Mimoza kitap kapağı

8. bölüm / 9

Mimoza

Karanlığa Dokunmak

Vaveyla Yazarı: Heliora 🌙

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 9Şu an: Karanlığa Dokunmak

Luka Petrović

Bellora'nın otoparkından çıktığımda saat gece yarısını birkaç dakika geçmişti. Kotor'un gündüzleri insanlarla dolup taşan sokakları sessizleşmiş, körfezin kıyısına dizilen restoranların büyük bölümü ışıklarını söndürmüştü. Yol kenarındaki lambalar asfaltın üzerinde uzayıp gidiyor, arada bir karşı yönden gelen araçların farları ön camda kısa süreli parlamalar yaratıyordu.
Radyoyu açmadım. Gece boyunca yeterince ses duymuştum. Şimdi biraz sessizliğe ihtiyacım vardı. Direksiyonu tek elimle tutarken diğer elimle telefonumu kontrol ettim. Filip'ten henüz yeni bir mesaj gelmemişti. Yola çıkmadan önce D-4 deposuna ait giriş kayıtlarını tekrar incelemesini istemiştim. Eğer ortada sıradan bir işlem varsa, bunun açıklamasını bulmak çok uzun sürmemeliydi.
Ama içimde bir şey, bu geceyi sıradan bir açıklamayla kapatamayacağımızı söylüyordu. Mila'nın söylediklerini yeniden düşündüm.
Luka cannot know about this.
Amcamın benim hakkımda böyle konuşması tek başına şaşırtıcı değildi. Boris'le aramızda yıllardır belli bir mesafe vardı. Özellikle dedemin son dönemlerinde şirketin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda sık sık farklı düşünmüştük. Benim için kayıtların açık olması, alınan kararların gerekçelerinin bilinmesi önemliydi. Boris ise bazı işlerin fazla sorgulanmadan yürütülmesi gerektiğine inanırdı. Bunu her zaman tecrübe olarak adlandırırdı.
Ben bazen alışkanlık olduğunu düşünürdüm.
Yine de ondan gizli işler çevirmesini beklemek başka, gerçekten böyle bir ihtimalle karşı karşıya kalmak bambaşka bir şeydi. Üstelik Mila'nın duyduğu konuşmada yalnızca benim adım geçmiyordu. Belgeler hazırlanmıştı. Daha önce de benzer işlemler yapılmıştı. Ve bir teslimatın benim onayım olmadan gerçekleşmesi planlanıyordu. Bunların hiçbirinin ne anlama geldiğini henüz bilmiyordum. Ancak şirketin başına geçeli çok olmamışken, bana ulaşmayan bir işlemin eski yetkilendirme sistemi üzerinden yürütülüyor olması hoşuma gitmiyordu.
Telefonum çaldığında ekranda Filip'in adını gördüm. Aramayı aracın sisteminden cevapladım.
“Ben de senden haber bekliyordum.”
“Bunu duymak güzel. Çünkü şu anda pijamalarımı çıkarıp limana doğru giderken arkadaşlığımızı yeniden değerlendirmekle meşgulüm.”
“Bu değerlendirmeyi yarına bırakabilir misin? Önce D-4'te ne olduğunu öğrenmemiz gerekiyor.”
“Merak etme, kayıtları tekrar kontrol ettim. Giriş izni hâlâ aktif. Ama ilginç olan şu: Araçların geçiş saati güncellenmiş.”
Kaşlarımı çattım.
“Ne kadar?”
“İlk kayıt yirmi üç kırk beş için açılmıştı. Sonra gece yarısını biraz geçecek şekilde değiştirilmiş. Sistem bunu normal bir güncelleme olarak görüyor ama değişikliği yapan kullanıcı bilgisi yine görünmüyor.”
“Depo sorumlusu kim?”
“Resmî kayıtlarda hâlâ Radović görünüyor. Fakat adam geçen hafta yıllık izne ayrılmış. Yerine kimin baktığıyla ilgili bir bilgi bulamadım.”
“Bu da hoşuma gitmedi.”
“Benim de. Normalde böyle bir değişiklik yapıldığında en azından vardiya sorumlusunun adı sisteme girilir.”
Önümdeki kavşaktan limana giden yola döndüm.
“Güvenlikten biriyle konuştun mu?”
“Henüz hayır. Önce seninle konuşmak istedim. D-4'te gerçekten bir işlem varsa, bunu kimin onayladığını öğrenmeden bütün limanı ayağa kaldırmanın iyi bir fikir olmayacağını düşündüm.”
“Doğru düşünmüşsün. Önce kendimiz bakacağız. Bir sorun varsa güvenlik amirini çağırırız.”
Filip birkaç saniye sustu.
“Luka, bana söylemediğin bir şey var.”
Bu bir soru değildi. Yola baktım.
“Var.”
“Anlatacak mısın?”
“Önce neyle karşılaştığımızı görmek istiyorum. Şu anda elimde doğruluğunu kontrol etmem gereken birkaç bilgi var. Seni de gereksiz yere birinin hakkında şüpheye düşürmek istemiyorum.”
“Birinin hakkında mı?”
Cevap vermedim. Filip hafifçe iç çekti.
“Pekâlâ. Demek durum düşündüğümden biraz daha karışık.”
Bir süre sonra konuyu değiştirdi.
“Bu arada, Mila iyi mi?”
Sorusu beklenmedikti.
“İyi. Neden sordun?”
“Gece yarısı seni arşiv kayıtlarıyla uğraşmaya ikna edecek kadar önemli bir şey olmuş olmalı. Kızın babasıyla ilgili kötü bir haber aldığını düşündüm.”
“Hayır, Marko'yla ilgili yeni bir gelişme yok. Mila'nın duyduğu bir şey var ama şimdilik bunun ayrıntılarını konuşmak istemiyorum.”
“Anladım.”
Bir an durdu.
“Umarım ona biraz dinlenmesini söylemişsindir. Bugün yeterince yorulmuş görünüyordu.”
“Söyledim.”
“Dinledi mi?”
Dudaklarımın kenarı istemsizce kıvrıldı.
“Sanmıyorum.”
Filip güldü.
“Şaşırmadım. Siz ikiniz bu konuda birbirinize oldukça benziyorsunuz.”
“Ne konuda?”
“Dinlenmeniz gerektiğinde yapacak başka bir iş bulmak konusunda.”
“Filip, araba kullanıyorum.”
“Biliyorum. Konuyu değiştirmeye çalıştığını da biliyorum.”
Başımı iki yana salladım.
“On dakika içinde oradayım. Sen de dikkatli gel.”
“Emredersiniz, patron.”
Telefon kapandı. Bir süre sonra limanın girişine ulaştım. Kotor'un geceleri bambaşka bir yüzü vardı. Gündüzleri turist tekneleriyle, çalışanlarla ve kıyıda yürüyen insanlarla dolu olan bölge, bu saatlerde daha sessizdi. Uzakta demirlemiş gemilerin ışıkları karanlık suyun üzerinde titriyor, rüzgâr metal yapılara çarparak kesik kesik uğultular çıkarıyordu. Petrović Maritime Group'un kullandığı ticari tesisler şehrin daha az hareketli tarafındaydı. Limanın eski bölümüne giden servis yolu boyunca depolar, yükleme alanları ve konteynerlerin sıralandığı geniş sahalar uzanıyordu. Girişteki güvenlik kulübesine yaklaştığımda bariyer açıldı. Gece vardiyasındaki görevli beni tanımıştı. Camı indirip selam verdim.
“İyi geceler, Milan.”
Adam şaşkınlıkla doğruldu.
“Bay Petrović. Bu saatte sizi beklemiyorduk.”
“Ben de gelmeyi planlamıyordum. D-4'te bir işlem olduğunu öğrendim. Oraya geçeceğim. Gece vardiyasının sorumlusu kim?”
“Stefan görevde, efendim. İsterseniz haber vereyim.”
“Şimdilik gerek yok. Birazdan kendisiyle konuşacağım. Filip Perić de gelecek, onu içeri alın.”
“Tabii, efendim.”
Bariyer açıldığında arabayı içeri sürdüm.D-4, limanın eski depolama alanında bulunuyordu. Dedem şirketi büyütmeye başladığında ilk yatırımlarından bazılarını burada yapmıştı. Çocukken birkaç kez onunla gelmiştim. O zamanlar her şey olduğundan daha büyük görünürdü. Yüksek vinçler, devasa kamyonlar, konteynerlerin arasında yankılanan sesler…Dedem elimi tutup yürürken her soruma sabırla cevap verirdi. Bir keresinde bir geminin neden bu kadar çok yük taşıdığını sormuştum. “Çünkü herkesin bir yere ulaştırması gereken bir şey vardır,” demişti. O zaman bunun yalnızca yüklerle ilgili olduğunu düşünmüştüm.
Şimdi ise bazı insanların saklamak istediği şeylerin de aynı yolları kullandığını düşünmek istemiyordum.
Arabayı eski idari binanın yanına park ettim. Motoru kapattığımda etrafımdaki sessizlik daha belirgin hâle geldi. Uzakta çalışan bir vincin metalik sesi duyuluyor, rüzgâr denizden gelen tuzlu havayı yüzüme taşıyordu.
Telefonuma baktım.
Mila'dan mesaj vardı.
Her şey yolunda mı?
Saate göz attım. Henüz yola çıkalı yirmi dakika bile olmamıştı. Mesajı okurken istemsizce gülümsedim. Birkaç gün önce tanıştığım bir kadının bu saatte uyanık kalıp benden haber beklemesi tuhaf bir histi. Rahatsız edici değildi. Yalnızca alışık olduğum bir şey değildi. Nina, Filip ve birkaç yakın dostum dışında hayatımdaki çoğu insan benden bir şey beklerdi. Bir karar, bir onay, bir çözüm…Mila ise şu anda yalnızca iyi olup olmadığımı bilmek istiyordu.
Her şey yolunda. Yeni geldim. Filip'i bekliyorum. Merak etme.
Mesajı gönderdim. Birkaç saniye sonra cevap geldi.
Merak etmiyorum zaten. Sadece otelin penceresinden limanı izlemek pek eğlenceli değilmiş.
Gülümsedim.
O zaman pencereden uzaklaşmanı ve biraz dinlenmeni öneriyorum.
Cevabı neredeyse hemen geldi.
Sen de tavsiye vermek yerine işini bitirip dönmeyi deneyebilirsin.
Telefonu cebime koyarken başımı hafifçe iki yana salladım.
Mila Aydan'ın son sözü söylemek gibi bir alışkanlığı vardı. Ve bunun farkında olduğundan neredeyse emindim.
Arkamdan yaklaşan farlar karanlığı aydınlattığında döndüm. Filip'in arabası birkaç metre ötemde durdu. Kapı açıldı, arkadaşım dışarı çıktı. Üzerinde koyu renk bir mont ve kot pantolon vardı. Saçları normalden daha dağınıktı. Arabasının kapısını kapatırken bana baktı.
“Bir gün beni gece yarısı arayıp yalnızca güzel bir haber vermeni bekliyorum,” dedi. “Mesela piyangodan para kazandığını ve bütün işleri bana bırakıp tatile çıkacağını söyleyebilirsin.”
“Bütün işleri sana bırakmamı gerçekten ister misin?”
Filip bir an düşündü.
“Hayır. Sanırım tatil kısmını ben üstlenmeyi tercih ederim.”
Güldüm. Yanıma geldiğinde yüzündeki eğlenceli ifade biraz azaldı.
“Peki,” dedi, ellerini montunun ceplerine sokarak. “Şimdi bana burada ne aradığımızı anlatacak mısın?”
“Henüz ben de tam olarak bilmiyorum. Ama D-4'e gece yarısı araç giriş izni açılmış ve bu işlem bizim normal sevkiyat programımızda görünmüyor.”
“Biliyorum. Kayıtları ben buldum.”
“Öyleyse bunun nedenini öğrenelim.”
Filip bana birkaç saniye baktı.
“Luka, seni uzun zamandır tanıyorum. Sıradan bir kayıt hatası için gece yarısı buraya gelmeyeceğini de biliyorum.”
Bakışlarımı eski depoların bulunduğu tarafa çevirdim.
“Boris'in yarın yapılacak bir teslimattan bahsettiğini öğrendim,” dedim sonunda. “Konuşmasında benim haberimin olmaması gerektiğini de söylemiş.”
Filip'in yüzündeki ifade değişti.
“Boris mi?”
“Evet.”
“Bunu sana kim söyledi?”
“Mila. Bugün şirket binasında amcamın telefon konuşmasının bir bölümünü duymuş.”
Filip birkaç saniye sessiz kaldı.
“İngilizce mi konuşuyormuş?”
“Evet. Mila duyduğu cümleleri hatırlıyor. Konuşmanın tamamını bilmiyoruz ama bahsedilen teslimatın benim onayım olmadan yapılacağını söylemiş.”
Filip başını yavaşça salladı.
“Bu pek iyi görünmüyor.”
“Biliyorum. Ama henüz ne olduğunu da bilmiyoruz. O yüzden önce kayıtları kontrol edeceğiz. Amcamın adını ortalıkta dolaştırmak istemiyorum.”
“Anladım.” Kısa bir süre düşündü. “Peki Boris'in bundan haberi var mı? Yani senin konuşmayı öğrendiğinden?”
“Bildiğim kadarıyla hayır.”
“Güzel. O zaman öyle kalması daha iyi olabilir.”
Birlikte eski depolara doğru yürümeye başladık.Yolun iki yanında üst üste dizilmiş konteynerler vardı. Bazılarının üzerinde yılların bıraktığı pas izleri görülüyordu. Yüksek aydınlatma direkleri geniş alanları beyaz ışıkla dolduruyor ama konteynerlerin arasında uzun, karanlık koridorlar oluşmasına engel olamıyordu.Filip telefonundan depo planını açtı.
“D-4 şu köşenin arkasında. Giriş izninde bir ağır vasıta ve iki hizmet aracı görünüyor. Ama buraya gelirken ana kapıdaki görevliye sordum, henüz çıkış yapan bir araç yokmuş.”
“Giriş yapmışlar mı?”
“Evet. Ağır vasıta yaklaşık on dakika önce geçmiş. Diğer iki araç daha erken gelmiş.”
Kaşlarımı çattım.
“Yani işlem başlamış olabilir.”
“Öyle görünüyor.”
Köşeyi döndüğümüzde ikimiz de durduk. D-4'ün büyük metal kapıları açıktı. İçeriden güçlü ışıklar sızıyordu. Kapının önünde koyu renkli bir kamyon duruyordu. Birkaç adam aracın çevresinde dolaşıyor, iki kişi de deponun girişindeki evrak masasının yanında konuşuyordu. Uzakta bir forkliftin sesi duyuldu. Filip bana baktı.
“Burası pek de kullanılmayan bir depoya benzemiyor.”
Cevap vermedim. Çünkü ben de aynı şeyi düşünüyordum.Bir süre olduğumuz yerde durup içerideki hareketliliği izledik. Kamyonun yanındaki adamlardan biri telefonla konuşuyor, diğeri elindeki belgeleri kontrol ediyordu. Forklift, büyük ahşap kasalardan birini deponun içinden çıkarıp kamyona doğru taşıdı. Kasaların üzerinde herhangi bir şirket logosu göremiyordum. Bu tek başına olağan dışı değildi. Bazı müşteriler kendi ambalajlarını kullanırdı. Fakat işlem için gerekli belgelerin sistemde bulunmaması, gördüklerimi daha da şüpheli hâle getiriyordu.
“Şu adamı tanıyor musun?” diye sordum. Filip bakışlarımı takip etti. Deponun girişinde, elinde telefonla duran uzun boylu bir adamı işaret ediyordum. Koyu renk mont giymişti. Kısa kesilmiş saçları ve geniş omuzları vardı. Filip gözlerini kıstı.
“Yüzünü bir yerden hatırlıyorum ama nereden olduğunu çıkaramadım.”
Ben hatırlıyordum. Birkaç yıl önce Boris'in düzenlediği bir toplantıda görmüştüm.
Adı Dragan'dı.
Şirketin resmî çalışanlarından biri değildi ama amcamın çevresinde birkaç kez bulunmuştu.
“Boris'in tanıdıklarından biri, bir dönem bizimle çalıştı” dedim.
Filip bana döndü.
“Emin misin?”
“Daha önce birlikte gördüm. Şu an şirkette çalışmıyor ama amcamla bağlantısı var.”
Filip'in yüzündeki ifade ciddileşti.
“Bu iş giderek daha az hoşuma gidiyor.”
“Benim de.”
Bir süre daha bekledik. Sonra depoya doğru yürümeye başladım. Filip yanıma yetişti.
“Luka, bir dakika. Önce güvenliği çağırmak ister misin?”
“Henüz gerek yok. Burası bizim tesisimiz. Ne yapıldığını sormak için izin almam gerekmiyor. Ama bir sorun çıkarsa güvenlik amirini arayacağız.”
“Tamam. Yalnız sakin kalmanı öneriyorum.”
Ona baktım.
“Bunu bana sen mi söylüyorsun?”
“Evet. Aramızdan birinin mantıklı davranması gerekiyor.”
“İlginç bir gece oluyor.”
Filip gülümsedi ama bakışları yeniden depoya kaydı.Yaklaştığımızda forkliftin sesi kesildi. Evrak masasının yanında duran adamlardan biri bizi fark etti. Önce Filip'e, sonra bana baktı.Yüzündeki şaşkınlığı gizleyemedi.
“Bay Petrović?”
Başımı salladım.
“İyi geceler. Burada hangi işlem yapılıyor?”
Adam birkaç saniye cevap vermedi. Ardından elindeki dosyayı kapattı.
“Bir yükleme var, efendim.”
“Onu görebiliyorum. Hangi sevkiyata ait olduğunu soruyorum.”
Adamın bakışları kısa bir an arkamızdaki yola kaydı.
“Gece programına alınmış bir teslimat.”
“Güzel. O zaman teslimat numarasını ve onay belgelerini görmek istiyorum.”
Adam tereddüt etti.
“Belgeler sorumlu kişide.”
“Kim o sorumlu kişi?”
“Şu anda burada değil.”
Filip yanımda hafifçe kıpırdandı.
“Peki bu yüklemeyi kimin talimatıyla yapıyorsunuz?” diye sordu. “Sistemde işlem kaydı görünmüyor. Normalde sevkiyat numarası olmadan forklift bile hareket ettirilmez.”
Adam cevap vermek yerine deponun içindeki diğer çalışanlara baktı. Bu sırada Dragan bizi fark etti. Telefonunu kulağından indirip birkaç adım yaklaştı.“Bay Petrović,” dedi, yüzüne yerleştirdiği gülümsemeyle. “Sizi burada görmeyi beklemiyorduk.”
“Belli oluyor.”
Gülümsemesi biraz dondu.
“Bir sorun mu var?”
“Bunu öğrenmeye çalışıyorum. Şirketimin deposunda gece yarısı bir yükleme yapılıyor ama sistemde bu işleme ait kayıt bulamıyorum. Bana bunun nedenini açıklayabilir misiniz?”
Dragan ellerini montunun ceplerine soktu.
“Bu, daha önce planlanmış bir teslimat. Evraklarla ilgili küçük bir gecikme yaşandı. Sabah sisteme işlenecek.”
Başımı hafifçe yana eğdim. Birkaç saniye yüzüne baktım.
“İlginç.”
Dragan kaşlarını çattı.
“Anlayamadım?”
“Burada çalışmadığını biliyorum, Dragan. Adın şirketimizin personel kayıtlarında yok. Malum amcam seni kovdu. Bildiğim kadarıyla bizimle herhangi bir sözleşmeniz de bulunmuyor artık.”
Bir adım yaklaştım.
“O hâlde bana önce burada ne işiniz olduğunu açıkla.”
Adamın yüzündeki gülümseme tamamen kayboldu.
“Bay Boris'in isteği üzerine geldim.”
“Ne için?”
“Yüklemeyi kontrol etmek için.”
“Yetkin olmadan mı?”
“Boris Bey gerekli izinlerin alındığını söyledi.”
“Amcamın ne söylediğiyle ilgilenmiyorum. Ben sana burada bulunmanız için kimin yetki verdiğini soruyorum. Bana gösterebileceğin bir belge var mı?”
Dragan'ın çenesi gerildi.
“Bu kadar büyütülecek bir mesele olduğunu düşünmüyorum.”
Gözlerimi ondan ayırmadım.
“Ne kadar önemli olduğuna ben karar veririm.”
Aramızda birkaç saniyelik sessizlik oluştu.
“Bakın, Bay Petrović,” dedi sonunda, “bu teslimat daha önce planlandı. Sabah bütün belgeler tamamlanacak. Şimdi işi durdurursak ciddi bir gecikme yaşanır.”
“Bir sevkiyatın belgeleri yükleme bittikten sonra hazırlanmaz. Özellikle de burada.” Sesimi biraz sertleştirdim. “Bu tesisin bir işleyişi var. Senin de o işleyişi değiştirecek herhangi bir yetkin yok.”
Dragan kısa bir nefes verdi.
“Bay Boris'in bilgisi var.”
“Bunu zaten söyledin Dragan.”
“Öyleyse neden sorun çıkarıyorsunuz?”
Bu kez bir adım daha yaklaştım.
“Benimle konuşurken sözlerine dikkat et, Dragan.”
Adamın bakışları sertleşti.
“Ben yalnızca—”
“Sözümü kesme.”
Sesim deponun metal duvarları arasında yankılandı.
“Burası Petrović Maritime Group'a ait bir tesis. Buradaki bütün operasyonların sorumluluğu bana ait. Sen bu şirketin çalışanı değilsin. Elinde geçerli bir yetki belgesi yok ve buna rağmen benim depomda, benim personelime talimat veriyorsun. Şimdi bana açıklama yapmak yerine hangi hakla burada olduğumu sorgulamaya çalışıyorsun.”
Dragan'ın yüzü gerildi. Çevremizdeki çalışanlar hareket etmeyi bırakmıştı.
“Yanlış anladınız,” dedi daha kontrollü bir sesle.
“Hayır. Gayet iyi anladım. Şimdi sen de beni iyi anla.”
Bir an durdum.
“Bu limanda son sözü Boris Petrović söylemiyor. Sen hiç söylemiyorsun. Burada yetkili olan biri varsa o da benim.”
Filip'in yanımda sessizce durduğunu hissediyordum. Dragan birkaç saniye gözlerime baktıktan sonra başını başka yöne çevirdi.
“Teslimatın durması mümkün değil,” dedi dişlerinin arasından.
“Az önce sana mümkün olup olmadığını sormadım.” Kamyonu işaret ettim. “Motoru kapatın. Forklifti durdurun. Belgeler kontrol edilene kadar buradan tek bir kasa bile çıkmayacak.”
Ardından çalışanlara döndüm.
“Beni duydunuz. Yükleme durduruldu. Hepiniz işinizi bırakıp bekleyin.”
Forklift operatörü tereddüt etti. Sonra motoru kapattı.Dragan'ın yüzündeki öfkeyi açıkça görebiliyordum.
“Bunun hesabını vermek zorunda kalabilirsiniz,” dedi.
Kısa, soğuk bir gülümseme yerleşti yüzüme.
“Beni tehdit etmek için yanlış yeri seçtin.”
Telefonumu çıkarıp güvenlik amirinin numarasını açtım. Kalkıp onlarla yaka paça kavga edecek değildim. Az önce söylediğim gibi bu şirkette son sözü ben söylerdim. Beni dinlemeyen burada barınamazdı. Tam o sırada Dragan, yanındaki adamlardan birine baktı. Aralarında tek kelime geçmedi. Ama adam hemen hareketlendi.Filip de fark etmişti.
“Luka,” dedi alçak sesle. “Kamyonu çıkarmaya hazırlanıyorlar.”
Başımı çevirdim. Şoför kabine binmişti. Motor çalıştı. Kamyonun farları deponun önündeki beton zemini aydınlattı.
“Motoru kapatın!” diye seslendim. Şoför cevap vermedi. Filip hızla aracın yanına yürüdü.
“Hey! Durun! Yükleme durduruldu!”
Kamyonun yanındaki adamlardan biri Filip'in önüne çıktı.
“Çekil.”
Filip durmadı.
“Sen çekil. Buradan hiçbir araç çıkmayacak.”
Adam iki eliyle Filip'i göğsünden itti. Filip geriye doğru sendeledi ama dengesini kaybetmedi. Hemen doğrulup adamın karşısına geçti.
“Bana dokunayım deme bir daha.”
Adam yeniden üzerine yürüdü. Bu kez araya girdim.
“Yeter!”
Adamın Filip'e uzanan kolunu yakalayıp geri çektim.
“Size ne söylediğimi anlamıyor musunuz?”
Adam sertçe kolunu kurtarmaya çalıştı.
“Bırak beni!”
“Önce geri çekileceksin.”
Omzuyla üzerime yüklendi. Bir adım geriledim ama dengesini toparlamasına fırsat vermeden montunun önünden kavradım. Beni yeniden itmeye çalıştığında kolunu yana savurup onu kamyonun yanındaki metal bariyere doğru sürdüm. Sırtı daha sonra da kafası bariyere çarptığında yüzünü buruşturdu.
“Bir daha arkadaşıma elini kaldırmayacaksın,” dedim, yakasını bırakmadan. “Anlaşıldı mı?”
Adam cevap vermek yerine koluma asıldı. Onu kendimden uzaklaştırdım. Bu kez yumruğunu savurdu. Başımı yana çektiğimde darbe omzumun üzerinden geçti. Karşılık vermek için beklemedim. Karnına sert bir yumruk indirdim. Adam iki büklüm olurken yakasından tutup bariyerin yanına doğru ittim.
“Yerde kal,” dedim.
Arkamdan ayak sesleri geldi. Döndüğümde başka bir adamın Filip'e saldırdığını gördüm. Filip ilk darbeyi koluyla karşılamış, ardından adamı kendinden uzaklaştırmıştı. Ancak karşısındaki kişi yeniden üzerine yürüyordu.
“Filip!”
Arkadaşım başını çevirdiği anda adam omzundan yakalayıp onu kamyonun kapısına doğru itti. Araya girmek için hareket ettim. Tam o sırada Dragan önüme çıktı.
“Bunu daha fazla büyütmeyin, Luka.”
Durup ona baktım.
“Çekil önümden.”
“Adamlar yalnızca işlerini yapıyor.”
“İşlerini mi?”
Sesimdeki öfkeyi artık gizlemiyordum.
“Adamların bana ve Filip'e saldırıyor. Sen hâlâ buna iş mi diyorsun ?”
Dragan cevap vermedi. Omzunun üzerinden Filip'e baktım. Karşısındaki adamı yakasından tutup kamyonun yanından uzaklaştırmayı başarmıştı. Dragan kolunu uzatıp geçmemi engellemeye çalıştığında sabrım tükendi.
“Son kez söylüyorum. Çekil.”
Beni göğsümden itti. O an düşünmedim. Bileğini yakalayıp kolunu aşağı çektim. Dengesini kaybettiğinde omzundan kavrayarak onu deponun yanındaki konteynere doğru ittim. Sırtı metal yüzeye çarptı. Kurtulmaya çalışınca yakasından tutup yeniden duvara bastırdım.
“Buraya nasıl girdiğini, kimin talimatıyla çalıştığını ve bu kamyonda ne taşıdığını öğreneceğim,” dedim. “Bunu şimdi bana anlatırsın ya da birazdan gelecek güvenlik görevlilerine. Ama buradan hiçbir şey olmamış gibi yürüyüp gitmeyeceksin.”
Dragan dişlerini sıktı.
“Bunun sonuçları olacak.”
“Olacak,” dedim. “Bundan emin olabilirsin.”
Adam bir anda başını öne savurdu. Alnı yüzüme çarpmadan geri çekildim ama yakasını bırakmak zorunda kaldım. Boşalan eliyle bana yumruk attı. Darbe çenemin kenarına geldi. Başım yana savruldu. Ağzımın içinde metalik bir tat hissettim. Dragan ikinci kez üzerime yürüdüğünde yumruğunu kolumla karşılayıp göğsüne sertçe vurdum. Geri sendeledi. Bir yumruk da ben savurdum; elmacık kemiğine isabet ettiğinde başı yana döndü. Dengesini kaybederek konteynere yaslandı.
“Yeter!” diye bağırdım. “Bir adım daha atma!”
Ama arkamdan gelen hareketi fark etmekte geç kalmıştım. Filip'in sesini duydum.
“Luka, dikkat et!”
Döndüğüm anda elinde metal bir yük sabitleme aparatı tutan adamlardan birini gördüm. Bana doğru savurduğu parçadan kaçınmak için kolumu kaldırdım. Keskin kenar önkolumu adeta yırttı .Bir anlık sıcaklığın ardından acı yayıldı.
Geri çekildim.
Koyu renk tişörtümün kolunun altından bileğime doğru uzanan kalın oluk oluk bir kan çizgisi oluşmaya başlamıştı. Adam ikinci kez hamle yapamadan bileğini yakaladım. Elindeki metal parçayı uzaklaştırmak için kolunu yana çevirdim. Dirseğimle göğsüne sertçe vurdum. Adam geriye sendelediğinde metal aparat elinden düşüp beton zeminde gürültüyle yuvarlandı. Üzerime yeniden atılmaya çalıştı. Bu kez yumruğum çenesine isabet etti. Adam sendeleyerek birkaç adım geri gitti, sonra dizlerinin üzerine çöktü.
“Bir daha kalkayım deme,” dedim nefes nefese.
Filip yanıma geldi.
“Luka! Kolun!”
“İyiyim.”
“Kanıyorsun.”
“Görüyorum, Filip.”
Koluma kısa bir bakış attım. Kesik o anki adrenalin ile acımıyordu muhtemelen ama derin gözüküyordu. Kan tişörtümün yan tarafına bulaşmıştı. Filip'in yüzünde öfkeyle endişe birbirine karışmıştı.
“Bunların hepsi delirmiş!”
Cevap veremedim. Çünkü o sırada kamyon hareket etti. Motorun gürültüsü deponun içinde yankılandı. Şoför, açık kapıya doğru hızlanıyordu.
“Lanet olsun!”
Kamyonun önüne geçmek için hareketlendim ama Filip kolumdan yakaladı.
“Luka, dur! Önüne çıkamazsın!”
Haklıydı. Kamyon ağır ağır değil, giderek hızlanarak ilerliyordu. Yoluna çıkmak aptallık olurdu. Telefonumu çıkardım.
“Güvenliği ara! Ana çıkışı kapatsınlar!”
Filip hemen telefonuna sarıldı.Ben de güvenlik amirini aradım.
“Stefan! D-4'ten izinsiz bir kamyon çıkıyor. Ana kapıyı kapatın. Aracın plakasını ve kamera görüntülerini kaydedin. Polis çağırın. Burada saldırı oldu.”
Karşı taraftan gelen telaşlı sesi dinlerken kamyonun arka ışıkları konteynerlerin arasından kayboldu.Birkaç saniye sonra uzaklardan metal bir çarpma sesi duyuldu.
Filip başını kaldırdı.
“Ne oldu?”
“Bilmiyorum.”
Telefonu kulağımda tutarak bekledim. Stefan'ın sesi yeniden duyuldu.
“Bay Petrović, araç yan servis yoluna yöneldi. Bariyerin bulunduğu bölgeden çıkmaya çalışıyor. Ekip gönderiyorum.”
“Peşinden koşmayın. Kameraları takip edin ve polisi bilgilendirin. Kimsenin daha fazla yaralanmasını istemiyorum.”
Telefonu kapattım. Filip yanıma geldi.
“Kaçıyorlar mı?”
“Yan servis yoluna yönelmişler.”
Dragan'a baktım.
Az önce kavga ettiğimiz yerde değildi.
Çevreme göz gezdirdim.
“Dragan şerefsizi nerede?”
Filip de etrafa baktı.
“Az önce buradaydı.”
Konteynerlerin arasındaki karanlık geçide döndüm.Kimse görünmüyordu.
“Hay sikeyim.”
Filip elini saçlarının arasından geçirdi.
“Bütün bu karmaşanın içinde sıvışmış olmalı.”
Kolumdaki acı giderek daha belirgin hâle geliyordu. Kesik boyunca kan akıp bileğimden parmaklarımın arasına süzülmeye devam ediyordu ama şimdilik asıl dikkatimi çeken bu değildi.
Dragan kaçmıştı.
Kamyon kaçmaya çalışıyordu.Ve şirketimin deposunda çalışan adamlardan bazıları ki artık çalışma gibi bir ihtimal mümkün değil hepsi polise teslim olacak, bir yükün kontrol edilmesini engellemek için bana saldırmıştı. Filip eğilip yerdeki metal aparatı dikkatle inceledi.
“Bunu polise göstereceğiz,” dedi. “Ayrıca deponun kamera kayıtlarını da hemen almalıyız. Dragan'ın burada olduğunu kanıtlayabiliriz.”
Başımı salladım.
“Önce kayıtların silinmesini engelleyelim. Güvenlik geldiğinde sistemi korumaya alsınlar. Bu gece burada bulunan herkesin kimlik bilgilerini istiyorum.”
“Tamam.”
“Bir de o kamyonun plakası.”
Filip telefonunu çıkardı.
“Giriş kayıtlarında var. Ama görüntülerle karşılaştıracağım. Sahte plaka kullanmış olabilirler.”
Bir süre sessiz kaldık. Uzakta güvenlik araçlarının ışıkları görünmeye başlamıştı.
Filip bana döndü.
“Luka, şimdi gerçekten koluna bakmamız gerekiyor.”
“Yüzeysel bir kesik.”
“Çocuk mu kandırıyorsun sen deli gibi kanıyor. Doktorun görmesi gerek-”
“Filip…”
“Hayır, bu kez ben konuşacağım.” Kaşlarını çattı. “Az önce üç adamla kavga ettin, biri sana metal bir şeyle saldırdı ve kolundan oluk oluk kan akıyor. Bana bunun önemsiz olduğunu söyleme.”
İstemeden güldüm.
“Üç adamla tek başıma kavga etmedim. Sen de oradaydın.”
“Beni övmek için daha iyi bir zaman seçebilirdin.”
“Bütün gece şikâyet edeceksin, değil mi?”
“Muhtemelen birkaç hafta.”
Başımı iki yana salladım. Güvenlik görevlileri yanımıza ulaştığında onlara durumu anlattım. Deponun boşaltılmamasını, içerideki bütün belgelerin korunmasını ve polis gelene kadar kimsenin alandan ayrılmamasını söyledim. Kamyonun yan servis yolundaki bariyeri zorlayarak tesis dışına çıktığını öğrendik. Güvenlik görevlileri peşinden gitmemiş, ancak araç ve güzergâh bilgilerini polise iletmişti.
Filip, giriş kayıtlarının kopyasını aldı. Ben de Dragan'ın kim olduğunu ve burada bulunmasının neden şüpheli olduğunu güvenlik amirine anlattım. Fakat Boris'in adını henüz resmî bir suçlama olarak ortaya atmadım. Elimizde yeterli kanıt yoktu. Amcamın bu işin neresinde olduğunu öğrenmeden onu suçlamak istemiyordum. Yine de Dragan'ın adını söylediğinde yüzündeki ifadeyi hatırlıyordum.
Bay Boris'in bilgisi var.
Bunun ne kadarının doğru olduğunu öğrenmek zorundaydım. İdari binanın önüne döndüğümüzde saat biri geçmişti. Filip arabasının bagajından küçük bir ilk yardım çantası çıkardı. İçindeki gazlı bezi uzatırken yüzü hâlâ asıktı.
“Şunu koluna bastır. Kanamanın durması gerekiyor. Durursa tabii.”
“Tamam.”
“Ve hastaneye gitmemiz gerektiğini düşünüyorum.”
“Önce kanamanın durumuna bakalım. Gerekirse gideriz.”
Filip başını salladı ama ikna olmuş görünmüyordu. Bir süre sessizce bekledik. Sonra bana baktı.
“Luka, bu gece gördüklerimiz sıradan bir usulsüzlük değil.”
“Biliyorum.”
“Dragan'ın orada bulunması, eski sistemden açılan izin, belgelerin olmaması… Bunların hepsi bir araya gelince…”
“Boris'i işaret ediyor,” dedim.
Filip sustu.
“Evet.”
Kolumdaki gazlı beze baktım. Beyaz kumaşın bir kısmı kırmızıya dönmüştü.
“Yine de elimizde yalnızca Dragan'ın söylediği bir isim var. Amcamın doğrudan talimat verdiğini kanıtlamıyor.”
“Peki ne yapacağız?”
“Sabah ilk iş bütün eski yetkilendirmeleri inceleyeceğiz. D-4'te son aylarda yapılan işlemleri çıkaracağız. Benzer kayıtlar varsa bulmamız gerekiyor.”
“Ve Boris?”
Bir süre düşündüm.
“Onunla da konuşacağım. Ama önce ne bildiğimizi netleştirmek istiyorum.”
Filip başını salladı.
“Tamam.”
Sonra gözleri yeniden koluma kaydı.
“Şimdi otele dönelim. Yaranı temizletmen gerekiyor.”
“Sen de eve git. Sabah yine erken kalkacağız.”
“Bana sabah erken kalkacağımızı söylemeden önce en azından bir kahve ısmarlayabilirdin.”
Gülümsedim.
“Yarın iki kahve.”
“Üç.”
“Filip.”
“Gece yarısı kavga ettim, Luka. Pazarlık gücümün arttığını düşünüyorum.”
İstemeden güldüm.
“Peki. Üç.”
Filip de gülümsedi. Ama birkaç saniye sonra yüzündeki ifade yeniden ciddileşti.
“Dikkatli ol,” dedi. “Bu gece oradaki adamlar senin kim olduğunu gayet iyi biliyordu. Yine de saldırdılar.”
Bu cümle düşündüğümden daha ağır geldi.
Çünkü haklıydı.
Kim olduğumu biliyorlardı.
Yetkimin farkındaydılar.
Ve buna rağmen beni durdurmak için şiddete başvurmuşlardı.“Biliyorum,” dedim. Filip omzuma hafifçe dokundu.“Yarın görüşürüz.”
Arabasına doğru yürürken onu izledim. Ardından kendi aracıma geçtim. Direksiyona oturduğumda kolumdaki sızı yeniden kendini hatırlattı. Gazlı bezi dikkatlice düzelttim. Telefonumu çıkardığımda ekranın üst kısmında birkaç bildirim vardı.
Mila.
Her şey yolunda mı?
Bir süre sonra gönderilmiş başka bir mesaj.
Luka?
Saate baktım. Mesajların üzerinden neredeyse yarım saat geçmişti. Ona haber vereceğime söz vermiştim. Ama depodaki karmaşa sırasında telefonumu kontrol etmeyi tamamen unutmuştum. Ekrana bakarken kısa bir nefes verdim.
Şimdi ne yazacaktım?
Her şey yolunda.
Pek doğru sayılmazdı.
Biraz sorun çıktı ama iyiyim.
Bu da muhtemelen onu daha fazla endişelendirecekti. Sonunda telefonu aramak için elime aldım.Tam o sırada yeni bir bildirim düştü.
Bilinmeyen bir numaradan gelen kısa bir mesajdı.
Bu gece limanda ne işin vardı, Luka?
Ekrana birkaç saniye boyunca baktım. Gönderenin kim olduğunu bilmiyordum. Ama bir şeyi anlamıştım. Ben D-4'te neler olduğunu öğrenmeye çalışırken, birileri de attığım her adımı takip ediyordu.
Telefonun ekranındaki mesaja bir kez daha baktım.
Bu gece limanda ne işin vardı, Luka?
Numara kayıtlı değildi. Mesajda herhangi bir isim de yoktu. Yalnızca nerede olduğumu bilen ve bunu bana bildirmek isteyen birinin yazabileceği kadar kısa, rahatsız edici bir cümle vardı. Bir süre ekrana baktıktan sonra numaranın görüntüsünü kaydettim. Filip'e göndermeyi düşündüm ama saat çoktan biri geçmişti. Sabah birlikte inceleyebilirdik. Şimdilik cevap vermenin bir anlamı yoktu. Telefonu yan koltuğa bıraktım ve motoru çalıştırdım. Direksiyonu çevirdiğimde sol kolumdaki kesik kendini hatırlatırcasına sızladı. Dişlerimi sıkarak elimi biraz daha aşağı indirdim. Filip'in sardığı gazlı bez oldukça kanlı olsa da yerinde duruyordu ama tişörtümün koluna ve yan tarafına bulaşan kan kuruyarak koyulaşmıştı. Dikiz aynasından yüzüme baktığımda çenemin kenarında hafif bir kızarıklık gördüm.
Harika görünüyordum.
Özellikle de otelde beni bekleyen birine her şeyin yolunda olduğunu söylemişken.
Mila.
Telefonuma yeniden baktım.
Mesajları hâlâ ekrandaydı. Her şey yolunda mı? Luka? Bir an onu aramayı düşündüm. Sesimi duyarsa rahatlayabilirdi. Ama ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Yalan söylemek istemiyordum, olanları telefonda anlatmak da doğru gelmiyordu. Üstelik Mila'nın olayları kafasında büyütmek konusunda oldukça yetenekli olduğunu öğrenmiştim. Kolumun kesildiğini söylersem, ben otele varana kadar aklından geçireceği ihtimalleri tahmin etmek zor değildi. Yine de haber vermem gerekiyordu.
Otele dönüyorum.
Biraz geciktik ama iyiyim.
Merak etme.
Mesajı gönderdim. Cevap gelmedi. Belki sonunda uyumuştu. Bunun iyi bir şey olduğunu düşünmem gerekiyordu. Ama nedense, odasının penceresinde oturup benden haber beklediğini hayal etmek daha kolaydı. Bellora'nın girişine ulaştığımda saat biri yirmi geçiyordu. Arabayı otoparka bırakıp ana girişe doğru yürüdüm. Gece vardiyasındaki görevli beni görünce ayağa kalktı.
“İyi geceler, Bay Petrović.”
“İyi geceler.”
Bakışları kısa bir an koluma kaydı. Üzerimdeki koyu renk tişört kanı bir miktar gizliyordu ama açıkta kalan önkolumdaki gazlı bez pek de dikkat çekmeyecek gibi değildi.
“Bir sorun mu var, efendim?”
“Ufak bir kaza geçirdim. İlk yardım çantasını süitime gönderebilir misiniz?”
“Tabii. Doktor çağırmamızı ister misiniz?”
“Şimdilik gerek yok. Teşekkür ederim.”
Resepsiyondan ayrılıp asansörlere yöneldim. Günün sonunda tek istediğim duş almak ve birkaç saat uyumaktı. Sabah erkenden Filip'le buluşmamız gerekiyordu. Limandaki kamera kayıtları, giriş izinleri, Dragan'ın kimliği ve kaçan kamyonla ilgili cevap bekleyen onlarca soru vardı.
Bir de Boris.
Onunla yapacağım konuşmayı düşündükçe çenem sıkılıyordu. Asansörün düğmesine bastım. Tam o sırada arkamdan aceleci ayak sesleri duydum.
“Luka!”
Döndüm.
Mila, lobinin diğer ucundan bana doğru geliyordu.Üzerinde açık bej, bol bir hırka vardı. Hırkanın arasından fildişi renginde, ince askılı saten bir üst görünüyordu. Aynı kumaştan kısa şortu ve çıplak bacaklarıyla sanki yatağından yeni kalkmış gibiydi. Ayaklarında yumuşak ev terlikleri vardı. Koyu kahverengi saçları omuzlarına dağılmış, uçları hafifçe dalgalanmıştı.
Ama dikkatimi çeken ilk şey bunların hiçbiri değildi.
Yüzüydü.
Beni gördüğü anda gözlerinde beliren rahatlama, birkaç adım sonra yerini açık bir korkuya bıraktı. Bakışları koluma kaymıştı.
“Luka…”
Yanıma geldiğinde birden durdu.
“Bu ne?”
Sesindeki değişim, kolumdaki sızıdan daha fazla dikkatimi çekti.
“Sakin ol. Küçük bir—”
“Kolun kanıyor!”
Lobideki görevli başını kaldırdı. Mila bunu fark etmedi bile. Elini koluma doğru uzattı ama dokunmadan hemen önce durdu. Parmakları havada asılı kaldı.
“Ne oldu sana? Birisi mi saldırdı? Filip nerede? O iyi mi?”
Sorular birbirini takip ediyordu. Hangisine önce cevap vereceğimi düşünürken yüzündeki rengin biraz daha solduğunu fark ettim.
“Mila, bana bak.”
“Luka, tişörtünde de kan var.”
“Biliyorum. Ama önce beni dinle. Filip iyi. Ben de iyiyim. Limanda bir tartışma çıktı, biraz büyüdü. Kolumda pek de yüzeysel sayılmayacak bir kesik var ama iyiyim, hepsi bu.”
“Bir tartışma mı?”
Kaşlarını çattı.
“Nasıl bir tartışma insanın kolunu kanatır?”
Buna verebileceğim pek iyi bir cevap yoktu.
“Beklediğimizden daha hareketli geçti diyelim.”
Mila bana inanamayarak baktı.
“Sen şu anda şaka mı yapıyorsun?”
“Hayır, aslında yapmıyorum. Sadece yüzündeki ifadeyi biraz değiştirmeye çalışıyorum. Şu anda ikimizden birinin bayılmasını istemem. Özellikle de o kişi ben değilsem.”
Normalde bu cümleye gözlerini devirerek karşılık vereceğini düşünürdüm.
Ama gülmedi.
Gözleri yeniden koluma kaydı.
Dudaklarını birbirine bastırdı, sonra derin bir nefes almaya çalıştı.O an gerçekten korktuğunu anladım. Şaka yapmayı bıraktım.
“Mila,” dedim daha alçak bir sesle. “İyiyim. Gerçekten. Kolum biraz canımı yakıyor ama ciddi bir şey değil. Filip de iyi. İstersen yukarı çıkalım, sana her şeyi anlatacağım.”
Başını salladı.
Sonra yeniden koluma baktı.
“Önce yaranı temizlememiz gerekiyor.”
“İlk yardım çantası istedim. Birazdan getirirler.”
“Güzel. O zaman beklemeyelim.”
Asansörün düğmesine bastı. Ben de yanında durdum. Birkaç saniye boyunca konuşmadı. Ellerini hırkasının önünde birleştirmişti. Başparmağıyla diğer elinin tırnağını ovuşturuyordu. Gergin olduğunda bunu yaptığını daha önce fark etmemiştim. Asansör geldiğinde içeri girdik. Mila hemen kat düğmesine bastı.
Ardından bana döndü.
“Telefonuna neden cevap vermedin?”
“Mesajını gördüm. Hatta ilkine cevap verdim.”
“Sonrakileri soruyorum.”
“Depoda işler karıştı. Telefonumu kontrol edemedim. Otele dönmeden önce de sana mesaj attım.”
“Evet, onu gördüm. Ama o zamana kadar ne kadar zaman geçtiğinin farkında mısın?”
“Farkındayım. Sana haber vereceğime söz verdim ve zamanında yapamadım. Bunun için özür dilerim.”
Mila'nın yüzündeki öfke bir anlığına dağıldı. Sanırım savunmaya geçmemi bekliyordu.
“Ben…” dedi, sonra sustu.
“Ne?”
“Bir şey oldu sandım.”
Sesi o kadar alçaktı ki neredeyse duyamadım. Başımı ona çevirdim. Gözlerini asansörün kapısına dikmişti.
“Pencereden baktım,” diye devam etti. “Sonra telefonuma. Sonra yine pencereye. Bir ara gerçekten çok saçma ihtimaller düşünmeye başladım. Belki telefonun çekmiyordur dedim, belki Filip'le konuşuyorsundur… Sonra aklıma başka şeyler geldi.”
“Ne gibi?”
Omuzlarını hafifçe kaldırdı.
“Söylemek istemiyorum.”
Bir süre yüzüne baktım.
Benim için endişelenmişti. Ama onu daha fazla sorularımla boğmayacaktım, hele o bu haldeyken yapacağım en son şeydi bu.
“Peki,” dedim. “Söylemek zorunda değilsin.”
Asansör yavaşlayıp durdu. Kapılar açıldığında Mila benden önce çıktı. Koridora adım attıktan sonra dönüp beni bekledi. Yürürken ara sıra koluma bakıyordu. Sanki ben fark etmeden daha kötü bir şey olmasından korkuyordu.
Böyle bir endişeyle karşılaşmaya alışık değildim.
Filip yaralandığımı gördüğünde kızmış, beni hastaneye götürmek için ısrar etmişti. Nina olsaydı muhtemelen önce bağırır, sonra da çocukluğumuzdan beri yaptığım bütün düşüncesizce şeyleri tek tek hatırlatırdı.
Ama Mila'nın endişesi farklıydı.
Onunla yalnızca birkaç gündür tanışıyorduk.
Bana karşı hiçbir sorumluluğu yoktu.
Yine de gece yarısı otelin lobisinde, ayaklarında terlikleriyle beni beklemişti.
Bu düşüncenin neden bu kadar hoşuma gittiğini kendime açıklayamadım.
Süitin kapısını açtığımda Mila doğrudan içeri girdi.
“İlk yardım çantası nerede?”
“Resepsiyondan gönderecekler. Ama banyoda da küçük bir tane var.”
“Hangisi?”
“Soldaki dolapta.”
Cümlemi bitirmeden banyoya yöneldi. Arkasından bakarken istemsizce gülümsedim. Birkaç saat önce aynı odada oturmuş, benimle limana gelmek için ısrar etmişti. Şimdi ise sanki yıllardır burada yaşıyormuş gibi banyodaki dolapları açıyordu.
“Buldum!” diye seslendi.
“Harika. Bu hızla otelin bütün acil durum planını da öğrenebilirsin.”
“Luka!”
“Tamam, sustum.”
Gülümseyerek koltuğa oturdum. Birkaç saniye sonra elinde küçük bir ilk yardım çantasıyla döndü. Çantayı sehpanın üzerine bıraktı, ardından mutfağa gidip bir şişe su ve temiz bir havlu getirdi.
“Kolunu uzat.”
Söylediğini yaptım. Mila karşımdaki koltuğa oturmak yerine yanıma geldi. Sehpayı biraz yaklaştırdıktan sonra dizlerinin üzerine çöktü.
“Oraya oturabilirsin,” dedim. “Yerde durmana gerek yok.”
“Buradan daha rahat görüyorum.”
Zaten minicik olan bedeni bur şekilde daha da minik görünüyordu. İstemsizce gülümsedim.
“Peki.”
Gazlı bezi dikkatlice açmaya başladı. Parmakları koluma dokunduğunda hafifçe irkildim.
“Acıdı mı?”
Hayır. Sadece tepkilerini izlemek hoşuma gidiyor.
“Biraz.”
“Hareket etme o zaman.”
“Emredersiniz.”
Başını kaldırıp bana baktı.
“Luka, birazcık ciddiyet.”
“Oldukça ciddiyim. Şu anda bütün talimatlarına uyuyorum.”
“Böyle devam edersen seni kendi kendine pansuman yapmaya bırakacağım.”
Yalan söylüyordu, gözlerini kaçırmıştı.
“Buna pek inanmıyorum.”
“Neden?”
Yüzümü eğilerek yüzüne yaklaştırdım. Kaçırdığı gözlerini tekrar benimle birleştirdi.
“Çünkü az önce beni gördüğünde neredeyse koşarak yanıma geldin. Şimdi de kolumu sarmadan buradan ayrılacağını sanmıyorum.”
Çünkü benim için endişelendin. Çünkü bu benim için çok kıymetli.
Mila'nın yanakları hafifçe kızardı.
“Birinin kanadığını görünce yardım etmek istemek oldukça normal.”
“Biliyorum.”
“Öyleyse neden gülümsüyorsun?”
“Çünkü seninle tartışmak hoşuma gidiyor.”
Gözlerini devirdi.
“Sen gerçekten dayanılmaz bir insansın.”
“Filip de sık sık aynı şeyi söylüyor. Sanırım ikinizin ortak bir noktası daha var.”
Bu kez dudaklarının kenarı istemsizce kıvrıldı. Gülümsemesini gördüğümde içimdeki gerginliğin bir kısmı dağıldı. Mila gazlı bezi tamamen çıkardı. Kesik önkolumun dış tarafında, dirseğimin biraz aşağısından başlayıp bileğime doğru uzanıyordu. Hem derin hem de beklediğimden uzun görünüyordu.
Mila'nın yüzündeki gülümseme kayboldu.
“Luka…”
“Biliyorum. Göründüğü kadar kötü değil.”
“Bunu söylemeyi bırakır mısın?”
Sesindeki titremeyi duyunca sustum. Mila temiz bir gazlı bez aldı. Ellerini dikkatle hareket ettiriyordu ama parmaklarının hafifçe titrediğini görebiliyordum.
“Bunu sana ne yaptı?” diye sordu.
“Metal bir parça. Adamlardan biri elinde tutuyordu. Kolumu kaldırınca kenarı sıyırdı.”
Bir an durdu.
“Adamlar mı?”
“Evet.”
“Kaç kişiydiler?”
“Birkaç kişi.”
Başını kaldırdı. Sabrıyla oynadığımın farkındaydım.
“Luka.”
Derin bir nefes aldım.
“Üç kişiyle fiziksel bir arbede yaşandı. Filip de oradaydı. Kimse ciddi şekilde yaralanmadı.”
“Üç kişi mi?”
“Bana aynı anda üç kişi saldırmadı, Mila. Filip de kendini savundu. Olay biraz karıştı.”
“Biraz mı?”
Yüzündeki ifadeye bakınca gülümsememi gizleyemedim.
“Pekâlâ. Oldukça karıştı.”
Mila birkaç saniye bana baktı. Kıvrılan dudaklarıma kısa bir bakış attıktan sonra gözlerini tekrar gözlerime çıkardı
“Seninle ne yapacağımı bilmiyorum.”
“Şu anda oldukça iyi bir iş çıkarıyorsun. Kolum için endişelenmene gerek yok.”
“Kolun için endişeleniyorum zaten!”
Sesi beklediğinden yüksek çıkmış olmalıydı. Bir anda sustu. Ardından gözlerini yeniden yarama indirdi.
“Yani…” dedi daha alçak bir sesle. “Bu kadar kolay geçiştirmene sinirleniyorum.”
Bir süre onu izledim. Sonra sağlam elimle sehpanın üzerindeki gazlı bez paketini kenara çektim. Mila'nın kollarından tutup onu sehpanın üzerine oturmasını sağladım. Zaten yerde oturmasına içim el vermemişti.
“Mila.”
Başını kaldırmadı.
“Mila, bana bakar mısın?”
Yavaşça gözlerini kaldırdı.
“Gerçekten korktuğunu biliyorum,” dedim. “Ve sana bunun için kızmıyorum, kızamam da zaten. Ama şu anda karşındayım. Konuşabiliyorum, yürüyebiliyorum, hatta gördüğün gibi gereğinden fazla konuşuyorum. Bu gece olanlar hoş değildi ama daha kötü sonuçlanabilirdi. İkimiz de bunu biliyoruz.”
Alt dudağını dişlerinin arasına aldı.
“İşte mesele de bu.”
“Ne?”
“Daha kötü sonuçlanabilirdi.”
Sustum. Mila bakışlarını yeniden koluma indirdi.
“Ben seni limana gönderdim,” dedi.
Kaşlarımı çattım.
“Hayır, Mila. Sen beni hiçbir yere göndermedin.”
“Eğer sana o konuşmayı anlatmasaydım…”
“Yine de orada bir şeyler olacaktı.”
“Ama sen gitmeyecektin.”
“Belki o gece gitmeyecektim. Fakat bir noktada öğrenmem gerekecekti.”
Sesimi biraz yumuşattım.
“Sana bunu daha önce de söyledim. Bu benim sorumluluğum. Üstelik oraya gitmeye ben karar verdim. Senin değil.”
Mila cevap vermedi. Elindeki bezi yarama hafifçe bastırdı. Acı kısa bir an keskinleşti ama ses çıkarmadım. Birkaç saniye sonra elini durdurdu.
“Canını acıtıyorum.”
“Hayır.”
“Luka, yüzünü buruşturdun.”
“Biraz acıdı,” diye kabul ettim. “Ama devam edebilirsin.”
Başını salladı. Bu kez daha dikkatli hareket etti. Onu izlerken saçlarının bir tutamının yüzüne düştüğünü fark ettim. Elinin tersiyle geri itmeye çalıştı ama başaramadı. Birkaç saniye sonra aynı tutam yeniden yanağına kaydı. Normalde böyle küçük şeylere dikkat etmezdim ama Mila'nın yanında son günlerde kendimi hiç alışık olmadığım ayrıntıları fark ederken buluyordum.
Konuşurken kaşlarını nasıl kaldırdığını.
Bir şeye sinirlendiğinde dudaklarını nasıl birbirine bastırdığını.
Gülmemeye çalışırken gözlerinin kenarında beliren o küçük çizgileri.
Ve şimdi, bütün dikkati kolumdayken yüzüne düşen saçlarını bile umursamamasını.
Elimi kaldırdım.
“Müsaadenle,” dedim.
Başını kaldırdı. “Ne?”
Yüzüne düşen saç tutamını parmaklarımın arasına alıp kulağının arkasına bıraktım. Hareketim düşünmeden yapılmıştı ama parmaklarım yanağının hemen yanından geçtiği anda bunun ne kadar yakın bir hareket olduğunu fark ettim. Mila da fark etmiş olmalıydı. Bir anlığına tamamen hareketsiz kaldı. Gözleri benimkilere çevrildi. Aramızdaki mesafe, birkaç saniye öncesine göre çok daha kısa görünüyordu.
“Saçın…” dedim, sesim istemsizce alçalarak. “Sürekli yüzüne düşüyordu.”
Mila gözlerini kırpıştırdı.
“Teşekkür ederim.”
Elimi geri çektim.
“Rica ederim.”
Sonra ikimiz de aynı anda başka tarafa baktık.
İçimden kendime güldüm. Bir kadının saçını kulağının arkasına bırakmak hayatımda ilk kez yaptığım bir şey değildi. Ama bu kadar basit bir hareketin ardından ne söyleyeceğimi bilemediğim pek olmamıştı. Mila yeniden yarama döndü.
“Sanırım temizlendi,” dedi. “Ama kesik biraz uzun hem de derin. Bence bir doktorun görmesi gerekiyor.”
“Sabah kontrol ettiririm.”
“Luka.”
“Tamam.” Başımı salladım. “Bu gece bir sağlık görevlisine baktıracağım. Enfeksiyon riskini de kontrol ettiririm. Böyle daha mı iyi?”
“Evet.”
“Güzel. Çünkü pazarlıkta oldukça sert olduğunu fark ettim.”
“Sen de kolay ikna olan biri değilsin.”
“Bu konuda haklısın.”
Mila temiz bir pansuman örtüsü açtı. Yarayı dikkatlice kapatıp bandajı sabitlemeye başladı. Bu kez elleri daha az titriyordu. Ama ben hâlâ onun birkaç dakika önceki hâlini düşünüyordum. Lobide beni gördüğünde yüzünün aldığı ifadeyi. Koluma dokunmaya korkmasını. Asansörde, bir şey olduğunu sandığını söylerken sesinin alçalmasını.
Bütün bunların bende uyandırdığı duyguyu tam olarak tanımlayamıyordum.
Mila'dan etkilendiğimi inkâr etmek anlamsız olurdu. İlk gördüğüm günden beri dikkatimi çekiyordu. Güzelliği, insanın gözünden kolay kolay kaçacak türden değildi. Ama onu düşündüğümde aklıma gelen ilk şey artık yalnızca yüzü değildi.
Sorularıydı.
İnatçılığıydı.
Bazen hiçbir şey söylemeden karşısındaki insanı dinleyebilmesiydi.
Annesinden bahsederken gözlerinin dolmasına rağmen kendini toparlamaya çalışmasıydı.
Ve kendi hayatındaki bütün belirsizliklere rağmen başkası için endişelenebilecek kadar yerinin olmasıydı.
Bu sonuncusu beni düşündürüyordu.
Çünkü Mila, hayatımda yer açmayı planladığım biri değildi.
Bir otel misafiriydi.
Babasını arıyordu.
Bir gün aradığı cevapları bulacak, valizini toplayıp ülkesine dönecekti.
Bunu biliyordum.
Yine de o an, süitimin oturma odasında sehpanın üzerine oturmuş, kolumu saran kadının birazdan kalkıp gitmesini istemediğimi fark ettim.
Bu düşünceyi zihnimden uzaklaştırmaya çalıştım.
Mila bandajın son kısmını sabitledi.
“Bitti,” dedi.
Kolumu hafifçe kaldırıp baktım.
“Oldukça profesyonel görünüyor.”
“Bunu iltifat olarak kabul ediyorum.”
“Öyle zaten.”
Mila gülümsedi. Sonra elini kolumdan çekmeye hazırlandı ama bir an durdu. Parmakları bileğimin hemen üzerinde kalmıştı. Başını kaldırıp bana baktı.
“Gerçekten iyi misin?”
Bu kez soruyu farklı sormuştu.Yaramı kastetmediğini anlamak zor değildi.Bir süre yüzüne baktım.
“Şu anda mı?”
Başını salladı.
“Evet.” Gözlerinin içine baktım. Derin bir nefes aldım.“Yorgunum,” dedim. “Kolum ağrıyor. Yarın sabah çözmem gereken bir sürü sorun var ve bu gece olanların düşündüğümden daha ciddi olduğunu biliyorum.” Kısa bir an durdum. “Ama iyiyim. En azından şu anda burada oturup seninle konuşabilecek kadar iyiyim.”
Yüzündeki ifade yumuşadı.
“Bunu baştan söyleseydin keşke.”
“Hangi kısmını?”
“Gerçekten nasıl olduğunu.”
Bir süre düşündüm.
“Sanırım alışkanlık,” dedim. “İnsanlar benden genellikle bir şeylerin yolunda olduğuna dair cevap bekliyor. Ben de bazen her şey yolunda olmasa bile önce onu söylüyorum.”
Mila'nın parmakları bileğimde hafifçe hareket etti.
“Ben senden her şeyin yolunda olduğunu söylemeni istemiyorum.”
Gözlerimi ona çevirdim.
“Ne istiyorsun peki?”
“Doğruyu söylemeni.”
Cevap vermedim. Mila'nın bakışları sakindi. Birkaç dakika önceki telaşından eser kalmamıştı. Yalnızca söylediği şeyin arkasında duran bir ifade vardı yüzünde.
“Her zaman iyi olmak zorunda değilsin, Luka,” dedi. “Bunu biliyorsun, değil mi?”
Boğazımda açıklayamadığım bir düğüm hissettim. Dedemin ölümünden sonra pek çok insan bana benzer şeyler söylemişti.
Güçlü olmalısın.
Şirket sana emanet.
Nina'nın sana ihtiyacı var.
Viktor seninle gurur duyardı.
Hepsi iyi niyetliydi ama Mila'nın söylediği farklıydı. Benden güçlü olmamı istemiyordu. Tam tersine, her zaman güçlü görünmek zorunda olmadığımı hatırlatıyordu.
“Biliyorum,” dedim sonunda. Sonra hafifçe gülümsedim. “Yalnızca bazen hatırlatılması gerekiyor.”
Mila da gülümsedi.
“Bu konuda oldukça iyiyimdir.”
“Fark ettim.”
Bir süre sessiz kaldık. Ama bu kez sessizlik rahatsız edici değildi. Mila'nın eli hâlâ bileğimdeydi. Başparmağı, farkında olmadan tenimin üzerinde küçük bir hareket yaptı. Belki yalnızca bandajın yerinde durduğundan emin olmak istiyordu.
Belki de elini çekmeyi unutmuştu.
Bilmiyordum.
Ama ben de çekmesini istemiyordum.
Gözlerim yüzüne kaydı. Koyu kahverengi saçları omuzlarına dökülüyordu. Hırkası bir omzundan hafifçe kaymış, saten üstünün ince askısı görünmüştü. Lambaderin sıcak ışığı tenine yumuşak bir renk veriyordu.
Güzeldi.
Bunu daha önce de düşünmüştüm. Ama şimdi, bu kadar yakınımdayken, düşünceyi görmezden gelmek çok daha zordu. Mila başını kaldırdığında göz göze geldik. Bir an konuşmadık. Bakışları yüzümde dolaştı. Önce gözlerime, sonra çenemin kenarındaki kızarıklığa kaydı.
“Yüzüne de vurmuşlar,” dedi. Sesindeki yumuşaklık, az önceki sessizliği dağıttı.
“Biraz.”
“Biraz kelimesini kullanmayı bırakmalısın.”
Gülümsedim.
“Peki. Çeneme yumruk attılar. Ama gördüğün gibi hâlâ yerinde.”
Mila gözlerini devirdi.
“Gerçekten inanılmazsın.”
Elini kaldırıp çeneme yaklaştırdı.
“Bakabilir miyim?” Başımı hafifçe yüzüne yaklaştırdım.
“Tabii.”
Parmaklarının uçları çenemin kenarına dokundu. Hareketi son derece dikkatliydi. Kızarmış bölgeyi incelerken yüzünü biraz daha yaklaştırdı. Tenine sinmiş hafif, temiz bir koku geldi burnuma. Saçlarından mı, kullandığı kremden mi geldiğini bilmiyordum.
Ama hoşuma gitti.
Beklediğimden fazla.
Mila'nın parmakları çenemin kenarından hafifçe geçti.
“Burada şişlik olabilir,” dedi.
“Sabaha geçer.”
“Yine başladın.”
“Alışkanlıklarımı değiştirmem için bana biraz zaman vermen gerekecek.”
Gülümsedi. Sonra gözlerini kaldırdı. O an aramızdaki mesafenin ne kadar azaldığını fark ettim. Mila'nın eli hâlâ yüzümdeydi. Benim sağlam elim koltuğun kenarında, onun dizinin hemen yanındaydı. Gözleri bir an dudaklarıma kaydı. Belki yalnızca yaralanıp yaralanmadığımı kontrol ediyordu. Belki de ben görmek istediğim şeyi görüyordum. Ama bakışları yeniden gözlerime döndüğünde, onun da bu yakınlığın farkında olduğunu düşündüm.
İçimde beklenmedik bir istek belirdi.
Biraz daha yaklaşmak.
Yüzüne düşen saçları yeniden geriye itmek.
Ona, bütün gece boyunca kendisiyle ilgili düşündüğüm şeyleri söylemek. Hiçbirini yapmadım. Çünkü Mila'nın bu gece buraya geliş nedeni bu değildi. Çünkü birkaç gündür tanıdığım bir kadının korkusunu, yakınlaşmak için bir fırsata dönüştürmek istemiyordum. Ve belki de en önemlisi, onun burada olmasının temel sebebinin önüne geçmek istemiyordum. Mila elini yavaşça geri çekti.
“Sanırım yüzün de sağlam,” dedi, sesi hafifçe titreyerek.
Gülümsedim.
“Bunu duymak güzel. Aynaya bakacak hâlim kalmamıştı.”
Bu kez gerçekten güldü. Gülüşü odanın sessizliğine karıştığında ben de rahatladım. Mila pansuman malzemelerini toplarken ayağa kalktım. Kullanılmış gazlı bezleri çöpe attıktan sonra mutfaktan iki bardak su getirdim.
“Biraz oturmak ister misin?” diye sordum. Başını kaldırdı.
“Rahatsız etmiyor muyum?”
“Bunu bu gece ikinci kez soruyorsun.”
“Çünkü gece yarısını çoktan geçtik ve sen yaralısın.”
“İkisi de doğru.” Bardağı ona uzattım. “Ama şu anda uyumaya hazır değilim. Üstelik senin de hemen uyuyacağını sanmıyorum.”
Bardağı aldı.
“Bu kadar emin olma.”
“Peki. O zaman birkaç dakika otururuz, sonra seni odana bırakırım.”
Mila gülümsedi. Bu kez karşımdaki sehpaya değil, yanımdaki geniş koltuğun diğer ucuna oturdu. Aramızda rahatça oturabileceğimiz kadar mesafe vardı ama biraz önceki yakınlığın ardından bu bile farklı hissettiriyordu. Bardağından bir yudum aldı.
“Peki, limanda ne buldunuz?”
Derin bir nefes verdim.
“Şimdilik cevaplardan çok sorular bulduk. Normal kayıtlarda görünmeyen bir yükleme vardı. Belgeler eksikti. Üstelik orada bulunmaması gereken bir adamla karşılaştık.”
“Kim?”
“Dragan adında biri. Daha önce Boris'in yanında görmüştüm. Şirkette çalışmıyor ama bu gece depodaki adamlara talimat veriyordu.”
Mila'nın yüzü ciddileşti.
“Boris'in adını söyledi mi?”
“Evet. Orada bulunmasının amcamın isteği üzerine olduğunu söyledi.”
“Yani gerçekten Boris…”
“Henüz kesin bir şey bilmiyoruz,” diye araya girdim. “Dragan'ın söylediklerini doğrulamamız gerekiyor. Ama bu gece olanlardan sonra görmezden gelemeyeceğimiz bir durum olduğu açık.”
Mila başını salladı.
“Peki kamyon?”
“Kaçtı. Güvenlik kameralarından güzergâhını belirlemeye çalışacağız. Polis de bilgilendirildi.”
Bir süre sessiz kaldı.
“Bu işin düşündüğümüzden daha büyük olmasından korkuyorum,” dedi.
“Ben de.”
Başını kaldırdı. Cevabım onu şaşırtmış gibiydi.
“Sen de mi?”
“Evet, Mila. Bu gece kendi şirketimin deposunda bana saldırdılar. Bunun sıradan bir yanlış anlaşılma olduğunu düşünmek için fazla nedenim kalmadı.”
Bardağımı az önce onun oturduğu sehpaya bıraktım.
“Ama korktuğumuz her ihtimali gerçek kabul edersek yanlış kararlar veririz. Önce ne olduğunu öğreneceğim. Sonra da sorumlu kimse karşısına çıkacağım.”
Mila uzun süre yüzüme baktı.
“Bazen çok inatçı oluyorsun.”
“Bazen mi?”
Gülümsedi.
“Peki, çoğu zaman.”
“Bunu bir iltifat olarak kabul edebilirim.”
“Bence etmemelisin.”
Birlikte güldük. Sonra Mila'nın gülümsemesi yavaşça kayboldu.
“Bir daha böyle bir şey olursa…” dedi.Bekledim.“Bana haber ver. Yani gitmeden önce zaten söyledin ama… Bir sorun çıktığında da haber vermeye çalış. Ben burada ne olduğunu bilmeden beklemek istemiyorum.”
Başımı salladım. Hala birinin özellikle de bana karşı herhangi bir sorumluluğu olmayan birinin benim için endişelenmesine alışamamıştım ama Mila'nın davranışları tam olarak bunu gösteriyordu.
Bu durumu düşünmek kalbimin anlık teklemesine sebep oluyordu.
“Haklısın. Bu gece söz verdiğim hâlde sana zamanında haber veremedim. Bir daha böyle bir durumda seni habersiz bırakmamaya çalışacağım.”
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten.”Bir an durdum.“Yalnız senden de bir şey isteyeceğim.”
Kaşlarını kaldırdı.
“Neymiş?”
“Bir dahaki sefere endişelendiğinde bunu söylemek için benim kanlar içinde otele dönmemi bekleme.”
Biraz onu zorlamaktan zarar gelmezdi. Mila'nın yanakları hafifçe kızardı.
“Ben endişelendiğimi söyledim zaten.”
“Evet. Yaklaşık on kez.”
“Abartıyorsun.”
“Biraz.”
Gülümsedi. Sonra bakışlarını bardağına indirdi.
“Beni korkuttun, Luka,” dedi sessizce.
Bu kez gülümsemedim. Sözlerinin ağırlığı aramızda kaldı. Bir süre sonra sağlam elimi koltuğun üzerinde ona doğru uzattım. Elini tutmak için değil; isterse yaklaşabileceği kadar. Mila bakışlarını elime indirdi. Sonra kendi elini benimkinin üzerine bıraktı. Parmakları sıcaktı.
Bir an tereddüt ettim.
Ardından elini hafifçe kavradım.
“Özür dilerim,” dedim.
Başını kaldırdı.
“Beni korkuttuğun için mi?”
“Evet. Ve sana haber vereceğimi söyleyip bunu yapamadığım için.”
Mila başını iki yana salladı.
“Yeter ki bir daha böyle dönme.”
Gözlerimi yüzünden ayırmadım.
“Bunu garanti edemem,” dedim. “Ama kendimi gereksiz yere tehlikeye atmayacağıma söz verebilirim.”
Bir süre bana baktı. Sonra başını salladı.
“Tamam.”
Elini çekmedi.
Ben de bırakmadım.
O an ne düşündüğünü bilmiyordum. Ama ben, uzun zamandır ilk kez birinin yanında hiçbir şey söylemeden oturmanın bu kadar iyi gelebileceğini fark ediyordum. Bir süre sonra Mila esnedi. Bunu gizlemeye çalışması pek başarılı olmadı.
“Sanırım sonunda yoruldun,” dedim.
“Hayır.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Mila.”
“Biraz.”
Gülümsedim.
“Şimdi de sen benim kelimelerimi kullanıyorsun.”
Gözlerini devirdi.
“Beni odama göndermeye mi çalışıyorsun?”
“Hayır. Ama sabah uyandığında bütün gece benim yüzümden uykusuz kaldığın için pişman olmanı istemiyorum.”
“Bunun sorumluluğunu alabilirim.”
“Bundan eminim.”
Ayağa kalktım. Mila da doğruldu. Kapıya doğru yürürken kolumdaki bandajı kontrol etti.
“Sabah mutlaka bir doktora görün.”
“Görüneceğim.”
“Ve Filip'e de iyi olup olmadığını sor.”
“Filip'in iyi olduğunu biliyorum. Ama yine de sorarım.”
“Bir de…”
Durdu. Ona baktım.
“Başka?”
Bir an düşündü.
“Sanırım bu kadar.”
Gülümsedim.
“İyi. Çünkü biraz daha devam edersen sabah için yazılı bir talimat listesi hazırlaman gerekecek.”
Güldü.
Kapıyı açtığımda koridorun sessizliğiyle karşılaştık. Mila dışarı adım attıktan sonra bana döndü.
“İyi geceler.”
“İyi geceler”
Bir an duraksadı. Sonra yeniden yaklaştı. Ne yapacağını anlayamadan kollarını dikkatlice belime doladı. Yaralı koluma dokunmamaya özen gösteriyordu. Bir an şaşırdım. Ardından sağlam kolumu sırtına yerleştirdim. Mila başını göğsüme yasladı.
“Bir daha beni böyle korkutma,” diye fısıldadı.
Gözlerimi kapattım. Saçlarının hafif kokusu yeniden burnuma geldi. Onu biraz daha kendime çekmek istedim.
Yaptım da.
Ama yalnızca bir anlığına.
“Dikkatli olacağım,” dedim alçak sesle. Mila başını kaldırdı. Yüzü benimkine oldukça yakındı. Gözlerinde hâlâ gecenin yorgunluğu vardı ama artık korku kadar belirgin değildi.
“Tamam,” dedi.
Kollarını yavaşça geri çekti. Ben de onu bıraktım. Birkaç saniye birbirimize baktık. Sonra Mila gülümsedi.
“Bu arada, pansumanın sabaha kadar yerinde kalmasını istiyorum.”
Güldüm.
“Emredersiniz, doktor hanım.”
“İyi geceler.”
“İyi geceler.”
Koridorda uzaklaşmasını izledim. Odasının kapısını açtıktan sonra son kez dönüp bana baktı. Elini hafifçe kaldırdı. Ben de karşılık verdim. Kapısı kapandığında bir süre olduğum yerde kaldım. Sonra kendi süitime döndüm. Oturma odasının ışıkları hâlâ yanıyordu. Sehpanın üzerinde iki bardak, kapatılmış ilk yardım çantası ve Mila'nın aceleyle katladığı temiz havlu vardı.
Birkaç saat önce burası yalnızca çalıştığım ve uyuduğum bir odaydı.
Şimdiyse içinde onun varlığından kalan küçük izler vardı.
Ve ben bunları fark ediyordum.
Üstelik fark etmekten rahatsız olmuyordum.
Telefonumu almak için çalışma masasına yöneldim. Ekran aydınlandığında gece boyunca görmezden gelmeye çalıştığım o mesaj yeniden karşıma çıktı.
Bu gece limanda ne işin vardı, Luka?
Bir süre ekrana baktım. Ardından telefonu masaya bıraktım. Boris'le konuşmam gerekiyordu. Dragan'ı bulmam gerekiyordu. Şirketimin içinde neler döndüğünü öğrenmem gerekiyordu. Ama bütün bunların arasında zihnim, istemediğim kadar sık bir şekilde başka bir ana dönüyordu.
Mila'nın ellerinin titremesine.
Yüzüme dokunuşuna.
Ve kapının önünde bana sarılırken söylediği o cümleye.
Bir daha beni böyle korkutma.
Uzun zamandır ilk kez birinin endişesi bana yük gibi gelmemişti. Aksine, içimde adını koymaya henüz hazır olmadığım bir yere dokunmuştu.
Mila Aydan'ın hayatıma ne kadar süreyle dâhil olacağını bilmiyordum.
Ama onun yokluğuna alışmanın, varlığına alışmaktan çok daha zor olabileceğini ilk kez o gece düşündüm.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

36okunma 6beğeni 4yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.