5. bölüm / 7
MimozaBir İhtimal
Bölümler 7Şu an: Bir İhtimal
Mila Aydan
Sabah, perdelerin arasından süzülen solgun ışıkla uyandım.
Bir süre tavana baktım. Nerede olduğumu hatırlamak için birkaç saniyeye ihtiyacım olmuştu. Sonra dünün görüntüleri, zihnimin içinde birer birer yerlerini bulmaya başladı.
Otel lobisi. Liman. Fotoğrafın arkasındaki isim. Annemin yıllarca benden sakladığı mektuplar.
Ve Luka Petrović.
Gözlerimi kapatıp yorganı çeneme kadar çektim.
İnsan bazen uyandığı ilk birkaç saniyeyi uzatmak istiyordu. Henüz hiçbir şeyi hatırlamadığı, hiçbir sorunun zihnine yerleşmediği o kısa aralığı. Çünkü gözlerini açtığında bütün gerçekler, gece boyunca kapının önünde beklemiş gibi yeniden içeri doluyordu.
Annem ölmüştü.
Babamın kim olduğunu bilmiyordum.
Ve ben, ikisi hakkında da söylemek istediğim o kadar çok şey varken birine artık ulaşamıyor, diğerinin nerede olduğunu bile bilmiyordum.
Yatağın içinde doğruldum. Komodinin üzerindeki telefonuma baktım. Türkiye'den birkaç mesaj gelmişti. Leyla teyzem nasıl olduğumu sormuş, Ela ise gördüğüm yerlerin fotoğraflarını göndermemi istemişti. İkisine de kısa cevaplar yazdım. İyi olduğumu söyledim. Son zamanlarda en sık kullandığım yalan buydu.
Banyoya gidip yüzümü yıkadım. Aynanın karşısında durduğumda gözlerimin altındaki morlukları fark ettim. Uykusuzluk yüzüme yerleşmişti. Saçlarımı topladım, üzerime açık renk bir gömlek ve rahat bir pantolon geçirdim.
Odadan çıkmadan önce masanın üzerindeki fotoğrafı çantama koydum.
Marko Kovač.
İsmini bilmek, bir insanı tanımak için ne kadar yetersizdi.
Yine de birkaç gün öncesine kadar sahip olmadığım bir şeydi bu.
Otelin restoranına indiğimde içerisi sakindi. Büyük pencerelerden Kotor Körfezi görünüyordu. Sabah ışığı suyun üzerinde ince, gümüş rengi bir tabaka oluşturmuştu. Uzakta ilerleyen küçük bir teknenin ardında bıraktığı iz, bir süre sonra suya karışıp kayboluyordu. Kendime denizi görebileceğim bir masa seçtim. Kahvaltı büfesinden biraz peynir, zeytin, ekmek ve kahve aldım. Aç değildim ama midemin boş olduğunu biliyordum. Son günlerde açlık hissetmekle yemek yemem gerektiğini bilmek birbirinden farklı şeylere dönüşmüştü. Bir lokma ekmeği koparıp tabağıma bıraktım.
Dün Luka'yla konuşurken her şey daha kolay görünmüştü. En azından bir şeyler yapabileceğimi düşünmüştüm. Sabah olunca aynı sorular yeniden zihnime doluşmuştu.
Ya hiçbir şey bulamazsam?
Ya Marko gerçekten ölmüşse?
Ya annemin mektupları, cevapsız kalmış bir hikâyenin elimdeki son parçalarıysa?
Kahvemi dudaklarıma götürdüğüm sırada önümdeki sandalyenin çekildiğini duydum. Başımı kaldırdım.
Luka Petrović, elinde kahvesiyle karşımda duruyordu.
Bir an ona baktım. Sonra yanındaki boş sandalyeye, ardından yeniden kendisine.
“Günaydın,” dedi.
“Günaydın.”
Sandalyeyi çekip oturdu. Ben hâlâ neden masama geldiğini anlamaya çalışıyordum. Bunu yüzümden okumuş olacak ki fincanını masaya bırakırken hafifçe kaşlarını kaldırdı.
“Bir şey mi oldu?”
“Hayır.”
“Öyle bakmıyorsun ama.”
“Nasıl bakıyorum?”
“Masana neden oturduğumu anlamaya çalışıyormuşsun gibi.”
“Çünkü tam olarak onu yapıyorum.”
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Dün konuşurken bugün de görüşebileceğimizi söylemiştim.”
“Telefon numaralarımızı paylaşmıştık. Bu, sabah kahvaltısında karşıma çıkacağın anlamına gelmiyor.”
“Çıkmamam mı gerekiyordu?”
“Bunu söylemedim.”
“Güzel. O zaman sorun yok.”
Kahveme baktım. Gülmemek için kendimi tutmam gerekiyordu ama bunu ona belli etmek istemedim. Dün limanda da benzer bir tavrı vardı. Sanki söylediği her cümlenin ardından karşısındakinin vereceği tepkiyi ölçüyor, sonra da hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu.
“Her zaman böyle misin?” diye sordum.
“Nasıl?”
“İnsanları sorularıyla baş başa bırakıp cevap vermelerini bekleyen biri gibi.”
“Sen de her zaman bu kadar çok soru sorar mısın?”
“Mesleğim gereği.”
“Ne iş yapıyorsun?”
Bir an duraksadım. Dün ona annemi ve Marko'yu anlatmıştım. Ama kendimden neredeyse hiç söz etmemiştim. Bir yabancıya hayatımın en mahrem parçasını açmıştım ama onun karşısında kim olduğumu anlatmak şimdi daha zor geliyordu.
“Roman yazıyorum,” dedim.
Luka'nın bakışları yüzümde durdu.
“Yazar mısın?”
“Evet.”
“Kitapların yayımlandı mı?”
“Yayımlandı.”
“Kaç tane?”
“Bu bir sorgulama mı?”
“Hayır. Merak ettim.”
“Merak ettiğin şeyleri hep böyle mi sorarsın?”
“Genellikle doğrudan sorarım. Cevap vermek istemezsen vermezsin.”
Bu kez ona biraz daha dikkatli baktım. Söylediğinde bir ısrar yoktu. Cevap vermem için beni sıkıştırmıyordu. Sadece soruyordu.
“Üç romanım yayımlandı,” dedim. “Dördüncüyü yazıyordum.”
“Yazıyordun?”
Fincanımı iki elimle kavradım.
“Bir süredir yazamıyorum.”
Bunu söylerken bakışlarım istemsizce pencereden görünen denize kaydı. Yazmak, hayatımın büyük bir bölümünde sığındığım yer olmuştu. Çocukken anlatamadığım şeyleri defterlere yazardım. Büyüdüğümde ise kendi hayatımda cevaplayamadığım soruları başkalarının hikâyelerinde çözmeye çalışırdım.
Şimdi kelimelerim vardı ama onları yan yana getirdiğimde hiçbir şey hissetmiyordum. Daha kötüsü, bazen hissetmek de istemiyordum.
Luka hemen nedenini sormadı. Önce kahvesinden bir yudum aldı, ardından bakışlarını pencereden görünen denize çevirdi.
“Ne zamandır?”
“Annem öldüğünden beri.”
Cümle ağzımdan çıktığı anda içimde küçük bir şeyin yer değiştirdiğini hissettim. Annemden bahsetmek hâlâ böyleydi. Bazen kelimeler hiçbir zorluk çıkarmadan dökülüyordu. Bazen de tek bir cümle kurmak, boğazımdaki görünmez bir düğümü çözmeye çalışmak gibiydi.
“Başın sağ olsun,” dedi.
“Teşekkür ederim.”
“Ne kadar oldu?”
“Çok değil.”
Başını hafifçe salladı. Ardından bir süre sessiz kaldı. Bu sessizlik, cevap vermem için önüme bırakılmış bir boşluk gibiydi. İstersem konuşabilirdim, istemezsem konuyu değiştirebilirdim.
“Eskiden yazmak benim için daha kolaydı,” dedim sonunda. “Bir fikrim olurdu, oturur ve yazmaya başlardım. Karakterler konuşurdu, olaylar ilerlerdi. Bazen onları takip etmekte zorlanırdım. Şimdi ise ne yazarsam yazayım bir yerde duruyorum.”
“Belki de hikâyen henüz nereye gideceğini bilmiyordur.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Bu, yazarlara verilen teselli cümlelerinden biri mi?”
“Hayır. Ben yazar değilim. Teselli cümleleri konusunda eğitim almadım.”
İstemeden güldüm.
“Belli oluyor.”
“Yine de yanlış mı söyledim?”
“Biraz.”
“Öyleyse düzelt.”
“Bazen hikâyenin nereye gideceğini bilirsin ama oraya nasıl ulaşacağını bilemezsin. Bazen de nereye gideceğini bilmek istemezsin. Çünkü sonunu yazarsan, artık değiştirilemeyeceğini düşünürsün.”
Luka beni dikkatle dinliyordu.
“Sen hangisini yaşıyorsun?” diye sordu.
Bir an düşündüm.
“Sanırım ikincisini.”
“Sonunu biliyor musun?”
“Hayır.”
“Öyleyse değiştirilemeyecek bir şey yok.”
Cevap vermedim. Söylediği şey basitti. Hatta biraz fazla basit. Ama belki de uzun zamandır ihtiyacım olan şey, birinin bana hayatın karmaşık taraflarını çözmeye çalışmadan basit bir cümle kurmasıydı. Yine de bunun kendi hayatım için geçerli olmasını dileyip dilemediğimden emin değildim. Çünkü annemin hikâyesinin sonunu değiştiremezdim. Ne kadar yazarsam yazayım, ne kadar farklı ihtimal düşünürsem düşüneyim, onu geri getiremezdim.
Luka tabağımdaki neredeyse dokunulmamış yiyeceklere baktı.
“Yemeğini beğenmedin mi?”
Bakışlarımı tabağıma indirdim.
“Daha başlamadım.”
“Fark ettim.”
“İştahım yok.”
“Bu, kahvaltıyı atlaman için iyi bir gerekçe değil.”
“Bunu her sabah tanımadığın insanlara söylüyor musun?”
“Yalnızca kahvaltılarını izlediğim insanlara.”
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Bu biraz ürkütücü.”
“Masana oturup sana yemek yemen gerektiğini söylüyorum. Bence ürkütücü olan, bunun seni bu kadar şaşırtması.”
“Beni tanımıyorsun.”
“Doğru.”
“Öyleyse ne yapmam gerektiğini de bilmiyorsun.”
“Yemek yemen gerektiğini anlamak için seni tanımama gerek yok.”
Cevap vermek yerine bir parça peynir aldım ve ekmeğimin üzerine koydum. Luka hiçbir şey söylemedi. Ama göz ucuyla bana baktığını fark ettim.
“Mutlu musun şimdi?” diye sordum.
“Oldukça.”
“İnsanların kahvaltı yapmasını sağlamak hayatındaki en büyük başarı mı?”
“Şimdilik listenin üst sıralarında.”
Başımı iki yana salladım. Gülümsememi saklamak için kahveme uzandım. Annem yaşasaydı, bu konuşmayı anlattığımda muhtemelen Luka'yı haklı bulurdu. Sonra da bana, kahvaltı etmediğim için söylenirdi. Bunu düşündüğümde gülümsemem biraz soldu.
Ne garipti.
Bir insan öldüğünde yalnızca onunla geçirdiğiniz büyük anları kaybetmiyordunuz. Gün içinde söyleyeceği küçük cümleleri de kaybediyordunuz. Sofrada uzattığı bir tabağı, üzerinize hırka almanızı hatırlatmasını, eve döndüğünüzde sorduğu sıradan bir soruyu…En çok da bunlar hazırlıksız yakalıyordu insanı.
“Bir şey mi oldu?”
Luka'nın sesiyle başımı kaldırdım.
“Hayır,” dedim. “Annem aklıma geldi.”
Başını hafifçe salladı. Daha fazlasını sormadı. Bir süre sonra sohbetimiz yeniden başladı. Kotor'un sabahlarından, otelin çevresinden, denizin renginden konuştuk. Çoğunlukla ben soru sordum, Luka cevap verdi. Bazen de o bir şey sorduğunda cevabımın ardından yeni bir soru geldi. Sohbetimiz, birbirimizi tanımaktan çok birbirimizin sınırlarını ölçmek gibiydi.
Sonunda dayanamadım.
“Peki, sen burada ne yapıyorsun?”
Luka fincanını tabağına bıraktı.
“Burada derken?”
“Otelde. Dün resepsiyonda çalışmadığını söyledin. Limanda da seni görünce tesadüfen karşılaştığımızı düşündüm. Ama şimdi burada da karşımda oturuyorsun.”
“Tesadüflerin sayısı artıyor, öyle mi?”
“Biraz fazla artıyor.”
“Bu otel aileme ait.”
Elimdeki çatalı tabağıma bıraktım.
“Ne?”
“Hotel Bellora. Aile şirketimizin otellerinden biri.”
Bir an ona baktım, sonra restoranın geniş pencerelerine, tavandaki işlemelere ve masaların üzerindeki özenli düzene göz gezdirdim.
“Bütün bu otel senin ailenin mi?”
“Bu otel aile şirketimizin. Ama bütün otellerin yönetimini tek başıma yürütmüyorum.”
“Peki, limandaki şirket?”
“Petrović Maritime Group. Taşımacılık, liman operasyonları ve lojistik ağırlıklı çalışıyoruz. Gayrimenkul ve otelcilik de şirketin diğer alanları arasında.”
Bunları öyle sıradan bir şeyden bahseder gibi anlatıyordu ki birkaç saniye boyunca ne söyleyeceğimi bilemedim. Dün limanda karşılaştığım adamın yalnızca işlerini bilen, ailesiyle ilgili bazı sorumluluklar taşıyan biri olduğunu düşünmüştüm. Şimdi ise adının bu kadar büyük bir yapının merkezinde olduğunu öğreniyordum.
“Ve sen bütün bunları yönetiyorsun?”
“Şirketin merkezî yönetimini devraldım. Her ayrıntıyla tek başıma ilgilenmiyorum. Bunun için çalışanlarımız var.”
“Yakın zamanda mı devraldın?”
Luka kısa bir süre sustu. Kahvesinden bir yudum aldıktan sonra fincanını masaya bıraktı.
“Dedemin ölümünden sonra.”
Cümlesi kısa ve sakindi. Yine de sesindeki küçük değişimi fark etmemek mümkün değildi.
“Deden mi vefat etti?”
“Evet. Yakın zamanda.”
Bir an ne söyleyeceğimi bilemedim. Dün onunla konuşurken kendi meselelerime öylesine odaklanmıştım ki karşımdaki insanın da anlatmadığı bir hikâyesi olabileceğini düşünmemiştim.
“Çok üzgünüm,” dedim. “Başın sağ olsun. Bilmiyordum.”
“Bilmene gerek yoktu. Daha yeni tanıştık.”
Bunu söylerken yüzünde kırgınlık yoktu. Beni rahatlatmaya çalışıyor gibiydi.
“Yine de insan ne diyeceğini bilemiyor,” dedim. “Bazen bir başsağlığı dilemek bile çok yetersiz geliyor.”
“Zaten söylenecek doğru bir şey olduğunu sanmıyorum.”
Bakışlarım onunkilerle buluştu. İlk kez, bu kadar kısa bir cümlenin ardında ne kadar fazla şey saklanabileceğini düşündüm. Ben annemin ölümünden sonra insanların bana söylediği bütün o cümleleri hatırlıyordum. Güçlü olmam gerektiğini, zamanla alışacağımı, annemin artık acı çekmediğini…Hepsini iyi niyetle söylediklerini biliyordum. Ama hiçbiri eve döndüğümde karşılaştığım sessizliği değiştirmemişti. Luka'nın da benzer bir sessizliğe dönüp dönmediğini merak ettim.
Sormadım.
“Peki, şirketin başına geçmek zorunda mı kaldın?” diye sordum. “Yoksa zaten bunu yapmayı planlıyor muydun?”
“Bir gün sorumluluk alacağımı biliyordum. Ama bunun ne zaman olacağını ya da koşulların nasıl gelişeceğini bilmiyordum.”
“Hazır mıydın?”
Luka'nın dudaklarında belli belirsiz, yorgun bir gülümseme belirdi.
“Bunu hâlâ anlamaya çalışıyorum.”
“Alışmakla hazır olmak aynı şey değil,” dedim.
Bakışlarını bana çevirdi.
“Bunu nereden biliyorsun?”
“Yazmaya geri dönmeye çalışıyorum. Herkes bana zamanla alışacağımı söylüyor. Ama bir şeye alışmak, onu yapmaya hazır olduğun anlamına gelmiyor.”
Luka bir süre beni izledi.
“Belki de kimse hazır olduğunu hissetmeden başlamak zorunda kalmamalı,” dedi.
“Bu da teselli cümlelerinden biri mi?”
“Hayır. Bunu ben de kendime söylüyorum.”
Sözleri aramızda asılı kaldı.
Ona ilk kez yalnızca cevap vermek için değil, gerçekten merak ettiğim için baktım.
Dışarıdan bakıldığında hayatının düzenli olduğu düşünülebilirdi. Büyük bir aile, köklü bir şirket, sorumluluklar ve insanların saygıyla söylediği bir soyadı. Ama belki de onun da içinde, kimsenin görmediği bir yerde, yetişmeye çalıştığı şeyler vardı. Bunu sormadım. Henüz o kadarını hak ettiğimi düşünmüyordum.
“Peki,” dedim, konuyu biraz hafifletmek istercesine, “bütün bu şirket işleri arasında kahvaltıda yabancılara eşlik etmeye nasıl vakit buluyorsun?”
Luka saatine baktı.
“Şu an kendime bunu ben de soruyorum.”
“İstersen gidebilirsin.”
“Beni göndermeye mi çalışıyorsun?”
“İşlerin var gibi görünüyor.”
“Var.”
“Öyleyse…”
“Ama beş dakika daha oturabilirim.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Beş dakika mı?”
“Altı da olabilir.”
“Ne kadar cömertsiniz, Bay Petrović.”
“Bunu şirketin yıllık raporuna ekleteceğim.”
Güldüm.
Bu kez kendimi tutmadım.
Gülüşüm sona erdiğinde, bir süredir ilk defa zihnimdeki soruların biraz geriye çekildiğini fark ettim. Marko'yu unutmuş değildim. Annemi de. İçimdeki boşluk bir anda dolmamıştı. Fakat o boşluğun çevresinde, bir süredir hiç yer açmadığım başka şeyler de vardı. Bir sohbet. Küçük bir şaka. Denizin üzerinde parlayan sabah ışığı. Bunları fark etmek, annemi daha az özlediğim anlamına gelmiyordu. Yine de içimde beliren hafiflik yüzünden kendimi suçlu hissetmekten kurtulamıyordum. Luka fincanındaki son yudumu içti ve masaya bıraktı.
“Bugün ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sordu.
Sorunun gelmesini bekliyordum ama yine de içim hafifçe gerildi.
“Marko hakkında bir şeyler öğrenmeye çalışacağım.”
“Dün konuştuklarımızı düşündüm,” dedi. “Otelin eski kayıtlarına ulaşmak için kiminle konuşabileceğimizi öğrenebilirim. Liman tarafında da bazı eski çalışanları tanıyan insanlar var. Seni doğrudan bir sonuca ulaştıracağımı söyleyemem ama en azından nereden başlayacağımızı bulabiliriz.”
“Bunu gerçekten yapacak mısın?”
“Yapabileceğimi söyledim.”
“Beni doğru düzgün tanımıyorsun.”
“Bunu dün de söyledin.”
“Çünkü hâlâ doğru.”
Luka hafifçe geriye yaslandı.
“Bazen birine yardım etmek için onu uzun zamandır tanıyor olmak gerekmez, Mila.”
Adımı söylerken sesi değişmemişti. Cümlesinde özel bir anlam da yoktu. Yine de adımı onun ağzından duymak, nedense konuşmanın geri kalanından daha belirgin geldi. Bunu önemsememeye karar verdim.
“Yardımın için teşekkür ederim,” dedim. “Ama bir şey bulamazsak hayal kırıklığına uğramayacağımı söyleyemem.”
“Benden bir şey bulacağımıza dair söz istemedin.”
“Hayır.”
“Ben de sana bulacağımızın sözünü vermedim.”
“Oldukça iyimser bir anlaşma.”
“Gerçekçi diyelim.”
Ayağa kalktı ve sandalyesini masaya yaklaştırdı.
“Öğleden önce şirket ofisine uğramam gerekiyor. Önce otelin kayıtlarıyla ilgili kiminle konuşabileceğimi öğrenirim. Sonra sana haber veririm.”
“Tamam.”
Birkaç adım attıktan sonra durup bana döndü.
“Bu arada, kahvaltını bitir.”
Gözlerimi devirdim.
“Luka.”
“Mila.”
“Bana ne yapmam gerektiğini söylemeyi bırak.”
“Peki.”
Arkasını dönüp yürümeye başladı. Tam rahat bir nefes almıştım ki omzunun üzerinden seslendi:
“Ama en azından kahveni bitir.”
Bu kez kahkaha attım. Luka arkasına bakmadan elini hafifçe kaldırdı ve restorandan çıktı. Bir süre ardından baktım. Sonra tabağımdaki kalanları bitirmek için çatalımı elime aldım. Çantamın içindeki fotoğrafı düşündüm. Marko'nun yüzünü, annemin sakladığı mektupları, yıllarca anlatılmamış bir hikâyeyi…Bugün bir cevap bulabilecek miydim, bilmiyordum. Ama artık nereden başlayacağımı tek başıma düşünmek zorunda değildim.
Ve nedense, bu düşünce beni hem rahatlatıyor hem de temkinli olmam gerektiğini hatırlatıyordu. Çünkü Luka Petrović hakkında bildiklerim hâlâ çok azdı. Yalnızca şundan emindim: Dün hayatıma bir yabancı olarak girmişti. Bu sabahsa, onunla yeniden karşılaşmayı beklemediğim hâlde, masamda oturmasına itiraz etmemiştim.
Şimdilik bunun ne anlama geldiğini düşünmeyecektim.
Odamın kapısını kapattığımda, koridorun sessizliği yerini tanıdık bir yalnızlığa bıraktı. Çantamı masaya koydum, ayakkabılarımı çıkardım. Bir süre ne yapacağımı bilemeden odanın ortasında durdum. Kahvaltıda Luka'yla konuşurken zihnimi meşgul eden düşünceler, şimdi yeniden yerlerine dönüyordu.
Marko.
Annem.
Mektuplar.
Birbirini takip eden sorular.
Perdeleri açtım. Kotor Körfezi, sabahın ilerleyen saatlerinde daha canlı görünüyordu. Güneş taş binaların üzerine düşmüş, kıyı boyunca yürüyen insanların gölgeleri kısalmıştı. Dışarıdaki hayatın bu kadar olağan görünmesi beni rahatsız ediyordu. Benim hayatımda her şey değişmişti. Ama sokakta yürüyen insanlar kahvelerini içiyor, alışveriş yapıyor, birbirlerine gülümsüyordu. Bir zamanlar ben de onlardan biriydim. Annemin ölmeden önceki son günlerini düşündüm. O zamanlar bir gün onun sesini duymak için eski videoları açacağımı, telefonundaki mesajları tekrar tekrar okuyacağımı bilmiyordum. Bir gün evdeki eşyalarına dokunmaya korkacağımı da.
İnsan, son kez yaşadığı anların son olduğunu bilmiyordu.
Belki de en acımasız tarafı buydu.
Masaya oturup çantamı açtım. Fotoğrafları ve mektupları dikkatlice çıkardım. En üstte annemle Marko'nun birlikte olduğu fotoğraf vardı. Annem gülümsüyordu. Saçları rüzgârla yüzüne dağılmış, bir eliyle onları geriye itmeye çalışırken diğer eli Marko'nun koluna dolanmıştı. Marko ise kameraya değil, anneme bakıyordu. Bu fotoğrafı kaçıncı kez incelediğimi bilmiyordum. Her seferinde yeni bir ayrıntı bulmayı umuyordum. Arka plandaki bir tabela, tanıdık bir bina, fotoğrafın köşesinde unutulmuş bir işaret…Ama en çok Marko'nun yüzüne bakıyordum.
Gözleri benimkilere benziyor muydu?
Güldüğünde yanağında gamze oluşur muydu?
Sinirlendiğinde sesini yükseltir miydi?
Kahvesini nasıl içerdi?
Bunların hiçbirini bilmiyordum.
Çocukken babam hakkında hayaller kurardım. Okul çıkışında arkadaşlarımı almaya gelen babaları gördüğümde, benim babamın da yaşasaydı nasıl biri olacağını düşünürdüm. Belki beni omzuna alırdı. Belki saçlarımı örmeyi beceremezdi. Belki de annemin kızdığı şeylere o gülerdi. Sonra büyüdüm. Hayallerim azaldı. Babamın öldüğünü kabullendim. En azından kabullendiğimi sandım. Şimdi elimde onun fotoğrafı vardı ve bütün o çocukluk soruları yeniden karşıma çıkmıştı.
“Sen kimsin?” diye fısıldadım.
Fotoğraf cevap vermedi. Mektuplardan birini açtım. Annemin el yazısını tanımak, içimde her defasında aynı sızıyı uyandırıyordu. Bazı harfleri birbirine bağlayışı, kelimelerin sonundaki küçük kıvrımlar, satırların hafifçe sağa doğru eğilmesi…Çocukken okul defterlerimin ilk sayfasına adımı yazan ellerin izleri şimdi önümde duruyordu. Parmaklarımı kâğıdın üzerinde gezdirdim. Annem bana babamın öldüğünü söylemişti. Yıllarca buna inanmıştım. Çocukken nasıl öldüğünü sorduğumda fazla konuşmak istemezdi. Büyüdükçe sorularım azalmıştı. Bir noktadan sonra onu üzmemek için sormamayı öğrenmiştim.
Şimdi ise sormadığım her sorunun ağırlığını hissediyordum.
Neden bana gerçeği anlatmamıştı? Neden Marko'nun fotoğraflarını saklamıştı? Onu unutmak istemediği için mi, yoksa unutamadığı için mi? Bir an anneme kızdığımı hissettim. Bu duygu o kadar ani geldi ki hemen ardından suçluluk duydum. Ölmüş birine kızmak tuhaftı. Hele o insan, hayatınız boyunca sizi tek başına büyütmüş annenizse.
Ama kızgındım.
Çünkü şimdi onun cevaplayabileceği sorularla baş başa kalmıştım. Ve onu arayıp hiçbirini soramıyordum. Gözlerim doldu. Mektubu katlayıp masaya bıraktım.
“Keşke bana anlatsaydın anne,” diye fısıldadım.
Sesim odanın sessizliğinde kayboldu. Bir süre başımı ellerimin arasına aldım. Ağlamadım. En azından o anda ağlamadım. Çünkü ağlamaya başlarsam yeniden toparlanmamın ne kadar süreceğini bilmiyordum. Defterimi çıkarıp yeni bir sayfa açtım.
Marko Kovač.
Altına bildiklerimi yazdım. Kotor'da yaşamıştı. Yıllar önce bir otelde operasyonlarla ilgilenmişti. Annemle burada tanışmıştı. Annem Türkiye'ye döndükten sonra ona mektuplar göndermişti. Ve sonra…Kalemim kâğıdın üzerinde durdu. Sonrasını bilmiyordum. Marko mektupları almış mıydı? Annemin ona ulaşmaya çalıştığından haberi olmuş muydu? Yoksa o da bir gün her şeyin bittiğini düşünüp hayatına devam mı etmişti? Belki evlenmişti. Belki başka çocukları vardı. Belki bir yerlerde sıradan bir hayat sürüyordu.
Belki de gerçekten ölmüştü.
Bu son ihtimal zihnime yerleştiğinde kalemi masaya bıraktım. Bir insanı hiç tanımadan kaybetmek mümkün müydü? Annemin ölümünü hâlâ kabullenememiştim. Bazı sabahlar telefonumu elime alıp onu aramayı düşündüğüm oluyordu. Güzel bir şey gördüğümde fotoğrafını çekip göndermek istiyor, sonra artık o mesajı okuyacak kimsenin olmadığını hatırlıyordum. Şimdi hiç tanımadığım bir adamın ölüm haberini alma ihtimaliyle karşı karşıyaydım. Üstelik bu kez yasını tutabileceğim anılarım bile yoktu.
Telefonum masanın üzerinde titredi.
Hızla başımı kaldırdım.
Ekranda Luka'nın adını görünce birkaç saniye bekledim.
Telefonu açtım.
“Efendim?”
“Uygun musun?”
“Evet. Bir şey buldun mu?”
“Henüz kesin bir şey yok.”
İçimde yükselen beklenti aynı hızla söndü.
“Anladım.”
“Otelin eski personel kayıtlarıyla ilgili görüştüm. Kayıtların bir kısmı arşive kaldırılmış. Hepsine hemen ulaşmak mümkün değil.”
“Ne kadar sürer?”
“Bilmiyorum. Önce hangi yıllara ait kayıtların tutulduğunu öğrenmemiz gerekiyor.”
Masaya dönüp defterimi açtım.
“Annemin burada bulunduğu yılları biliyorum. Sana tarihleri gönderebilirim.”
“Gönder. İşimizi kolaylaştırır.”
“Peki, başka bir şey?”
“Eski çalışanlardan bazılarını tanıyan birine ulaşmaya çalışacağım. Ama aradan uzun zaman geçtiği için isimleri hatırlayan birini bulmak kolay olmayabilir.”
“Yani yine beklemem gerekiyor.”
Sesimdeki hayal kırıklığını gizleyememiştim.
“Beklemek zorunda değilsin,” dedi Luka. “Araştırabileceğimiz başka yerler de var.”
Pencereye baktım. Aklımda bir süredir dolaşan düşünceyi ona söyleyip söylememekte kararsızdım. Bunu yüksek sesle dile getirmek, ihtimali biraz daha gerçek kılacakmış gibi geliyordu.
“Luka?”
“Dinliyorum.”
“Bir şey düşündüm.”
“Söyle.”
“Marko'nun…” Duraksadım. “Marko'nun ölmüş olma ihtimalini hiç araştırmadım.”
Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu.
“Bunu neden düşündün?”
“Çünkü başka hiçbir şey bilmiyorum. Nerede yaşadığını, burada kalıp kalmadığını, hatta hâlâ hayatta olup olmadığını bile bilmiyorum.”
“Mila…”
“Belki de yanlış yerlerde arıyorum. Otellerde, limanda, eski çalışanların arasında… Ya yıllar önce öldüyse?”
Cümlemi bitirdiğimde boğazımın düğümlendiğini hissettim. Bir süre ikimiz de konuşmadık. Sonra Luka'nın sesi duyuldu.
“Önce bunu öğrenmek mi istiyorsun?”
“Sanırım evet.”
“Emin misin?”
“Hayır.”
Cevabım o kadar hızlı çıkmıştı ki kendim bile şaşırdım. Pencerenin önündeki koltuğa oturdum.
“Hiç emin değilim,” diye devam ettim. “Bir yanım onun yaşadığını öğrenmek istiyor. Diğer yanım ise bunu öğrendikten sonra ne yapacağımı bilmiyor. Ama öldüğünü öğrenmekten de korkuyorum.”
Luka sözümü kesmedi.
“Annemin öldüğünü hâlâ bazen unutuyorum,” dedim daha alçak bir sesle. “Sonra bir şey oluyor ve yeniden hatırlıyorum. Şimdi bir de babamın öldüğünü öğrenirsem…”
Cümlemin sonunu getiremedim. Annemin cenazesindeki o ilk an geldi aklıma. Tabutun başında dururken insanların söylediği hiçbir şeyi duymamıştım. Herkes benimle konuşuyordu ama kelimeler bana ulaşmıyordu. Yalnızca artık onu göremeyeceğimi düşünüyordum. Şimdi aynı duyguyu, yüzünü yalnızca fotoğraftan bildiğim biri için yaşamaktan korkuyordum.
“Onu hiç tanımadım,” dedim birkaç saniye sonra. “Buna rağmen kaybetmekten korkmam saçma mı?”
“Hayır.”
“Gerçekten mi?”
“Birini tanımamış olman, onun hayatındaki yerini merak etmene engel değil.”
Gözlerimi kapattım.
“Ben onun hayatında bir yerim olup olmadığını bile bilmiyorum.”
“Bunu henüz bilmiyoruz.”
“Ya hiç olmadıysa?”
“Bunu da bilmiyoruz.”
Derin bir nefes aldım.
“Bana sürekli bilmediğimiz şeyleri söylüyorsun.”
“Çünkü bilmediğimiz şeyler hakkında sana cevap uydurmak istemiyorum.”
Başımı koltuğun arkalığına yasladım.
Haklıydı.
Bunu duymak hoşuma gitmese de haklıydı.
“Peki,” dedim. “Ölüm kayıtlarına nereden ulaşabiliriz?”
“Buradaki kayıt sistemi hakkında kesin bir şey söyleyemem. Ama araştırabiliriz. Eski defin kayıtları için mezarlık görevlileriyle ya da ilgili kurumlarla görüşmek bir başlangıç olabilir.”
“Mezarlığa gitmek istiyorum.”
Bu kez sessizlik biraz daha uzun sürdü.
“Şimdi mi?”
“Evet.”
“Bunu öğrenmeye hazır mısın?”
Pencerenin dışındaki denize baktım.
“Hayır,” dedim dürüstçe. “Ama bilmemek de daha kolay değil.”
Telefonun diğer ucundan hafif bir nefes sesi geldi.
“Şu an neredesin?”
“Otelde. Odamdayım.”
“Birazdan geliyorum.”
Doğruldum.
“Ne?”
“Önce birkaç telefon görüşmesi yapacağım. Sonra seni alırım.”
“Luka, benimle gelmek zorunda değilsin.”
“Biliyorum.”
“İşlerin olduğunu söylemiştin.”
“Var.”
“Öyleyse benim yüzümden—”
“Mila.”
Sustum.
“Gelmek istemeseydim teklif etmezdim.”
Bir an cevap veremedim. Bu kadar kolay söylemesine şaşırmıştım. Ben onun işlerini, zamanını ve sorumluluklarını düşünürken o kararını çoktan vermiş gibiydi. Ama beni asıl şaşırtan, yardım etmeyi bir iyilik gibi sunmamasıydı.
“Peki,” dedim sonunda.
“Hazırlan. Geldiğimde haber veririm.”
“Tamam.”
Telefonu kapatmadan önce seslendim.
“Luka?”
“Efendim?”
“Teşekkür ederim.”
“Henüz bir şey yapmadım.”
“Biliyorum.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Birazdan görüşürüz,” dedi.
“Görüşürüz.”
Telefon kapandığında bir süre ekranına baktım. Luka'nın bana neden yardım ettiğini hâlâ tam olarak anlamıyordum. Bunu bir sorumluluk olarak mı görüyordu, yoksa yalnızca elinden geldiği için mi yapıyordu? Belki de dedesini yeni kaybetmiş biri olarak, başka birinin cevapsız kalan sorularına kayıtsız kalmak istemiyordu.
Bilmiyordum.
Masadaki fotoğrafları topladım. Mektupları zarflarına yerleştirip çantama koydum. Ardından banyoya giderek yüzümü yıkadım. Aynaya baktığımda gözlerimin hafifçe kızardığını fark ettim.
“Toparlan, Mila,” diye fısıldadım.
Kendi sesimi duymak tuhaf gelmişti. Bir zamanlar annem söylerdi bunu. Toparlan bakalım, benim güzel kızım. Gözlerimi kapattım. Onun sesini zihnimde canlandırmak için artık çaba göstermem gerekiyordu. Unutacağım şeylerin başında sesinin gelmesinden korkuyordum. Bir süre sonra gözlerimi açıp havluyla yüzümü kuruladım. Yaklaşık yarım saat sonra telefonum titredi.
Luka: Lobideyim.
Mesajı okur okumaz ayağa kalktım. Asansörle aşağı indiğimde Luka'yı girişin yakınında gördüm. Telefonuyla ilgileniyordu. Üzerinde beyaz renk bir gömlek vardı; kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı. Beni fark edince telefonunu cebine koydu.
“Hazır mısın?” diye sordu.
“Sanırım.”
Bakışları kısa bir an yüzümde durdu.
“Fikrini değiştirebilirsin.”
“Biliyorum.”
“Şimdi de, yolda da.”
“Beni vazgeçirmeye mi çalışıyorsun?”
“Hayır. Kararı senin vermeni istiyorum.”
Ona baktım.
“Gitmek istiyorum.”
Başını salladı.
“O zaman gidelim.”
Birlikte otelin kapısına yöneldik. Dışarı çıktığımızda yüzüme hafif bir rüzgâr çarptı. Denizin kokusu, sabahın serinliğiyle birlikte etrafı dolduruyordu. Luka birkaç adım önümde yürürken arkasından seslendim.
“Bir şey sorabilir miyim?”
Durup bana döndü.
“Tabii.”
“Sen gerçekten her şeyi bu kadar sakin mi karşılarsın?”
Kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Neyi mesela?”
“Dün tanıştığın birinin babasını aramayı. Onunla mezarlığa gitmeyi. Bütün bunları yaparken de sanki sıradan bir salı günüymüş gibi davranmayı.”
“Bugün salı değil.”
Bir an ona baktım.
“Ciddi misin?”
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Biraz.”
Başımı iki yana salladım.
“Seninle konuşmak bazen gerçekten zor.”
“Yine de konuşmaya devam ediyorsun.”
“Çünkü soruma cevap vermedin.”
Luka birkaç saniye düşündü.
“Her şeyi sakin karşılamıyorum,” dedi sonunda. “Sadece telaşlanmanın her zaman bir işe yaramadığını öğrendim.”
“Kim öğretti?”
Bakışları bir an uzaklaştı.
“Dedem.”
Bu kez başka bir soru sormadım. Sabah onun dedesinin ölümünü öğrendiğimde hissettiğim mahcubiyet yeniden aklıma geldi. Belki de kendi acısının içinden henüz çıkamamış birinden bana yardım etmesini istiyordum. Ama bunu dile getirirsem yine itiraz edeceğini düşündüm. Yan yana yürümeye devam ettik. Birkaç adım sonra otoparka ulaştığımızda Luka arabanın kapısını açtı. Binmeden önce bir kez daha ona baktım.
“Ya hiçbir şey bulamazsak?”
Luka kapının yanında durdu.
“O zaman başka bir yerden devam ederiz.”
“Ya kötü bir şey öğrenirsek?”
Bu kez hemen cevap vermedi.
“Önce ne öğreneceğimizi görelim, Mila.”
Elimdeki çantanın askısını biraz daha sıkı tuttum. Haklıydı. Henüz hiçbir şey bilmiyorduk. Ama birkaç saat sonra, hayatım boyunca cevabını merak ettiğim sorulardan birine yaklaşmış olabilirdim. Arabaya bindim. Luka kapıyı kapatıp sürücü koltuğuna geçtiğinde çantamın içindeki fotoğrafa dokundum.
Marko Kovač.
Bugün senin hakkında ne öğreneceğimi bilmiyordum. Ama ilk kez, öğrenmekten korksam bile aramaya devam etmeye hazırdım.
Arabanın camından dışarı bakarken parmaklarımı çantamın askısına dolamıştım. Kotor'un dar sokaklarını geride bırakıp biraz daha sakin bir yola çıktığımızda, çevremizdeki binaların yerini taş duvarlar ve ağaçlar almaya başladı. Yolun bir tarafında yükselen dağlar, diğer tarafında zaman zaman görünen deniz vardı. Luka direksiyona hâkim, gözlerini yoldan ayırmadan ilerliyordu. Bir süredir konuşmuyorduk. Bu sessizliğin rahatsız edici olduğunu söyleyemezdim. Yine de içimde büyüyen huzursuzluk, bir şeyler söylemem gerektiğini düşündürüyordu.
“Daha önce hiç böyle bir şey yaptın mı?” diye sordum.
“Nasıl bir şey?”
“Tanımadığın birinin ölüm kaydını araştırmak.”
“Hayır.”
“Harika.”
Bana kısa bir bakış attı.
“Bu cevap seni pek memnun etmedi sanırım.”
“En azından deneyimli biriyle geldiğimi düşünmek isterdim.”
“İstersen deneyimliymişim gibi davranabilirim.”
“Yalan söylemeyi becerebiliyor musun?”
“Gerektiğinde.”
Başımı ona çevirdim.
“Bu pek güven verici bir cevap değildi.”
“Sen sordun.”
Gülümsemem uzun sürmedi. Gözlerim yeniden yola kaydı. Yol kenarındaki taş duvarların ardında küçük evler görünüyordu. Bazılarının bahçesinde çamaşırlar asılıydı. Bir evin önünde yaşlı bir adam sandalyesine oturmuş gazete okuyordu. Her şey sıradandı. Oysa benim için bu yolun sonunda ne olduğunu bilmemek, midemin içinde ağır bir taş taşıyormuşum gibi hissettiriyordu.
“Ya orada adını görürsem?” diye sordum.
Luka cevap vermeden önce biraz bekledi.
“Bunu henüz bilmiyoruz.”
“Biliyorum. Ama aklımdan çıkaramıyorum.”
“Çıkarmak zorunda değilsin.”
“Bazen keşke bu mektupları hiç bulmasaydım diyorum.”
Cümlem ağzımdan çıkar çıkmaz pişman oldum. Çünkü doğru değildi. Annemin geçmişini öğrenmek istiyordum. Marko'nun kim olduğunu bilmek istiyordum. Yıllarca benden saklanan bir hikâyenin içinde kendime ait bir yer olup olmadığını anlamak istiyordum. Ama öğrenmenin bedelini düşünmekten de korkuyordum. Luka'nın bakışları bir an bana döndü.
“Gerçekten öyle mi düşünüyorsun?”
“Hayır,” dedim. “Aslında bilmiyorum. Annemin bana anlattığı hayatı kabul etmek daha kolaydı. Babamın öldüğünü düşünüyordum. Üzülüyordum ama en azından bir cevabım vardı.”
“Şimdi o cevaptan emin değilsin.”
“Şimdi hiçbir şeyden emin değilim.”
Dizlerimin üzerindeki ellerime baktım.
“Yaşıyorsa neden bizi aramadı? Öldüyse annem neden gerçeği anlatmadı? Birbirlerini seviyorlarsa neden ayrıldılar? Her sorunun arkasından başka bir soru çıkıyor.”
“Belki de hepsinin cevabını aynı gün bulamayacaksın.”
“Biliyorum.”
“Ama birinden başlayabiliriz.”
Başımı ona çevirdim.
“Sence yanlış mı yapıyorum?”
“Neyi?”
“Buraya gelerek. Onu arayarak.”
“Bunu neden yanlış bulayım?”
“Çünkü annem anlatmak isteseydi anlatırdı.”
Luka bir süre sessiz kaldı.
“Annenin neden anlatmadığını bilmiyoruz,” dedi sonunda. “Ama senin öğrenmek istemen de yanlış değil.”
Camdan dışarı baktım.
“Keşke bunu ona sorabilseydim.”
Bu kez cevap vermedi. İyi ki de vermedi. Çünkü bazı cümlelerin ardından insanın duymak istediği bir şey olmuyordu. Mezarlığın girişine ulaştığımızda ilk dikkatimi çeken şey sessizlik oldu. Demir kapının ardında eski mezar taşları, küçük aile kabirleri ve dar yürüyüş yolları uzanıyordu. Servi ağaçları gölgelerini taşların üzerine düşürmüş, dağların eteklerinden gelen hafif rüzgâr dalları usulca hareket ettirmişti. Arabadan indiğimde ayaklarımın yere değmesiyle birlikte içimdeki gerginlik arttı. Luka kapıyı kapatıp yanıma geldi.
“İyi misin?”
Başımı salladım.
“Evet.”
Yüzüme baktı.
“Pek öyle görünmüyorsun.”
“Böyle bir yere gelirken nasıl görünmem gerektiğini bilmiyorum.”
“Özel bir kuralı olduğunu sanmıyorum.”
Küçük bir nefes verdim.
“Her şeye bir cevabın var mı?”
“Hayır. Sadece bazılarına.”
Kapıya doğru yürüdük. İçeri girdiğimizde çakıl taşları ayakkabılarımızın altında hafifçe ses çıkardı. Mezarların arasında ilerlerken istemeden isimleri okumaya başladım. Bazılarının üzerinde birden fazla tarih vardı. Kimi taşların üzerine küçük fotoğraflar yerleştirilmişti. Bazılarının önünde yeni bırakılmış çiçekler duruyordu. Bir mezar taşında Marko adına benzeyen bir isim gördüğümde adımlarım kendiliğinden yavaşladı. Kalbim hızlandı. Taşa biraz daha yaklaştım. Başka bir isimdi. İçimden yükselen rahatlama o kadar ani oldu ki kendimden utandım. Tanımadığım birinin mezarına bakıp orada babamın adını görmediğim için sevinmiştim.
Başımı eğdim.
Özür dilerim.
Kime söylediğimi bilmiyordum.
Belki mezarın sahibine. Belki Marko'ya. Belki de anneme.
Birkaç adım daha attığımızda boğazım düğümlendi. Annemin mezarı geldi aklıma. Toprağın üzerine bırakılan çiçekler. Başında bekleyen insanlar. Herkesin bana bir şeyler söylemesi. Benimse hiçbirini doğru düzgün duyamamam. Cenazeden sonra mezarlığa ilk kez tek başıma gittiğim günü hatırladım. Yanımda götürdüğüm çiçekleri nereye koyacağımı bilememiştim. Sanki yanlış bir yere bırakırsam annem kızacakmış gibi dikkatli davranmıştım. Şimdi ise başka bir mezar arıyordum. Henüz annemin mezarının varlığına alışamamışken babamın mezarını bulmaya çalışıyordum. Bu düşünce göğsümün ortasına yerleşti. Nefesimi yavaşça verdim. Luka birkaç adım ilerledikten sonra durdu.
“Biraz oturmak ister misin?”
“Hayır.”
“Emin misin?”
“Önce öğrenmek istiyorum.”
Başını salladı. Mezarlığın idari bölümüne doğru yürüdük. Girişin yakınındaki küçük yapının kapısı açıktı. İçeride orta yaşlı bir görevli, masasının üzerindeki evrakları düzenliyordu. Luka kapıyı hafifçe tıklattı. Adam başını kaldırdı. Aralarında Karadağca konuşmaya başladılar. Söylediklerinin tamamını anlayamıyordum. Yalnızca birkaç kelimeyi ve Luka'nın söylediği ismi seçebildim.
“Marko Kovač.”
İsmi onun sesinde duymak tuhaf geldi. Dün benim için yalnızca fotoğrafın arkasında yazan bir isimdi. Şimdi tanımadığım insanların arasında söyleniyor, eski defterlerde aranıyordu. Sanki Marko yavaş yavaş yalnızca annemin geçmişine ait biri olmaktan çıkıyordu. Görevli bana baktı, ardından yeniden Luka'ya döndü. Birkaç soru sordu. Luka cevap verdi ve sonra bana yöneldi.
“Marko'nun doğum tarihini biliyor musun?”
“Tam olarak değil.”
“Yaklaşık yıl?”
Fotoğrafın arkasındaki tarihi ve annemin mektuplarını düşündüm.
“Annemden birkaç yaş büyük olduğunu biliyorum. Ama kesin bir tarih yok.”
Luka bunu görevliye aktardı. Adam başını salladı. Önündeki defteri açıp bir şeyler söyledi.
“Ne diyor?” diye sordum.
“Burada tutulan defin kayıtlarına bakabileceklerini söylüyor. Ama bütün Kotor'u kapsayan bir kayıt değil. Başka bir yerde defnedilmişse burada görünmeyebilir.”
“Anladım.”
Görevli bilgisayarının başına geçti. Ben masanın önünde ayakta bekliyordum.
Bir isim.
Yalnızca bir isim arıyorduk. Ama o ismin bir kayıtta bulunup bulunmaması, benim için yıllardır kapalı duran bir kapının aralanması demekti. Adam birkaç kez klavyeye dokundu. Ekrana eğildi. Sonra yanındaki eski kayıt defterlerinden birini aldı. Sayfaları çevirmeye başladığında gözlerimi ellerinden ayıramadım. Her sayfa çevrildiğinde içimden aynı şeyi geçiriyordum.
Olmasın.
Lütfen burada olmasın.
Sonra kendime kızıyordum .Bir mezarlıkta, ölüm kaydı ararken birinin adının bulunmamasını dilemek ne kadar çaresizceydi. Bir ara Luka'ya baktım. O da görevliyi izliyordu. Ellerini pantolonunun ceplerine koymuş, sakin bir şekilde bekliyordu. Benim içimdeyse her şey birbirine karışmıştı. Görevli başka bir deftere geçtiğinde midemdeki sıkışma arttı. Birden odanın fazla sıcak olduğunu hissettim. Avuç içlerim terliyordu.
Yutkundum.
Luka bana döndü.
“İyi misin?”
“Evet.”
Ama sesim düşündüğüm kadar güçlü çıkmamıştı.
“Biraz solgunsun.”
“Heyecandandır.”
“İstersen dışarı çıkabiliriz.”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır. Burada kalmak istiyorum.”
Luka birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra yanımdaki sandalyeyi hafifçe çekti.
“En azından otur.”
İtiraz etmek istedim ama dizlerimin hafifçe titrediğini fark edince sandalyeye oturdum. Görevli sayfaları çevirmeye devam etti. Dakikalar geçiyordu. Ben her saniyeyi ayrı ayrı hissediyordum. Sonunda adam defteri kapattı. Bir şeyler söyledi. Luka'nın yüzüne baktım.
“Ne dedi?”
“Bu mezarlığın kayıtlarında Marko Kovač adına rastlamamış.”
Birkaç saniye boyunca yalnızca ona baktım.
“Yani…”
“Burada defnedildiğine dair bir kayıt yok.”
Kalbim hızlandı.
“Bu iyi bir şey değil mi?”
Luka hemen cevap vermedi.
“Burada kayıt olmaması, başka bir yerde olmadığı anlamına gelmiyor.”
Bunu biliyordum. Elbette biliyordum. Ama yine de içimde küçük bir umut kıpırdamıştı.
“Peki başka nerede bakabiliriz?”
Luka görevliye döndü. Aralarında birkaç dakika daha konuştular. Görevli bir kâğıda adres ve kurum adı yazdı. Luka teşekkür ettikten sonra kâğıdı aldı. Dışarı çıktığımızda güneş biraz daha yükselmişti.
“Ne yapacağız?” diye sordum.
“Belediyedeki eski kayıtlar için ilgili birime başvurmamız gerekiyor. Daha sonraki yıllara ait kayıtlar için de başka bir kurumdan sorgulama yapılması gerekebilir.”
“Şimdi gidebilir miyiz?”
“Gidebiliriz. Ama bütün kayıtlara hemen erişebileceğimizin garantisi yok.”
“Denemek istiyorum.”
“Tamam.”
Birkaç adım attık. Sonra durdum. Luka da durdu.
“Neden burada kayıt yok?” diye sordum.
“Bilmiyorum.”
“Ya başka bir şehirde öldüyse?”
“Olabilir.”
“Ya başka bir ülkedeyse?”
“Bu da mümkün.”
“Ya hâlâ yaşıyorsa?”
Luka bana baktı. İlk kez bu soruyu söylerken sesimin titrediğini fark ettim.
“Bu ihtimal de var,” dedi.
Gözlerimi ondan kaçırdım. Bir ihtimal. Şimdilik elimizde yalnızca buydu. Belediyeye bağlı ilgili birime ulaştığımızda içeride bekleyen birkaç kişi vardı. Luka danışmadaki görevliyle konuştu. Bizi eski kayıtlarla ilgilenen bir memurun bulunduğu bölüme yönlendirdiler. Koridorun sonunda küçük bir bekleme alanı vardı. Duvarlarda duyurular asılıydı. Bir köşede su sebili, karşısında birkaç sandalye bulunuyordu. Oturduk. Çantamdan fotoğrafı çıkardım. Marko'nun yüzüne baktım.
“Biliyor musun,” dedim, “çocukken babamın nasıl biri olduğunu hayal ederdim.”
Luka başını bana çevirdi.
“Nasıl hayal ederdin?”
“Bazen çok uzun boylu olduğunu düşünürdüm. Bazen de annem gibi kahverengi gözleri olduğunu. Okulda arkadaşlarım babalarından bahsederken ben de kendi kendime hikâyeler uydururdum.”
Fotoğrafın kenarını parmağımla düzelttim.
“Sonra büyüdüm. Hayal etmeyi bıraktım. Çünkü ölmüş birini tanıyamayacağımı kabullendim.”
Luka fotoğrafa baktı.
“Şimdi?”
“Şimdi gerçek bir yüzü var.”
Gülümsemeye çalıştım ama beceremedim.
“Ve ben onun sesini bile bilmiyorum.”
Fotoğrafı dizlerimin üzerinde tuttum. Bir an, Marko'nun gerçekten karşımda durduğunu hayal ettim. Bana nasıl seslenirdi? Adımı bilir miydi? Yoksa beni ilk kez gördüğünde kim olduğumu anlamak için yüzüme uzun uzun mu bakardı? Bu düşünce içimi hem heyecanlandırdı hem korkuttu. Çünkü eğer yaşıyorsa ve benden haberi yoksa, onun hayatına hiç beklemediği bir gerçekle girecektim. Ya beni istemezse? Ya annemi çoktan unutmuşsa? Ya geçmişini hatırlamak istemiyorsa? Luka bir süre sessiz kaldı.
“Fotoğrafı ilk ne zaman gördün?” diye sordu.
“Annemin eşyalarını toplarken.”
“Daha önce hiç göstermemiş miydi?”
“Hayır.”
“Peki, mektupları?”
“Onları da ilk kez gördüm.”
“Annen saklamış.”
“Evet.”
“Hiç nedenini düşündün mü?”
Başımı kaldırdım.
“Her gün.”
“Bir sonuca varabildin mi?”
“Hayır. Bazen beni korumak istediğini düşünüyorum. Bazen de onunla ilgili bir şey hatırlamak istemediğini. ”Bir süre durdum. “Sonra fotoğraflarına bakıyorum. Annem ona öyle bakıyor ki…” Sustum. Luka devam etmemi bekledi. “Birini öyle sevip sonra hiç sevmemiş gibi davranmak mümkün mü?”
Sorumu ona değil, belki de kendime sormuştum. Luka fotoğrafa bir kez daha baktı.
“Hiç sevmemiş gibi davranmak, gerçekten unutmak anlamına gelmez.”
“Sen böyle bir şey yaşadın mı?”
Bakışları yüzüme döndü.
“Hayır.”
“Öyleyse nereden biliyorsun?”
“İnsanların bazen söyledikleriyle hissettikleri aynı olmuyor.”
Cevabını düşündüm. Annemin yüzü gözümün önüne geldi. Belki de yıllarca bana söyledikleriyle içinde taşıdıkları birbirinden farklıydı. Bunu düşünmek, ona duyduğum kırgınlığı biraz daha karmaşık hâle getiriyordu. Çünkü annemi seviyordum. Ama onun beni sevmiş olması, bana yalan söylediği gerçeğini değiştirmiyordu. Tam o sırada görevli adımızı söyledi. Ayağa kalktık. İçeri girdiğimizde masanın arkasında oturan kadın, Luka'nın uzattığı bilgileri inceledi. İlgili dönemlere ait kayıtların bir kısmının arşivde olduğunu, resmî ölüm kaydı sorgulamasının ise yetkili makamlar üzerinden yapılması gerektiğini açıkladı. Luka onunla konuşurken ben masanın üzerindeki evraklara bakıyordum. Her şey bu kadar sıradan görünüyordu. Dosyalar, mühürler, bilgisayar ekranları…Bir insanın yaşayıp yaşamadığına dair bilgi, bütün bu kâğıtların arasında bir yerde olabilirdi. Kadın bazı bilgileri not aldı. Ardından Luka'ya dönüp açıklama yaptı.
“Ne diyor?” diye sordum.
“Buradan kesin bir ölüm kaydı sorgulaması yapamıyoruz. Eski kayıtlar için başvuru gerekiyor. Ayrıca kimlik bilgileri ve yakınlık durumunun belgelenmesi istenebilir.”
“Yani hiçbir şey öğrenemeyecek miyiz?”
“Bugün kesin bir cevap alamayabiliriz.”
Kadının yüzüne baktım.
“Hiç mi?”
Luka sorumu çevirdi. Görevli biraz düşündü, ardından önündeki bilgisayarda erişebildiği kayıtları kontrol etti. Birkaç dakika sonra başını iki yana salladı. Luka bana döndü.
“Burada erişebildiği kayıtlar arasında Marko'nun ölümüne ilişkin bir bilgiye rastlamadı. Ama bunun resmî bir doğrulama olmadığını özellikle söylüyor.”
“Peki, bu ne demek?”
“Şimdilik ölümüne dair bir kayıt bulamadık demek.”
İçimdeki umut yeniden kıpırdandı.
“Yani ölmüş olmayabilir.”
“Evet.”
Bu tek kelimeyi duyduğumda gözlerimi kapattım. Ölmüş olmayabilir. Daha fazlasını söylemesini istedim.
Yaşıyor olabilir. Onu bulabiliriz. Her şey sandığından farklı olabilir. Ama Luka bunların hiçbirini söylemedi. Ve belki de söylememesi gerekiyordu. Kadına teşekkür edip odadan çıktık. Koridorda yürürken fotoğrafı çantama koymaya çalışıyordum. Parmaklarım titriyordu. Fermuarı bir türlü kapatamıyordum.
“Luka?”
“Efendim?”
“Hiçbir yerde bulamadık.”
“Şu ana kadar baktığımız kayıtlarda bulamadık.”
“Biliyorum ama…”
Durup ona döndüm.
“Bu, iyi bir şey olabilir, değil mi?”
Yüzüme baktı.
“Olabilir.”
İşte o anda içimde bir şey çözüldü. Bütün sabah korktuğum cümleyi duymamıştım. Kimse bana Marko'nun öldüğünü söylememişti. Bu, onun yaşadığı anlamına gelmiyordu. Belki yarın karşıma çıkacak bir belge, bugün hissettiğim bütün umudu elimden alacaktı. Ama bugün öyle olmamıştı. Ve ben buna ne kadar ihtiyaç duyduğumu o ana kadar fark etmemiştim. Gözlerim doldu. Başımı eğdim.
“Bir dakika,” diye fısıldadım.
Ağlamak istemiyordum. En azından burada, tanımadığım insanların gelip geçtiği bir koridorda ağlamak istemiyordum. Ama gözyaşlarımı durduramadım.
“Öldüğünü öğrenmekten o kadar korktum ki,” dedim. “Sabah otelden çıkarken sanki birazdan birinin bana bunu söyleyeceğinden emindim.”
Luka sessizce dinliyordu.
“Annem öldü,” diye devam ettim. “Ve ben… ben onu hâlâ her gün özlüyorum. Bir de babamın öldüğünü öğrenmeye hazır değildim.”
Sesim kırıldı. O anda annemi düşündüm. Bugün yaşadıklarımı ona anlatmak istedim. Birlikte oturup mektuplara bakmak, fotoğrafı önüne koymak, neden sustuğunu sormak istedim. Ona kızmak istedim. Sonra sarılmak. Sonra bir daha kızmak. Ama bunların hiçbirini yapamayacaktım. Annemin yokluğu, bütün ağırlığıyla yeniden içime çöktü.
“Biliyorum, elimizde hiçbir kanıt yok,” dedim. “Biliyorum, bu onun yaşadığı anlamına gelmiyor. Ama en azından…”Gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü. “En azından henüz bittiğini bilmiyoruz.”
Luka'nın yüzündeki ifade yumuşadı.
“Evet,” dedi. “Henüz bilmiyoruz.”
Bu kez o kelime bana korkutucu gelmedi.
Henüz.
Sanki bütün sabah peşimden gelen karanlığın içinde küçücük bir aralık açılmıştı. Bir adım attım. Sonra ne yaptığımı düşünmeden kollarımı Luka'nın boynuna doladım.
Ona sarıldım.
Sıkıca.
Öyle ani olmuştu ki Luka'nın bir an hareketsiz kaldığını hissettim. Ama geri çekilmedim. Çünkü o anda birine sarılmaya ihtiyacım vardı. İçimde biriken korkuyu, günlerdir taşıdığım yorgunluğu, anneme söyleyemediğim bütün cümleleri bir anlığına bırakabileceğim bir yere ihtiyacım vardı. Ve nedense o yer, Luka'nın kolları olmuştu. Bir saniye sonra ellerini sırtımda hissettim. Beni kendine doğru hafifçe çekti. Başımı omzuna yasladığımda gözyaşlarım yeniden aktı. Ona sarıldığımda neden ağladığımı tam olarak bilmiyordum.
Marko'nun yaşadığını öğrenmemiştim. Hâlâ nerede olduğunu, kim olduğunu, beni tanıyıp tanımadığını bilmiyordum. Belki yarın karşıma çıkacak bir kayıt, bugün içimde yeşeren bütün umudu söndürmeye yetecekti. Ama o an bunları düşünmek istemiyordum. Çünkü günlerdir ilk kez, bir şeyin mutlaka kötü sonuçlanması gerekmediğine inanmıştım.
Kollarımı biraz daha sıkı doladım Luka'ya.
Gömleğinin kumaşını parmaklarımın arasında hissettim. Bir an ne yapacağını bilememiş gibi hareketsiz kalmıştı. Sonra elleri sırtıma yerleşmişti. İşte o zaman ağlamamı durduramadım. Annemi özlemiştim. Öyle çok özlemiştim ki bazen bu özlemin içimde kapladığı yeri tarif edemiyordum. Ve şimdi, annemin bana öldüğünü söylediği adamın gerçekten ölmüş olmayabileceği ihtimaline ağlıyordum.
“Teşekkür ederim,” diye fısıldadım.
Luka cevap vermedi. Yalnızca sırtımdaki eli hafifçe hareket etti.
“Gerçekten teşekkür ederim,” dedim. “Ben… tek başıma yapamazdım demiyorum ama…”
“Biliyorum.”
“Çok korktum.”
“Fark ettim.”
Sesindeki sakinlik, ağlamamı durdurmak yerine daha da kolaylaştırdı. Çünkü beni susturmaya çalışmıyordu. Ağlamamam gerektiğini söylemiyor, her şeyin düzeleceğine dair sözler vermiyordu. Sadece oradaydı. O an bunun ne kadarına ihtiyacım olduğunu fark ettim. Bir süre öyle kaldık. Koridorun uzak tarafından ayak sesleri geliyordu. Bir kapı açılıp kapandı. Birileri konuştu. Ama ben hiçbirine dikkat etmedim. Sonra yavaşça kendime geldim. Ne yaptığımı fark ettiğim anda kollarımı geri çektim. Bir adım uzaklaştım.
“Özür dilerim.”
Luka kaşlarını hafifçe çattı.
“Neden?”
“Birdenbire sana sarıldım.”
“Fark ettim.”
Yüzüne baktım. Dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme vardı.
“Çok komik,” dedim, gözyaşlarımı silmeye çalışarak.
“Komik olduğunu söylemedim.”
“Ama gülüyorsun.”
“Biraz.”
“Luka!”
Bu kez gülümsemesi belirginleşti.
“Özür dilemene gerek yok, Mila.”
Cevap vermedim. Yanaklarımdan süzülen yaşları elimin tersiyle silmeye çalıştım. Ama biri dururken diğeri akıyordu.
“Harika,” diye mırıldandım. “Şimdi de ağlamayı durduramıyorum.”
“Bunun için de özür dileyecek misin?”
İstemeden güldüm.
“Belki.”
Luka başını hafifçe iki yana salladı. Sonra bana doğru küçük bir adım attı.
“Bir saniye.”
Ne yapacağını anlamadan durdum. Elini yavaşça kaldırdı. Başparmağının kenarıyla yanağımdan süzülen bir damla yaşı sildi. Dokunuşu kısaydı. Ama beklemediğim kadar nazikti. Bir an gözlerimi kırpıştırdım. Luka diğer yanağımdaki yaşa baktı. Elini hafifçe uzatıp onu da sildi.
“İşte,” dedi alçak bir sesle.
Bakışlarımı yüzüne kaldırdım. Yakından bakınca gözlerinin rengini daha iyi seçebiliyordum. Sabah otelin restoranında karşılıklı otururken fark etmediğim küçük ayrıntılar vardı yüzünde. Kaşlarının arasındaki hafif çizgi, gülümsemediğinde daha belirginleşen ciddi ifadesi, çenesindeki sakallar…Ama beni asıl şaşırtan, bu kadar yakın dururken bile bakışlarında herhangi bir beklenti olmamasıydı. Sadece ağladığımı görmüş ve gözyaşlarımı silmişti.
Hepsi buydu.
Belki de bu yüzden ne söyleyeceğimi bilemedim.
“Şimdi daha iyi misin?” diye sordu.
Başımı salladım.
“Biraz.”
“Güzel.”
Elini geri çekti. Bir süre birbirimize baktık. Sonra bakışlarımı kaçırdım.
“Sanırım sana sarılarak bütün resmiyetimizi mahvettim.”
“Aramızda bir resmiyet olduğunu bilmiyordum.”
“Daha dün tanıştık.”
“Bunu hatırlatmayı seviyorsun.”
“Çünkü önemli bir ayrıntı.”
“Öyleyse yarın üç gün olacak.”
Başımı kaldırdım.
“Bu hesapla mı ilerleyeceğiz?”
“İstersen takvime işaretleyebiliriz.”
Güldüm.
Gerçekten güldüm.
Gözlerim hâlâ ıslaktı, burnumun ucu kızarmıştı ve birkaç dakika önce ağlamaktan konuşamıyordum. Buna rağmen gülüyordum. Luka'nın yüzündeki gülümseme de biraz daha belirginleşti.
“Bence toparlandın,” dedi.
“Buna sen mi karar veriyorsun?”
“Şimdilik öyle görünüyor.”
“İnsanların kahvaltılarını ve ruh hâllerini kontrol etmek dışında başka hobilerin var mı?”
“Var.”
“Mesela?”
“Onları daha sonra anlatırım.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Ne kadar gizemlisin.”
“Sen çok soru soruyorsun.”
“Ben yazarım. Unuttun mu?”
“Hayır.” Bunu söylerken gülümsemesi yavaşça kayboldu ama yüzündeki yumuşak ifade kaldı. “Unutmadım.”
Nedense bu cevaba karşılık verecek bir şey bulamadım. Binadan çıktığımızda temiz hava yüzüme çarptı. Güneş artık biraz daha eğilmişti. Sokakta insanlar yürüyordu. Yakındaki bir kafeden kahve kokusu geliyordu. Luka arabaya doğru yöneldi ama birkaç adım sonra durdu.
“Bir şey içmek ister misin?”
“Su olabilir.”
“Tamam.”
Yakındaki küçük bir dükkândan iki şişe su aldı. Birini bana uzattı.
“Teşekkür ederim.”
Kapağını açıp birkaç yudum içtim. Luka arabaya yaslandı.
“Bir şey soracağım,” dedi.
“Sen de mi soru sormaya başladın?”
“Bulaşıcı olabilir.”
Gülümsedim.
“Sor.”
“Marko'yu bulursan ne söyleyeceksin?”
Şişeyi elimde çevirdim. Bu soruya hazırlıklı değildim.
“Bilmiyorum.”
“Hiç düşünmedin mi?”
“Binlerce kez düşündüm.”
“Peki?”
“Her seferinde farklı bir şey söylüyorum.”
Bir an durdum.
“Bazen ona neden bizi aramadığını sormak istiyorum. Bazen annemi sevip sevmediğini. Bazen de hiçbir şey söylemeden yüzüne bakmak istiyorum.”
Luka beni dinliyordu.
“En çok neyi merak ediyorsun?” diye sordu. Bir süre düşündüm.
“Benden haberi olup olmadığını.”
Bu kez sesim titremedi.
“Çünkü annem hamile olduğunu öğrendiğinde Türkiye'ye dönmüştü. Marko'nun beni bildiğine dair hiçbir şey bulamadım.”
“Öyleyse seni aramamış olmasının bilmediğimiz bir nedeni olabilir.”
“Evet.”
“Bunu öğrenmeden kendine bir cevap verme.”
Başımı salladım.
“Deneyeceğim.”
Bir süre sessiz kaldık. Sonra çantamdan fotoğrafı çıkardım. Luka'ya uzattım.
“Bak.”
Fotoğrafı aldı.
“Annemle Marko.”
“Dün de göstermiştin.”
“Biliyorum. Ama bu kez başka bir şeye bakmanı istiyorum.”
“Neye?”
“Annemin yüzüne.”
Luka fotoğrafa baktı.
“Gülümsüyor.”
“Evet. Ama öyle sıradan bir gülümseme değil.”
Biraz yaklaştım. Parmağımla fotoğrafın kenarını işaret ettim.
“Annemin böyle güldüğünü hatırlıyorum. Ben küçükken bazen mutfakta şarkı söylerdi. Güzel bir şey olduğunda başını hafifçe geriye atarak gülerdi. Burada da öyle gülüyor.”
Luka bir süre fotoğrafı inceledi.
“Mutlu görünüyor,” dedi.
“Öyle, değil mi?”
“Evet.”
Fotoğrafı geri aldım.
“İşte bunu anlamıyorum. Bu kadar mutlu görünen iki insanın hikâyesi nasıl böyle bitebilir?”
Luka'nın bakışları fotoğraftan yüzüme kaydı.
“Belki de nasıl bittiğini henüz bilmiyorsun.”
Sözlerini düşündüm. Belki de haklıydı. Belki de annemin hikâyesinin sonunu bildiğimi sanıyordum ama yalnızca bana anlattığı kısmını biliyordum. Fotoğrafı çantama koydum.
“Bugün başka bir yere gidecek miyiz?” diye sordum.
“İstersen otelin kayıtlarıyla ilgili araştırmaya devam edebiliriz. Ama bugün yeterince yoruldun.”
“Yoruldum,” diye kabul ettim. “Ama otele dönüp odada oturmak da istemiyorum.”
Luka bir an düşündü. Sonra başını hafifçe yana eğdi.
“Kotor'dan biraz uzaklaşmak ister misin?”
“Nereye?”
“Göstermek istediğim bir yer var.”
Şüpheyle baktım.
“Beni tanımadığım bir yere mi götüreceksin?”
“İstersen önce haritadan gösterebilirim.”
“Bu pek romantik bir teklif olmadı.”
Cümle ağzımdan çıktığı anda duraksadım.
Romantik mi?
Neden öyle söylemiştim? Luka'nın kaşlarından biri hafifçe yükseldi.
“Romantik bir teklif yaptığımı sanmıyordum.”
Yüzümün ısındığını hissettim.
“Ben de öyle demek istemedim.”
“Peki.”
“Luka.”
“Efendim?”
“Bazen söylediklerimi duymamış gibi davranabilirsin.”
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Bunu düşüneceğim.”
Gözlerimi devirdim.
“Nereye gidiyoruz?”
“Njeguši.”
İsmi zihnimde tekrarladım.
“Orası neresi?”
“Dağların arasında küçük bir yerleşim. Buraya çok uzak değil. Güzel manzarası var. Bir de oraya özgü bazı şeyleri tatman gerekiyor.”
“Yemek mi?”
“Özellikle.”
“Beni yemekle mi kandırmaya çalışıyorsun?”
“Sabah kahvaltını zor bitirdiğini düşünürsek işe yarayabilir.”
Güldüm.
“Peki, orayı bu kadar özel yapan ne?”
Luka bir an sustu. Bakışları kısa bir süre dağlara çevrildi.
“Çocukken dedem bizi oraya götürürdü,” dedi. “Nina'yla birlikte.”
Sesindeki küçük değişimi fark ettim.
“Güzel anıların mı var?”
“Var.”
Daha fazlasını söylemedi. Ama yüzündeki ifade, anlatmadığı başka şeyler olduğunu düşündürdü.
“Öyleyse görmek isterim,” dedim.
Bana döndü.
“Emin misin?”
“Evet. Hem bütün gün mezarlıklarda ve resmî dairelerde dolaşmayı planlamamıştım.”
“Güzel.”
Arabanın kapısını açtı. Binmeden önce son kez dağlara baktım. Sabah otelden çıktığımda içimde yalnızca korku vardı. Şimdi o korku tamamen kaybolmamıştı ama yanına başka bir şey eklenmişti.
Umut.
Küçük, kırılgan ve henüz hiçbir şeye dayanmayan bir umut. Marko'nun hayatta olduğunu bilmiyordum. Belki de onu hiçbir zaman bulamayacaktım. Ama bugün, ölümüne dair bir iz bulamamıştık. Ve ben ilk kez bu bilinmezliğin içinde yalnızca kötü ihtimalleri düşünmek zorunda olmadığımı hissetmiştim. Arabaya bindiğimde Luka kontağı çevirdi.
“Neden gülümsüyorsun?” diye sordu.
Başımı ona çevirdim.
“Bilmiyorum.”
“Güzel bir neden.”
“Belki de bugün ilk kez biraz umutlandığım içindir.”
Luka bana baktı. Sonra gözlerini yola çevirdi.
“Umutlanmak kötü bir şey değil, Mila.”
“Ya sonunda hayal kırıklığına uğrarsam?”
“Bunu engelleyemem.”
“Biliyorum.”
“Ama bugün öğrendiklerimizle devam edebiliriz.”
Başımı salladım. Araba hareket ettiğinde camdan dışarı baktım. Kotor'un taş binaları yavaşça geride kalırken çantamın içindeki fotoğrafa dokundum. Annemin yıllarca sakladığı o fotoğraf artık yalnızca geçmişe ait bir şey gibi gelmiyordu. Belki de henüz bitmemiş bir hikâyenin başlangıcıydı. Ve ben, ilk kez onun devamını öğrenebileceğime inanmak istiyordum.
Bölüm etkileşimi
