7. bölüm / 9
MimozaKaranlığın Kıyısında
Bölümler 9Şu an: Karanlığın Kıyısında
- 1 Kayıp3.960 kelime
- 2 Cevapsız Mektuplar3.409 kelime
- 3 Geçmişin İzinde3.713 kelime
- 4 Ardında Kalanlar5.714 kelime
- 5 Bir İhtimal6.993 kelime
- 6 Saklı Kalanlar5.866 kelime
- 7 Karanlığın Kıyısında5.930 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 Karanlığa Dokunmak7.444 kelime
- 9 Kendime Rağmen4.936 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Mila Aydan
Bellora'nın döner kapısından içeri girdiğimizde, dışarıdaki serin havanın yerini lobinin tanıdık sıcaklığı aldı. Gün boyunca Kotor'un sokaklarında dolaşmış, geçmişin peşinden koşmuş ve birbirinden tamamen farklı duygular arasında gidip gelmiştim. Şimdiyse tek istediğim sıcak bir duş, rahat kıyafetler ve birkaç saatliğine hiçbir şey düşünmemekti.
Tabii beynimin böyle bir isteğe saygı duyacağına pek inanmıyordum.
Luka, resepsiyonun önünden geçerken telefonuna gelen bildirime göz attı. Mesajı okuduğunda kaşları hafifçe çatıldı. Başparmağıyla kısa bir cevap yazdıktan sonra telefonu cebine koyup bana döndü.
“Bugün seni biraz fazla yordum galiba,” dedi. “Sabah kahvaltıda otururken akşamı bu kadar geç edeceğimizi düşünmemiştim. Üstelik seni dinlendirecek pek bir şey de yapmadık.”
“Bence oldukça verimli bir gündü. Yeni yerler gördüm, güzel yemekler yedim ve hayatımda ilk kez bir şirketin eski personel kayıtlarıyla bu kadar yakından ilgilendim.”
Luka güldü.
“Sonuncusunu turistik faaliyetler listesine ekleyebiliriz. Kotor'a gelen ziyaretçiler için oldukça sıra dışı bir deneyim olur.”
“Özellikle de yanında senin gibi ciddi bir rehber varsa.”
“Ciddi mi?”
Kaşlarını kaldırdı.
“Bütün gün seni eğlendirmeye çalıştım. Açıkçası biraz daha iyi bir değerlendirme bekliyordum.”
“Peki, zaman zaman eğlenceli bir rehber.”
“Zaman zaman?” Başını hafifçe iki yana salladı. “Bunu kişisel algılamamaya çalışacağım.”
Gülümseyerek asansöre yöneldim. Luka'nın yanındayken bu küçük atışmaların nasıl bu kadar doğal hâle geldiğini bilmiyordum. İlk karşılaştığımız gün, sorularıma cevap verirken kelimelerini dikkatle seçen, yüzündeki ifadeden ne düşündüğünü anlamanın neredeyse imkânsız olduğu bir adamdı. Hâlâ kolay çözülebilen biri sayılmazdı ama artık aramızdaki sessizlikleri doldurmak için tek başıma çabalamam gerekmiyordu. Bazen konuşmayı o başlatıyor, bazen hiç beklemediğim bir anda şaka yapıyor, bazen de kendisi hakkında küçük ayrıntılar paylaşarak beni şaşırtıyordu.
Sanki ilk gün aramızda ördüğü duvarlardan birkaç tuğlayı sessizce yerinden çıkarmıştı.
Belki de bunu yalnızca ben öyle görmek istiyordum.
Asansörün kapıları açıldığında Luka kenara çekilip önce benim girmemi bekledi. Ardından içeri girerek kat düğmesine bastı.
“Bu arada Filip yarın sabah birkaç eski dosyaya daha bakacak,” dedi. “Otelin eski yönetim kayıtlarını tutan birine ulaşabileceğini düşünüyor. Adam yıllar önce bizimle çalışmış ama şimdi başka bir şehirde yaşıyormuş. Henüz konuşamadık.”
Başımı hızla ona çevirdim.
“Gerçekten mi? Sence Marko hakkında bir şey hatırlıyor olabilir mi?”
“Olabilir. Özellikle o dönem otelde kimlerin çalıştığını biliyorsa bize yardımcı olabilir. Ama seni şimdiden umutlandırmak istemiyorum. Filip'in bazen bir telefon numarası bulduğunda bile bütün sorunu çözmüş gibi davranmak gibi bir huyu var.”
“Bence Filip'in iyimserliği güzel.”
“Güzel,” diye onayladı Luka. “Özellikle sonuçlarını toparlamak zorunda kalan kişi sen değilsen.”
Güldüm.
“Arkadaşın hakkında böyle konuştuğunu duysa üzülürdü.”
“Filip mi? Muhtemelen önce haklı olduğumu kabul eder, sonra da bunu kutlamak için yemeğe çıkmamızı önerirdi.”
Gülüşüm biraz daha büyüdü. Luka'nın Filip'ten söz ederken sesine yerleşen o rahatlığı seviyordum. Aralarındaki dostluk, ikisinin birbirine söylediği cümlelerden çok, birbirlerinin yanında nasıl davrandıklarından anlaşılıyordu.
“Yine de teşekkür ederim,” dedim. “Gerçekten. Bunların hiçbirini yapmak zorunda değilsin.”
Luka başını bana çevirdi. Birkaç saniye yüzüme baktıktan sonra hafifçe gülümsedi.
“Biliyorum, Mila. Ama yardım etmeyi ben teklif ettim. Üstelik artık ben de merak ediyorum. Bir insanın geçmişinden bu kadar az iz kalması tuhaf. Bunun mutlaka kötü bir açıklaması olmak zorunda değil ama elimizde araştırabileceğimiz bir şey varsa neden bakmayalım?”
Söylediklerini düşünürken asansör durdu. Koridora çıktığımızda birlikte odama doğru yürümeye başladık.
“Yarın bir şey öğrenirsek sana haber veririm,” diye devam etti. “Ama bu gece mümkünse biraz dinlen. Bütün gün yeterince yoruldun.”
“Sen de dinlenecek misin?”
Luka dudaklarını birbirine bastırıp kısa bir an düşündü.
“Önce birkaç e-postaya bakmam gerekiyor. Sonra da muhtemelen dedemin bana bıraktığı işlerin neden her geçen gün çoğaldığını sorgulayacağım.”
“Bence senin de birinin sana dinlenmeni söylemesine ihtiyacın var.”
“Az önce söyledin.”
“Ve dinleyecek misin?”
“Bu kısmı henüz değerlendirme aşamasındayım.”
Gözlerimi devirdim. Luka ise güldü. Odamın kapısına geldiğimizde durduk. Luka bir elini pantolonunun cebine yerleştirmiş, diğerinde telefonunu tutuyordu. Gömleğinin kolları gün içinde birkaç kez kıvrılıp açıldığı için biraz kırışmıştı. Saçları rüzgârdan dağılmıştı ama nedense bu hâli ona, sabah kahvaltıda gördüğüm kusursuz görünümünden daha çok yakışıyordu.
“İyi geceler, Mila,” dedi. “Yarın görüşürüz.”
“İyi geceler, Luka.”
Birkaç adım uzaklaştıktan sonra dönüp yeniden bana baktı.
“Ve lütfen bu gece internetin bütün arşivlerini taramaya çalışma. Sabah uyuyakalırsan Filip bunu kişisel başarısızlığı olarak değerlendirebilir.”
“Beni tanıdığını sanıyorsun.”
“Henüz tanımaya çalışıyorum,” dedi, dudaklarının kenarı hafifçe kıvrılırken. “Ama şu ana kadarki gözlemlerim pek de yanlış çıkmadı.”
Ardından yürümeye devam etti. Ben ise bir süre kapımın önünde, yüzümdeki gülümsemeyle kaldım. Odaya girer girmez çantamı koltuğun üzerine bıraktım. Ayakkabılarımı çıkarıp halının üzerinde birkaç adım yürüdükten sonra kendimi yatağın kenarına bıraktım. Bacaklarım bütün günün yorgunluğunu ancak şimdi hatırlamış gibiydi. Bir süre tavana baktım. Kotor'a geldiğimden beri günler birbirine karışmaya başlamıştı. Sabahları neyle karşılaşacağımı bilmeden uyanıyor, akşamları ise kafamda yeni sorularla yatağa giriyordum.
Annemin mektuplarını ilk bulduğumda cevapların bu kadar uzağımda olacağını düşünmemiştim. Ama bugün, en azından bir şey öğrenmiştim. Marko Kovač'ın ölümüne dair elimizde kesin bir bilgi yoktu. Bu, hayatta olduğu anlamına gelmiyordu. Yine de annemin yıllarca anlattığı hikâyenin sandığım kadar sağlam temellere dayanmadığını düşünmek için yeterliydi.
Gözlerimi kapattım.
Anne, bana neden gerçeği söylemedin?
Cevap gelmedi.
Zaten gelmesini de beklemiyordum. Bir süre sonra ayağa kalkıp banyoya geçtim. Sıcak suyun altında geçirdiğim dakikalar günün ağırlığını biraz olsun hafifletti. Saçlarımı yıkayıp havluya sardım, ardından yüzüme nemlendiricimi sürdüm. Aynada kendime baktığımda gözlerimin altında hafif gölgeler olduğunu fark ettim.
“Biraz uyusan fena olmayacak,” diye mırıldandım. Bunu söyleyen de bendim, dinlemeyecek olan da. Valizimi açıp rahat bir şeyler aradım. Önce uzun bir pijama takımı çıkardım, sonra vazgeçtim. Oda yeterince sıcaktı. Sonunda ince askılı, fildişi renginde, yakası zarif bir dantelle çevrili saten bir şort takımı seçtim. Kumaşı tenime değdiğinde serin ve yumuşaktı. Şortunun kenarlarında da aynı ince dantel vardı; hem rahat hem de kendimi güzel hissettiren parçalardan biriydi. Üzerime bol kesimli, açık bej bir hırka geçirdim. Saçlarımı havludan çıkarıp taradım. Koyu kahverengi tutamlar omuzlarıma ve sırtıma dökülürken hafifçe nemli kalmışlardı. Küçük altın halka küpelerimi çıkarmaya üşendim. Aynadaki görüntüme son kez baktığımda, gün boyu sokaklarda dolaşan yorgun kadından biraz daha farklı görünüyordum.
En azından artık rahat hissediyordum.
Perdeleri aralayıp pencerenin önüne geçtim. Kotor Körfezi gecenin içinde koyu lacivert bir boşluğa dönüşmüştü. Karşı kıyıdaki evlerin ışıkları suyun üzerinde titriyor, uzaktaki limanın aydınlatmaları karanlıkta küçük noktalar oluşturuyordu. Bellora'nın bahçesinden gelen hafif müzik, kapalı pencereye rağmen belli belirsiz duyuluyordu. Tam yatağa dönmeye hazırlanırken aklıma Boris Petrović geldi. Yüzümdeki rahat ifade kayboldu. Gün boyunca birkaç kez düşündüğüm, sonra da başka şeylerle ilgilenirken zihnimin arkasına ittiğim o telefon konuşması yeniden canlandı.
Şirket binasının terası.
Boris'in sertleşen sesi.
Beni gördüğünde yüzüne yerleşen o tuhaf ifade.
Ve özellikle bir cümle.
“Luka cannot know about this.”
Luka bunu bilmemeli.
İngilizce konuşuyordu. Üstelik duyduğum kelimeleri anlamak için çeviriye de ihtiyacım yoktu. Boris'in telefondaki adama ne söylediğini gayet iyi duymuştum.
“The documents are ready. Don't change anything.”
Belgeler hazır. Hiçbir şeyi değiştirme.
“Just like the previous ones. Without his approval.”
Öncekiler gibi. Onun onayı olmadan.
Bir de yarın yapılacak bir teslimattan bahsetmişti. Konuşmanın tamamını duymamıştım. Boris ben terasa çıktığımda zaten telefondaydı ve aramızdaki mesafe yüzünden bazı cümleler kulağıma ulaşmamıştı. Fakat duyduklarımın anlamından şüphe etmiyordum. Yalnızca ne hakkında konuştuklarını bilmiyordum. Masaya doğru yürüdüm. Bilgisayarımı açarken kendi kendime bunun sadece birkaç dakika süreceğini söyledim. Arama çubuğuna Boris'in adını yazdım.
Boris Petrović.
İlk sonuçlar beklediğim gibiydi. Şirketin internet sitesi, birkaç ekonomi haberi, yerel etkinliklerden fotoğraflar ve eski röportajlar. Petrović Maritime Group'un sayfasını açtım. Ekranı büyük bir yük gemisinin fotoğrafı kapladı. Altında şirketin faaliyet alanları sıralanıyordu. Deniz taşımacılığı, lojistik, depolama, turizm ve gayrimenkul yatırımları…Sayfanın tarihçe bölümüne geçtiğimde Viktor Petrović'in yıllar önce kurduğu küçük taşımacılık şirketinin zaman içinde nasıl büyüdüğünü anlatan uzun bir yazıyla karşılaştım. Biraz aşağı kaydırdığımda eski bir fotoğraf dikkatimi çekti. Viktor, limandaki bir açılış töreninde birkaç adamla yan yana duruyordu. Gri saçları, ciddi yüzü ve dik duruşuyla kalabalığın içinde hemen fark ediliyordu. Yanındaki adamlardan biri Boris'ti. Fotoğrafın altındaki açıklamada Boris'in uzun yıllar liman operasyonlarının yönetiminde görev aldığı yazıyordu.
Başka bir haberi açtım.
Bu kez bir toplantı masasının başındaydı. Üzerinde koyu renk bir takım elbise vardı ve kameraya kendinden emin bir ifadeyle bakıyordu. Haberde, şirketin yeni depolama alanlarına yaptığı yatırımlardan bahsediliyordu. Bir başka fotoğrafta yardım gecesine katılmıştı. Sonra bir açılış. Bir konferans. Bir röportaj. İnternetteki Boris Petrović, başarılı ve saygın bir iş insanından başka birine benzemiyordu. Sandalyemde geriye yaslandım.
Aslında başka ne beklediğimi bilmiyordum.
İnternete adını yazdığımda karşıma kocaman harflerle “Bu adamdan uzak durun” yazan bir uyarı çıkacak değildi. Yine de içimdeki huzursuzluk geçmiyordu. Boris'in fotoğraflarından birine yeniden baktım. Luka'yla arasında fiziksel bir benzerlik vardı. Özellikle gözlerinin çevresinde ve yüz hatlarında Petrović ailesine özgü bir şeyler görmek mümkündü. Fakat ifadeleri birbirinden tamamen farklıydı. Luka'nın yüzünde de zaman zaman ne düşündüğünü anlamamı zorlaştıran bir sakinlik oluyordu. Ama onun sessizliğinde beni rahatsız eden bir şey yoktu. Daha çok karşısındakini dinleyen, düşünmeden konuşmak istemeyen birinin sabrı vardı. Boris'te ise farklı bir şey hissetmiştim. Sanki konuşurken bile söylediklerinden çok, karşısındaki insanın ne kadarını bildiğiyle ilgileniyordu. Belki de ona haksızlık ediyordum. Sonuçta birkaç dakikalık karşılaşmadan bir insanın karakterini çözebileceğimi iddia edemezdim. Telefonumu elime alıp gün içinde yazdığım notları açtım. Boris'in konuşmasından aklımda kalan İngilizce cümleleri, şirket binasından ayrıldıktan sonra unutmamak için kaydetmiştim.
Tomorrow.
The delivery.
Luka cannot know.
Without his approval.
The documents are ready.
Just like the previous ones.
Listeye uzun süre baktım.
Teslimat.
Belgeler.
Onay.
Bunların hepsi şirketin faaliyet alanları düşünüldüğünde sıradan kelimelerdi. Bir liman işletmesinde her gün onlarca teslimat yapılıyor, yüzlerce belge hazırlanıyor olmalıydı. Ama neden Luka'nın bilmemesi gerekiyordu? Luka artık şirketin yönetimindeydi. Gün içinde Filip'le ertesi günün sevkiyat programından konuştuklarını hatırlıyordum. Hatta Filip, iki kontrolün öne çekildiğinden bahsetmişti. Boris'in sözünü ettiği teslimat bunlardan biri olabilir miydi? Belki de şirket içindeki yetki değişiklikleri yüzünden bir karışıklık yaşanmıştı. Luka'nın onayının henüz alınmadığı bir işlemden bahsediyor olabilirlerdi. Fakat o zaman neden gizli tutmaya çalışıyorlardı? Üstelik Boris'in telefondaki ses tonu sıradan bir iş konuşmasına hiç benzemiyordu. Kelimeleri sert ve kesindi. Karşısındaki adamın itiraz etmesini istemiyor gibiydi.
“I told you. Luka won't be there.”
Sana söyledim. Luka orada olmayacak.
Bu cümleyi hatırladığımda sırtımdan hafif bir ürperti geçti. Boris yalnızca Luka'nın bir şey öğrenmesini istemiyor değildi. Onun belirli bir yerde bulunmayacağından da emin olmaya çalışıyordu. Bilgisayarın kapağını yavaşça indirdim. Bir süre masanın başında öylece oturdum.
Ben buraya babamı bulmak için gelmiştim.
Petrović ailesinin şirket işlerini araştırmak için değil.
Üstelik Luka bana yardım ediyordu. Tanıştığımız günden beri benimle ilgilenmiş, zamanını ayırmış, kendi hayatındaki bütün sorumluluklara rağmen geçmişimle ilgili bir iz bulmaya çalışmıştı. Şimdi onun karşısına çıkıp amcasının arkasından iş çevirdiğini düşündüğümü mü söyleyecektim? Bu nasıl bir teşekkür biçimiydi? Ayağa kalkıp yatağa doğru yürüdüm. Telefonumu elime aldım ve Luka'nın mesajlarını açtım.
Uyudun mu? Yazdım. Sonra sildim.
Seninle önemli bir şey konuşmam gerekiyor. Bunu da sildim.
İkinci mesajı göndermiş olsaydım muhtemelen onu gereksiz yere telaşlandıracaktım. Üstelik böyle bir şeyi birkaç satırla açıklayabileceğimi sanmıyordum. Telefonu yatağın üzerine bıraktım. Belki sabahı beklemeliydim. Belki de duyduklarımı hiç anlatmamalıydım. Ama Luka'nın yerinde ben olsaydım? Birinin ailemden biri hakkında böyle bir konuşma duyduğunu öğrenseydim, bana söylemesini istemez miydim?
Elbette isterdim.
Hele ki o kişi bana yardım etmeye çalışırken kendisinden bir şeyler saklanıyorsa. Derin bir nefes aldım.
“Tamam, Mila. Sadece anlatacaksın. Kararı o verecek.”
Saatime baktım.23.26.Henüz çok geç sayılmazdı. Yatağın üzerindeki hırkamı alıp yeniden giydim. Önünü kapatırken aynaya gözüm takıldı. İnce askılı saten üstümün dantelli yakası hırkanın arasından görünüyordu. Şortumun üzerine dökülen yumuşak kumaş, kıyafetimi biraz daha gündelik gösteriyordu ama yine de gece vakti birinin kapısını çalmak için özellikle hazırlanmış gibi görünmek istemiyordum.
Sonra kendime kızdım.
Boris Petrović'in gizli bir teslimat hakkında konuştuğunu düşünüyordum ve ben kıyafetimi mi dert ediyordum?
Harika öncelikler, Mila.
Hırkanın önünü biraz daha kapattım, telefonumu aldım ve odadan çıktım. Koridor neredeyse tamamen sessizdi. Duvarlardaki apliklerin sarı ışığı halının üzerine yumuşak gölgeler düşürüyordu. Asansörlerin bulunduğu taraftan belli belirsiz bir mekanik ses duyuldu, ardından sessizlik yeniden yerleşti. Her zaman bu katta benimle beraber iniyordu ve bu katta yalnızca bir tane suit oda vardı. Luka'nın süitine doğru yürürken zihnimde söyleyeceklerimi sıralamaya çalıştım.
Önce nerede olduğumu anlatacaktım.
Sonra Boris'in konuşmasını.
Ama en önemlisi, hiçbir şeyden emin olmadığımı söyleyecektim.
Onun amcasını suçlamak istemiyordum.Yalnızca duyduklarımı saklamak istemiyordum. Kapısının önüne geldiğimde durdum. Elimi kaldırdım, sonra yeniden indirdim.
“Gerçekten mi?” diye fısıldadım kendi kendime. “Şimdi mi korkuyorsun?”
Birkaç saniye bekledim. Sonra kapıyı çaldım. İçeriden ayak sesleri geldi. Kapı açıldığında Luka'yı karşımda buldum. Gün içinde giydiği gömleği çıkarmıştı. Üzerinde koyu antrasit renginde, kısa kollu, vücuduna tam oturan sade bir tişört vardı. Altına siyah, rahat kesimli bir eşofman giymişti. Saçları hafif nemliydi; belli ki o da duş almıştı. Açık renk gözleri, koridorun loş ışığında her zamankinden biraz daha koyu görünüyordu. Gün boyunca alıştığım düzenli ve ciddi görünümünün yerini daha rahat, daha ulaşılabilir bir hâl almıştı.
Bir anlığına neden geldiğimi unuttum.
Bu, gerçekten çok uygunsuz bir zamandı. Luka beni görünce şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. Bakışları önce yüzümde durdu, sonra üzerimdeki hırkaya ve çıplak bacaklarıma kısa bir an kaydı. Hemen yeniden gözlerime döndü.
“Mila?” dedi. “İyi misin? Bir şey mi oldu?”
Sesindeki endişe, yüzündeki şaşkınlığın önüne geçmişti.
“Ben… Şey, seninle konuşmam gerekiyor.”
Luka bir an yüzümü inceledi. Sonra kapıyı biraz daha açarak kenara çekildi.
“Elbette. Gel içeri. Ama önce söyle, babanla ilgili yeni bir şey mi öğrendin? Çünkü yüzündeki ifadeye bakılırsa pek iyi bir haber almamış gibisin.”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır. Marko'yla ilgili değil.”
“Peki.” Sesi yumuşadı. “O zaman gel, oturalım. Ne olduğunu anlatırsın.”
İçeri adım attım. Luka'nın süitine ilk kez giriyordum. Bellora'nın diğer odalarından daha geniş olduğu hemen anlaşılıyordu. Girişten sonra uzanan küçük koridor, büyük bir oturma alanına açılıyordu. Zemindeki açık renk ahşap, krem tonlarındaki duvarlar ve koyu ceviz mobilyalar odaya sıcak ama gösterişsiz bir hava veriyordu. Tavandan sarkan modern aydınlatmalar kapalıydı; yalnızca koltuğun yanındaki lambader ve çalışma masasının üzerindeki küçük lamba yanıyordu. Karşı duvar neredeyse tamamen camdı. Körfezin gece manzarası, koyu renk perdelerin arasından bütün ihtişamıyla görünüyordu. Camın önünde iki geniş koltuk ve küçük, yuvarlak bir sehpa vardı. Bir köşede kitaplarla dolu alçak bir raf, diğer tarafta ise birkaç dosyanın ve açık bir dizüstü bilgisayarın bulunduğu çalışma masası duruyordu. Masanın üzerinde bir kahve fincanı, metal bir kalem ve gelişigüzel bırakılmış birkaç not kâğıdı vardı. Koltuğun arkasına koyu renk bir ceket asılmıştı.
Oda düzenliydi ama kusursuz değildi.
Ve nedense bu hoşuma gitti.
Luka'nın da bazen eşyalarını gelişigüzel bıraktığını görmek, onu otelin sahibi ve şirketin yöneticisi olmaktan çıkarıp sıradan bir insana dönüştürüyordu.
“Biraz dağınık,” dedi Luka, bakışlarımın çalışma masasına kaydığını fark edince. “Bugün birkaç dosyayı bitirmeye çalışıyordum. Aslında Filip'e göndermem gereken bir rapor var ama kendisi bütün gün başka işlerle uğraştığı için bana yardım etme zahmetine katlanmadı.”
“Sanırım Filip şu anda burada olmadığı için hakkında rahatça konuşabiliyorsun.”
“Burada olsa da söylerdim.” Gülümsedi. “Muhtemelen o da bana bugün bütün gününü kiminle geçirdiğimi hatırlatırdı.”
Yüzüme sıcaklık yayıldığını hissettim.
Luka bunu fark etmiş olacak ki gülümsemesini biraz gizleyerek koltuklardan birini işaret etti.
“Geç otur. Bir şey içer misin? Su, çay, kahve? Gerçi bu saatte kahve teklif etmek pek akıllıca değil ama senin uyku düzeninle ilgili artık fazla iddialı konuşmamaya karar verdim.”
“Su iyi olur.”
“Tamam. Hemen geliyorum.”
Küçük mutfak bölümüne doğru yürüdü. Ben de camın yanındaki koltuğa oturdum. Ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirip etrafa son kez göz gezdirdim. Burası onun alanıydı. Gün içinde gördüğüm Luka'dan daha fazlasını anlatıyordu. Kitapları, notları, yarım bırakılmış kahvesi, çalışma masasındaki dağınıklığı…İnsanların odalarının da kendileri gibi olduğunu düşünürdüm hep. Luka'nın odası da ona benziyordu. Sakin, düzenli, fazla gösterişten uzak. Ama yakından bakıldığında ilk bakışta fark edilmeyen küçük ayrıntılarla dolu. Biraz sonra elinde iki bardak suyla döndü. Birini önüme bıraktıktan sonra karşımdaki koltuğa oturdu. Dirseklerini dizlerine yaslayıp ellerini gevşekçe birleştirdi.
“Peki,” dedi. “Şimdi anlat bakalım. Koridorda seni gördüğümde bir şeylerin ters gittiğini düşündüm. Üstelik bu saatte odama kadar geldiğine göre telefonda konuşmak istemediğin bir konu olmalı.”
Bardağı elime aldım ama içmedim.
“Evet. Aslında biraz öyle.”
Luka başını hafifçe eğdi. Bakışları yüzümdeydi. Konuşmam için beni sıkıştırmıyor, yalnızca bekliyordu.
“Önce bir şeyi söylemem gerekiyor,” dedim. “Duyduklarımı yanlış yorumlamış olabilirim. Hatta büyük ihtimalle öyledir. Ama yine de sana anlatmam gerektiğini düşündüm.”
Luka'nın kaşları hafifçe çatıldı.
“Mila, henüz ne olduğunu bilmiyorum ama bu kadar açıklama yapmana gerek yok. Bir şey duyduysan ve seni rahatsız ettiyse anlatabilirsin. Ne düşüneceğime ben karar veririm, tamam mı?”
Başımı salladım.
“Tamam.”
Bardağı sehpaya bıraktım. Parmaklarımı birbirine geçirdim.
“Bugün şirket binasında amcanla karşılaştığımı söylemiştim.”
“Evet, hatırlıyorum.”
Luka arkasına yaslanmak yerine biraz daha öne eğildi.
“Boris'le terasta karşılaştığını söylemiştin. Bir sorun mu çıkardı?”
“Hayır. Yani benimle konuşurken bir sorun çıkarmadı. Ama…”
Duraksadım. Luka'nın bakışları bir an ellerime kaydı. Parmaklarımı ne kadar sıkı birbirine geçirdiğimi fark etmiş olmalıydı.
“Mila,” dedi daha yumuşak bir sesle, “rahat ol. Seni rahatsız eden bir şey yaptıysa bunu da söyleyebilirsin. Amcam olması, her davranışını savunacağım anlamına gelmiyor.”
Başımı kaldırıp ona baktım. Bu cümleyi beklemiyordum.
“Hayır, bana bir şey yapmadı,” dedim. “Sadece… Onunla karşılaşmadan hemen önce telefonla konuştuğunu duydum.”
Luka'nın yüzündeki ifade değişti. Şaşkınlıktan çok dikkat vardı şimdi bakışlarında.
“Ne hakkında konuşuyordu?”
“Tamamını bilmiyorum. Ben terasa çıktığımda zaten konuşuyordu. Ama İngilizce konuştuğu için bazı cümlelerini anlayabildim.”
Luka yavaşça başını salladı. Elini çenesine götürüp başparmağını alt dudağının kenarında gezdirdi.
“Peki, ne söyledi?”
Derin bir nefes aldım.
“Yarın yapılacak bir teslimattan bahsediyordu. Belgelerin hazır olduğunu, hiçbir şeyin değiştirilmemesi gerektiğini söyledi. Sonra daha önceki teslimatlarda olduğu gibi birinin onayı olmadan yapılacağını söyledi.”
Luka'nın gözleri hafifçe kısıldı.
“Birinin onayı olmadan mı?”
“Evet.”
“Kim olduğunu söyledi mi?”
Başımı iki yana salladım.“Hayır. En azından duyduğum bölümde söylemedi. Ama sonra…”
Sustum.
Luka bekledi.
“Sonra senin adını söyledi.”
Odanın sessizliği bir anda daha belirgin hâle geldi. Luka'nın yüzündeki gülümsemeden eser kalmamıştı. Koltuğa yaslandı, bakışlarını birkaç saniyeliğine pencereye çevirdi. Ardından yeniden bana döndü.
“Benim adımı mı?”
“Evet.”
“Tam olarak ne söylediğini hatırlıyor musun?”
Başımı salladım.
“Luka cannot know about this. Sonra da telefondaki kişiye senin orada olmayacağını söyledi. I told you. Luka won't be there.”
Amcasını söylediği cümleleri direkt söyledim ona. Evet zaten ingilizce konuşuyorduk ama cümleleri tam söylemem gerektiğini düşünmüştüm. Luka bir süre konuşmadı.
Bakışları yüzümdeydi ama sanki zihninde başka bir şeyleri bir araya getirmeye çalışıyordu. Sonra ağır bir nefes alıp elini ensesine götürdü.
“Anladım,” dedi. “Peki, amcam seni ne zaman fark etti? Konuşma bittikten sonra mı, yoksa hâlâ telefondayken mi?”
“Telefonu kapattıktan hemen sonra. Beni görünce biraz şaşırdı. Kim olduğumu sordu. Ben de senin misafirin olduğumu söyledim.”
“Başka bir şey sordu mu?”
“Hayır. Kısa bir konuşma oldu. Sonra ayrıldım.”
Luka başını salladı. Bir süre düşünceli biçimde sehpanın üzerindeki bardağa baktı. Ardından yeniden gözlerime döndü.
“Bunu bana anlatman iyi oldu, Mila. Duyduklarının ne anlama geldiğini henüz bilmiyorum. Amcamın yürüttüğü bazı işler var ama şirketin bütün operasyonları artık benim sorumluluğumda. Benden gizlenen bir teslimat varsa bunun nedenini öğrenmem gerekiyor.”
“Belki de yanlış anlamışımdır,” dedim hemen. “Bütün konuşmayı duymadım. Sadece birkaç cümlesini yakalayabildim ve…”
“Mila.”
Sustum.
Luka'nın sesi sert değildi. Yalnızca dikkatimi yeniden kendisine çekmek istemişti.
“Yanlış anlamış olabilirsin,” dedi. “Bunu ben de hesaba katıyorum. Ama bu, duyduklarını yok saymamız gerektiği anlamına gelmiyor. Özellikle de yarınki sevkiyat programında bazı değişiklikler yapıldığını biliyorken.”
Kaşlarımı çattım.
“Filip'in bahsettiği kontroller mi?”
“Evet.”
Luka'nın dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
“Demek konuşmalarımızı gerçekten dinliyormuşsun.”
“Arada sırada.”
“Güzel. Çünkü şimdi anlattıkların yüzünden o programı yeniden kontrol etmem gerekecek.”
“Luka, ben seni endişelendirmek istemedim.”
“Biliyorum.”
Bu kez gülümsemesi biraz daha belirgindi.
“Ama bazen bir şeyin endişe verici olması, onu duymamamız gerektiği anlamına gelmez.”
Ardından bakışlarını çalışma masasına çevirdi. Açık duran bilgisayarın ekranı hâlâ yanıyordu. Bir süre öylece baktı. Sonra ayağa kalktı.
“Sanırım Filip'i aramam gerekiyor.”
Ben de istemsizce doğruldum.
“Şimdi mi?”
Luka bana döndü. Yüzündeki ifade yeniden ciddileşmişti ama sesinde paniğe dair hiçbir iz yoktu.
“Evet, şimdi. Eğer amcamın konuştuğu teslimat yarın yapılacaksa ve benim bilmemem gerekiyorsa, sabaha kadar beklemek istemiyorum.”
Kısa bir an durdu.
“Önce elimizde gerçekten şüphelenmemizi gerektirecek bir şey var mı, ona bakalım. Sonra ne yapacağımıza karar veririz.”
Telefonunu almak için girişteki konsola yöneldi. Ben ise koltuğun üzerinde otururken az önce anlattıklarımın ağırlığını ilk kez tam anlamıyla hissettim. Birkaç saat önce Boris'in konuşmasına istemeden kulak misafiri olmuştum. Şimdiyse Luka, kendi ailesinin şirketinde ondan saklanan bir şey olup olmadığını öğrenmek üzereydi. Ve bütün bunların başlangıcında benim duyduğum birkaç cümle vardı. İçimdeki huzursuzluk geçmiş değildi. Yalnızca artık onu tek başıma taşımıyordum.
Luka telefonunu eline aldığında saate istemsizce göz attım. Gece yarısına yarım saatten az kalmıştı. Filip'in bu saatte aranmayı ne kadar hoş karşılayacağını bilmiyordum ama Luka'nın yüzündeki ifadeye bakılırsa bunu düşünmeye pek niyeti yoktu. Çalışma masasına doğru yürürken telefonunun ekranında birkaç kez kaydırma yaptı. Ardından bir numarayı arayıp cihazı kulağına götürdü. Diğer eliyle masanın üzerindeki dosyalardan birini kenara çekti. Açık duran bilgisayarın karşısına geçtiğinde, birkaç dakika önce benimle şakalaşan adamın yerini daha ciddi biri almış gibiydi. Yine de bu değişim yüzüne yerleşen sert bir ifadeden ibaret değildi. Hareketleri daha dikkatli, bakışları daha odaklıydı. Sanki zihnindeki bütün düşünceleri bir kenara ayırmış, yalnızca çözmesi gereken meseleye yer açmıştı.
Telefonun diğer ucundan gelen sesi duyamıyordum ama Filip'in aramayı açar açmaz bir şeyler söylediğini, Luka'nın yüzünde beliren gülümsemeden anladım.
“Öncelikle ölmedin, çünkü telefonunu açtın. Bu iyi haber,” dedi Luka. “İkinci olarak, hayır, seni sabah kahvaltıya davet etmek için aramıyorum.”
Dudaklarımı birbirine bastırarak gülmemeye çalıştım.
Luka kısa bir süre dinledi. Sonra gözlerini tavana kaldırdı.
“Filip, saatin kaç olduğunun farkındayım. İnan bana, bunu bana hatırlatman için aramadım.”
Masanın kenarına yaslandı.
“Bir şeye bakmanı istiyorum. Yarınki sevkiyat programının son hâli sende mi?”
Karşı taraftan gelen cevap üzerine başını salladı. Gözleri benim meraklı bakışlarım üzerindeydi.
“Güzel. Bana gönderdiğin listeyi açıyorum ama özellikle sonradan eklenen işlemleri kontrol etmeni istiyorum. Depo giriş izinleri, araç hareketleri, geçici yetkilendirmeler… Normal programın dışında kalan ne varsa.”
Bilgisayarın başına geçti. Birkaç tuşa bastıktan sonra ekrana doğru eğildi.
“Hayır, bildiğim bir sorun yok,” dedi. “En azından henüz yok. Bir tutarsızlık olup olmadığını anlamaya çalışıyorum.”
Luka'nın bu son cümleyi söylerken sesini biraz alçalttığını fark ettim. Bana bakmadı ama konuşmanın asıl nedenini açıklamamayı bilinçli olarak seçtiği belliydi. Filip bir şey sormuş olmalıydı.
“Sabah konuşuruz diyeceğini biliyordum. Ama yarın yapılacak bir işlemle ilgiliyse sabah öğrenmek istemiyorum. Bana on dakika ver, sen de kendi tarafındaki kayıtları kontrol et. Bir şey bulamazsak ikimiz de uyumaya devam edebiliriz.”
Bir an durdu, ardından gülümsedi.
“Ben zaten uyumuyordum, Filip. Bu konuşmada mağdur olan tek kişi sensin, kabul ediyorum.”
Telefonu kapattığında yüzündeki gülümseme birkaç saniye daha kaldı. Sonra bilgisayarın karşısındaki sandalyeye oturdu.
“Filip pek mutlu olmadı galiba,” dedim. Başını çevirip bana baktı.
“Filip gece yarısı aranmaktan hiçbir zaman mutlu olmaz. Ama merak etme, sabah bunu bana hatırlatmak için yeterince fırsat bulacaktır.”
“Bence biraz acımasızsın.”
“Öyle mi?” Kaşlarını kaldırdı. “Az önce senin anlattıklarını ciddiye aldığım için onu aramam gerektiğini düşünüyordum. Şimdi birden hikâyenin kötü adamı ben oldum.”
“Ben öyle demedim.”
“Henüz demedin. Ama savunmamı hazırlamaya başladım.”
İstemeden güldüm. Luka da gülümsedi, sonra bakışlarını yeniden ekrana çevirdi. Fareyi hareket ettirirken birkaç dosya açtı. Uzaktan görebildiğim kadarıyla ekran satırlar, tarihler ve çeşitli kodlarla doluydu. Hangi bilginin ne anlama geldiğine dair en küçük bir fikrim yoktu.
“İstersen yanıma gelebilirsin,” dedi bir süre sonra. “Bütün gece orada oturup benim ne yaptığımı tahmin etmeye çalışmana gerek yok.”
“Rahatsız etmiyor muyum?”
“Şu anda bir şey bulmaya çalışıyoruz, Mila. Üstelik bütün bunları bana sen anlattın. Ne yaptığımı bilmek istemen gayet normal. Ve herhangi bir rahatsızlık vermiyorsun bana.”
Ayağa kalkıp masaya yaklaştım. Luka, yanındaki ikinci sandalyeyi çekerek bana yer açtı.
“Yalnız baştan söyleyeyim,” dedi, “bunların çoğu oldukça sıkıcı. Bir süre sonra konteyner numaralarıyla ilgili konuşmaya başlarsam beni durdurabilirsin.”
“Ben bir yazarım. Sıkıcı şeyleri ilginç hâle getirmek işimin bir parçası.”
“Güzel. O zaman yarın Filip'e bütün raporlarımızı sana yazdırmayı teklif edeceğim.”
“Ücretim yüksek olur bu arada.”
“Bundan hiç şüphem yok.”
Sandalyeye oturdum. Bilgisayarın ekranına doğru eğildiğimde Luka'nın kullandığı parfümün hafif kokusu geldi burnuma. Temiz, odunsu ve alışmaya başladığım bir kokuydu. Gün içinde arabada da fark etmiştim ama o zaman üzerinde durmamıştım. Şimdi ise aramızdaki mesafe düşündüğümden biraz daha azdı.
Dikkatimi zor da olsa ekrana verdim.
Luka, ertesi güne ait programı açtı. Birkaç satırın üzerinde fareyi gezdirerek bana açıklama yaptı.
“Bunlar yarın limandan çıkması planlanan yükler. Burada gemi bilgileri, araç kayıtları, teslimat saatleri ve işlemi onaylayan birimler görünüyor. Normalde programın son hâli gün bitmeden netleşir ama bazı değişiklikler gece de yapılabilir. Özellikle hava koşulları veya geciken araçlar söz konusuysa.”
“Yani Boris'in bahsettiği teslimat burada olabilir mi?”
“Olabilir. Ama bunu anlamak için önce hangi teslimattan söz ettiğini bilmemiz gerekiyor. Sen yalnızca yarın yapılacağını duydun, değil mi?”
“Evet. Bir de belgelerin hazır olduğunu.”
“Peki bir depo numarası, gemi adı ya da şirket ismi geçti mi? Önemsiz gibi görünen bir kelime bile işimize yarayabilir.”
Düşünmeye çalıştım. Terası, Boris'in durduğu yeri, telefonunu tutuşunu gözümün önüne getirdim.
“Hayır,” dedim sonunda. “En azından hatırlamıyorum. Konuşmanın başını duymadım. Sonra senin adını söylediği için dikkatimi çekti.”
Luka başını salladı.
“Anladım. O zaman elimizdeki en belirgin şey, bir işlemin benim onayım olmadan yapılacağının söylenmesi.”
“Bu normalde mümkün mü?”
“Bazı işlemler için benim doğrudan onayım gerekmiyor. Her konteynerin hareketini tek tek kontrol etseydim muhtemelen başka hiçbir iş yapamazdım.” Hafifçe gülümsedi. “Ama belirli büyüklükteki sevkiyatlarda, yeni sözleşmelerde ve olağan dışı hareketlerde yönetimin haberdar edilmesi gerekiyor. Özellikle de mevcut programın dışında bir işlem yapılacaksa.”
“Yani birisi sana haber vermeden bir şey yapabilir.”
“Evet. Sistem bunu tamamen engelleyemez. Önemli olan yapılan işlemin kayıt altında olması ve doğru yetkiyle gerçekleştirilmesi.”
Bir süre ekrana baktı. Sonra başka bir sekme açtı.
“Dedem şirketi yönetirken bazı yetkileri uzun yıllar aynı kişilerde bırakmıştı. Yönetim değişikliğinden sonra bunların bir kısmını yeniden düzenlemeye başladık ama henüz tamamlanmadı. Filip'in kontrol etmesini istediğim şeylerden biri de bu.”
“Eski yetkiler mi?”
“Evet. Bir işlem eski bir sistem üzerinden onaylanmışsa güncel raporlarda hemen görünmeyebilir. Bu mutlaka kötü niyetli bir şey yapıldığı anlamına gelmez ama kontrol etmemiz gerekir.”
Onu dinlerken bir yandan da yüzünü inceliyordum. Konuşurken yalnızca sorularıma cevap vermiyor, anlamadığımı düşündüğü noktaları açıklıyordu. Bazen ekrandaki bir satırı işaret ediyor, bazen bir terimin ne anlama geldiğini kendiliğinden söylüyordu.
İlk tanıştığımız gün bana bu kadar uzun bir açıklama yapacağını söyleseler inanmazdım.
O zamanlar Luka Petrović'in konuşmalarında görünmez bir sınır varmış gibi hissediyordum. Sorularıma cevap veriyor ama kendi düşüncelerini mümkün olduğunca kendine saklıyordu. Şimdiyse yanında otururken o sınırın biraz daha geriye çekildiğini fark ediyordum.
Belki de bana alışıyordu.
Bu düşünce, hiç beklemediğim bir sıcaklık bıraktı içimde.
“Ne oldu?” diye sordu Luka.
Gözlerimi kırpıştırdım.
“Ne?”
“Bir süredir ekrana değil bana bakıyorsun. Anlattığım bir şey mi kafanı karıştırdı?”
“Hayır. Sadece…” Dudaklarımı birbirine bastırdım. “İşini anlatırken oldukça farklı görünüyorsun.”
Kaşlarından biri hafifçe yükseldi.
“Farklı derken?”
“Daha ciddi. Daha… bilmiyorum. Her şeyi kontrol altında tutmaya alışkın biri gibi.”
Luka kısa bir kahkaha attı.
“Keşke gerçekten her şeyi kontrol altında tutabilseydim. O zaman şu anda gece yarısına yaklaşırken bilgisayarın başında oturuyor olmazdık.”
“Yine de ne yaptığını biliyor gibisin.”
“Bildiğimi umuyorum.” Gülümsemesi yavaşça kayboldu. “Dedem bu şirketi kurmak için hayatının büyük bölümünü harcadı. Şimdi sorumluluğu bende. Her şeyi ilk günden kusursuz yönetemeyeceğimi biliyorum ama en azından gözümün önünde neler olduğunu anlamak istiyorum.”
Sesinde gösterişten uzak bir kararlılık vardı. Viktor'dan bahsettiğinde yüzünde beliren o tanıdık gölgeyi yeniden gördüm. Ona dedesini hatırlatacak bir şey söylemek istedim ama doğru kelimeleri bulamadım. Luka birkaç saniye sonra bana döndü.
“Bu arada,” dedi, “amcamla ilgili bir şey söyleyeceğim.”
Dikkat kesildim.
“Onunla aramızın çok yakın olmadığını fark etmiş olabilirsin. Uzun zamandır şirketin farklı bölümlerinde çalışıyoruz. Bazı konularda aynı fikirde olmadığımız da doğru. Ama bu, onun mutlaka yanlış bir şey yaptığı anlamına gelmiyor.”
“Biliyorum.”
“Bunu özellikle söylüyorum çünkü duydukların yüzünden kendini suçlu hissetmeni istemiyorum. Bana bilgi verdin, hepsi bu. Bundan sonra ne yapacağım benim sorumluluğum.”
Başımı hafifçe eğdim.
“Bana kızacağını düşündüm.”
Luka şaşkınlıkla yüzüme baktı.
“Neden?”
“Bilmiyorum. Sonuçta amcan hakkında şüphelendiğimi söylüyorum. Üstelik ortada kesin bir şey yok.”
Luka sandalyesinde bana doğru döndü.
“Mila, bir insanın ailemden olması ona her koşulda hak vereceğim anlamına gelmiyor. Sen bana gördüğünü ve duyduğunu anlattın. Üstelik bunu yapmak senin için kolay değildi, farkındayım.”
Kısa bir an durdu.
“Sana kızmam için bir neden göremiyorum. Aksine, bunu saklamadığın için memnunum.”
Bakışlarımı ellerime indirdim.
“Yine de keşke yanlış anlamış olsam.”
“Ben de öyle umuyorum,” dedi. “İnan bana, gecenin sonunda amcamın yalnızca kötü zamanlanmış bir iş görüşmesi yaptığını öğrenirsek bundan daha çok sevinecek kimse olmaz.”
Gülümsedim.
“Filip hariç.”
Luka güldü.
“Evet, Filip hariç. O muhtemelen beni sabaha kadar bununla uğraştırdığım için bir hafta boyunca suçlayacaktır.”
Tam o sırada telefonu çaldı. Ekrana baktığında gülümsemesi silindi.
“Filip.”
Aramayı açıp hoparlöre aldı.
“Bir şey buldun mu?”
“Öncelikle,” dedi Filip'in uykulu ama her zamanki kadar rahat sesi, “şu anda sana çok güzel bir rüyanın ortasından seslendiğimi bilmeni istiyorum.”
Luka gözlerini kapatıp kısa bir nefes verdi.
“Filip.”
“Tamam, tamam. İş konuşuyoruz. Bu arada yanında biri mi var?”
Luka bana baktı.
“Mila burada. Hoparlördesin.”
“Ah, Mila! İyi akşamlar. Ya da iyi geceler. Luka'nın beni gece yarısı aramasının seninle bir ilgisi varsa senden küçük bir ricam olacak.”
Gülümseyerek telefona doğru eğildim.
“Neymiş?”
“Bir dahaki sefere onu sabaha kadar oyalayabilir misin? Böylece en azından ben uyuyabilirim.”
Luka başını iki yana salladı.
“Filip, şu anda telefonu kapatmam için elinden geleni yapıyorsun.”
“Hayır, yalnızca çalışma koşullarımı iyileştirmeye çalışıyorum.”
Güldüm. Luka'nın da dudaklarının kenarı kıvrıldı ama hemen konuya döndü.
“Peki, ne buldun?”
Filip'in sesi bu kez ciddileşti.
“Yarınki normal programda olağan dışı bir şey görünmüyor. Öğleden önce iki kontrol var, biri öne çekilmiş. Onları zaten konuşmuştuk. Ama sen eski izinleri de kontrol etmemi söyleyince farklı bir kayıt çıktı karşıma.”
Luka sandalyesinde doğruldu.
“Nasıl bir kayıt?”
“Eski depolardan birine bu gece için geçici araç giriş izni açılmış. Normal sevkiyat programına bağlı değil.”
“Bu gece mi?”
“Evet. Saat yirmi üç kırk beşten itibaren geçerli. Gece vardiyası bitene kadar açık kalacak şekilde düzenlenmiş.”
İstemsizce saate baktım.
23.48.
Luka da aynı şeyi yapmış olmalıydı.
“Hangi depo?”
“D-4. Limanın eski bölümünde. Uzun zamandır büyük sevkiyatlar için kullanılmıyor ama tamamen kapalı da değil.”
Luka'nın yüzündeki ifade değişti.
“İzni kim oluşturmuş?”
“İşte orası biraz karışık. Kayıt eski yetkilendirme sisteminden açılmış. Sistem bunu geçerli bir işlem olarak kabul ediyor ama güncel onay ekranında kimin verdiği görünmüyor. Eski kullanıcı kodunu eşleştirmem gerekiyor.”
“Peki giriş izninde hangi araçlar var?”
“Bir ağır vasıta ve iki hizmet aracı görünüyor. Plakalar sisteme işlenmiş ama taşıma belgesi eklenmemiş.”
Luka birkaç saniye sustu.
“Depoya bağlı aktif bir sevkiyat kaydı var mı?”
“Ben bulamadım. Belki başka bir birim üzerinden açılmıştır, onu da kontrol ediyorum. Ama normalde bu saatte oraya araç girişi yapılması için bir gerekçe görünmüyor.”
Kalbimin biraz hızlandığını hissettim. Boris'in konuşmasındaki kelimeler yeniden zihnimde yankılandı. Luka dirseğini masaya dayayıp elini çenesine götürdü.
“Filip, giriş iznini kimin açtığını öğrenebilir misin?”
“Deneyeceğim ama eski sistemde bazı kayıtlar doğrudan görünmüyor. Sabah bilgi işlemden birini bulmam daha kolay olur.”
“Sabahı beklemek istemiyorum.”
Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu.
“Luka, ne oluyor?”
Luka bana baktı. Bir an konuşup konuşmamak arasında kaldığını düşündüm. Ardından bakışlarını yeniden ekrana çevirdi.
“Henüz emin olmadığım bir şey var. Önce neyle karşı karşıya olduğumuzu anlamak istiyorum. D-4'te bu gece ne yapıldığını öğrenmemiz gerekiyor.”
“Luka…”
“Filip, eğer bu normal bir depo hareketiyse sorun yok. Ama şirketin programında görünmeyen bir işlem için gece yarısı araç giriş izni açılmışsa bunun nedenini bilmek istiyorum.”
Filip iç çekti.
“Yani bana birazdan limana gitmemiz gerektiğini söyleyeceksin.”
Luka cevap vermeden önce hafifçe gülümsedi.
“Beni bu kadar iyi tanıman bazen gerçekten işimi kolaylaştırıyor.”
“Harika. Ben de tam yatağıma dönmeyi planlıyordum.”
“Yirmi dakika içinde orada olabilir misin?”
“Yirmi dakika mı? Luka, seninle arkadaş olduğum günü gerçekten sorgulamaya başladım.”
“Bunu yarın kahvaltıda konuşabiliriz.”
“Bana kahvaltı ısmarlıyorsun.”
“Tamam.”
“Ve kahve.”
“Filip.”
“Peki, geliyorum.”
Telefon kapandığında odadaki sessizlik bir anda ağırlaştı.Luka birkaç saniye ekrana baktıktan sonra bilgisayarı kapattı. Sandalyesinden kalkıp koltuğun arkasına bıraktığı koyu renk ceketini aldı.
“Nereye gidiyorsun?” diye sordum, cevabı bilmeme rağmen.
“Limana.”
“Şimdi mi?”
“Evet. Filip oraya geçecek. Ben de birazdan çıkıyorum.”
Ayağa kalktım.
“Luka, bu pek iyi bir fikir gibi gelmiyor.”
Ceketini koltuğun üzerine bırakıp bana döndü.
“Biliyorum. Gece yarısı eski bir depoya gitmek kulağa pek eğlenceli gelmiyor. Ama önce ne olduğunu görmem gerekiyor. Belki de gerçekten sıradan bir işlemle karşılaşacağız.”
“Peki ya değilse?”
Luka bir an sustu. Sonra masanın kenarına yaslandı.
“O zaman da orada ne olduğunu öğrenmiş olacağız. Mila, şu anda elimizde yalnızca senin duyduğun konuşma ve açıklamasını bilmediğimiz bir giriş kaydı var. Bunun ne anlama geldiğini anlamadan kimseyi suçlayamam. Ama hiçbir şey yapmadan beklemek de istemiyorum.”
Söyledikleri mantıklıydı. Bu, içimdeki huzursuzluğu azaltmıyordu.
“Ben de geliyorum,” dedim.
Luka'nın kaşları yükseldi.
“Ne?”
“Seninle geliyorum. Sonuçta bu konuşmayı duyan benim. Belki orada bir şey görürsem hatırlarım. Ya da…”
“Mila.” Sözümü yumuşak ama kararlı bir sesle kesti. “Bunun iyi bir fikir olduğunu düşünmüyorum.”
“Neden? Ben de orada bulunabilirim.”
“Bulunabilirsin ama bulunmanı istemiyorum. Çünkü orada neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Gece vardiyasında çalışan birkaç kişiyle konuşup dönebiliriz. Ya da açıklaması daha karmaşık bir durumla karşılaşabiliriz. İkinci ihtimalde senin orada olman gerekmiyor.”
Kollarımı göğsümde birleştirdim.
“Yani senin orada olman gerekiyor ama benim gerekmiyor?”
Luka hafifçe başını yana eğdi.
“Benim şirketim, Mila. Orada yapılan işlemlerden ben sorumluyum. Sen ise bu işe tamamen tesadüfen dâhil oldun. Aramızdaki fark bu.”
“Bunun farkındayım. Ama seni tek başına göndermek istemiyorum.”
Sözler ağzımdan çıktığı anda sustum.
Luka da sustu.
Bakışları yüzümde durdu.
Gözlerinde kısa bir şaşkınlık belirdi ama hemen ardından yumuşak bir ifadeye dönüştü.
“Tek başıma gitmiyorum,” dedi. “Filip benimle olacak. Ayrıca limanda güvenlik görevlileri var. Ne olduğunu öğrenip döneceğiz.”
“Bunu bu kadar kolay söylemen sinir bozucu.”
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Hangisi? Filip'in benimle gelecek olması mı, yoksa geri döneceğimi söylemem mi?”
“İkincisi.”
“Peki, o zaman daha dikkatli bir ifade kullanayım.” Bir an düşündü. “Limana gidip ne olduğunu öğrenmeyi, ardından da mümkün olan en kısa sürede buraya dönmeyi planlıyorum. Böyle daha mı iyi?”
İstemeden gülümsedim.
“Benimle dalga geçiyorsun.”
“Biraz,” diye kabul etti. “Ama seni endişelendirmek istemiyorum. Gerçekten.”
Gülümsemem yavaşça kayboldu.
“Bütün bunları sana anlattığım için pişman olmaya başlıyorum.”
Luka'nın yüzündeki ifade ciddileşti.
“Öyle düşünme.”
Bana doğru bir adım attı.
“Mila, duyduklarını anlatman doğruydu. Eğer ortada bir sorun varsa bunu öğrenmem gerekiyor. Sen bana güvenip geldin. Şimdi olanlardan kendini sorumlu tutmanı istemiyorum.”
“Yine de…”
“Hayır.”
Başını hafifçe iki yana salladı.
“Bana bak. Diyelim ki yarın bir şey ortaya çıktı. Bunun nedeni senin bana konuşmayı anlatmış olman değil, o şeyin zaten gerçekleşiyor olması olacak. Aradaki farkı unutma.”
Bir süre ona baktım. Söylediklerinin beni neden bu kadar rahatlattığını bilmiyordum. Belki de bir süredir bütün sorularımın ağırlığını tek başıma taşımaya alışmıştım. Luka ise bir şeyleri çözmek için her zaman tek başıma uğraşmam gerekmediğini hatırlatıyordu.
“Tamam,” dedim sonunda. Luka hafifçe gülümsedi.
“Güzel. Şimdi seni odana bırakayım.”
“Koridorun sonuna kadar tek başıma yürüyebilirim.”
“Bundan hiç şüphem yok. Ama ben de birazdan çıkacağım. Hem yolumuz aynı.”
“Senin odandan benim odama kadar olan yirmi metrelik yolu mu kastediyorsun?”
“Yaklaşık yirmi beş,” dedi ciddi bir ifadeyle. “Bellora'nın mimari planlarını küçümsemeni istemem.”
Güldüm.
Luka da gülümsedi. Sonra çalışma masasındaki telefonunu ve araba anahtarını aldı. Üzerine koyu renk ceketini geçirdi. Birkaç dakika önce rahat kıyafetleriyle karşımda oturan adam, şimdi yeniden dışarı çıkmaya hazırlanıyordu. Kapıya doğru yürüdüğümüzde istemsizce yavaşladım. Luka bunu fark etti.
“Ne oldu?”
“Bir şey yok.”
“Mila.”
Başımı kaldırdım. Bana bakarken yüzünde hafif bir gülümseme vardı ama gözleri ciddiydi.
“Merak ettiğini biliyorum,” dedi. “Ben de neyle karşılaşacağımı bilmiyorum. Ama bu yüzden Filip'i çağırdım. Önce duruma bakacağız, gerekirse güvenliği devreye sokacağız. Kimseyle kavga etmeye gitmiyorum.”
Bu son cümleye tutunmak istedim.
“Tamam. O zaman bana haber ver.”
“Ne zaman?”
“Bir şey öğrendiğinde. Ya da en azından işin bittiğinde.”
Luka birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra başını salladı.
“Tamam. İşimiz bitince sana mesaj atarım.”
“Unutma.”
“Unutmam.”
Kapıyı açtı. Koridora çıktığımızda sessizlik yeniden etrafımızı sardı. Birlikte odama doğru yürüdük. Kapımın önüne geldiğimizde Luka durdu.
“Şimdi biraz dinlenmeye çalış,” dedi. “Biliyorum, bunu bugün sana birkaç kez söyledim ve pek başarılı olamadım. Ama en azından yatağa girmeyi dene.”
“Sen de dikkatli ol.”
“Olacağım.”
Kapıyı açtım ama içeri girmeden önce yeniden ona döndüm.
“Luka?”
“Efendim?”
Bir an ne söyleyeceğimi bilemedim. Sonunda yalnızca, “Gerçekten dikkatli ol,” diyebildim. Luka'nın bakışları yüzümde bir an daha kaldı. Gülümsemesi bu kez daha küçüktü, daha sakindi.
“Merak etme. Kendimi gereksiz yere tehlikeye atmaya niyetim yok.”
Başımı salladım.O da birkaç adım geri çekildi.
“İyi geceler demeyeceğim,” dedi. “Çünkü sanırım ikimiz de henüz uyumayacağız.”
Gülümsedim.
“Sanırım.”
“Öyleyse birazdan haberleşiriz.”
Arkasını dönüp koridorun sonuna doğru yürüdü. Ben kapımın önünde kalıp onu izledim. Asansörün düğmesine bastı, kapılar açıldığında içeri girdi. Tam kapılar kapanırken başını kaldırıp bana baktı. Elini hafifçe kaldırdı. Ben de karşılık verdim.
Sonra kapılar kapandı.
Odamın içine döndüğümde ilk fark ettiğim şey sessizlik oldu. Birkaç dakika önce Luka'nın yanında otururken kendimi güvende hissediyordum. Şimdiyse odanın genişliği bile üzerime gelmeye başlamıştı. Pencereye yürüdüm. Perdeleri aralayıp otelin girişine baktım. Birkaç dakika sonra Luka'nın arabası binanın önünden ayrıldı. Farları bahçenin taş yolunu aydınlattı, ardından köşeyi dönerek gözden kayboldu.
Telefonumu elime aldım. Ekranda henüz yeni bir mesaj yoktu. Kendime bunun normal olduğunu söyledim. Daha yeni çıkmıştı. Filip'le buluşacak, depoya gidecek, birkaç soru soracak ve dönecekti. Belki de bütün bunlar gerçekten basit bir yanlış anlaşılmadan ibaretti. Ama Boris'in sesini hatırladıkça içimdeki huzursuzluk büyüyordu.
“I told you. Luka won't be there.”
Pencerenin önündeki koltuğa oturdum. Telefonumu dizlerimin üzerine bıraktım ve gözlerimi otelin girişinden ayırmadım.
O gece Luka'nın geri dönmesini beklerken, insanın henüz çok az tanıdığı biri için bu kadar endişelenmesinin mümkün olduğunu ilk kez öğrendim.
Bölüm etkileşimi
