9. bölüm / 9
MimozaKendime Rağmen
Bölümler 9Şu an: Kendime Rağmen
- 1 Kayıp3.960 kelime
- 2 Cevapsız Mektuplar3.409 kelime
- 3 Geçmişin İzinde3.713 kelime
- 4 Ardında Kalanlar5.714 kelime
- 5 Bir İhtimal6.993 kelime
- 6 Saklı Kalanlar5.866 kelime
- 7 Karanlığın Kıyısında5.930 kelime
- 8 Karanlığa Dokunmak7.444 kelime
- 9 Kendime Rağmen4.936 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sufjan Stevens - Fourth of July
Mila Aydan
Sabah uyandığımda ilk fark ettiğim şey, perdelerin arasından sızan güneş ışığının odanın duvarında oluşturduğu ince çizgiler oldu. İkincisiyse telefonumun yastığımın hemen yanında durmasıydı. Normalde telefonumu komodinin üzerine bırakırdım. Annem hayattayken gecenin bir yarısı arayıp uykumu bölecek tek insan oydu ve telefonumun sesini duyamama ihtimali, onun en az üç gün boyunca bana sitem etmesi için yeterli olurdu. Oysa artık gecenin bir yarısı çalmasını beklediğim bir telefon yoktu. Yine de son zamanlarda cihazı kendimden uzaklaştıramıyordum. Belki Ela'dan bir mesaj gelir, belki Leyla teyzem arar, belki de tanımadığım bir numara babam hakkında bir şeyler söyler diye.
Dün geceyse başka birinin mesajını beklemiştim.
Bu düşünceyle gözlerimi kapattım. Hayır. Sabahın ilk dakikalarında kendimle tartışmaya başlamaya hiç niyetim yoktu. Yorganı üzerimden atıp doğruldum. Saçlarım yüzüme dökülürken telefonun ekranına baktım. Saat sekizi biraz geçiyordu. Bildirimlerin arasında Ela'nın gönderdiği birkaç mesaj, telefonumun unutmamı istemediği gereksiz bir uygulama bildirimi ve gece boyunca yeniden okumamayı başaramadığım bir konuşma vardı.
Luka Petrović.
Adını görmek bile zihnimin dün geceye dönmesine yetti. Otelin lobisinde onu gördüğüm anı hatırladım. Önce rahatlamıştım. Hatta birkaç saniyeliğine, karşıma çıktığı için ona kızmaya hazırlanmıştım. Mesajlarıma cevap vermemişti. Beni saatlerce bekletmişti. Üstelik limana gitmeden önce haber vereceğine söz vermişti.
Sonra kolundaki kanı görmüştüm.
İnsan zihninin bazı anlarda ne kadar hızlı çalışabildiğini dün gece öğrenmiştim. Luka'nın yarasını gördüğüm ilk birkaç saniyede, aklımdan birbirinden korkunç ihtimaller geçmişti. Birinin ona silah doğrulttuğunu, Filip'in de yaralandığını, limanda sandığımızdan çok daha tehlikeli bir şey yaşandığını düşünmüştüm. Bütün bunlar olurken Luka karşımda durmuş, her zamanki sakinliğiyle iyi olduğunu söylemişti.
Sanki kolundaki kan başka birine aitmiş gibi.
Sanki benim kalbim göğsümden çıkacakmış gibi atmıyormuş gibi.
Yüzümü ellerimin arasına aldım. Elbette endişelendim. Bunda tuhaf olan hiçbir şey yoktu. Karadağ'a geldiğimden beri gerçekten tanıdığım, yanında kendimi güvende hissettiğim insan sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Hatta dürüst olmak gerekirse Luka'yı çıkarırsam geriye pek kimse kalmıyordu. Üstelik limana gitmesinin nedeni bendim. Boris'in telefon konuşmasını duymamış olsaydım, Luka gece yarısı o depoya gitmeyecekti. O adamlarla karşılaşmayacak, kolu yaralanmayacak, otelin lobisine üzerinde kan lekeleriyle dönmeyecekti. Bunu düşününce mideme rahatsız edici bir ağırlık yerleşti. Luka kaç kez benim suçum olmadığını söylerse söylesin, olayların başlangıcında benim bulunduğum gerçeğini değiştiremiyordum.
Ona yardım etmek istemiştim.
Bunun yerine başına iş açmıştım.
İşte endişemin sebebi buydu. Başka bir şey değil.
Kesinlikle başka bir şey değil.
Ne var ki zihnim, verdiğim bu son derece mantıklı karardan pek etkilenmemiş olacak ki hemen başka bir anıyı önüme getirdi. Luka'nın yüzüme düşen saçlarımı kulağımın arkasına bıraktığı anı. Gözlerimi açtım.
“Gerçekten mi?” diye söylendim boş odaya.
Bu kadarı da fazlaydı. Dün gece adamın kolunu sarmaya çalışırken ellerim titriyordu. O ise birdenbire saçlarıma dokunmuştu. Üstelik bunu öyle doğal bir hareketle yapmıştı ki birkaç saniye boyunca ne söyleyeceğimi bilememiştim.
Sonra yüzündeki kızarıklığa bakmak için ona yaklaşmıştım.
Ve…Hayır.
O kısmı da düşünmeyecektim.
Yataktan kalkıp banyoya yöneldim. Aynadaki yansımama baktığımda saçlarımın birbirine girdiğini, gözlerimin altında hafif morluklar oluştuğunu gördüm.“Harika görünüyorsun, Mila,” dedim kendime. “Özellikle de hayatının en karmaşık döneminde yeni bir karmaşa yaratmaya karar vermiş biri için.” Musluğu açıp yüzüme soğuk su çarptım. Karadağ'a neden geldiğimi unutmamam gerekiyordu.
Babamı bulmak için.
Yıllardır öldüğünü sandığım, annemin bana tek bir fotoğraf dışında neredeyse hiçbir şey bırakmadığı adamın izini sürmek için. Annemin ölümünden sonra öğrendiğim gerçeklerle yüzleşmek için. Buraya bir adamın gözlerinin rengini düşünmeye gelmemiştim. Birinin bana gülümserken yüzünde beliren ifadeyi hatırlamak için de. Annemin yokluğuna hâlâ alışamamıştım. Bazen sabahları uyanıp onu aramak istediğim oluyordu. Bazen bir şey gördüğümde telefonuma uzanıyor, ona fotoğraf gönderecekmişim gibi davranıyordum.
Sonra birden hatırlıyordum.
Artık gönderemeyeceğimi.
Hayatımın en önemli insanını kaybetmişken başka birinin hayatıma girmesi ihtimali bile kendimi tuhaf hissetmeme neden oluyordu. Sanki yasımı yeterince iyi tutmuyormuşum gibi. Sanki annemi özlerken bir başkasını düşünmek ona haksızlıkmış gibi. Bunun mantıklı olmadığını biliyordum. Annem hayatta olsaydı muhtemelen bu düşüncelerimi duyduğunda bana kızardı. Bir insanın üzülürken gülümseyebileceğini, özlerken başka birine yakınlık duyabileceğini söylerdi. Ama insanın bildiği şeylerle hissettiği şeyler her zaman aynı olmuyordu.
Ben de şu sıralar bunun canlı kanıtıydım.
Havluyla yüzümü kuruladıktan sonra odama döndüm. Telefonumu elime aldım. Luka'ya mesaj atmalı mıydım? Kolunun nasıl olduğunu merak ediyordum. Bu gayet normaldi. Dün gece pansumanını ben yapmıştım. Üstelik sabah bir doktora görüneceğine söz vermişti. Sözünü tutup tutmadığını sormak da hakkımdı. Telefonun kilidini açtım.
Günaydın. Kolun nasıl?
Mesaja baktım. Fazla kısa mıydı? Hayır, gayet normaldi.
Doktora gittin mi?
Bunu da ekledim. Sonra gönderdim. Telefonu yatağın üzerine bıraktım. Üç saniye sonra yeniden aldım. Cevap gelmemişti. “Çünkü insanlar üç saniyede cevap vermek zorunda değil, Mila.” Telefonu tekrar bıraktım. Dolabın karşısına geçip ne giyeceğimi düşünmeye başladım. Hava güneşli görünüyordu ama Kotor'un sabahları bazen beklediğimden serin oluyordu. Açık mavi bir kot pantolon, beyaz bir bluz ve ince, krem rengi bir hırka çıkardım. Saçlarımı hafifçe şekillendirip küçük altın küpelerimi taktım. Tam ayakkabılarımı giyecekken telefonum titredi.
İstemeden gülümsedim.
Sonra gülümsediğimi fark edip yüzümü ciddileştirdim.
Luka: Günaydın. Kolum yerinde, merak etme. Doktor birazdan gelecek.
Gözlerimi devirdim.
Mila: Kolunun yerinde olduğunu biliyorum. Nasıl olduğunu soruyorum.
Luka: Dün geceden daha iyi. Sayende. :)
Bu kez gülümsememi engelleyemedim.
Mila: Bandajı değiştirmeyi unutma.
Luka: Bunu da not aldım. Başka talimatın var mı? :)
Bir an düşündüm.
Mila: Kahvaltı yap. Kahveyle geçiştirme.
Luka: Bunu yüz yüze denetlemek ister misin?
Parmaklarım ekranın üzerinde durdu. Bir kez daha okudum. Sonra bir kez daha. Bunu yüz yüze denetlemek ister misin? Ne kadar sıradan bir cümleydi. İnsanlar birbirlerini kahvaltıya davet ederdi. Bunun için kalplerinin hızlanması gerekmiyordu.
Mila: Belki. Kaçta?
Luka: Doktor gittikten sonra aşağı ineceğim. On gibi uygun mu?
Mila: Uygun.
Luka: Güzel. O zaman görüşürüz :).
Telefonu kapattım. Sonra aynaya baktım. Saçlarımı yeniden düzelttim. Ve kendimden hiç memnun kalmadım. Çünkü babamın izini sürmek için geldiğim bir ülkede, sabahın onunda bir adamla kahvaltı edeceğim için saçlarımı ikinci kez düzeltiyordum.
Üstelik bunu yaparken gülümsüyordum.
Bellora'nın restoranına indiğimde saat ona beş vardı. Restoran, otelin körfeze bakan geniş terasına açılıyordu. Büyük cam kapılar tamamen açılmış, dışarıdaki masaların üzerine beyaz örtüler serilmişti. Güneş suyun üzerinde küçük ışık parçaları oluşturuyor, kıyı boyunca uzanan taş binaların yansımaları hafif dalgalarla bozuluyordu. Bir garson beni görünce gülümsedi.
“Günaydın, Aydan Hanım.”
“Günaydın.”
“Bay Petrović için mi geldiniz?”
Sorunun bu kadar doğrudan gelmesi beni hazırlıksız yakaladı.
“Evet. Birlikte kahvaltı edecektik.”
“Terastaki masalardan birini hazırlamamızı istedi. İsterseniz sizi götüreyim.”
Teşekkür ederek peşinden yürüdüm. Denize yakın, gölgeli bir masaya oturdum. Önümdeki manzaraya bakarken derin bir nefes aldım. Kotor'un sabahları gerçekten güzeldi. Güneş dağların üzerinden yükselirken şehir sanki yavaş yavaş uyanıyordu. Uzakta küçük bir tekne ilerliyor, kıyıdaki martılar birbirlerine bağırıyordu. Telefonumu çıkarıp annemin eski fotoğraflarından birini açtım. Kotor'da çekilmişti. Arkasında tarih yazan fotoğraflardan biri. Annem gençti. Saçları rüzgârda dağılmış, yüzünde benim çocukluğumdan hatırladığım o geniş gülümseme vardı. Fotoğrafın çekildiği yeri henüz bulamamıştım. Belki de çoktan değişmişti. Başparmağımla ekranı büyüttüm. Arka plandaki taş duvara baktım.
Burada mutlu muydun anne?
Bu soruyu son günlerde kendime çok sık soruyordum. Babamla birlikteyken mutlu muydu? Onu gerçekten sevmiş miydi? Peki neden bana öldüğünü söylemişti? Telefonumu kapattım. Tam o sırada tanıdık bir ses duydum.
“Umarım çok bekletmedim.”
Başımı kaldırdım. Luka birkaç adım ötemde duruyordu. Üzerinde açık renk keten bir gömlek ve koyu lacivert pantolon vardı. Gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Sol önkolunda temiz, beyaz bir bandaj bulunuyordu. Saçları her zamanki gibi hafif dağınıktı. Çenesindeki kızarıklık biraz solmuştu ama hâlâ fark ediliyordu. Onu görünce istemsizce rahatladım. Sonra yanında duran genç kadını fark ettim. Kadın, Luka'dan biraz daha kısa boyluydu. Omuzlarına dökülen açık kahverengi saçları ve canlı, açık renk gözleri vardı. Üzerinde yeşil, ince askılı bir elbise ve beyaz spor ayakkabılar bulunuyordu. Yüzünde, sanki uzun zamandır tanışıyormuşuz gibi rahat bir gülümseme vardı.
Luka masaya yaklaştı.
“Mila, seni kız kardeşim Nina'yla tanıştırmak istiyorum.”
Şaşkınlığımı gizleyemedim.
“Nina?”
Genç kadın hemen elini uzattı.
“Evet! Ve sonunda tanıştığımıza çok sevindim.”
Elini sıktım.
“Ben de. Memnun oldum.”
Nina gülümseyerek Luka'ya baktı.
“Demek abimin gece yarısı pansumanını yapan meşhur Mila sensin.”
Luka gözlerini kapatıp kısa bir nefes verdi.
“Nina.”
“Ne?”
“Daha oturmadan başlama.”
“Ben yalnızca teşekkür edecektim.”
Bana döndü.
“Gerçekten teşekkür ederim. Dün gece abim bana olanları anlatırken kolunu neredeyse önemsiz bir ayrıntıymış gibi geçiştirdi. Sonra da pansumanını senin yaptığını söyledi.”
Luka sandalyeyi çekti.
“Çünkü önemli olan limanda yaşananlardı.”
Nina ona baktı.
“Kolunun kesilmesi de önemli, Luka.”
“Bunu bugün üçüncü kez duyuyorum.”
“Güzel. Demek sonunda anlamaya başlamışsın.”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Luka bunu fark etti.
“Sen de mi?”
“Ben hiçbir şey söylemedim.”
“Yüzün söylüyor.”
Nina hemen araya girdi.
“Harika. Daha şimdiden birbirinizin yüz ifadelerini okuyabiliyorsunuz.”
Bu kez gerçekten güldüm. Luka ise kardeşine, çocukluğundan beri binlerce kez yapmış olabileceği bir bakış attı.
“Nina, kahvaltı yapmaya mı geldin, yoksa beni rahatsız etmeye mi?”
“İkisi birden. Beni tanıyorsun.”
Sandalyelerimize oturduk.Nina karşıma geçmişti. Luka yanımda oturuyordu.Garson menüleri getirdiğinde Nina hemen kahve istedi. Ardından bana döndü.
“Sen ne içersin?”
“Genellikle sütlü kahve.”
Luka menüyü kapattı.
“Dün içtiğin gibi mi?”
Başımı ona çevirdim.
“Evet.”
Garsona döndü.
“Mila için de bir latte alabilir miyiz? Şekersiz.”
Nina'nın elindeki menü yavaşça aşağı indi. Önce Luka'ya baktı. Sonra bana. Ardından yeniden Luka'ya.
“Bir dakika.”
Luka hiç istifini bozmadı.
“Ne oldu?”
“Sen birinin kahvesini nasıl içtiğini mi hatırladın?”
“Dün de kahve içtik, Nina.”
“Benimkini yirmi altı yıldır öğrenemedin.”
“Çünkü her seferinde başka bir şey sipariş ediyorsun.”
“Bu bir bahane.”
“Bu bir gerçek.”
Nina bana döndü.
“Görüyor musun? Ben bu adamla büyüdüm. Kahveme ne koyduğumu bilmez ama senin şeker kullanmadığını biliyor.”
Yanaklarımın ısındığını hissettim.
“Dün konuşmuştuk,” dedim.
“Tabii ki.”
Nina'nın yüzündeki gülümseme büyüdü. Luka sandalyesine yaslandı.
“Birazdan seni başka bir masaya aldıracağım.”
“Bunu yaparsan bütün restorana çocukken örümceklerden korktuğunu anlatırım.”
Başımı hızla Luka'ya çevirdim.
“Örümceklerden mi?”
Luka kardeşine baktı.
“Altı yaşındaydım.”
“Yedi.”
“Altı.”
“Yedi buçuk.”
“Yaşımın nasıl büyüdüğünü fark ediyor musun?”
Nina kahkaha attı. Ben de ona katıldım. Luka başını iki yana salladı ama dudaklarının kenarındaki gülümsemeyi saklayamadı. Ve nedense bu görüntü hoşuma gitti. Onu ilk kez bu kadar rahat görüyordum. Şirketten, belgelerden, sorumluluklardan ve cevap bekleyen sorulardan uzakta; yalnızca kardeşiyle tartışan, çocukluğundan kalma utanç verici anıları hatırlatılan bir adamdı.
Nina'yla yan yana geldiklerinde aralarındaki benzerlik daha belirginleşiyordu. Yalnızca gözleri ya da gülümsemeleri değildi. Birbirlerinin cümlelerini tamamlamaları, küçük hareketlerden ne söyleyeceklerini anlamaları, yılların oluşturduğu bir yakınlığı taşıyordu. Bir an annemi düşündüm. Tek çocuk olmanın nasıl bir şey olduğunu hiç sorgulamamıştım. Annemle aramızdaki bağ o kadar güçlüydü ki ailemizin küçük oluşu bana eksiklik gibi gelmezdi. Ama şimdi karşımda birbirine takılan iki kardeşi izlerken, hayatım boyunca hiç sahip olmadığım bir şeyin nasıl hissettirebileceğini merak ettim.
Nina dikkatimi fark etmiş olmalıydı.
“Her şey yolunda mı?” diye sordu.
Hemen gülümsedim.
“Evet. Sadece sizi izlemek eğlenceli.”
“Öyle mi? Genellikle insanlar beş dakika sonra bizi susturmaya çalışır.”
“Bence gayet iyisiniz.”
Luka bana baktı.
“Bunu söylemek için henüz erken.”
Nina elini kalbinin üzerine koydu.
“Abim bana karşı ne kadar acımasız, görüyorsun değil mi?”
“Biraz öyle.”
Luka başını çevirdi.
“Sen de başladın.”
Gülümsedim.
“Sanırım Nina'yla iyi anlaşacağız.”
“Ben de öyle düşünüyorum,” dedi Nina memnuniyetle.
Kahvaltı beklediğimden çok daha uzun sürdü. Nina konuşmayı seven biriydi ama karşısındakini dinlemeyi de biliyordu. İlk yarım saatin sonunda onunla yeni tanışmış gibi hissetmemeye başlamıştım. Bana Türkiye'yi sordu. İstanbul'u birkaç kez ziyaret ettiğini, özellikle Boğaz'a karşı kahvaltı yapmayı çok sevdiğini anlattı. Ben de Ankara'daki hayatımdan, İstanbul'da geçirdiğim zamanlardan ve yazarlığımdan bahsettim.
“Bir dakika,” dedi Nina, çatalını tabağına bırakarak. “Sen gerçekten roman mı yazıyorsun?”
Gülümsedim.
“Evet.”
“Yayımlanmış romanların mı var?”
“Üç tane.”
Nina'nın gözleri büyüdü.
“Üç mü?”
Başımı salladım.
“Dördüncü üzerinde çalışmam gerekiyor ama son zamanlarda pek ilerleyemiyorum.”
“Luka!”
Luka başını kaldırdı.
“Ne?”
“Bana neden Mila'nın yazar olduğunu söylemedin?”
“Söyledim.”
“Üç romanı olduğunu söylemedin.”
“Kaç romanı olduğunu sormadın.”
Nina bana döndü.
“Görüyor musun? Bütün önemli bilgileri kendine saklıyor.”
Güldüm.
“Gerçekten önemli sayılır mı bilmiyorum.”
“Tabii ki önemli! Ben bir kitabı bitirince kendimi başarılı hissediyorum. Sen üç tane yazmışsın.”
“Yazmakla okumak biraz farklı şeyler.”
“Bence ikisi de sabır gerektiriyor. Benim sabrım genellikle üçüncü bölümde tükeniyor.”
Luka kahvesinden bir yudum aldı.
“Bu doğru.”
Nina ona baktı.
“Seninle ilgili de anlatabileceğim çok şey var.”
“Bundan hiç şüphem yok.”
Nina yeniden bana döndü.
“Kitaplarının konuları ne?”
Romanlarımdan bahsetmeye başladım. Normalde kendi yazdıklarımı anlatırken biraz çekinirdim. İnsanların ne düşüneceğini, anlattığım şeylerin ilgilerini çekip çekmeyeceğini merak ederdim. Ama Nina öyle içten sorular soruyordu ki bir süre sonra kendimi rahatça konuşurken buldum. İlk romanımın yayımlandığı günü, kitabı elime aldığımda yaşadığım heyecanı, annemin bütün tanıdıklarına haber vermesini anlattım.
“Annem benden daha heyecanlıydı,” dedim gülerek. “Kitapçıya birlikte gitmiştik. Raflarda kitabımı görünce fotoğraf çekmek için neredeyse bütün mağazayı ayağa kaldıracaktı.”
Nina gülümsedi.
“Çok tatlıymış.”
Başımı salladım.
“Öyleydi.”
Kelime ağzımdan çıktığı anda içimde tanıdık bir sızı hissettim.
Öyleydi.
Geçmiş zaman.
Hâlâ alışamadığım bir şeydi. Masadaki sessizlik birkaç saniye sürdü. Nina'nın yüzündeki ifade yumuşadı.
“Luka bana anneni yakın zamanda kaybettiğini söyledi,” dedi dikkatle. “Başın sağ olsun, Mila.”
“Teşekkür ederim.”
“Bunu konuşmak istemiyorsan hiç sorun değil.”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır. Konuşabiliriz. Sadece bazen…” Gözlerimi masadaki kahve fincanına indirdim. “Bazen hâlâ geçmiş zamanda konuşmaya alışamıyorum.”
Nina başını salladı.
“Anlıyorum.”
Sesindeki sakinlik, beni rahatlatan bir şey taşıyordu.Sonra hafifçe gülümsedi.
“Annen seninle gerçekten gurur duyuyormuş.”
Gözlerim dolacak gibi oldu.
“Duyuyordu.”
Luka'nın bakışlarını üzerimde hissettim. Bana dokunmadı, konuşmayı başka yöne çekmedi. Yalnızca karşımda oturdu. Ve bunun için ona minnettar kaldım. Bir süre sonra Nina yeniden kitaplarıma döndü. İlk fırsatta Türkçe baskılarını bulacağını, anlamadığı yerlerde bana danışacağını söyledi.
“Türkçen ne kadar iyi?” diye sordum.
“Şu anda kahve sipariş edebilecek kadar.”
Güldüm.
“Bence başlangıç için yeterli.”
“Harika. O zaman kitaplarını okumam yaklaşık on yıl sürebilir.”
“İstersen sana bazı bölümlerini İngilizce anlatabilirim.”
“İşte bu yüzden arkadaş olmalıyız!”
Luka başını kaldırdı.
“Şimdiden karar verdiniz mi?”
Nina gülümsedi.
“Evet. Bir sorun mu var?”
“Hayır. Sadece düşündüğümden hızlı oldu.”
“Bazen iki insan biriyle iyi anlaşacağını, o insanı seveceğini hatta belki de sevdiğini hemen anlar.”
Bunu söylerken bakışlarını önce bana, sonra Luka'ya çevirdi. Ben fincanıma uzandım. Luka ise kardeşine bakarak başını iki yana salladı. Nina'nın yüzündeki muzip ifade daha da belirginleşti. Kahvaltının ardından Luka'nın telefonu çaldı. Ekrana baktığında yüzündeki rahat ifade biraz değişti.
“Bunu cevaplamam gerekiyor,” dedi. Nina kaşlarını kaldırdı.
“İş mi?”
“Evet. Uzun sürmez.”
Ayağa kalkarken bana döndü.
“Birazdan geliyorum.”
Başımı salladım.
“Tamam.”
Telefonunu kulağına götürerek terasın daha sakin tarafına yürüdü. Nina, abisinin uzaklaşmasını izledi. Sonra sandalyesinde biraz öne eğildi.
“Pekâlâ.”
Gülümsedim.
“Pekâlâ?”
“Artık konuşabiliriz.”
“Az önce konuşmuyor muyduk?.”
“Evet ama şimdi Luka bizi duymuyor.”
Kahkaha attım.
“Bu cümle biraz tehlikeli geldi.”
“Merak etme. Çok korkunç sırlar anlatmayacağım. En azından bugün değil.”
Gözlerimi devirdim.
“Abin bundan hiç hoşlanmayacak.”
“Biliyorum.”
Nina'nın rahatlığı beni güldürüyordu. Bir süre denize baktıktan sonra yeniden bana döndü.
“Abimle nasıl tanıştığınızı anlattı ama bazı ayrıntıları atladığından eminim.”
“Ne gibi ayrıntıları?”
“Mesela seni ilk gördüğünde ne düşündüğünü.”
Bir an duraksadım.
“Bunu bana söylemedi.”
“Şaşırmadım.”
“Niye?”
Nina omuz silkti.
“Luka bazı şeyleri kendine saklamayı sever. Özellikle de önemli olduklarını düşündüğü şeyleri.”
Ne cevap vereceğimi bilemedim.
Nina bunu fark etmiş olmalıydı. Gülümsedi ama beni sıkıştırmadı.
“Şaka bir yana,” dedi, “onunla tanıştığına sevindim.”
“Ben de öyle.”
“Son zamanlarda çok yoruldu.”
Bakışlarım Luka'nın uzaklaştığı tarafa kaydı. Telefonla konuşuyordu. Bir eli cebindeydi, diğerinde telefonu tutuyordu. Yüzündeki ifade ciddiydi.
“Fark ettim,” dedim.
“Dedemiz öldükten sonra her şey çok hızlı gelişti. Şirket, miras, toplantılar… Luka zaten sorumluluk sahibi biridir ama şimdi herkes ondan bir şey bekliyor.”
“Sen de endişeleniyorsun.”
Nina gülümsedi.
“Oldukça.”
Sonra iç çekti.
“Bazen hâlâ her şeyi tek başına halletmesi gerektiğini düşünüyor. Küçüklüğümüzden beri böyle.”
“Luka bana anne ve babanızdan bahsetmişti,” dedim dikkatle.
Nina'nın yüzündeki ifade değişti.
“Evet. Onları küçükken kaybettik.”
“Kaybınız için üzgünüm. ”
“Teşekkür ederim.”
Birkaç saniye denize baktı.
“Dedemiz bizim için gerçekten çok şey yaptı,” dedi. “Luka'yla birlikte büyümemizi sağladı. Ama Luka, benden büyük olduğu için kendisini hep biraz daha sorumlu hissetti. Sanki yalnızca abim değil, her şeyin yolunda olduğundan emin olması gereken kişi de oydu.”
Söylediklerini düşünürken Luka'ya yeniden baktım. Dün gece bana her şeyin yolunda olduğunu söyleyişini hatırladım. İnsanlar benden genellikle bir şeylerin yolunda olduğuna dair cevap bekliyor. Şimdi bu cümleyi biraz daha iyi anlıyordum.
“Bazen ona iyi olmak zorunda olmadığını hatırlatmak gerekiyor,” dedim.
Nina başını çevirdi. Bir süre yüzüme baktı. Sonra yavaşça gülümsedi.
“Evet,” dedi. “Tam olarak öyle.”
Bakışlarında bir şey vardı. Sanki söylediğim cümle, beklediğinden daha fazla şey anlatmıştı.
“Ne oldu?” diye sordum.
“Hiç.”
“Nina.”
Güldü.
“Gerçekten bir şey yok. Sadece…” Bir an düşündü. “Abimin yanında rahat hissettiğini görmek hoşuma gitti.”
Yanaklarımın ısındığını hissettim.
“Luka bana çok yardımcı oldu. Buraya geldiğimden beri…”
“Biliyorum.” Sözümü keserken sesinde alay yoktu. “Babanı aradığını da biliyorum. Umarım onu bulursun, bir an önce.”
Bu kez ben sustum.
“Teşekkür ederim.”
Nina elini masanın üzerine uzattı.
“Ve eğer bir şeye ihtiyacın olursa beni de arayabilirsin. Luka'dan daha fazla vaktim oluyor ve ben daha eğlenceliyim.”
Güldüm.
“Bunu ona söylemeli miyim?”
“Kesinlikle hayır. Sonra benim işsiz güçsüz olduğumu düşünüp bana da görev vermeye başlar.”
İkimiz de güldük. Nina telefonunu çıkardı.
“Numaranı alabilir miyim?”
“Elbette.”
Numaralarımızı kaydettik. Nina hemen bana bir mesaj gönderdi.
Nina: Artık Kotor'da bir arkadaşın daha var.
Nina: Ayrıca abimle ilgili utanç verici hikâyeler için de doğru kişiye ulaştın.
Mesajı okuyunca kahkaha attım.
“Bunu saklayacağım.”
“Lütfen sakla. Bir gün işimize yarayabilir.”
Tam o sırada Luka masaya döndü.
“Neye gülüyorsunuz?”
Nina telefonunu hızla ters çevirdi.
“Hiçbir şeye.”
Luka bana baktı.
“Bu pek inandırıcı değildi.”
Omuz silktim.
“Ben de öyle düşünüyorum.”
Nina bana şaşkınlıkla döndü.
“İhanet!”
Gülmeye başladım. Luka sandalyesine otururken başını iki yana salladı.
“Ben yokken ittifak kurduğunuzdan eminim.”
Nina gülümsedi.
“Kesinlikle. Ama ayrıntıları paylaşamayız.”
“Zaten pek de öğrenmek istediğimden emin değilim.”
Onları izlerken içimde beklenmedik bir sıcaklık hissettim. Uzun zamandır ilk kez, bir sofrada oturup hiçbir şey düşünmeden gülmüştüm. Babamın nerede olduğunu bilmiyordum. Annem hâlâ yoktu. Yazmaya çalıştığım roman bilgisayarımda yarım kalmıştı. Ama birkaç dakika boyunca bütün bunlar zihnimin biraz gerisine çekilmişti.
Ve ben gülmüştüm.
Bu farkındalıkla birlikte içimde hafif bir suçluluk belirdi. Sonra annemin sesini hatırladım. İnsan bazen hiçbir şey yolunda değilken de gülebilir, Mila. Bunun için kendine kızma.
Gözlerimi bir an kapattım.
Keşke burada olsaydı.
Nina'yla kesinlikle çok iyi anlaşırdı.
Kahvaltıdan sonra Nina'nın başka bir yere gitmesi gerekiyordu. Vedalaşırken bana sarıldı.
“Yakında yeniden görüşelim,” dedi. “Sana göstermek istediğim birkaç yer var.”
“Çok isterim.”
“Harika. O zaman sana yazarım.”
Luka'ya döndü.
“Sen de koluna dikkat et.”
“Bunu bugün yeterince duydum.”
“Daha çok duyacaksın.”
Nina abisinin yanağına bir öpücük kondurdu. Ardından bana göz kırptı.
“Onu fazla yorma, Mila.”
Luka iç çekti.
“Nina.”
“Ne? Dün gece yaralanan bendim sanki.”
Gülerek uzaklaştı. Onu izlerken istemsizce gülümsüyordum.
“Çok tatlı biri,” dedim. Luka başını salladı.
“Öyle. Bazen biraz fazla konuşuyor ama.”
“Bence senin yeterince konuşmadığın yerleri tamamlıyor.”
Bana baktı.
“Bu sabah gerçekten iyi anlaştınız.”
“Evet.”
Bir an durdum.
“Buna sevindim.”
Luka'nın yüzündeki ifade yumuşadı.
“Ben de.”
Birkaç saniye birbirimize baktık. Sonra gözlerim kolundaki bandaja kaydı.
“Doktor ne dedi?” Luka hafifçe gülümsedi.
“Sonunda asıl konuya geldik.”
“Luka.”
“Yarayı temizledi. Dikiş gerektirmediğini söyledi. Pansumanı düzenli değiştirmem gerekiyor. Ayrıca tetanos aşımı da kontrol ettik.”
Rahat bir nefes aldım.
“Güzel.”
“Evet. Görünüşe göre doktor hanımın dün geceki müdahalesi işe yaramış.”
“Ben doktor hanım değilim.”
“Farkındayım.”
“Öyleyse neden sürekli öyle söylüyorsun?”
“Çünkü dün sana yakışıyordu bu lakap.”
Bir an durdum. Luka'nın yüzünde küçük bir gülümseme vardı. Ne diyeceğimi bilemedim. Sonunda gözlerimi başka tarafa çevirdim.
“Bandajı düzgün değiştirdiğinden emin ol yeter.”
“Olacağım.”
Birlikte terastan ayrılıp otelin bahçesine doğru yürümeye başladık. Güneş yükselmişti. Ağaçların arasından geçen hafif rüzgâr saçlarımı yüzüme taşıyordu. Bahçenin taş yolunda yürürken bir süre sessiz kaldık. Sonra Luka konuştu.
“Nina seni sevdi.”
Başımı ona çevirdim.
“Öyle mi?”
“Evet. Bunu anlamak için kahvaltı boyunca beni ne kadar rahatsız ettiğini hatırlaman yeterli.”
Güldüm.
“Bence seni rahatsız etmekten bağımsız olarak da iyi anlaştık.”
“Öyle görünüyor.”
“Onunla yeniden görüşmek isterim.”
Luka gülümsedi.
“Eminim o da ister. Hatta muhtemelen şimdiden bir plan yapıyordur.”
"Merakla bekliyor olacağım planlarını."
"Hep böyle gülümseyeceksen Nina ile bir an önce plan yapması için konuşabilirim."
İçimde yine o tanıdık, açıklamak istemediğim sıcaklık belirdi. Bu adamın bazen yalnızca tek bir kelime söyleyerek beni neden böyle hissettirdiğini gerçekten anlamıyordum. Gülümseyerek cevap vermekle yetindim.
Öğleye doğru otelin daha sakin bir bölümündeki küçük oturma alanına geçtik. Luka'nın bir süre çalışması gerekiyordu. Ben de odama dönüp notlarımı düzenlemeyi düşünüyordum ama o, istersem birlikte oturabileceğimizi söylemişti. Bunu kabul etmem için çok uzun düşünmem gerekmemişti. Pencerelerin önündeki geniş koltuklardan birine yerleştim. Dizlerimin üzerine defterimi koydum. Son günlerde Marko'yla ilgili topladığım bütün bilgileri yeniden yazmaya başladım.
Adı.
Çalıştığı otel.
Eski fotoğraflar.
Annemin mektuplarındaki tarihler.
Ve hâlâ cevap bulamadığım sorular.
Luka karşımdaki koltukta dizüstü bilgisayarını açmıştı. Ara sıra telefonuna bakıyor, gelen mesajlara cevap veriyordu. Önündeki kahve neredeyse hiç eksilmiyordu. Bir süre sonra telefonunun çaldığını duydum. Ekrana baktığında yüzündeki ifade değişti.
“Hemen geliyorum,” dedi.
Başımı salladım.
“Tabii.”
Ayağa kalktı. Uzaklaşırken telefonunu kulağına götürdü. Ben yeniden defterime döndüm. Ama zihnim pek uzun süre yazdıklarımda kalmadı. Luka'nın yüzündeki ifade tanıdıktı. Dün gece limana gitmeden önceki ciddiyeti hatırlatıyordu. Bir şeylerin yolunda olmadığını düşündüm. Defterimi kapatıp pencerenin dışına baktım. Yaklaşık on beş dakika sonra geri döndüğünde elinde telefonunu tutuyordu. Yüzü sakindi ama gözlerinin çevresindeki gerginliği fark etmemek mümkün değildi.
“Her şey yolunda mı?” diye sordum.
Luka karşıma oturdu.
“Boris'le konuştum.”
İçimdeki rahatlık bir anda kayboldu.
“Amcanla mı?”
Başını salladı.
“Evet. Dün gece olanları öğrendikten sonra beni aramak istemiş. Sabah polisle de görüşmüş.”
Defterimi kenara bıraktım.
“Ne söyledi?”
Luka bir süre düşündü.
“Dragan'ın yaptığı işlerden haberi olmadığını söylüyor.”
Kaşlarımı çattım.
“Nasıl yani?”
“Dragan geçmişte onunla bazı işlerde çalışmış. Ama Boris, son zamanlarda yetkisi dışında hareket ettiğini fark ettiğini ve bu yüzden ilişkilerini kestiğini söylüyor.”
“Peki dün gece?”
“Sevkiyattan haberi olmadığını iddia ediyor. Dragan'ın eski bağlantılarını kullanarak depoya girdiğini, şirketin adını kendi işleri için kullandığını düşünüyor.”
Bir süre Luka'ya baktım.
“Sen inanıyor musun?”
Cevap vermeden önce kahvesinden bir yudum aldı.
“Henüz bilmiyorum.”
“Luka…”
“Biliyorum, Mila. Dün duyduğun konuşmayı unutmadım.”
Rahat bir nefes aldım.
“Çünkü söyledikleri pek mantıklı gelmiyor.”
“Bazı açıklamaları var. Ama bunları doğrulamamız gerekiyor.”
“Mesela?”
“Eski yetkilendirme sistemine erişimi olan birkaç kişi varmış. Dragan'ın bu bağlantılardan yararlanmış olabileceğini söylüyor. Ayrıca daha önce kendisine bazı işlemlerin normal kayıtlardan yürütülmediğine dair şüpheler ulaştığını, bu yüzden Dragan'ı uyardığını iddia ediyor.”
Kaşlarım daha da çatıldı.
“Yani hem şüphelenmiş hem de dün geceki sevkiyattan haberi yokmuş?”
“Evet.”
“Ve bu sana normal geliyor mu?”
Luka başını iki yana salladı.
“Normal geldiğini söylemedim.”
Bir an sustum. Sonra daha alçak sesle sordum.
“Boris, Dragan'ın bulunmasını istiyor mu?”
“Evet. Hatta polisle iş birliği yapacağını söyledi. Şirket tesislerine giriş yetkisinin tamamen kaldırılmasını istemiş. Dragan zaten dün geceki saldırı nedeniyle aranıyor. Polis onu bulmak için çalışıyor.”
Birkaç saniye sessiz kaldım. Dün gece Luka'nın kolunu gördüğüm anı hatırladım. Sonra Boris'in telefonda söylediği cümleyi. Luka cannot know about this. O sesi hâlâ hatırlıyordum. Kelimeleri de. Vurgusunu da. Bir insanın kendi kendine yanlış duymuş olabileceğini söyleyerek bazı şeyleri unutması mümkündü. Ama ben duyduklarımdan emindim.
“Boris' o konuşmayı yaptı, gerçekten yaptı Luka,” dedim.
Luka gözlerini bana çevirdi.
“Sana inanıyorum.”
Cevabı o kadar hızlı geldi ki bir an kalbim tekledi..
“Gerçekten mi?”
Kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Neden inanmayayım?”
“Çünkü o senin amcan.”
“Evet. Ama bu, senin söylediklerini görmezden gelmem gerektiği anlamına gelmiyor.”
Bir süre yüzüne baktım. Luka sakin bir ifadeyle devam etti.
“Boris'in söylediklerini dinledim, Mila. İnanıp inanmadığıma henüz karar vermedim. Dragan'ın gerçekten kendi başına hareket edip etmediğini öğrenmem gerekiyor. Ayrıca senin duyduğun konuşmanın neyle ilgili olduğunu da.”
“Ya Boris yalan söylüyorsa?”
Luka bir süre sustu. Sonra bardağını sehpaya bıraktı.
“O zaman bunu da öğreneceğim.”
Sesindeki kararlılık beni hem rahatlattı hem de endişelendirdi.
“Dikkatli olmalısın,” dedim. Gözleri gerilince oynadığım parmaklarıma değil, yüzüme çevrildi.
“Olacağım.”
“Dün gece de dikkatli olacağını söylemiştin.”
“Dün gece neyle karşılaşacağımızı bilmiyorduk. Şimdi daha fazlasını biliyoruz. Bu yüzden tek başıma hareket etmeyeceğim. Filip'le birlikte kayıtları inceleyeceğiz, polis de olayla ilgileniyor.”
Başımı salladım.
“Güzel.”
Luka hafifçe gülümsedi.
“Bu kez yeterince ikna edici miydim?”
“Biraz, git gide öğreniyorsun.”
Güldü. Ben de istemeden gülümsedim ama içimdeki huzursuzluk tamamen geçmemişti. Boris'in bu kadar kolay biçimde bütün sorumluluğu Dragan'a bırakması, üstelik onun bulunmasını istemesi, bana fazla kusursuz bir açıklama gibi geliyordu. Sanki birileri olayların nasıl görünmesi gerektiğine çoktan karar vermişti. Ve geriye yalnızca herkesin buna inanması kalmıştı.
Öğleden sonra Luka'nın bir toplantıya katılması gerekiyordu. Ben de odama dönmeye karar verdim. Asansörlerin önüne geldiğimizde Luka telefonuna baktı.
“Filip birazdan gelecek. Eski otel kayıtlarıyla ilgili görüştüğümüz kişiden haber almış.”
Kalbim hızlandı.
“Marko'yla ilgili mi?”
“Evet. Henüz ayrıntıları bilmiyorum ama bazı personel dosyalarının başka bir arşive taşınmış olabileceğini öğrenmiş.”
“Gerçekten mi?”
Başını salladı.
“Kesin bir şey söylemek istemiyorum. Önce doğrulamamız gerekiyor. Ama yarın birlikte bakabiliriz.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Son günlerde karşılaştığım her küçük bilgi kırıntısı benim için yeni bir umut anlamına geliyordu. Çoğu zaman umutlandığım kadar ilerleyemiyordum ama yine de vazgeçemiyordum.
“Luka…”
“Ne oldu?”
“Teşekkür ederim.”
Gülümsedi.
“Henüz bir şey bulmadık.”
“Biliyorum. Ama uğraşıyorsun.”
Omuz silkti.
“Bulabildiğimiz kadarını bulacağız.”
Bir süre ona baktım.
“Bunu yapmak zorunda değilsin.”
Luka'nın gülümsemesi biraz azaldı. Bir süre gözlerimin içine bakakaldı. Ben de sadece beni hipnotize etmiş gözlerine bakıyordum.
“Biliyorum.”
Hafifçe kendimi silkeledim. Kısa bir anlığına onun da sanki bir transtan çıktığını fark ettim. Bakışlarımı ellerime indirdim
“Yani… Kendi işlerin zaten yeterince karışık. Üstelik dün gece olanlardan sonra…”
“Mila.”
Sustum.
“Babanı bulmana yardım etmeyi ben teklif ettim. Bunu yapmak istediğim için yapıyorum.”
Gözlerimi tekrar gözlerine tutundu.
“Peki neden?”
Soruyu düşünmeden sormuştum.
Luka da bir an duraksadı. Sonra yüzünde küçük, sakin bir gülümseme belirdi.
“Çünkü senin için önemli.”
Cevabı beklediğimden çok daha basitti. Belki de tam olarak bu yüzden ne söyleyeceğimi bilemedim. Bunun benim için ne kadar önemli olduğunu bilmeden söylemişti. Bir insana hiçbir çıkar olmadan sadece o bir konuyu önemsiyor diye yardım etmek... Bu çok kıymetliydi.
Asansör geldi.
Kapılar açıldı.
Ama ben birkaç saniye yerimden kıpırdamadım. Sadece dolmuş gözlerle ona bakmaya devam ettim. Luka başını hafifçe yana eğdi.
“İyi misin?”
Başımı salladım.
“Evet.”
“Emin misin?”
Gülümsedim.
“Senin kadar.”
Bu kez o güldü.
“Öyleyse ikimiz de biraz şüpheliyiz.”
Asansöre girdim. Luka kapının önünde kaldı.
“Yarın sabah sana haber veririm,” dedi. “Arşivle ilgili bir gelişme olursa birlikte gideriz.”
“Tamam.”
“Ve Mila?”
Başımı kaldırdım.
“Efendim?”
“Bugün biraz dinlenmeye çalış.”
Gözlerimi devirdim.
“Bunu bana sen mi söylüyorsun?”
“Evet.”
“Kolunda bandaj olan adam mı?”
Gülümsedi.
“Aynı adam.”
Kapılar kapanmadan hemen önce başımı iki yana salladım.
“Sen gerçekten inanılmazsın, Luka Petrović.”
“Bunu daha önce de söylemiştin.”
Kapılar kapandı.
Ve ben gülümseyerek yukarı çıktım.
Odama döndüğümde ilk iş ayakkabılarımı çıkardım. Sonra pencerenin önündeki koltuğa oturdum. Körfez öğleden sonra güneşinin altında parlıyordu. Uzakta küçük tekneler ilerliyor, dağların gölgeleri suyun üzerine düşüyordu. Telefonumda Nina'dan yeni bir mesaj vardı.
Nina: Bugün çok eğlendim! Yakında yalnızca ikimiz kahve içelim. Luka'yı davet etmeyeceğiz, söz.
Gülerek cevap yazdım.
Mila: Ben de çok eğlendim. Kesinlikle görüşelim.
Nina hemen karşılık verdi.
Nina: Harika! Bu arada abim seni rahatsız ederse bana söyle. Çocukluğundan kalma çok güçlü kozlarım var.
Kahkaha attım.
Mila: Bunu aklımda tutacağım.
Telefonu kenara bıraktım. Bir süre sonra gülümsemem yavaşça kayboldu. Bugün güzel bir gündü. Bunu kabul etmek zorundaydım. Uzun zamandır ilk kez gerçekten güzel bir gün geçirmiştim. Nina'yla tanışmış, saatlerce sohbet etmiş, gülmüş, kahve içmiş ve kendimi bir anlığına bile olsa başka bir hayatın içinde hissetmiştim. Sonra Luka'yla yürümüştüm. Bana babamın izini sürmeye devam edeceğini söylemişti.
Ve bunu neden yaptığını sorduğumda…Çünkü senin için önemli.
Gözlerimi kapattım.
Bu cümlenin aklımda kalmasını istemiyordum. Ama kalmıştı. Belki de insanın alışık olmadığı bir iyilikle karşılaşması böyle bir şeydi. Karşısındaki kişi hiçbir şey beklemeden yanında durduğunda, ona nasıl karşılık vereceğini bilemiyordu. Luka'nın bana yardım etmesinin sebebini anlamak istiyordum. Sonra kendi kendime bunun için bir sebep aramamam gerektiğini söylüyordum.
İyi insanlar vardı.
Yardım etmek isteyen insanlar vardı.
Her yakınlık başka bir anlama gelmek zorunda değildi.
Ama mesele yalnızca onun bana yardım etmesi değildi.
Mesele, onun yanındayken kendimi nasıl hissettiğimdi. Bir şey anlattığımda gerçekten dinlediğini biliyordum. Üzüldüğümde bunu saklamak için çaba harcamam gerekmiyordu. Bazen yalnızca bana bakıp gülümsüyordu ve ben, birkaç saniyeliğine, bütün sorularımın ağırlığını unutabiliyordum. Bu düşünce beni korkuttu.
Çünkü unutmak istemiyordum.
Annemin yokluğunu unutmak istemiyordum.
Babamın yıllardır cevapsız kalan hikâyesini unutmak istemiyordum.
Buraya neden geldiğimi unutmak istemiyordum.
Üstelik Luka'yı tanıyalı yalnızca birkaç gün olmuştu. Birkaç gün. Bir insanın hayatında hiçbir şey sayılabilecek kadar kısa bir süre. Ben ise onun gülümsemesini, sesini, bakışlarını ve dün gece bana sarıldığında hissettiğim o tuhaf güven duygusunu düşünüyordum. Kendime kızdım.Sonra kızdığım için de kendime kızdım.
Ne kadar yorucu bir insandım.
Telefonumu alıp annemin fotoğraflarını açtım. Ekranda gülümsüyordu. Parmağımla yüzüne dokundum.
“Anne,” diye fısıldadım. “Ben ne yapıyorum?”
Cevap gelmedi.
Elbette gelmeyecekti.
Ama bazen insan, cevap alamayacağını bile bile konuşmak istiyordu.
“Buraya babamı bulmaya geldim. Biliyorum. Unutmadım. Gerçekten unutmadım.”
Boğazım düğümlendi.
“Yalnızca… Bazen başka şeyler de düşünüyorum.”Bir süre sustum.“Ve bu bana çok yanlış geliyor.”
Gözlerim doldu. Annem hayatta olsaydı ne söylerdi? Muhtemelen önce uzun uzun yüzüme bakardı. Sonra hiçbir şey anlatmama fırsat vermeden doğru soruyu sorardı.
Bu adam sana iyi geliyor mu, Mila?
Gözlerimi kapattım.
Cevabını biliyordum.
Evet.
Luka bana iyi geliyordu.
Ama bunun ne anlama geldiğini henüz bilmek istemiyordum. Telefonumu göğsüme bastırıp koltuğa yaslandım. Dışarıda Kotor bütün güzelliğiyle yaşamaya devam ediyordu. Benimse içimde, birbirinden tamamen farklı iki duygu yan yana duruyordu.
Bir yanda annemin yokluğu, babamın belirsizliği ve cevaplarını bulmam gereken geçmişim. Diğer yanda, birkaç gündür tanıdığım bir adamın bana bakarken yüzünde beliren o küçük gülümseme.
Birini düşünmek diğerinden vazgeçmek anlamına gelmemeliydi.
Bunu biliyordum.
Ama bilmek, suçluluk duygusunu ortadan kaldırmaya yetmiyordu. Bir süre sonra telefonum yeniden titredi. Ekrana baktım.
Luka: Nina senden çok hoşlandığını söyledi. Ayrıca yarın seni kahve içmeye kaçırmak için plan yapıyormuş.
İstemeden gülümsedim.
Mila: Biliyorum. Hatta seni davet etmeyeceğimize söz verdi.
Luka: Bu kadar çabuk dışlandığıma inanamıyorum.
Mila: Bence alışmalısın.
Luka: Vay be. Öyle olsun. Yarın görüşürüz o zaman.
Parmaklarım ekranın üzerinde durdu. Sonra cevap yazdım.
Mila: Yarın görüşürüz, Luka. Koluna dikkat et.
Cevabı birkaç saniye sonra geldi.
Luka: Edeceğim. Söz. :)
Telefonu kapattım. Bu kez gülümsediğimi saklamaya çalışmadım ama ardından içimdeki o tanıdık ses yeniden konuştu.
Bunun nereye gittiğini bilmiyorsun.
Haklıydı.
Bilmiyordum.
Luka'nın bana karşı ne hissettiğini de bilmiyordum.
Belki yalnızca yardım etmek istiyordu. Belki Nina'nın şakaları benim düşündüğümden çok daha anlamsızdı. Belki bütün bu küçük anları gereğinden fazla önemsiyordum. Ama bir şeyi artık inkâr edemiyordum.
Dün gece Luka'nın başına bir şey gelmesinden korktuğumda hissettiğim şeyin tamamı suçluluk değildi. Bunun ne kadarının başka bir duygu olduğunu düşünmeye henüz hazır değildim.Telefonumu komodinin üzerine bıraktım. Sonra masamda duran, babamın adını yazdığım defteri açtım.
Marko Kovač.
Kalemimi elime aldım. Yarın yeni bir iz bulabilirdik. Belki de sonunda geçmişimle ilgili bir sorunun cevabına biraz daha yaklaşacaktım. Şimdilik buna odaklanmalıydım. Çünkü bazı duyguların adını koymak için acele etmek gerekmiyordu. Bazı sorularsa daha fazla bekleyemezdi.Yine de o akşam defterimin başında otururken, zihnim ne kadar uzaklaşmaya çalışırsa çalışsın, dönüp dolaşıp aynı cümleye geliyordu.
Çünkü senin için önemli.
Ve ben, kendime ne kadar karşı çıkarsam çıkayım, Luka Petrović'in de benim için önemli olmaya başladığını biliyordum. Henüz bununla ne yapacağımı bilmiyordum. Belki de şimdilik hiçbir şey yapmam gerekmiyordu. Ama insanın kendisine söylemekten kaçındığı şeyler, sırf onları susturduğu için yok olmuyordu.
Bölüm etkileşimi
