“Çalışırken sana engel olmamı istemezsin,” dedim.
“Olmazsın.”
“Emin misin? Biliyorsun ki çok soru soruyorum.”
“Farkındayım.”
“Ve bazen fazla konuşuyorum.”
“Onu da fark ettim.”
Gözlerimi kıstım.
“Bu kadar çabuk kabul etmen gerekmiyordu.”
Luka gülümsedi.
“Gelmek istiyor musun, Mila?”
Bir süre ona baktım.Sonra başımı salladım.
“Evet.”
“Öyleyse gidelim.”
Taş yoldan arabaya doğru yürümeye başladık. Birkaç adım sonra dönüp son kez manzaraya baktım. Sabah mezarlığın kapısından içeri girerken içimde hissettiğim ağırlık tamamen kaybolmamıştı. Marko hâlâ bir fotoğrafın içindeydi. Annem hâlâ yoktu. Sorularımın çoğu hâlâ cevapsızdı. Ama bugün ilk kez, o soruların dışında bir şeyler de yaşamıştım.
Gülmüştüm.
Yeni bir yer görmüştüm. Annemden bahsederken yalnızca ağlamamış, onunla ilgili güzel bir anıyı da anlatabilmiştim. Ve Luka'nın hayatına ait küçük bir parçayı görmüştüm. Belki de insanın yeniden iyi hissetmeye başlaması büyük bir olayla gerçekleşmiyordu. Bazen bir dağın yamacında, eski bir taş duvarın üzerinde otururken oluyordu. Bazen birinin anlattığı çocukluk anısında. Bazen de bütün sorularınıza cevap vermeyen ama yine de yanınızda kalmayı seçen birinin sessizliğinde.
“Geliyor musun?” diye seslendi.
Başımı çevirdim. Arabanın yanında durmuş beni bekliyordu.
“Geliyorum.”
Ona doğru yürürken yüzümde küçük bir gülümseme vardı. Ve bu kez, gülümsediğim için kendimi suçlu hissetmedim.
Njeguši'den ayrıldığımızda güneş yavaş yavaş alçalmaya başlamıştı. Dağların arasından kıvrılarak uzanan yolda ilerlerken başımı koltuğun arkalığına yasladım. Sabah aynı yollardan geçerken içimde hissettiğim huzursuzluk, yerini tarif etmekte zorlandığım bir yorgunluğa bırakmıştı. Gün boyunca o kadar çok şey düşünmüştüm ki zihnim artık yeni bir soruya yer açmak istemiyor gibiydi.
Yine de sorular oradaydı.
Marko'nun nerede olduğunu bilmiyordum. Hayatta olup olmadığını da. Annemin neden yıllarca sustuğunu öğrenememiştim. Ama bütün bu bilinmezliklerin arasında, sabah uyandığımda sahip olmadığım bir şey vardı artık. Küçük de olsa bir umut. Çantamın içinde duran fotoğrafa dokundum. Annemin gülümsemesi geldi aklıma. Keşke bana biraz daha zaman bıraksaydın. Bu düşünce son günlerde zihnime sık sık uğruyordu. Annemle geçirdiğim yıllar boyunca ona sorabileceğim binlerce şey vardı.
Ama insan, sevdiği birinin bir gün bütün cevaplarıyla birlikte gideceğini düşünmüyordu.
Belki de bu yüzden sürekli erteliyorduk.
Konuşmaları, özürleri, soruları…Her zaman başka bir gün olacağını sanıyorduk.
“Uyudun mu?”
Luka'nın sesiyle başımı çevirdim.
“Hayır.”
“Bir süredir çok sessizsin.”
“Şikâyet mi ediyorsun?”
“Alışık olmadığım için merak ettim.”
Gülümsedim.
“Demek çok konuştuğumu düşünüyorsun.”
“Bunu zaten biliyorsun.”
“Sen de az konuşuyorsun.”
“Bunu da sen biliyorsun.”
Başımı iki yana salladım.
“Seninle tartışmak imkânsıza yakın.”
“Şimdiye kadar oldukça başarılıydın.”
Gülüşüm biraz daha büyüdü. Sonra gözlerim önümüzde uzanan yola kaydı.
“Bugün için teşekkür ederim,” dedim. Luka kısa bir bakış attı.
“Bunu daha önce söyledin.”
“Biliyorum.”
“Yeniden söylemene gerek yok.”
“İstediğim için söylüyorum.”
Bu kez cevap vermedi. Bir süre sonra direksiyonu hafifçe çevirip virajı döndü.
“İyi gelmesine sevindim,” dedi.
Pencereden dışarı baktım. Bende. Ama bunu bir kez daha söylemedim. Liman bölgesine yaklaştığımızda manzara değişmeye başladı. Kotor'un taş sokaklarının yerini daha geniş yollar, depo binaları ve yük taşıyan araçlar almıştı. Uzakta yükselen vinçler, gökyüzünün önünde ince çizgiler oluşturuyordu. Birkaç büyük gemi kıyıya yanaşmış, üzerlerindeki konteynerler düzenli sıralar hâlinde dizilmişti.
Arabayı şirketin bulunduğu binanın önüne park ettiğimizde başımı kaldırıp yapıya baktım. Modern, geniş camlı bir binaydı. Girişinde koyu renk harflerle şirketin adı yazıyordu.
PETROVIĆ MARITIME GROUP
İsmi birkaç saniye boyunca inceledim. Dün limanda karşılaştığım adamın bu şirketin yönetiminde olduğunu öğrendiğimde şaşırmıştım. Ama şimdi onun çalışma hayatının içine adım atacak olmak, başka bir merak uyandırıyordu içimde.
“Hazır mısın?” diye sordu Luka.
“Bilmiyorum. Burada da kahvaltı edip etmediğimi soracak mısın?”
“Akşam yemeğine daha var.”
“Bunu bir tehdit olarak algılıyorum.”
“Öyle değildi.”
Arabadan indik. Luka girişe doğru yürürken telefonunu çıkardı. Ekrana baktı, kısa bir mesaj yazdı ve yeniden cebine koydu. Ben birkaç adım geriden onu takip ediyordum. Kapıya yaklaştığımızda güvenlik görevlisi Luka'yı görünce doğruldu. Aralarında kısa bir selamlaşma geçti. Luka bana dönüp beklememi işaret etti. Görevli ziyaretçi kaydı için kimliğimi istediğinde çantamdan çıkarıp uzattım. Gerekli işlemler tamamlandıktan sonra birlikte içeri girdik. Lobinin geniş camlarından limanın bir kısmı görünüyordu. İçeride telefonla konuşan insanlar, ellerinde dosyalarla yürüyen çalışanlar vardı. Duvarlardan birinde şirketin geçmişine ait fotoğraflar asılıydı. Eski gemiler, limanlar, açılış törenleri…Bir fotoğrafın önünde istemeden yavaşladım. Siyah beyaz görüntüde, bir geminin önünde yan yana duran birkaç adam vardı. Ortadaki yaşlı adamın yüzü dikkatimi çekti. Luka durduğumu fark edip yanıma geldi.
“Ne oldu?”
Fotoğrafı gösterdim.
“Bu deden mi?”
Başını salladı.
“Evet, şirketin ilk yıllarından.”
Fotoğrafa biraz daha yaklaştım.
Viktor Petrović, üzerinde koyu renk bir takım elbiseyle kameraya bakıyordu. Yüzündeki ciddi ifade, yanında duran diğer insanlardan daha belirgindi.
“Biraz sana benziyor,” dedim. Luka fotoğrafa baktı.
“Öyle mi?”
“Evet. Özellikle gözleriniz, bakışlarınız.”
“Bunu Nina da söyler.”
“Demek yalnızca ben fark etmedim.”
“Görünüşe göre.”
Fotoğrafın altındaki tarihe baktım. Bir insanın yıllar önce çekilmiş görüntüsüne bakmak, onun bir zamanlar ne kadar canlı olduğunu hatırlatıyordu. O gün orada duran insanların çoğu, belki de fotoğrafın yıllar sonra bir şirketin duvarına asılacağını düşünmemişti. Viktor'un ölümünü bu sabah öğrenmiştim. Şimdi onun hayatından kalmış bir parçaya bakıyordum.
“Onunla gurur duyuyor olmalısın,” dedim.
Luka'nın bakışları fotoğrafta kaldı.
“Dedesinin yaptıklarıyla gurur duymayan biri olmak zor,” dedi. “Ama onun yerini doldurmak başka bir mesele.”
“Doldurmak zorunda mısın?”
Başını bana çevirdi.
“Ne demek istiyorsun?”
“Onun yaptıklarını devam ettirebilirsin. Ama onun aynısı olmak zorunda değilsin.”
Luka birkaç saniye yüzüme baktı.
“Bunu hiç böyle düşünmemiştim.”
“İşte. Bazen ben de işe yarar şeyler söylüyorum.”
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Bazen.”
“Bu kadarını hak etmedim.”
“Biraz ettin.”
Gözlerimi devirdim. Luka yürümeye başladığında peşinden gittim. Üst kata çıktığımızda asansörün kapısı geniş bir koridora açıldı. Cam bölmelerin ardında toplantı odaları ve çalışma alanları görünüyordu. İnsanlar bilgisayarlarının başında çalışıyor, bazıları ellerindeki belgelerle bir odadan diğerine geçiyordu. Luka'yla yürürken çalışanların ona selam verdiğini fark ettim. Kimi yalnızca başını eğiyor, kimi kısa bir şey söylüyordu. Luka hepsine karşılık veriyor ama adımlarını yavaşlatmıyordu. Otelde kahvaltı ettiğim adamla şu an yanımda yürüyen adam aynı kişiydi.
Yine de farklı görünüyordu.
Omuzları biraz daha dikti. Yüzündeki ifade daha ciddiydi. Konuşurken kullandığı kısa cümleler artık benimle atışmak için değil, insanlara ne yapmaları gerektiğini açıkça anlatmak içindi. Bir çalışanın yanına yaklaşmasıyla durduk. Adam, Luka'ya bir dosya uzattı. Luka birkaç sayfayı gözden geçirdi.
“Bu rapor neden henüz tamamlanmadı?” diye sordu.
Adam bir açıklama yaptı.Luka dikkatle dinledi.
“Eksik bilgileri bugün tamamlayın. Yarın sabahki toplantıdan önce görmek istiyorum.”
Sesi yükselmemişti ama cümlesinde tartışmaya açık bir taraf da yoktu. Adam başını sallayıp uzaklaştı. Luka bana döndüğünde bakışlarımı kaçırmakta biraz geç kaldım.
“Ne oldu?”
“Hiç.”
“Yine öyle bakıyorsun.”
“Nasıl?”
“Bir şey söylemek istiyormuşsun gibi.”
“Burada biraz farklısın.” Kaşlarını kaldırdı.
“Nasıl farklı?”
“Daha ciddi.”
“Çalışıyorum.”
“Fark ettim.”
“Bu seni şaşırttı mı?”
“Biraz.”
“Beni bütün gün kahvaltı masasında otururken mi hayal ediyordun?”
“Hayır. Ama çalışanlarına da kahvaltılarını bitirmelerini söylediğini düşünmüştüm.”
Luka'nın dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Gerekirse onu da söylerim.”
Güldüm. Tam o sırada koridorun diğer ucundan bir adam bize doğru yürümeye başladı. Uzun boylu, koyu saçlıydı. Üzerinde açık renk bir gömlek vardı. Elindeki telefonun ekranına bakarken başını kaldırdı ve Luka'yı görünce gülümsedi.
“Sonunda geldin.”
Luka başını hafifçe salladı.
“Filip.”
Adamın bakışları bana kaydı. Gülümsemesi biraz daha genişledi.
“Ve yalnız değilsin.” Luka ona baktı.
“Filip.”
“Ne?”
“Başlama.”
Adam ellerini hafifçe kaldırdı.
“Henüz hiçbir şey söylemedim.”
Ben istemeden gülümsedim. Luka bana döndü.
“Mila, Filip Perić. Birlikte çalışıyoruz.”
Filip elini uzattı.
“Memnun oldum.”
Elini sıktım.
“Ben de.”
“Luka senden bahsetti.”
Başımı hafifçe yana eğdim.
“Öyle mi?”
Luka'nın bakışları Filip'e döndü.
“Marko Kovač hakkında araştırma yaptığımızı söyledim.”
Filip başını salladı.
“Evet, evet. Onu kastediyordum.”
Yüzündeki ifadeye bakılırsa başka bir şey söylemekten özellikle kaçınmıştı. Luka'nın bunu fark ettiğinden emindim.
“Eski otel kayıtlarıyla ilgili konuşabildin mi?” diye sordu Luka. Filip'in ifadesi ciddileşti.
“Arşivdeki personel dosyalarını kontrol ettiriyorum. Ama o dönemki bütün kayıtlar dijital değil. Bazı belgeler eski depolarda tutuluyor.”
“Bugün ulaşabilir miyiz?”
“Bir kısmına. Hepsine değil.”
Luka başını salladı.
“Önce elimizdekilere bakalım.”
Filip bana döndü.
“Marko'nun çalıştığı otelin adını biliyor musun?”
“Eski belgelerde Bellora olarak geçiyor. Yanımda notlarım var.”
Çantama dokundum.
“Güzel,” dedi Filip.
“Belki eski çalışanların isimleri üzerinden ilerleyebiliriz.”
İçimde yeniden küçük bir heyecan belirdi.
“Gerçekten mi?”
“Kesin bir şey söyleyemem. Ama denemeye değer.”
Başımı salladım.
“Teşekkür ederim.”
Filip gülümsedi.
“Luka bir şeyin peşine düştüyse kolay kolay bırakmaz. Biz de alıştık artık.”
Luka ona baktı.
“Filip.”
“Ne?”
“Dosyalar.”
Filip güldü.
“Tamam, tamam.”
Birkaç adım ilerledikten sonra bana dönüp alçak sesle konuştu.
“Gördüğün gibi burada çok eğleniyoruz.”
Gülmemek için kendimi tuttum. Luka'nın bakışları ikimizin üzerinde dolaştı.
“Duyabiliyorum.”
“Biliyorum,” dedi Filip.
Bu kez gerçekten güldüm. Luka'nın çalışma odası, koridorun sonunda yer alıyordu. İçeri girdiğimde ilk dikkatimi çeken şey geniş pencereler oldu. Limanın büyük bir kısmı buradan görülebiliyordu. Vinçler, yük gemileri ve kıyı boyunca sıralanmış depolar, sanki büyük bir makinenin birbirine bağlı parçaları gibiydi. Odanın ortasında geniş bir çalışma masası vardı. Üzerinde bilgisayar, birkaç dosya ve düzenli biçimde yerleştirilmiş evraklar bulunuyordu. Duvarın bir yanında büyük bir harita asılıydı. Diğer tarafta ise ahşap çerçeveli bir fotoğraf vardı. Luka'nın dedesiyle çekilmiş bir fotoğrafı. Bu kez Viktor daha yaşlı görünüyordu. Yanında duran Luka'nın yüzü ise bugünkünden daha gençti. Fotoğrafa bakarken Luka'nın sesini duydum.
“İstersen oturabilirsin.”
Başımı çevirdim.
“Burası senin odan mı?”
“Evet.”
“Bütün gün burada mı çalışıyorsun?”
“Her gün değil. Limanda, toplantılarda ya da başka ofislerde olmam gerektiği de oluyor.”
Koltuğa oturdum.
“Oldukça yoğun bir hayatın var.”
“Bazen.”
“Bazen mi?”
Luka masasının üzerindeki dosyalardan birini açtı.
“Bugün biraz daha yoğun.”
“Benim yüzümden mi?”
Başını kaldırdı.
“Hayır.”
“Emin misin?”
“Mila.”
“Efendim?”
“Bunu her seferinde sormak zorunda değilsin.”
Bir an sustum. Sonra başımı salladım.
“Tamam.”
Luka'nın bana yardım etmek için kendi işlerinden zaman ayırdığı açıktı. Ama bunun onu rahatsız edip etmediğini anlamaya çalışmak, kendimi sürekli açıklama yapmaya zorlamama neden oluyordu. Belki de söylediğine inanmalıydım. Gelmemi istemeseydi davet etmezdi. Bunu daha önce de söylemişti. Filip birkaç dakika sonra elinde iki dosyayla içeri girdi.
“Bunlar ulaşabildiğimiz ilk kayıtlar,” dedi.
Luka dosyaları aldı.
“Tamamı mı?”
“Hayır. Bir kısmı eski arşivde. Oradaki belgelerin taranması zaman alacak.”
Filip masanın yanına geçti.
“Bu arada otelin eski işletme yapısıyla ilgili bazı bilgiler bulduk. Marko'nun çalıştığı dönemde yönetim birkaç kez değişmiş.”
Yerimden doğruldum.
“Bu kötü bir şey mi?”
“Mutlaka değil,” dedi Filip. “Ama personel kayıtlarının farklı yerlerde tutulmuş olabileceği anlamına geliyor.”
Luka belgeleri incelerken ben de çantamdan not defterimi çıkardım.
“Annemin burada olduğu yılları yazmıştım,” dedim. Defteri uzattım.Luka sayfaya baktı.
“Bu tarihler yardımcı olabilir.”
Filip de yanına yaklaştı.
“Eski çalışanlardan birinin adını bulursak o dönemden birilerini hatırlayan başka insanlara ulaşabiliriz.”
“Peki, Marko'nun adını bulabilir miyiz?”
Filip kısa bir süre düşündü.
“Umarım. Ama şu an söz vermek istemiyorum.”
Başımı salladım. Bütün gün aynı şeyi duyuyordum. Kesin değil. Bilmiyoruz. Araştırmamız gerekiyor. Bir yazar olarak belirsizlikle yaşamaya alışkın olduğumu sanırdım. Roman yazarken olayların nasıl ilerleyeceğine ben karar verirdim. İstediğim karakteri kurtarır, istediğimin hikâyesini başka bir yöne çevirebilirdim. Ama gerçek hayatta hiçbir şey benim elimde değildi. Bir dosyanın açılmasını beklemekten başka yapabileceğim bir şey yoktu. Luka birkaç belgeyi ayırdı.
“Filip, bu isimlerin geçmiş bağlantılarını kontrol ettirebilir misin?”
“Ettiririm.”
“Özellikle o dönemde operasyon tarafında çalışanları.”
“Tamam.”
Filip dosyayı alırken bana döndü.
“Bir şey bulursak haber veririz.”
“Teşekkür ederim.”
Kapıya yöneldi, sonra durdu.
“Bu arada Luka, yarınki sevkiyat toplantısıyla ilgili—”
Luka başını kaldırdı.
“Sabahki toplantı mı?”
“Evet. Yeni programı gönderdiler.”
“Mailime ilet. Birazdan bakacağım.”
“Tamam.”
Filip odadan çıktı. Luka bilgisayarının başına geçti. Ben de defterimi kapattım. Bir süre odada yalnızca klavye sesleri duyuldu. Luka bir belgeyi inceliyor, ardından bilgisayarına bir şeyler yazıyordu. Bazen telefonuna gelen mesajlara bakıyor, kısa cevaplar veriyordu. Onu çalışırken izlemek garip bir şekilde ilgimi çekmişti. Daha önce onu hep benimle konuşurken görmüştüm. Şimdi ise hayatının benimle hiçbir ilgisi olmayan tarafını izliyordum. Burada insanlar ona sorular soruyor, kararlarını bekliyor, söylediklerini uyguluyordu. Bu kadar sorumluluğun altında nasıl bu kadar sakin kalabildiğini yeniden merak ettim. Ama bu kez sormadım. Çünkü yüzündeki ciddiyet, işini bölmemem gerektiğini açıkça gösteriyordu. Bir süre sonra Luka başını kaldırdı.
“Sıkıldın mı?”
“Hayır.”
“Emin misin?”
“Evet.”
Bakışları elimdeki kapalı deftere kaydı.
“Bir süredir hiçbir şey yapmıyorsun.”
“Düşünüyorum.”
“Yine mi?”
“Mesleğimin bir parçası.”
Gülümsedi.
“İstersen biraz dolaşabilirsin. Ama limanın operasyon alanına tek başına gitme.”
“Merak etme. Konteynerlerin arasında kaybolmaya niyetim yok.”
“Güzel.”
“Biraz hava alabilir miyim?”
“Koridorun sonunda küçük bir teras var. Oraya çıkabilirsin.”
“Tamam.”
Ayağa kalktım. Luka yeniden bilgisayarına döndü. Kapıya yöneldiğim sırada arkamdan seslendi.
“Mila.”
Döndüm.
“Efendim?”
“Bir şey bulursak sana söyleyeceğim. Sürekli beklemek zorunda değilsin.”
Bir an ona baktım. Belki de yüzümdeki sabırsızlığı fark etmişti.
“Biliyorum,” dedim. Sonra hafifçe gülümsedim. “Ama beklememeyi pek beceremiyorum.”
“Fark ettim.”
Başımı iki yana sallayıp odadan çıktım. Koridorun sonundaki cam kapıyı açtığımda yüzüme serin bir rüzgâr çarptı. Teras çok büyük değildi. Birkaç sandalye, küçük bir masa ve kenar boyunca uzanan metal korkuluklar vardı. Buradan limanın daha geniş bir kısmı görünüyordu. Korkuluklara yaklaşıp aşağı baktım. Yük taşıyan araçlar düzenli aralıklarla hareket ediyor, vinçler ağır konteynerleri bir yerden başka bir yere aktarıyordu. Uzakta yanaşmış büyük bir geminin güvertesinde birkaç kişi yürüyordu.
Bu kadar büyük bir düzenin nasıl işlediğini anlamak zordu. Her şeyin bir zamanı, bir sırası, bir sorumlusu vardı. Bir konteynerin nereye gideceği, hangi gemiye yükleneceği, hangi limandan geçeceği…Luka'nın bütün bunlarla ilgilendiğini düşünmek, sabah kahvaltı masasında oturan adamı zihnimde başka bir yere yerleştiriyordu. Telefonumu çıkarıp manzaranın fotoğrafını çektim. Sonra ekrana baktım. Annem yaşasaydı muhtemelen ona gönderirdim. Bak anne, bugün neredeyim. Parmağım mesajlar uygulamasının üzerinde durdu. Bir an eski konuşmamızı açmayı düşündüm. Ama yapmadım. Telefonu cebime koydum. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
Bugün mezarlıkta ağlamıştım.
Luka'nın kollarında.
Bunu hatırladığımda yüzüm hafifçe ısındı. Neden öyle yaptığımı biliyordum. O an gerçekten kendimi tutamamıştım. Ama şimdi düşününce, daha dün tanıştığım birine bu kadar içten sarılmış olmak beni şaşırtıyordu. Luka'nın beni geri çevirmemesi…Sırtımdaki eli…Sonra gözyaşlarımı silmesi…Gözlerimi açtım.
Bunu düşünmeyi bırak, Mila.
Ona karşı ne hissettiğimi bilmiyordum. Zaten hissetmem gereken bir şey olduğundan da emin değildim. Belki yalnızca minnettarlıktı. Belki günün yorgunluğu. Belki de annemin ölümünden sonra ilk kez birinin yanında kendimi bu kadar rahat bırakabilmiş olmamdı. Bunun adını koymak zorunda değildim. Korkuluklardan uzaklaşıp terasın diğer tarafına yürüdüm.
Tam o sırada içeriden gelen bir ses duydum.
Önce önemsemedim.
Terasın kapısı tam kapanmamıştı. Koridorun diğer ucundan gelen konuşmalar zaman zaman rüzgârın arasına karışıyordu. Ama sonra bir isim duydum.
“Luka.”
Adımlarım yavaşladı. Ses, terasın yan tarafındaki kapalı cam bölmenin bulunduğu taraftan geliyordu. Bölmenin ardındaki küçük geçiş alanında biri telefonla konuşuyordu. Camın önündeki duvar yüzünden kişiyi göremiyordum.
“Tomorrow. Not next week. Tomorrow.”
Adımlarım yavaşladı. Adam İngilizce konuşuyordu. Ses, terasın yan tarafındaki cam bölmenin ardında kalan küçük geçiş alanından geliyordu. Onu göremiyordum ama söylediklerini rahatlıkla duyabiliyordum.
“Everything is arranged. The shipment arrives tomorrow night.”
Sevkiyat yarın gece gelecek.
Bir an bunun sıradan bir iş görüşmesi olduğunu düşündüm. Sonuçta bir liman şirketindeydim. Burada insanların teslimatlardan ve gemilerden bahsetmesinden daha doğal ne olabilirdi? İçeri doğru yürümeye devam edecektim ki adam yeniden konuştu.
“No. Absolutely not. Luka doesn't know about this shipment, and he's not going to find out.”
Olduğum yerde durdum.
Luka mı?
Yanlış duymuş olmalıydım. Fakat adam devam etti.
“I don't care what the new procedures say. We've done this before.”
Sesinde sabırsızlık vardı. Telefonun diğer ucundaki kişiyle tartışıyor gibiydi.
“Listen to me carefully. The cargo goes through the same route. No additional inspections, no unnecessary questions.”
Elimi istemsizce korkuluğun üzerine koydum.
Artık bunun sıradan bir teslimat konuşması olduğundan emin değildim. Adam birkaç saniye sustu. Sonra daha alçak ama sert bir sesle konuştu.
“Luka has enough to deal with. He doesn't need to know what happens with every shipment.”
Kalbim biraz hızlandı. Luka'nın şirketin başına yeni geçtiğini biliyordum. Henüz bütün işlere hâkim olmayabilirdi. Ama telefondaki adamın söyledikleri, bir şeyleri ona bildirmeyi unutmuş olmalarından çok farklıydı. Bir şeyi bilmesini özellikle istemiyorlardı.
“Just make sure the documents match the official cargo list,” dedi adam. “I don't want any mistakes this time.”
Belgeler resmî yük listesiyle uyuşmalı. Bu cümleyi zihnimde tekrar ettim. Belgelerin doğru olması gerektiğini söylemek tek başına şüpheli değildi. Fakat kontrol yapılmamasını istemesi, Luka'dan habersiz hareket etmeleri ve bunu daha önce de yaptıklarını söylemesi…Bütün bunlar bir araya geldiğinde içimdeki huzursuzluk arttı. Telefonun diğer ucundaki kişi uzun bir şey söylemiş olmalıydı. Adamın cevabı gecikmedi.
“No. I'll handle Luka. You just make sure the shipment goes as planned.”
Ardından daha sert bir sesle ekledi:
“Tomorrow night. The shipment gets unloaded, the paperwork gets signed, and nobody mentions a word to my nephew. Understood?”
Nephew.
Yeğenim.
Luka'nın ailesinden biriydi. Nefesimi tuttum.
“Good. Then we have nothing else to discuss.”
Telefon görüşmesi sona erdi. Birkaç saniye hareket edemedim. Bir başkasının özel konuşmasını dinlemiştim. Bundan rahatsızlık duyuyordum. Ama duyduklarımı artık unutamazdım.
Yarın gece bir sevkiyat yapılacaktı.
Belgeler hazırlanmıştı.
Ek denetim yapılmasını istemiyorlardı.
Ve Luka'nın bundan haberi olmamalıydı.
En kötüsü de bunun ilk kez gerçekleşmediğini söylemiş olmasıydı.
We've done this before.
Bu cümle, diğerlerinden daha fazla takılmıştı aklıma. Ayak sesleri duydum. Düşüncelerimden sıyrılıp biraz da olsa uzaklaşabilmiştim oradan. Zamanlamam harikaydı. Başımı kaldırdığımda cam kapının açıldığını gördüm. Koridorun karşısında koyu renk takım elbiseli, ellili yaşlarının sonlarında görünen bir adam duruyordu. Saçlarının arasına kırlar karışmıştı. Yüzündeki sert ifade beni gördüğünde bir anlığına değişti. Bakışları önce yüzümde, ardından elimdeki telefonda durdu.
“Ko si ti?"
Hazırlıksız yakalanmıştım. Bir de üstüne ne dediğini anlamıyordum. Kendi adadili ile konuşuyordu çünkü.
“Ben, Mile” dedim İngilizce karşılık vererek. “Ziyaretçiyim.”
İngilizce konuştuğumu duyunca o da Luka'nın yaptığı gibi bana İngilizce cevap vermeye başladı.
“Kimin ziyaretçisi?”
“Luka Petrović.”
Adamın bakışları keskinleşti.
“Luka?”
“Evet. Bugün onunla geldim.”
Birkaç saniye boyunca beni inceledi.
“Şu an burada olduğundan haberi var mı?”
“Tabii ki. Terası kullanabileceğimi o söyledi.”
Yüzündeki gerginlik biraz azalmış gibi göründü. Ama gözleri hâlâ dikkatle üzerimdeydi.
“Ben Boris Petrović,” dedi.
Soyadını duyduğumda, az önce telefonda söylediği kelimeyi hatırladım.
My nephew.
Demek Luka'nın amcasıydı.
“Tanıştığıma memnun oldum,” dedim.
Boris başını hafifçe eğdi.
“Luka'yı ne kadar zamandır tanıyorsun?”
Soru beklemediğim kadar doğrudandı.
“Kısa zamandır.”
“Öyle mi?”
“Evet.”
Bakışları bir kez daha yüzümde dolaştı.
“O zaman sen oldukça özel bir misafir olmalısın.”
Ne söyleyeceğimi bilemedim.
“Luka bana özel meselelerimle alakalı yardım ediyor,” dedim.
“Ah.”
Boris'in dudaklarında küçük bir gülümseme belirdi. Ama gözleri gülümsemiyordu.
“Anladım.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Ne zamandır terastasınız? Luka merak etmiştir.” diye sordu.
İçimden soğuk bir şey geçti. Bu sorunun neden geldiğini anlamıştım. Telefon konuşmasını duyup duymadığımı öğrenmeye çalışıyordu.
“Az önce geldim temiz hava almak için,” dedim.
Tamamen yalan değildi. Gerçekten hava almak için çıkmıştım. Boris bir süre daha bana baktı.
“Ziyaretinizin tadını çıkarın, Mila.”
“Teşekkür ederim.”
Yanımdan geçip içeri girdi. Kapı kapandığında ancak nefesimi bıraktığımı fark ettim. Az önce ne olmuştu? Bir an önce buradan ayrılmak istiyordum. Ama hemen Luka'nın yanına gidip duyduklarımı anlatırsam ne olacaktı? Amcasının şirketten gizli bir iş çevirdiğini mi söyleyecektim? Ortada bir belge yoktu. Bir teslimatın nerede yapılacağını, hangi geminin geleceğini bile bilmiyordum. Ama duyduklarım yeterince açıktı.
Boris, Luka'nın yarın geceki sevkiyattan haberdar olmasını istemiyordu.
Üstelik bunun daha önce de yapıldığını söylemişti.
Telefonumu çıkarıp notlar uygulamasını açtım. Hatırladığım cümleleri İngilizce olarak yazdım. Özellikle üç tanesini:
“We've done this before.”
“No additional inspections.”
“Nobody mentions a word to my nephew.”
Sonra telefonumu kapattım. Kendi kendime bir açıklama uydurmak istemiyordum. Ama bu kez duyduklarımı yanlış anlamış olma ihtimalinin arkasına da saklanamazdım. Boris'in ne yaptığını bilmiyordum. Yalnızca bir şeyden emindim.
Luka'nın bilmemesi gereken bir şey yapılıyordu.
Ve bunu saklayan kişi, onun kendi amcasıydı.
Bölüm etkileşimi
