4. bölüm / 7
MimozaArdında Kalanlar
Bölümler 7Şu an: Ardında Kalanlar
Luka Petrović
Karadağ’ın gri gökyüzü, o sabah sanki bütün şehrin üzerine çökmüştü.
Mezarlığın üzerinde dolaşan soğuk rüzgâr, ağaçların dallarını usulca sallıyor, siyah paltoların arasından geçerek insanların tenine işliyordu. Etrafta alçak sesli konuşmalar, bastırılmaya çalışılan hıçkırıklar ve zaman zaman duyulan ayak sesleri vardı. Herkes bir şeyler söylüyor, birileri teselli etmeye çalışıyor, başkaları sessizce başını eğiyordu.
Luka ise hiçbirini gerçekten duymuyordu.
Bakışları, önünde duran tabuta sabitlenmişti.
Birkaç gün önce dedesi hâlâ hayattaydı. Hâlâ onu arayabilir, limandaki bir mesele hakkında fikrini sorabilir ya da günün sonunda karşısına oturup yaptığı bir hatayı yüzüne söylemesini bekleyebilirdi. Viktor Petrović, hayatı boyunca olduğu gibi, yine bir şeyleri yoluna koymanın bir yolunu bulurdu.Luka, bunun böyle devam edeceğini düşünmüştü.
İnsan, hayatındaki bazı şeylerin değişmeyeceğine öyle alışıyordu ki onların bir gün sona erebileceği aklına bile gelmiyordu. Viktor da Luka için onlardan biriydi. Ailenin en yaşlısı, en tecrübelisi, herkesin bir şekilde fikrini almak istediği adamdı. Yalnızca Petrović ailesinin değil, Luka’nın da dayandığı biriydi.
Şimdiyse önünde duran tabutun içinde, bir daha hiçbir sorusuna cevap veremeyecek kadar sessizdi.
Luka çenesini sıktı. Parmaklarını palto cebinde yumruk yapmış, tırnaklarını avucuna bastırıyordu. Acısını göstermek istemediğinden değildi bu. Yalnızca ne yapacağını bilmiyordu. İçinde biriken duygulara bir isim koymaya çalıştığında, her şey birbirine karışıyordu.
Öfke mi?
Üzüntü mü?
Yoksa yıllar boyunca varlığına güvenerek yaşadığı bir insanın artık yanında olmayacağını kabullenememek mi?
Belki de hepsiydi.
Yanında duran Nina, başını öne eğmişti. Siyah paltosunun yakasını boynuna kadar çekmiş, ellerini birbirine kenetlemişti. Gözleri kızarmıştı. Birkaç kez ağlamamak için kendini tuttuğunu görmüştü Luka; fakat her defasında gözlerinden biriken yaşlar yanaklarına süzülmüştü.
Nina onun için hâlâ küçük kız kardeşiydi. Aralarında kaç yaş olursa olsun, Luka’nın gözünde değişmeyen bir şey vardı: Onu koruması gerektiği hissi.
Anne ve babalarını kaybettiklerinde de böyle hissetmişti.
O zamanlar ikisi de çok küçüktü. Luka, kazanın ardından evlerinin nasıl sessizleştiğini, insanların onlara ne söyleyeceklerini bilemeden yanlarına gelişini ve dedesinin hayatlarının ortasına yerleşerek her şeyi yeniden düzene sokmaya çalışmasını hatırlıyordu. O günden sonra Viktor, yalnızca dedeleri olmamıştı. Bir evin içinde eksilen iki insanın bıraktığı boşluğu doldurmaya çalışan, ellerinden tutup onları hayata bağlayan kişi olmuştu.
Şimdi o da gitmişti.
Luka, Nina’nın elinin kendi koluna hafifçe dokunduğunu hissetti. Başını çevirdiğinde kız kardeşinin gözlerini kendisine diktiğini gördü.
Bir şey söylemek istiyor gibiydi ama kelimeleri bulamıyordu.
Luka da bulamıyordu.
Bu yüzden elini onun elinin üzerine koydu ve parmaklarını hafifçe sıktı. Nina, dudaklarını birbirine bastırdı. Birkaç saniye sonra başını yeniden öne eğdi.
Bazen insanın söyleyebileceği en doğru şey hiçbir şeydi.
Luka’nın diğer yanında Filip duruyordu. Her zamanki gibi sessiz, dikkatli ve gerektiğinde ne yapacağını bilen bir hâli vardı. Luka’nın çocukluğundan beri hayatında değildi belki ama yıllar içinde güvenini kazanmış, yalnızca işlerini değil, zor zamanlarını da paylaşabildiği birine dönüşmüştü.
Filip ona dönüp bir şey söylemedi. Sadece omzuna kısa bir süre elini koydu.
Luka, başını hafifçe sallayarak karşılık verdi.
Bu kadarı yeterliydi.
Tören devam ederken Luka, çevresindeki insanlara baktı. Viktor’un iş ortakları, yıllardır tanıdığı aile dostları, şirket çalışanları ve Petrović ailesine saygı duyan pek çok kişi oradaydı. Hepsi aynı nedenle gelmişti; fakat her birinin Viktor’la ilgili başka bir anısı, başka bir kaybı vardı.
Biraz ileride Boris, gelenleri karşılıyordu.
Siyah takım elbisesi kusursuzdu. Yüzündeki ifade ölçülü, sesi sakindi. Başsağlığı dileklerini kabul ediyor, insanlara teşekkür ediyor, aile adına söylenmesi gerekenleri söylüyordu. Birkaç yaşlı adamla uzun uzun konuştuğunu, ardından yanına yaklaşan bir kadının ellerini tutarak ona teselli verdiğini gördü Luka.
Amcası, her zamanki gibi ne yapması gerektiğini biliyordu.
Boris, aile içinde zor zamanlarda öne çıkmayı bilen biriydi. İnsanlarla konuşur, işleri düzenler, gerektiğinde karar verirdi. Viktor’un ardından herkesin bir süreliğine ne yapacağını bilemediği bu ortamda onun sakinliği, dışarıdan bakıldığında bir dayanak gibi görünebilirdi.
Luka ise o an bunları düşünecek durumda değildi.
Gözlerini yeniden tabuta çevirdi.
Törenin sonuna doğru insanlar sırayla aileye yaklaşıp başsağlığı dileklerini iletmeye başladılar. Luka, her birinin elini sıktı, teşekkür etti ve söylenenleri dinlemeye çalıştı. Bazıları Viktor’un ne kadar iyi bir insan olduğundan söz etti. Bazıları onunla yaptıkları işlerden, bazılarıysa yıllar önce kendilerine gösterdiği bir iyilikten bahsetti.
Her cümle, Viktor’un hayatının Luka’nın bilmediği başka taraflarını da ortaya çıkarıyordu.
Dedesi, Luka’nın tanıdığı adamdan daha fazlasıydı. Bunu biliyordu elbette. Yine de bir insanın ardından söylenen sözler, bazen onun dünyadaki yerini ilk kez bu kadar açık gösteriyordu.
Bir adam yanına yaklaşıp Viktor’un kendisine yıllar önce verdiği bir fırsatı anlattığında Luka dikkatle dinledi. Sonunda başını eğerek teşekkür etti.
Adam uzaklaştığında Luka bir an gözlerini kapattı.
Keşke bunları kendisine anlatabilseydim, diye düşündü.
Belki de Viktor’un en büyük kusuru buydu. İnsanların hayatında bıraktığı izleri onlara kendisi hayattayken anlatmalarına pek fırsat vermiyordu. Yaptığı şeyleri gösterişe dönüştürmez, iyiliklerini uzun uzun konuşmazdı. Birinin hayatına dokunduğunda bunu hatırlatmak için geri dönüp bakmazdı bile.
Luka, onun bu yönünü hep takdir etmişti.
Şimdi ise dedesinin ardından söylenen her güzel söz, ona teşekkür etmek için kaçırdığı anları hatırlatıyordu.
Kalabalık yavaş yavaş dağılmaya başladığında rüzgâr biraz daha sert esti. Nina, Luka’ya yaklaştı ve başını onun omzuna yasladı.
“Eve gitmek istemiyorum,” diye fısıldadı.
Luka, kız kardeşinin saçlarına baktı. Bir an ne söyleyeceğini düşündü.
“Biliyorum.”
Nina başını kaldırıp ona baktı. Gözleri yeniden dolmuştu.
“Her şey aynı kalacakmış gibi geliyor,” dedi. “Ama hiçbir şey aynı kalmayacak.”
Luka’nın boğazına bir düğüm oturdu.
Çünkü Nina haklıydı.
Viktor’un yokluğu yalnızca evlerinde hissedilmeyecekti. Şirketin işleyişinden aile toplantılarına, yıllardır alıştıkları günlük düzene kadar pek çok şey değişecekti. İnsanlar yine arayacak, kararlar yine alınacak, gemiler limandan ayrılacak ve yeni yükler gelecekti. Hayat dışarıdan bakıldığında devam edecekti.
Fakat onların dünyasında bir yer artık boş kalacaktı.
Luka, Nina’nın omzuna kolunu doladı.
“Her şeyin bugün değişmesi gerekmiyor,” dedi alçak sesle. “Şimdilik eve gidelim. Gerisini sonra düşünürüz.
”Nina itiraz etmedi. Bir süre daha onun yanında durduktan sonra başını salladı.
Filip birkaç adım ötede onları bekliyordu. Luka, kız kardeşinin paltosunu düzeltmesine yardım etti ve son kez dedesinin mezarına baktı.
Söylemek istediği çok şey vardı.
Teşekkür etmek. Kızgın olduğu zamanlarda bile onu anladığını söylemek. Kendisine ve Nina’ya verdiği hayat için minnettar olduğunu anlatmak. Belki de yıllardır içinde tuttuğu, bir türlü dile getiremediği birkaç şeyi daha söylemek.
Ama artık bunların hiçbirini yapamayacaktı.
Luka derin bir nefes aldı. Sonra Nina’yla birlikte yürümeye başladı.
Arkasında bıraktığı mezara bir kez daha dönüp bakmadı. Çünkü bakarsa oradan ayrılabilecek gücü kendinde bulamayacağından korkuyordu.
O gün, dedesini toprağa verirken yalnızca ailesinin en önemli insanlarından birini kaybettiğini düşünüyordu.
Henüz bilmediği şey, Viktor’un ardından kendisine yalnızca bir yas değil, hayatının yönünü değiştirecek bir sorumluluk da bıraktığıydı.
Cenazeden sonra aile avukatı, herkesin kendisiyle kısa bir görüşme yapmasını rica ettiğinde Luka bunun neyle ilgili olduğunu tahmin edememişti.
Mezarlıktan ayrılırken aklında yalnızca Nina’yı kalabalıktan uzaklaştırmak ve ikisinin de biraz dinlenmesini sağlamak vardı. Ancak avukatın ciddi ifadesi ve konuşmanın aileyle sınırlı tutulmasını istemesi, bunun sıradan bir görüşme olmayacağını düşündürüyordu.
Viktor’un ölümünün ardından halledilmesi gereken pek çok mesele vardı. Şirketin yönetimi, devam eden anlaşmalar, mülkler ve aileye ait diğer varlıklar… Bunların hepsi bir şekilde ele alınacaktı. Yine de Luka, böyle bir konuşmanın dedesinin cenazesinin hemen ardından yapılmasını beklemiyordu.
Boris ise avukatın sözlerini duyduğunda şaşırmış görünmedi.
Ailenin diğer üyeleriyle birlikte binanın içindeki özel toplantı odasına geçtiler. Oda genişti; koyu renk ahşap mobilyalar, uzun bir masa ve duvar boyunca uzanan kitaplıklar vardı. Pencerelerden içeri giren solgun gün ışığı, masanın üzerindeki dosyalara vuruyordu.
Luka, Nina’nın yanındaki sandalyeye oturdu. Filip dışarıda kalmıştı. Bu görüşme aile üyeleriyle avukat arasında yapılacaktı.
Boris masanın diğer tarafında yerini aldı. Ceketinin düğmesini çözüp arkasına yaslandı. Yüzünde, cenaze boyunca taşıdığı ölçülü ifade hâlâ vardı.
Avukat önündeki belgeleri düzenledikten sonra gözlüğünü taktı.
“Öncelikle hepinizin başı sağ olsun,” dedi. “Viktor Bey’in kaybı hepimiz için büyük bir üzüntü. Ancak kendisi, vefatından önce bazı kararlarının ve şirketin geleceğine ilişkin düzenlemelerinin açıkça belirtilmesini istedi.
”Luka ellerini masanın üzerinde birleştirdi.
Avukat konuşmaya devam etti. Viktor’un yıllar boyunca oluşturduğu şirket yapısından, farklı işletmelerin işleyişinden ve aile varlıklarının geleceğinden söz etti. Anlatılanların bir kısmı Luka’nın zaten bildiği şeylerdi. Liman lojistiğinin günlük işleyişini yıllardır yönetiyordu; şirketin sorumluluklarına ve işleyişine yabancı değildi.
Fakat dedesinin ölümünden sonra bu düzenin nasıl devam edeceği henüz belli değildi.
Luka, avukatın önündeki belgelerden birine göz gezdirirken Boris’in yüzündeki ifadeyi fark etti. Amcası konuşmayı dikkatle dinliyor, arada bir başını sallıyordu. Sanki duyacaklarının büyük bölümünü zaten biliyormuş gibiydi.
“Viktor Bey’in en önemli isteği,” dedi avukat, “şirketin bugüne kadar oluşturulan düzeninin korunması ve faaliyetlerin kesintiye uğramadan devam etmesiydi.”Boris hafifçe öne eğildi.
“Bunun hepimiz için önemli olduğunu biliyoruz,” dedi. Sesi sakindi. “Babamın kurduğu düzenin devam etmesi gerektiğine katılıyorum.”
Luka amcasına baktı. Boris’in sözlerinde itiraz edilecek bir şey yoktu. Aksine, söylenenler son derece makuldü.
Avukat başını salladı ve önündeki sayfayı çevirdi.
“Bu nedenle Viktor Bey, şirketin merkezî yönetimi ve gelecekteki karar alma süreciyle ilgili yetkilerin Luka Petrović’e devredilmesini kararlaştırmıştır.”
Odanın içindeki sessizlik, Luka’nın duyduğu cümlenin ardından ağırlaştı.
Bir an yanlış anladığını düşündü.
Bakışları avukata döndü. Adam, belgelerden okumaya devam ediyordu; ses tonu değişmemişti. Söylediği şeyden emindi.
Luka ise sandalyesinde hareketsiz kalmıştı.
Kendisinin liman lojistiğinden sorumlu olması yeni bir şey değildi. Yıllardır bu işi yürütüyor, operasyonları takip ediyor, karşılarına çıkan sorunları çözüyordu. Ancak dedesinin bütün şirketin merkezî yönetimini kendisine bırakması bambaşka bir sorumluluktu.
Viktor, yıllardır şirketin genel işleyişini merkezden takip etmiş, farklı birimlerin çalışmalarını bir arada tutmuştu. Luka ise kendi sorumluluk alanını yönetirken dedesinin bütün bunları nasıl bir araya getirdiğini yakından gözlemleme fırsatı bulmuştu.
Şimdi o yer kendisine bırakılıyordu.
“Bir dakika,” dedi Boris.
Sesi önceki sakinliğinden belirgin biçimde farklıydı.
Avukat başını kaldırdı.
“Bu kararın kapsamını doğru anladığımdan emin olmak istiyorum,” diye devam etti Boris. “Şirketin yönetim yetkilerinden mi söz ediyoruz?”
“Evet,” dedi avukat. “Vasiyet bu konuda açık. Viktor Bey, Luka Bey’in mevcut sorumluluklarına ek olarak merkezî yönetimi de üstlenmesini istemiş.”Boris’in çenesi gerildi.
“Babamın böyle bir karar alması için bir neden göremiyorum.”
Luka amcasına döndü.“Boris amca…”“Hayır, Luka. Bu mesele bu kadar basit değil.” Boris ellerini masanın üzerine koydu. “Şirketin büyümesinde benim de payım var. Yıllardır bu ailenin işlerinin içindeyim. Böyle bir sorumluluğun tek bir kişiye bırakılması, özellikle de bu kadar önemli bir dönemde, üzerinde düşünülmesi gereken bir karar.”
Avukatın ifadesi değişmedi.“Viktor Bey kararını verirken bütün bu konuları değerlendirdi. Vasiyet usulüne uygun biçimde hazırlanmış durumda.”
“Yine de itiraz ediyorum.”
Bu kez odadaki herkes Boris’e bakıyordu.
Luka, amcasının yüzünü incelerken onun öfkesinin yalnızca şaşkınlıktan kaynaklanmadığını düşündü. Boris, beklemediği bir haber karşısında rahatsız olmuş olabilirdi. Fakat sesindeki sertlik, Luka’nın alışık olduğu ölçünün dışındaydı.
Neden bu kadar ileri gittiğini anlayamıyordu.
Yönetim sorumluluğu Luka’ya bırakılmıştı. Bu, Boris’in ailedeki yerini ortadan kaldırmıyordu. Şirketin içindeki görevlerini sürdürmesine engel olan bir durum da yoktu.
Peki, neden bunu kabullenmekte bu kadar zorlanıyordu?
Luka, bu sorunun üzerinde daha fazla duramadan avukat yeniden konuştu.“Viktor Bey’in kararını değiştirmek benim yetkimde değil. Ben yalnızca vasiyetin içeriğini ve uygulanmasına ilişkin süreci açıklıyorum.”Boris sandalyesine yaslandı. Dudaklarını birbirine bastırdı ve bakışlarını kısa bir süre masaya indirdi.
Luka, amcasının konuşmayı sürdürmesini bekledi. Ancak Boris birkaç saniye sonra başını kaldırdığında yüzündeki ifade yeniden kontrol altındaydı. Öfkesi bütünüyle kaybolmamıştı ama artık kendisini daha dikkatli tutuyordu.
“Anladım,” dedi sonunda.
Tek kelime, konuşmayı bitirmeye yetmedi; fakat Boris başka bir itirazda bulunmadı.
Avukat, yönetim yetkilerinin devriyle ilgili ayrıntıları açıklamaya devam etti. Luka, söylenenleri dikkatle dinledi. Sorular sordu, hangi sorumlulukların kendisine geçeceğini netleştirdi ve devam eden işlerin aksamaması için yapılması gerekenleri not etti.
Bunları yaparken zihninin bir kısmı hâlâ dedesindeydi.Viktor, kendisiyle bu konuda neden daha önce konuşmamıştı? Ona bu kadar büyük bir sorumluluk bırakmayı ne zaman kararlaştırmıştı? Luka’nın hazır olduğunu düşündüğü için mi böyle yapmıştı, yoksa başka bir neden mi vardı?
Cevapları bilmiyordu.
Ama dedesini tanıyordu.
Yıllar önce, henüz limandaki sorumluluklarının başındayken Luka, önemli bir karar vermeden önce Viktor’un fikrini almak için çalışma odasına gitmişti. O gün karşılarına çıkan bir mesele hakkında uzun uzun konuşmuş, farklı ihtimalleri değerlendirmişlerdi.
Luka, dedesinin kendisine doğrudan bir cevap vermesini bekliyordu. Viktor ise onu sonuna kadar dinledikten sonra masasındaki evrakları bir kenara bırakmıştı.
“Bir şey söyleyeyim mi, Luka?” demişti.
Luka başını kaldırmıştı.
“İnsanları tanıdığını düşünmek kolaydır. Ama birini tanımak, söylediklerini ezberlemekten ibaret değildir.”
Viktor kısa bir süre durmuş, düşüncelerini toparlamıştı.
“Zamanla ne yaptıklarına bakarsın. Hangi kararları neden aldıklarına, işler zorlaştığında nasıl davrandıklarına… İnsan kendini en çok bunlarda belli eder.”Luka o gün dedesinin sözlerini dikkatle dinlemişti. Viktor’un öğütleri onun için alışılmadık şeyler değildi. Yıllar boyunca ondan çok şey öğrenmişti; kimi zaman iş hakkında, kimi zaman insanlarla ilgili, kimi zamansa hayata dair.
O konuşmanın ardından da kararını vermiş ve işine devam etmişti.
Şimdiyse aynı sözler, hiç beklemediği bir anda zihninde yeniden yankılanıyordu.
Luka bakışlarını önündeki belgelere indirdi.
Dedesinin kendisine neden böyle büyük bir sorumluluk bıraktığını bilmiyordu. Belki hazır olduğunu düşünmüştü. Belki şirketin geleceği için bu kararın daha doğru olduğuna inanmıştı. Belki de Luka’nın henüz göremediği bazı ayrıntıları değerlendirmişti.
Bunların hangisinin gerçek olduğunu bilemezdi.
Fakat Viktor’un kararlarını gelişigüzel vermediğini biliyordu. Hayatı boyunca karşısına çıkan meseleleri değerlendirmiş, gerektiğinde başkalarının göremediği ihtimalleri hesaba katmıştı. Luka, onun her kararını hemen anlamamış olsa bile zamanla neden o yolu seçtiğini kavradığı çok olmuştu.
Bu kez de dedesinin kendisine güvenmek için bir nedeni olduğuna inanmak istiyordu.
Vasiyeti reddetmek, o an hissettiği şaşkınlığı hafifletebilirdi. Sorumluluğun başka birine bırakılmasını istemek de mümkündü. Ancak Viktor’un neden böyle bir karar aldığını bile bilmeden bunu yapmak, dedesinin kendisine duyduğu güveni sorgulamak anlamına gelirdi.
Luka bunu yapmayacaktı.
Başını kaldırdığında avukatın kendisine baktığını fark etti.
“İşlerin devamı için gerekeni yapacağım,” dedi. “Dedenin kurduğu düzeni koruyacağım. Bundan sonra merkezî yönetim de benim sorumluluğumda olacak.”
Bu sözleri söylerken bütün sorularına cevap bulmuş değildi. Önünde hâlâ bilmediği pek çok şey vardı. Üstelik böyle bir sorumluluğu üstlenmek, yalnızca dedesinin bıraktığı görevi kabul etmekle bitmeyecekti. Artık vereceği her karar, şirketin geleceğini ve orada çalışan insanların hayatlarını etkileyecekti.
Yine de kararını vermişti.
Çünkü Viktor ona güvenmişti.
Ve Luka, dedesinin bir bildiği olduğuna inanıyordu.
Toplantı sona erdiğinde aile üyeleri yavaş yavaş odadan ayrılmaya başladı. Nina sessizce Luka’nın yanına geldi. Konuşmanın başından beri pek az şey söylemişti; yüzündeki yorgunluk, cenazenin ardından bir de bu haberle uğraşmak istemediğini gösteriyordu.
Luka elini kız kardeşinin sırtına koydu.
“İyi misin?”
Nina hafifçe başını salladı.
“Sanırım biraz dinlenmeye ihtiyacım var.”
“Öyleyse gidelim.”
Luka, masanın diğer tarafında belgelerini toplayan avukata kısa bir teşekkür ettikten sonra Boris’e döndü.
Amcası hâlâ odadaydı. Ceketinin düğmesini ilikleyip dosyalarından birini eline almıştı.“Boris amca,” dedi Luka, “karar belli. Şirketin günlük işleyişinde bir değişiklik olmayacak. Herkes kendi sorumluluğunu yerine getirmeye devam edecek. Ben de dedemin yürüttüğü merkezî yönetimi devralacağım.”
Boris gözlerini ona kaldırdı.
Bir an boyunca hiçbir şey söylemedi. Sonra yüzünde zoraki bir gülümseme belirdi.
“Elbette,” dedi. “Babamın kurduğu şirketi ayakta tutmak hepimizin sorumluluğu.”
Luka, amcasının sözlerine başını sallayarak karşılık verdi.
“Ben de öyle düşünüyorum.”
Daha fazla konuşmadılar.
Luka, Nina’yla birlikte odadan çıkarken arkasında kalan sessizliği fark etti. İçinde bir huzursuzluk vardı ama bunun nedenini tam olarak açıklayamıyordu. Belki dedesinin ölümünün ardından yaşananların ağırlığıydı. Belki de bir anda değişen sorumlulukların getirdiği baskı.
Boris’in tepkisi de aklının bir köşesinde kalmıştı. Yine de Luka, bunun üzerinde durmamaya karar verdi. Amcası beklemediği bir kararla karşılaşmıştı. Öfkesini anlamak zor olmasa gerekti.
Şimdi önünde yapılması gereken çok şey vardı.
Luka, dedesinin kendisine duyduğu güveni boşa çıkarmamakta kararlıydı. Bundan sonra yalnızca liman lojistiğini yönetmeyecek, şirketin genel işleyişini de üstlenecekti.
Viktor’un yıllardır yaptığı gibi, işlerin merkezinde olmalıydı.
Ve bunun için ilk günden itibaren sorumluluk almaya hazırdı.
Luka, Hotel Bellora’nın önüne geldiğinde güneş hâlâ gökyüzündeydi.
Otelin taş cephesi, girişteki yüksek pencereleri ve denize bakan balkonları her zamanki gibi sakindi. Çocukluğundan beri tanıdığı bu binaya bugün farklı bir nedenle gelmişti. Viktor’un vasiyetiyle birlikte şirketin merkez yönetimini de devralmıştı. Liman lojistiğini zaten yönetiyordu; şimdi dedesinin yıllardır yürüttüğü diğer işleri de üstlenmesi gerekiyordu.
Bellora’da kalmak, şirketin merkezine yakın olmak ve ihtiyaç duyduğunda işlerin başında bulunabilmek açısından mantıklıydı. Burada yaşayacak olması, otelin yönetimini üstlendiği anlamına gelmiyordu. Sorumlulukları şirketin bütününü ve özellikle liman operasyonlarını kapsıyordu.
Nina’yla birlikte içeri girdiklerinde otel çalışanları onları karşıladı. Kısa bir selamlaşmanın ardından odalarına yöneldiler.
Nina’nın yüzündeki yorgunluk dikkatinden kaçmamıştı. Cenaze, ardından vasiyet toplantısı… Kız kardeşi bütün gün kendini güçlü tutmaya çalışmıştı.
“Biraz dinlen,” dedi Luka, Nina odasına geçmeden önce.
“Sen de dinlenmeye çalış.”
Luka cevap vermek yerine hafifçe gülümsedi. İkisi de bunun kolay olmayacağını biliyordu.
Kendi süitine yerleştiğinde odanın sessizliği, günün ağırlığını yeniden hissettirdi. Ceketini çıkarıp koltuğa bıraktı. Pencerenin önünden bahçeye baktı, ardından masanın üzerindeki telefonunu kontrol etti.
Liman lojistiği ekibinden gelen mesajlar vardı. Bir sevkiyatın evraklarında uyuşmazlık yaşanmıştı. Sorunun büyük olmadığı belirtilse de belgelerin kontrol edilmesi gerekiyordu.
Luka kısa bir cevap yazdı. Limana uğrayacaktı.
Ceketini yeniden giydi, dosyasını aldı ve odadan çıktı. Asansörle lobiye indiğinde aklı çoktan önündeki işlere kaymıştı. Çıkışa doğru yürürken resepsiyonun olduğu taraftan gelen kadın sesini duydu.
“Affedersiniz. Yönetimle görüşebileceğimi söylemiştiniz.”
Luka’nın adımları yavaşladı.
Resepsiyondaki genç kadın, tezgâhın üzerindeki bir fotoğrafı görevliye doğru uzatmıştı. Sesindeki sabırsızlık, konuşmanın bir süredir devam ettiğini düşündürüyordu.
“Evet, hanımefendi. Fakat şu anda ilgilenebilecek birini bulamadık. Size daha sonra dönüş yapabiliriz.”
“Ne zaman?”
“Kesin bir şey söyleyemiyorum.”
Kadın derin bir nefes aldı. Fotoğrafı yeniden tezgâhın üzerine bıraktı.
“Bakın, bu adam yıllar önce burada çalışmış. Annem ona ulaşmaya çalışmış ama gönderdiği mektupların hepsi geri dönmüş. Elimde yalnızca bu fotoğraf ve eski bir adres var. Bana en azından nereden başlayabileceğimi söyleyebilecek birine ihtiyacım var.”
Luka, kadının yüzündeki ifadeyi inceledi. Bu, sıradan bir müşteri şikâyetine benzemiyordu. Görevlinin yardımcı olamadığı belliydi; kadınsa bu cevabı kabul etmekte zorlanıyordu.
“Size yardımcı olmaya çalışıyoruz,” dedi görevli. “Ancak burada çalışan herkesin geçmişteki personeli tanımasını bekleyemezsiniz.”
“Bunu beklemiyorum. Yalnızca birinin kayıtları kontrol etmesini istiyorum.”
Luka çıkışa doğru ilerlemeyi sürdürdü. Aslında konuşmaya dâhil olmak için bir nedeni yoktu. Limanda çözülmesi gereken bir mesele ve katılması gereken bir toplantı vardı.
Fakat kadının önündeki fotoğraf gözüne iliştiğinde bir an durdu.
Eski bir fotoğraftı. Bir kadınla bir adam yan yana duruyordu. Fotoğrafın içeriğini tam olarak inceleyememişti ama kadının aradığı kişinin bu adam olduğunu anlamak zor değildi.
Tam o sırada kadın yeniden konuştu.
“Peki, eski kayıtlar? Daha önce burada çalışan birine soramaz mısınız?”
“Bunun için yönetimle görüşmemiz gerekebilir. Size bir iletişim adresi bırakabilirim.”
Kadının dudaklarını birbirine bastırdığını gördü. Bir iletişim adresinin onun için yeterli olmadığını anlamak güç değildi.
Luka sonunda durdu ve onlara doğru döndü.
“Bir sorun mu var?”
Görevli ona baktı. Kadınsa arkasını dönerek sesin sahibini görmek istedi.
“Bir yanlış anlaşılma oldu sanırım,” dedi görevli.
“Yanlış anlaşılma olmadı,” diye araya girdi kadın. “Yalnızca bir soru sordum ve cevap alamıyorum.”
Luka’nın bakışları ona çevrildi. Kadının öfkeli olduğu açıktı ama öfkesinin altında başka bir şey de vardı. Bir an önce sonuç almak istiyor, karşısına çıkan her engelde biraz daha sabırsızlanıyordu.
“Ne öğrenmek istiyorsunuz?”
Kadın fotoğrafı ona doğru çevirdi.
“Bu adamın kim olduğunu ve yıllar önce burada çalışıp çalışmadığını öğrenmek istiyorum.”
Luka fotoğrafı eline aldı. Görüntüyü dikkatle inceledi. Adamı tanımıyordu. Fotoğrafın kenarlarına baktıktan sonra kadına geri uzattı.
“Daha önce görmedim.”
“Burada mı çalışıyorsunuz?” diye sordu kadın.
“Hayır.”
“Öyleyse bu konuda bana nasıl yardımcı olabilirsiniz?”
Luka kaşlarından birini hafifçe kaldırdı.
“Yardımcı olabileceğimi söylemedim. Ne olduğunu anlamaya çalışıyorum.”
Kadının cevabı gecikmedi.
“Öyleyse artık anlamışsınızdır. Bir adamı arıyorum ve kimse bana yardımcı olamıyor.”
Luka, bir an için cevap vermeden onu izledi. Kadının neden bu kadar ısrarcı olduğunu bilmiyordu ama konuyu yalnızca bir personel kaydına indirgemediği belliydi.
“Belki de aradığınız bilgiyi yanlış yerde arıyorsunuzdur,” dedi.
Kadın ona baktı.
“Burası annemin mektuplarını gönderdiği adres. Marko Kovač yıllar önce bu otelde çalışmış. En azından annemin bildiği buydu.”
Luka’nın zihninde isim yer etti.
Marko Kovač.Henüz kendisi için bir anlam ifade etmiyordu. Yine de kadının onu ararken gösterdiği çaba, bu ismin onun açısından önemli olduğunu düşündürüyordu.
“Anneniz ne zaman mektup gönderdi?” diye sordu.
“Yıllar önce. Çok uzun zaman önce.”
“Ne kadar uzun?”
“Yirmi yedi yıl önce.”
Luka kısa bir süre düşündü.
“Eski personel kayıtlarına ulaşmanız gerekebilir. Resepsiyondaki çalışanların bu kadar eski bilgileri bilmemesi şaşırtıcı değil.”
“Bunu ben de biliyorum.”
“Öyleyse neden onlarla tartışıyorsunuz?”
Kadın hemen cevap vermedi. Luka, sorusunun onu kızdırdığını fark etti. Fakat bu kez kadın sesini yükseltmedi.
“Çünkü başka ne yapacağımı bilmiyorum,” dedi sonunda.
Luka’nın ifadesi biraz yumuşadı. Bu cevap, önceki sözlerinden farklıydı. Karşısındaki kadının yalnızca sabırsız olmadığını, gerçekten bir çıkış yolu aradığını gösteriyordu.
“Adınız ne?” diye sordu.
“Mila.”
Kadın kısa bir an duraksadı.
“Mila Aydan.”
Luka başını hafifçe salladı.
“Luka Petrović.”
Kadın adını tekrarlamadı. Bakışlarını yeniden ona çevirdi.
“Luka, Marko’yu tanımadığınızı söylediniz. Peki, burada eski kayıtları inceleyebilecek biri var mı?”
“Olabilir. Ama bunu hemen öğrenebileceğimi garanti edemem.”
“Ben de kimseden garanti istemiyorum.”
Luka’nın dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Güzel. Çünkü elimde size verebileceğim bir cevap yok.”
Bir süre birbirlerine baktılar. Mila’nın temkinli davrandığı açıktı. Luka da onu tanımıyordu; neden bu kadar uzak bir ülkede, yıllar önce çalışmış bir adamı aradığını henüz bilmiyordu.
Kadın fotoğrafı çantasına yerleştirdi.
“Peki,” dedi. “Kendim öğrenmeye çalışırım.”
Arkasını dönmek üzereyken Luka seslendi.
“Mila.”
Kadın durup ona baktı.
“Burada kalmayı düşünüyorsanız resepsiyonla konuşabilirsiniz. Eski kayıtları bulmak içinse biraz daha fazlasına ihtiyacınız olacak.”
“Bunun farkındayım.”
“Öyleyse acele karar vermeyin.”
Mila gülümsedi ama bu, sıcak bir gülümseme değildi.
“Beni tanımıyorsunuz, Luka. Ne kadar acele karar verdiğimi bilemezsiniz.”
Luka cevap vermedi.
Kadın resepsiyona döndü ve konaklama işlemleriyle ilgilenmeye başladı. Luka ise bir süre olduğu yerde kaldı. Ardından saatine baktı ve çıkışa yöneldi.
Liman onu bekliyordu.
Ancak otelden ayrılırken aklında kalan şey, yalnızca bir yabancının aradığı adamın adı değildi. Mila Aydan’ın yüzündeki kararlılık da zihninde yer etmişti. Kadın, önünde ne olduğunu bilmeden yola çıkmış gibiydi ama geri dönmeye niyeti yoktu.
Luka arabasına bindiğinde bu düşünceyi bir kenara bıraktı.
Onun kendi işleri vardı.
Ve henüz Mila Aydan’ın hikâyesinin ne kadarına dâhil olacağını bilmiyordu.
Luka, Hotel Bellora’dan ayrıldığında aklında hâlâ resepsiyondaki kadının söyledikleri vardı.
Marko Kovač.
İsim ona tanıdık gelmemişti. Yirmi yedi yıl önce otelde çalışmış birini hatırlamasını beklemek de mantıklı değildi. Yine de Mila’nın yüzündeki kararlılık, bu arayışın onun için sıradan bir mesele olmadığını açıkça gösteriyordu.
Luka düşüncelerini bir kenara bırakarak arabasına bindi. Limana vardığında günün yoğunluğu devam ediyordu. Vinçler konteynerleri taşıyor, çalışanlar sevkiyat hazırlıklarını tamamlıyor, araçlar belirlenen güzergâhlarda ilerliyordu.
Burası onun yıllardır bildiği bir düzendi. Viktor hayattayken sorumlulukları belirli sınırlar içinde kalmıştı. Artık yalnızca liman operasyonlarından değil, şirketin merkez yönetiminden de sorumluydu. Bu değişikliğin işleri nasıl etkileyeceğini görmek için her ayrıntıyı dikkatle takip etmesi gerekiyordu.
Filip, idari binanın girişinde onu bekliyordu. Elindeki dosyayı Luka’ya uzattı.
“Toplantı için bütün evrakları hazırladım. Son sevkiyatın kayıtlarında da bir uyuşmazlık var.”Luka dosyayı açtı.
“Ne tür bir uyuşmazlık?”
“Depo kayıtlarında görünen miktarla sevkiyat listesinde yazan miktar birbirini tutmuyor. Şimdilik bunun bir kayıt hatası olup olmadığını belirleyemedik.”
“Belgelerin asıllarını karşılaştırdınız mı?”
“Karşılaştırmak üzere hazırlattım. Ama toplantıdan önce bütün ayrıntıları netleştiremedik.”
Luka birkaç sayfayı çevirdi. Rakamları kontrol etti, ardından ilgili belgenin üzerine parmağını koydu.
“Bunu toplantıda gündeme getirelim. Tahminlerle hareket etmeyeceğiz. Önce hatanın nerede olduğunu bulacağız.”
Filip başını salladı.
Birlikte toplantı odasına geçtiler.
Uzun masanın çevresinde şirketin farklı birimlerinden yöneticiler oturuyordu. Bazıları yıllardır bu masada bulunuyordu; diğerleriyle Luka daha çok operasyonlar üzerinden iletişim kurmuştu. Herkesin yüzünde, Viktor’un ölümünden ve vasiyetin açıklanmasından sonra oluşan belirsizliğin izleri vardı.
Luka masanın başındaki yerine geçti. Dosyalarını önüne bıraktıktan sonra odadakilere baktı.
“Başlamadan önce şunu netleştirmek istiyorum,” dedi. “Viktor’un ölümünden sonra şirketin yönetimi değişti. Bunun farkındayım. Ancak bu, bugüne kadar yürüttüğümüz bütün işleri bir anda değiştireceğimiz anlamına gelmiyor.”
Masada sessizlik oldu.
“Önceliğimiz mevcut işleyişin devam etmesi. Sevkiyatların zamanında yapılması, müşterilerle olan anlaşmaların korunması ve operasyonlarda aksama yaşanmaması gerekiyor. Bir sorun varsa bunu saklamayacağız. Ama doğruluğunu kontrol etmeden de karar vermeyeceğiz.”Boris sandalyesinde geriye yaslanmış, Luka’yı dinliyordu.“Viktor bu şirketi yıllarca yönetti,” dedi. “Liman operasyonlarından otellere kadar her ayrıntıyla ilgilenirdi. Bu kadar geniş bir yapıyı aynı düzen içinde sürdürmek kolay olmayacak.”
Luka amcasına baktı.
“Kolay olacağını söylemedim.”
“Bunu tek başına yürütmeye çalışırsan daha da zorlaşır.”
“Tek başıma yürütmeyeceğim. Her bölümün kendi yöneticisi var. Onların sorumluluklarını koruyacağım. Benim görevim bütün bölümlerin birbiriyle uyumlu çalışmasını sağlamak.”
Boris başını hafifçe eğdi.
“Umarım bunu zamanla oturtabilirsin. Şirketin alıştığı bir düzen var.”
Luka, amcasının sözlerini bir uyarı olarak değerlendirdi. Boris uzun yıllardır bu işlerin içindeydi ve şirketin alışkanlıklarını biliyordu. Söylediklerinde mantıksız bir taraf yoktu.
“Alıştığımız düzeni koruyacağız,” dedi Luka. “Ama bir şeyin yıllardır böyle yapılıyor olması, onun her zaman doğru olduğu anlamına gelmez. Gerekli değişiklikleri veriler üzerinden yapacağız.”
Toplantıdaki yöneticilerden biri önündeki notları açtı ve devam eden sevkiyatların durumunu aktarmaya başladı. Teslim tarihleri, limandaki yoğunluk ve önümüzdeki haftanın programı sırayla ele alındı.
Luka her birini dinledi. Gereksiz değişikliklerden kaçınmak istiyordu ama sorunların görmezden gelinmesine de izin vermeyecekti.
Sıra evraklardaki uyuşmazlığa geldiğinde Filip dosyayı masanın üzerine bıraktı.
“Son sevkiyatın depo kaydıyla listesi arasında fark var,” dedi. “Henüz bunun kaynağını kesin olarak belirleyemedik.”
Luka ilgili sayfaları açtı.
“Bu kayıtları kim hazırladı?”
Depo sorumlusu açıklama yapmak üzere söze girdi. Kayıtların birkaç aşamadan geçerek oluşturulduğunu, belgelerin farklı birimler tarafından kontrol edildiğini anlattı.
Luka dikkatle dinledi.
“Peki, son kontrol hangi aşamada yapıldı?”
Sorumlu, evrakların sevkiyat öncesinde yeniden incelendiğini söyledi. Ancak iki kaydın neden uyuşmadığını henüz açıklayamıyordu.
“Öyleyse asıl belgeleri yeniden karşılaştırın,” dedi Luka. “Depo kayıtlarını, sevkiyat listesini ve teslim evraklarını ayrı ayrı kontrol edin. Farkın nerede oluştuğunu belirlemeden kaydı kapatmayacağız.”
Filip not aldı.
“Bugün içinde ilk sonucu alabiliriz.”
“İlk sonucu değil, doğrulanmış sonucu istiyorum. Gerekirse daha uzun sürsün.”
Toplantı devam etti. Diğer sevkiyatların durumu değerlendirildi, sorumluluklar netleştirildi ve bir sonraki toplantıya kadar tamamlanması gereken işler belirlendi.
Sonunda Luka dosyasını kapattı.
“Şimdilik bu kadar. Herkes kendi bölümündeki işleri sürdürsün. Bir sorun ortaya çıkarsa doğrudan bildirin. Sonradan öğrenmek istemiyorum.”
Yöneticiler yavaş yavaş odadan ayrıldı. Filip de dosyalarını toplarken Luka’nın yanında kaldı.
Boris kapıya yönelmişti ki Luka onu durdurdu.
“Boris, bir şey soracağım.”
Amcası arkasını döndü.
“Elbette.”
Luka, otelde duyduğu ismi hatırladı.
“Marko Kovač ismini tanıyor musun?”
Boris’in yüzündeki ifade bir anlığına değişti. Bu değişiklik o kadar kısaydı ki Luka, bunun gerçekten bir tepki mi yoksa yalnızca beklenmedik bir soruyla karşılaşmanın sonucu mu olduğundan emin olamadı.
“Marko Kovač mı?” diye tekrarladı Boris. “Nereden çıktı bu isim?”
“Yıllar önce Bellora’da çalışmış olabileceğini söylediler. Eski personel kayıtlarında aranıyor.”
Boris kısa bir süre düşündü.
“Bu isim bana bir şey ifade etmiyor. Bellora’da yıllar içinde kimlerin çalıştığını tek tek hatırlamam mümkün değil.”
Luka başını salladı.
“Anladım.”
“Bir sorun mu var?”
“Henüz değil. Yalnızca eski bir kaydı bulmaya çalışıyorum.”
Boris’in bakışları bir an Luka’nın üzerinde kaldı.
“Umarım aradığını bulursun.”
Amcası odadan ayrıldığında Luka bir süre yerinde kaldı. İsmin Boris’e bir şey ifade etmemesi mümkündü. Yıllar önce otelde çalışan birini hatırlamaması, tek başına şüphe uyandıracak bir durum değildi.
Yine de Mila’nın arayışıyla bu isim artık Luka’nın zihninde yer etmişti.
Filip kapının yanında bekliyordu.
“Hazır mısın?” diye sordu.
Luka dosyalarını aldı.
“Hazırım.”
Birlikte binadan çıktılar.
Luka, Mila’nın aradığı adam hakkında henüz hiçbir şey bilmiyordu. Ancak uygun bir fırsatta Bellora’nın eski kayıtlarını araştıracaktı. Önce doğru kişiye ulaşması, ardından elde edebileceği bilgileri değerlendirmesi gerekiyordu.
Şimdilik yapabileceği buydu.
Luka, Filip’le birlikte şirket binasından çıktığında toplantı boyunca konuşulanları düşünüyordu. Sevkiyat kayıtlarındaki uyuşmazlığın çözülmesi gerekiyordu. Ertesi günün programı da henüz kesinleşmemişti.
Otoparka yönelmişlerdi ki arkasından bir kadın sesi duydu.
“Sen beni mi takip ediyorsun?”
Luka durdu ve arkasına döndü.
Mila Aydan.
Onu otelin lobisinde görmüştü. Şimdi de limanda karşısındaydı. Luka’nın ilk düşüncesi, kadının Marko Kovač’ı aramaya devam ettiği oldu. Yine de Mila’nın sorusu karşısında yüzünde hafif bir şaşkınlık belirdi.
“Bunu ben de sana sorabilirdim.”
“Ben buraya birini aramaya geldim.”
“Az önce de birini arıyordun.”Mila’nın bakışlarında belli belirsiz bir alay vardı.
“Ne kadar dikkatli dinlemişsin.”
Luka, yanlarında duran Filip’e döndü.
“Bana birkaç dakika verir misin?”
Filip, Mila’ya kısa bir bakış attıktan sonra başını salladı.
“Elbette. Arabada bekliyorum.”
Filip uzaklaştığında Luka yeniden Mila’ya döndü.
“Burada ne yapıyorsun, Mila?”
“Marko hakkında bilgi edinmeye çalışıyorum. Otelde sonuç alamadım. Belki burada onu tanıyan biri çıkar diye düşündüm.”
Luka, çevrelerindeki limana baktı. Burada çalışan yüzlerce insan vardı. Mila’nın aradığı kişinin geçmişte otelde çalıştığını biliyordu; limanda onu tanıyan birine rastlama ihtimali ise belirsizdi.
“Limanın tamamında mı?”
Mila’nın yüzündeki ifade değişmedi.
“Henüz bir planım olmadığını söylemek zorunda mıyım?”
“Hayır. Ama bir planın olsaydı işin daha kolay olurdu.”
“Bana araştırma yöntemlerimi anlatmaya mı başladın?”
“Hayır. Sadece neden buraya geldiğini anlamaya çalışıyorum.”
Mila kollarını göğsünde birleştirdi.
“Sanırım bunu daha önce açıklamıştım.”
“Evet. Bir fotoğraf gösterdin ve bir adamı aradığını söyledin. Adını biliyorum. Nerede çalıştığını tahmin ediyorum. Ama neden onu bulmak için bu kadar uğraştığını bilmiyorum.”
Mila bir süre Luka’ya baktı. Sonra, sanki bu bilgiyi paylaşmanın kendisi için kolay olmadığını belli eden kısa bir duraksamanın ardından cevap verdi.
“Çünkü o adam benim babam.”
Luka’nın yüzündeki ifade ciddileşti.
“Baban mı?”
“Biyolojik babam. Annem yıllar önce ona mektuplar göndermiş. Hiçbirine cevap alamamış. Sonra bana onun öldüğünü söyledi.”
Luka, Mila’nın sözünü kesmedi.
Kadın annesinin ölümünden sonra bulduğu fotoğraflardan ve mektuplardan bahsetti. Marko’nun kim olduğunu, annesinin onunla geçmişte nasıl bir ilişki yaşadığını ve neden hiçbir mektuba cevap gelmediğini öğrenmek istiyordu.
Luka dinlerken, Mila’nın aradığı şeyin yalnızca bir adam olmadığını daha iyi anladı. Annesinin hayatında saklı kalmış bir dönemi anlamaya çalışıyordu. Marko’nun kendisini bilerek terk ettiğinden emin değildi; aksine, onun varlığından haberdar olmayabileceğini de düşünüyordu.
Luka bir süre sessiz kaldıktan sonra sordu:
“Onu en son ne zaman görmüş?”
“Annemin fotoğraflarına göre yirmi yedi yıl kadar önce. Ama kesin bir tarih bilmiyorum.”
Luka başını hafifçe salladı.
“Ve otelin kayıtlarında adı çıkmadı.”
“Hayır.”
“Eski personel kayıtlarına ulaşmak zor olabilir. Otelin yönetimiyle yeniden görüşmen gerekebilir. O dönemde çalışan birilerini bulabilirsen daha fazla şey öğrenebilirsin.”Mila’nın yüzünde sabırsız bir ifade belirdi.
“Bunları ben de düşündüm.”
Luka bunu bekliyordu. Kadın, önerilerini daha önce düşünmediği için değil, elinde başka bir yol bulamadığı için limana gelmişti.
“Peki, o zaman neden burada tek başına dolaşıp rastgele insanlara sorular soruyorsun?”
Mila’nın bakışları bir anlığına sertleşti.
“Çünkü başka bir yerden başlamam gerekiyor.”
Luka başını hafifçe eğdi.
“Bunu anlıyorum.”
Bu kez Mila hemen karşılık vermedi. Luka’nın onu yargılamaya çalışmadığını anlamış olabileceğini düşündü.
Mila, limanda eski kayıtlarla ilgilenen birini tanıyıp tanımadığını sorduğunda Luka dürüstçe cevap verdi.
“Doğrudan bu konuda yardımcı olabilecek birini bilmiyorum. Ama kimlere sorabileceğimi öğrenebilirim.”
Mila ona dikkatle baktı.
“Neden?”
Luka, sorunun arkasındaki temkini fark etti. Onun kendisine neden yardım etmek istediğini bilmek istemesi doğaldı. Birkaç saat önce tanıştığı birinin teklifini sorgulamadan kabul etmesini bekleyemezdi.
“Çünkü birini arıyorsun ve nereden başlayacağını bilmiyorsun,” dedi. “Ben de belki sana doğru kişiyi bulmanda yardımcı olabilirim. Hepsi bu.”
Mila bir süre düşündü. Ardından hafifçe başını salladı.
“Peki. Öğrenebilirsen bana haber ver.”
Luka kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“İletişim bilgin olmadan nasıl yapacağım?”
Mila çantasından telefonunu çıkardı. İletişim bilgilerini paylaştılar. Luka da kendi numarasını verdi.
Mila telefonunu çantasına koydu.
“Teşekkür ederim.”
“Bir şey değil.”
Kadın birkaç adım geriledikten sonra arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı. Luka, onun limanın kalabalığına karışmasını izledi. Mila’nın yürüyüşünde hâlâ aynı kararlılık vardı; ancak şimdi arayışının nedenini biliyordu.
Bu, Luka’nın ona bütün cevapları verebileceği anlamına gelmiyordu. Marko’nun geçmişi hakkında elinde hiçbir bilgi yoktu. Yalnızca doğru kişilere sorarak bir başlangıç yapabilirdi.
Filip arabadan inip yanına geldi.
“Her şey yolunda mı?”
Luka bakışlarını Mila’nın uzaklaştığı yönden çekti.
“Evet.”
“Tanıdığın biri mi?”
“Bugün Bellora’da karşılaştığım kadın. Marko Kovač adında birini arıyor.”
Filip bir an düşündü.
“Marko Kovač?”
“Eski bir otel çalışanıymış. Yıllar önce ortadan kaybolmuş gibi görünüyor. Mila, annesinin ona mektuplar gönderdiğini ama cevap alamadığını söyledi.”
“Ve sen yardım etmeyi kabul ettin?”
Luka arabaya doğru yürüdü.
“En azından kime sorabileceğimi öğrenebilirim.”
Filip başka bir şey sormadı.
Luka arabaya bindiğinde, Mila’nın anlattıkları zihninde yeniden canlandı. Marko’nun yıllar önce Bellora’da çalışmış olması, otelin eski kayıtlarını araştırmak için yeterli bir başlangıçtı. Önce bu kayıtların nerede tutulduğunu öğrenmesi gerekiyordu.
Sonra, belki, Mila’nın aradığı soruların ilk cevabına ulaşabilirlerdi.
Akşam, Hotel Bellora’nın üzerine yavaşça çökmüştü.
Luka, odasına döndüğünde ceketini çıkarıp koltuğun arkasına bıraktı. Gün boyunca yapılan toplantılar, konuşulan sevkiyatlar ve üstlenmek zorunda kaldığı yeni sorumluluklar zihnini yeterince yormuştu. Üstelik yarın ilgilenmesi gereken işler de şimdiden birikmeye başlamıştı.
Masadaki şişeden kendine bir kadeh viski koydu. Ardından geniş pencerelerin önüne geçerek bahçeye baktı.
Bellora’nın bahçesi geceleri daha farklı görünürdü. Ağaçların arasına yerleştirilmiş ışıklar taş yolları aydınlatıyor, havuzun üzerinde titreyen yansımalar çevreye dingin bir görüntü veriyordu. Otelin içindeki hareketlilik yavaş yavaş azalırken bahçede birkaç kişi daha oturmaya devam ediyordu.
Luka kadehinden bir yudum aldı.
Tam bakışlarını bahçeden çekmek üzereyken gözü, ağaçların yakınındaki bir masada oturan kadına takıldı.
Mila.
Kırmızı bir battaniyeye sarınmıştı. Önündeki masada bir kadeh kırmızı şarap duruyordu. Bir elinde tuttuğu fotoğrafa bakıyor, diğer eliyle battaniyenin kenarını omzuna doğru çekiyordu.
Luka pencerenin önünde kaldı.
Onu yeniden görmeyi beklemiyordu. Gerçi Mila’nın Bellora’da kaldığını biliyordu ama bahçeye ineceği aklına gelmemişti. Üstelik gün boyunca karşısına çıkan o kararlı kadın, şimdi çok daha sessiz görünüyordu.
Elindeki fotoğrafı yüzüne biraz daha yaklaştırdı.
Luka, bulunduğu yerden fotoğrafta kimin olduğunu seçemiyordu. Yalnızca Mila’nın bakışlarının görüntünün üzerinde uzun süre kaldığını görebiliyordu. Bazen fotoğrafın kenarını başparmağıyla düzeltiyor, bazen de hiçbir şey yapmadan öylece duruyordu.
Günün erken saatlerinde onunla konuşurken dikkatini çeken şeyleri hatırladı.
Öncelikle aksanı.
İngilizce konuşurken kelimeleri kendine özgü bir biçimde telaffuz ediyordu. Bazı kelimelerin sonunda sesi hafifçe değişiyor, cümleleri beklediğinden daha yumuşak bir tınıyla bitiyordu. İlk karşılaşmalarında bunu fark etmiş ama üzerinde durmamıştı. Şimdi, bahçede oturan kadını izlerken sesini hatırlaması onu hafifçe şaşırttı.
Ardından bakışları geldi aklına.
Mila konuşurken gözlerini kaçırmıyordu. Söylediklerinden emin olmadığında bile karşısındaki insana bakmayı sürdürüyordu. Luka’nın söylediklerini kabul etmediğinde bunu saklamaya çalışmıyor, hoşuna gitmeyen bir şey duyduğunda yüzündeki ifade hemen değişiyordu.
Özellikle otelin lobisinde, ona “Beni tanımıyorsunuz, Luka. Ne kadar acele karar verdiğimi bilemezsiniz,” dediği anı hatırladı.
Luka, kadehini dudaklarına götürürken istemsizce gülümsedi.
Kadın, birkaç dakika önce tanıştığı birine kendini açıklamak zorunda hissetmiyordu. Üstelik karşısındaki kişinin kim olduğunun da pek önemi yok gibiydi. Luka Petrović olması, ona karşı daha dikkatli ya da daha çekingen davranmasına neden olmamıştı.
Bu, alışık olduğu bir durum değildi.
İnsanlar genellikle onunla konuşurken söylediklerini tartar, bazı soruları sormadan önce duraksar ya da cevaplarını olduğundan daha kabul edilebilir hâle getirmeye çalışırdı. Mila ise onun fikirlerini sorgulamaktan çekinmiyordu.
Bunun hoşuna gittiğini kabul etmek zorunda değildi.
Yalnızca dikkatini çekmişti.
Hepsi buydu.
Bakışlarını yeniden bahçeye çevirdiğinde Mila fotoğrafı masanın üzerine bırakmıştı. Bir süre ellerine baktı, ardından kadehini kaldırıp küçük bir yudum aldı.
Yüzündeki ifade, Luka’nın gün içinde gördüğü hâlinden farklıydı. Öğleden sonra ona soru sorarken sesinde belirgin bir sabırsızlık vardı. Şimdi ise o sabırsızlığın yerinde, daha derin ve sessiz bir üzüntü duruyordu.
Luka, bir an yanına gidip gitmemeyi düşündü.
Sonra bu düşünceden vazgeçti.
Mila ona hayatındaki bütün ayrıntıları anlatmış değildi. Birkaç saat önce tanıştığı birinin kendisini uzaktan izlediğini fark etse muhtemelen bundan hoşlanmazdı. Üstelik yalnız kalmak istiyor olabilirdi.
Luka’nın yapabileceği en doğru şey, verdiği sözü tutmaktı. Marko Kovač hakkında araştırma yapacak, Bellora’nın eski kayıtlarına ulaşmanın bir yolunu bulacaktı. Mila’nın sorularına cevap verebilirse gerisi kendiliğinden şekillenecekti.
Yine de kadının bahçedeki görüntüsü, düşüncelerinin arasına tekrar tekrar giriyordu.
Luka kadehini pencerenin yanındaki küçük masaya bıraktı. Günün başından beri zihnini meşgul eden isim yeniden aklına geldi.
Marko Kovač.
Boris’in ismi duyduğunda verdiği kısa tepkiyi hatırladı. O an bunun üzerinde durmamıştı. Amcası yıllardır şirketin içindeydi ama eski bir otel çalışanını tanımaması son derece mümkündü. Yine de yarın bu konuyu araştırmaya başladığında Boris’in de geçmişteki kayıtlar hakkında bir şey bilip bilmediğini yeniden düşünebilirdi.
Şimdilik elinde bir bağlantı kurmasını sağlayacak yeterli bilgi yoktu.
Luka, pencerenin önüne son kez döndü.
Mila fotoğrafı yeniden eline almıştı. Başını hafifçe eğmiş, gözlerini görüntüden ayırmadan oturuyordu. Kırmızı battaniyenin altında olduğundan daha küçük görünüyordu; oysa gün içinde, karşısında durup gözlerini gözlerine diktiğinde, kendisinden hiç de emin olmayan biri izlenimi vermemişti.
Luka, bu zıtlığın neden dikkatini çektiğini tam olarak açıklayamadı.
Belki de kadının kararlılığıyla hüznünü aynı anda taşıyabilmesiydi.
Belki de sesindeki o hafif aksan, konuşurken gözlerini kaçırmaması ya da kendisine yöneltilen her soruya hazır bir cevabı olmasa bile geri adım atmamasıydı.
Bunların hiçbirinin özel bir anlamı olmak zorunda değildi.
Mila Aydan, geçmişinde cevaplanmamış sorular taşıyan bir kadındı. Luka ise ona yardım edebilecek doğru kişileri bulmaya söz vermişti.
Şimdilik aralarındaki ilişki bundan ibaretti.
Luka ışıkları kapatmadan önce bahçeye bir kez daha baktı. Mila hâlâ oradaydı.
Sonra perdeleri çekti, kadehini masaya bıraktı ve çalışma masasındaki dosyaları yeniden önüne aldı.
Yarın ilgilenmesi gereken çok şey vardı.
Bunların arasında artık bir de Marko Kovač bulunuyordu.
Ve Luka, Mila Aydan’ın sesini düşündüğünü kendine itiraf etmeye hiç gerek duymadan çalışmaya başladı.
Bölüm etkileşimi
