Mimoza kitap kapağı

1. bölüm / 7

Mimoza

Kayıp

Vaveyla Yazarı: Heliora 🌙

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: Kayıp

Rememberence - Balmorhea

Mila Aydan
* Nisan 2026 *
Kayıp…
Beş harfli küçücük bir kelime… Ama insanın yüreğini burkacak, nefesini kesecek kadar güçlü: kayıp. Bazı insanlar için sıradan bir kelime olabilir. Ama bazılarımız için bir hayat evresinin sonu, yaşama olan inancın yitip gitmesi ve daha da kötüsü, bu kelimeden sonrasının kocaman bir boşluktan ibaret olduğunu anlamaktır.
“Anneni kaybettik, başın sağ olsun.”
İşte bu cümleden sonra içimde oluşan ve giderek büyüyen boşluğu kimsenin, hiçbir şeyin dolduramayacağını biliyordum. Ben annemsiz ne yapacaktım? Nasıl hayata tutunacaktım? Bundan sonra nasıl bir şeyleri sevip nasıl gülümseyebilecektim?
İçimde kapkaranlık, derin bir boşlukla annemin mezarının karşısında dikiliyordum. Her şey anlamını yitirmiş, renkler solmuştu. İçimdeki neşenin her zerresi, telefondaki doktordan duyduğum cümleyle yok olmuştu. Hissettiklerimi tarif etmek istiyordum ama ne denir bilmiyordum. Kendime bile söyleyemediğim o gerçeği çevremdeki herkes dile getiriyordu. Ben ise yalnızca ayakta durmaya çalışıyor, ağlamaktan kızaran gözlerimi mezarın başındaki annemin ismi yazılı olan tahtadan ayıramıyordum.
Annem ölmüştü.
Bunu düşündükçe zihnim gerçeği reddediyor, bana yanıldığımı söylüyordu. Ama gerçek buydu. Hocanın okuduğu duaları dinlerken sessiz sessiz akmıştı gözyaşlarım. Bu hayattaki en büyük dayanağımın üzeri artık kara toprakla kaplıydı ve benim elimden hiçbir şey gelmiyordu. Bunu düşünmek içimde isyan etme isteği uyandırıyordu ama anneciğimin gökyüzünden bana çatık kaşlarla bakacağını hayal ettiğimden sessizce, titreyerek ağlamaya devam ediyordum. Kuzenimin beni sıkı sıkı sarıp ayakta tutmaya çalıştığının farkındaydım ama artık tek bir gücüm dahi kalmamıştı. Dizlerimin üzerine çökmem ile o da benimle beraber çökmüştü. Herhangi bir şey söylemeyeceğini biliyordum. Annesini, canını kaybetmiş bir kıza ne söylenebilirdi ki? Bunun farkındaydı, o yüzden beni kollarına alıp olabildiğince yanımda olduğunu hissettirmeye çalışıyordu.
Gözlerimi kapattım ve ellerimi az önce annemin üzerine örtülen kara toprağa uzattım. Avuçlarımı sıkıca kapattım. Son bir kez olsun annemi, varlığını hissetmek istedim. Ama avuçlarımda soğuktan başka bir şey yoktu. Gözyaşlarım tekrar hızlanmaya başlamış, nefesim tekrar düzensizleşmişti.
“Ben sensiz ne yapacağım anne?”
Kelimeler ağzımdan dökülürken arkamdaki kalabalığın bana üzüldüklerini belirten cümleleri yükselmişti. Gözlerimi açtığımda annemin başucunda adı yazılı olan tahtaya teyzemin sarı bir tülbent bağladığını gördüm. Tülbentin, mezarın bir kadına aşt olduğunu belirtmek için bağlandığını biliyordum. Gözlerimi tülbentten ayırmadan acı acı gülümsedim. Sarı, annemin en sevdiği renkti. Benim içinse artık her gördüğümde içimi sızlatacak bir hatıraydı.
Teyzem tülbenti bağladıktan sonra bana doğru döndü ve aynı şekilde o da gülümsedi bana. Aynı şeyi düşündüğümüzü biliyordum. Acımız aynı değildi belki ama ikimiz de kaybın ne demek olduğunu biliyorduk. Ben annemi, o diğer yarısını kaybetmişti. Acımız ortaktı. Mezarın yanında duran insanlardan müsaade isteyerek yanıma geldi ve benim gibi oturdu annemin ayakucuna. Kuzenimin kolları gevşedi. Teyzem onun yerini alarak bana sımsıkı sarıldı. Saçlarımdan öperek içli içli ağladı. O da içimdeki boşluğun, bu acının kolay kolay dinmeyeceğinin farkındaydı. Ama biliyordum ki elinden bir şey gelmezdi. Ne kadar bunu istese de yapamaz.
“Şu sarı tülbent var ya, güzel kuzum, annenin bizim için ne kadat değerli olduğunun ve asla unutulmayacağının işareti.”
Başımı kaldırıp gözlerine baktım. Ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gözleri, bana tüm içtenliğiyle bakıyordu. Annemin gözleriyle neredeyse aynıydı. Teyzemin anneme en çok benzeyen yanı gözleriydi. Ben de gözlerimi onlardan almıştım.
“Annem kimsesiz değildi ama beni kimsesiz bıraktı teyze.”
Teyzemin kaşları çatıldı ve dikkatlice incelemeye başladı. Perişan halde olduğumun farkındaydım ama umurumda değildi. Onun da bunu önemsemediğini biliyordum. Gözleri tekrar dolmaya başlayınca beni sıkıca çekip göğsüne yasladı.
“Olur mu, Mila’m? Olur mu, teyzesinin bir tanesi? Ben varım. Teyzen her zaman yanında. Annen benim canımdı, sen canımın içisin. Biliyorum annenin yerini dolduramam ama senin için her şeyi yapacak teyzen var burada, biricik kuzum benim. Hem yalnızca ben yokum yanında. Kuzenden öte kardeşin gibi olan İnci var, birik arkadaşın Ela var.” İnci’nin ve Ela’nın bana arkadan sıkıca sarıldığını hissettiğimde gülümsemek istedim ama başaramadım. Bana sardıkları kollarını okşamakla yetindim. Gülümsesem anneme ihanet ediyormuş gibi hissedecektim, biliyordum. Benim sadece anneme ihtiyacım vardı, her kuzunun annesine olduğu gibi.
“Hadi kalkalım ayağa, su getirdiler mezarına dökmek için.”
Kafamı mezarın yanında duran, ellerinde ibrikler olan kadınlara çevirdim. Hepsi acır gözlerle beni izliyorlardı. Belki de bir insanın en acınası gününü yaşıyordum. Bundan daha ağırının gelmeyeceğini bildiğimden gözlerimi onlardan çektim ve teyzeme dönerek kafamı salladım. İnci, Ela, teyzem ve ben birer ibrik alıp mezarı başından sonuna kadar suladık. Teyzem elindeki boş ibriği yanındaki bir kadına verirken avucunu öptü ve daha sonra annemin mezar başına elini koydu, gözlerini kapattı. Kısık sesle anneme bir şeyler söyledikten sonra geri çekildi ve gülümseyerek sarı tülbente baktı. Başsağlığı dileyerek yavaş yavaş mezarlıktan ayrılan insanlara belli belirsiz kafa sallamakla yetindim. Gözlerim hâlâ annemin toprağındaydı, yattığı yerdeydi, başucundaki sarı tülbentteydi.
“Mila, mimozaları sen bırakmak ister misin güzelim?”
Ela’ya doğru döndüğümde kucağında bir buket mimoza olduğunu gördüm.
Bir anlığına bakışlarımı çiçeklerden ayıramadım. Annem için aldığım mimozaları unutmuştum. Aslında unutmuş değildim. O kadar çok şey yaşanmıştı ki zihnim olanları bir yere yerleştirmeye çalışırken çiçekleri bile hatırlayamaz hale gelmiştim.
O sabah yayınevine son kitabımın telif ücretlerini almaya gitmiştim. Uzun zamandır beklediğim ödemeyi aldığımda içimde tuhaf bir sevinç vardı. Emeğimin karşılığını almıştım ama o parayla kendime ne alacağımı bile düşünmemiştim. Aklımda yalnızca annem vardı. Çıkışta onun en sevdiği çiçekleri, mimozaları alıp eve gitmeye karar vermiştim. Onları gördüğünde yüzünde belirecek gülümsemeyi hayal etmek bile beni mutlu etmeye yetmişti.
Çiçekçide buketi elime aldığımda annemin sesini duyar gibi olmuştum.
Yine mi mimoza aldın kızım? Evde çiçek koyacak yer kalmadı!
Sonra çiçekleri göğsüne bastırıp koklayacağını, yüzünde o kendine özgü gülümsemenin belireceğini biliyordum. Belki bana sarılacak, belki de her zamanki gibi gereğinden fazla para harcadığımı söyleyerek söylenecekti. Ama sonunda çiçekleri evin en güzel köşesine yerleştirecekti. Çünkü annem mimozaları çok severdi. Ben de onu mutlu etmeyi severdim.
Yol boyunca bir an önce eve varmak için sabırsızlanmıştım. Ona anlatacaklarım vardı. Yayınevinde geçenleri, aldığım parayı, aklımdaki yeni hikâyeyi… Belki mutfakta çay demlerken anlatırdım hepsini. O da her zamanki gibi beni dinler, arada bir sözümü kesip kendi yorumunu yapardı.
Her şey ne kadar sıradandı.
Ta ki telefonum çalana kadar.
Arayan kişinin söylediklerini hala hatırlıyordum. Annem markete giderken kalp krizi geçirmiş ve hayatını kaybetmişti.
İlk başta anlamamıştım. Daha doğrusu anlamak istememiştim. Birkaç dakika önce elimdeki mimozalarla eve gidip anneme sürpriz yapmayı düşünüyordum. Şimdi ise nereye gideceğimi, ne yapacağımı, nasıl nefes alacağımı bile bilmiyordum.
Sonrası birbirine karışan anlardan ibaretti. Hastaneye gidişim, duyduğum cümleler, yüzüme bakan insanlar, ağlamaktan titreyen ellerim… Ardından cenaze hazırlıkları, hiç bitmeyecekmiş gibi gelen saatler ve bugün.Bir zamanlar annemin yüzünü güldürmek için aldığım çiçekler hâlâ benimleydi. Onları eve götürememiştim. Anneme verememiştim. Şimdi ise elimdeki buketi mezarına bırakmam isteniyordu.
Gözlerim tekrar Ela’nın gözleriyle buluştuğunda onun da ağladığını gördüm. Yine de gülümsemeye çalışarak buketi bana uzattı. Ela’nın mimozaları neden benim için tuttuğunu anlıyorfum. Benim için ne kadar kıymetli olduklarını biliyordu. Belki de mezarın başında çiçekleri unutmuş olduğumu fark etmiş, anneme götürmek için aldığım son sürprizi benim ellerimle bırakabilmemi istemişti.
Ellerim titreyerek uzattığı buketi aldım ve yüzüme yakınlaştırıp derin bir nefes çektim.
Annem gibi kokmuyorlardı.
Hiçbir şey annem gibi kokmuyordu zaten. Ama bu çiçekleri her gördüğümde onun gülümsemesini hatırlayacaktım. Belki de bundan sonra mimozalar benim için yalnızca bir çiçek olmayacaktı. Onlar, anneme götüremediğim bir sürprizin, yarım kalmış bir günün ve bir daha yaşayamayacağım sıradan anların hatırası olacaktı.
Bu düşünce içimdeki tarifsiz boşluğu biraz daha büyüttü. Bundan sonra mimoza kokusunun bana onu hatırlatacak olması bir kez daha canımı yaktı.
“Teşekkür ederim.”
Ağzımdan sadece bu kadarı çıkabilmişti çünkü başa çıkamıyordum içimdeki acıyla. Ela’nın bu ince düşüncesi bukete sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlamama neden olmuştu. Sanki o buketler annemdi, sanki annem geri gelmişti ve ben sıkıca anneme sarılıyordum.
Mezarlıkta yalnızca dördümüz kalana kadar bekledik. Sessizce, kucağımdaki mimozalarla annemin başucunda oturuyordum. Bir elim mimozaların üzerindeyken diğer elim annemin yeni suladığım toprağındaydı. Teyzemle İnci gitmek için ayak kalktılar. Bana doğru geldiklerinde artık gitme vaktinin geldiğini anlamıştım.
Nasıl burada, bu soğukta annemi bırakıp gidebilecektim ki?
Topraktaki elimi kaldırıp ikisini de durdurdum.
“Vedalaşabilir miyim? Hemen geleceğim, lütfen. Siz geçin arabaya, geliyorum ben de hemen. Hem daha mimozalarını vermedim.”
İkisi de isteğimi anlayışla karşılayıp annemin yanından uzaklaştılar. Ela, muhtemelen beni yalnız bırakmak istemediği için mezarlığın bulunduğu caddenin başındaki bankta beni beklemeye başladı. İnci ise annesine destek olarak onu arabaya doğru götürüyordu. Kafamı yavaşça annemin tülbent takılı tahtasına çevirdim.
Lale Aydan 1979-2026
Derin bir nefes alarak en sevdiği renkteki tülbenti okşadım. Mimozaları mezarının başına bıraktım. Sarı çiçeklerin arasından birini seçip parmaklarımın arasında tuttum. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Aslında sana anlatacak çok şeyim vardı, anne. Ama şimdi, tam karşında dururken, kelimeler boğazıma düğümleniyordu.
“Bak, sana mimoza getirdim. Hani ne zaman görsen yüzün gülerdi ya… Bugün onları görünce aklıma sen geldin. Her zamanki gibi.”
Dudaklarım titredi.
“Sonra düşündüm de, ben sana çiçek almaya devam edebilecek miyim? Bir gün yine mimoza görsem, sana alamayacağımı nasıl hatırlayacağım? Ben daha seninle kaç bahar geçireceğimizi bilmiyordum ki, anne. Ben senin hep burada olacağını sanıyordum.”
Gözyaşlarımı silmeye bile çalışmadan doğrudan ismine baktım.
“Bugün sana sürpriz yapacaktım, biliyor musun? Yayınevine gitmiştim. Son kitabımın telif ücretlerini aldım. Çıkınca da aklıma ilk sen geldin. Kendime bir şey almayı bile düşünmedim. Direkt mimozaları aldım. Eve gidince sana verecektim. Nasıl sevineceğini düşündüm durdum yol boyunca.”
Boğazım düğümlendi. Elimde tuttuğum çiçeğe baktım.
“Sonra telefonum çaldı, anne. Senin markete giderken yolda kalp krizi geçirdiğini söylediler. Öldüğünü söylediler. Ben o sırada sana çiçeklerini götürmeyi düşünüyordum. Senin beni karşılayacağını, çiçekleri görünce güleceğini düşünüyordum. Ben nasıl bilebilirdim ki? Birkaç dakika önce eve gitmek için sabırsızlanan ben, sonra seni hastanede arıyordum. Ben seninle vedalaşmadım bile, anne.”
Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken başımı iki yana salladım.
“Ben sana bu çiçekleri kendi ellerimle vermek istiyordum. Koklamanı, yüzünün gülmesini görmeyi... Seninle eve dönüp günümü anlatmayı... Ben daha sana anlatacaklarımı bile anlatamadım. Sana doya doya sarılamadım. Seninle son kez oturup bir çay bile içemedim.”
Nefesim kesilir gibi oldu. Elimi toprağın üzerine koydum.
“Ben daha sana doyamadım ki…”
Başımı eğdim. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söyleyemedim. Sonra yeniden konuşmaya çalıştım.
“Biliyor musun, sana söyleyemediğim çok şey var. Ama en çok da seni sevdiğimi söylemek istiyorum. Her zaman sevdim. Bazen göstermeyi unuttum, bazen nasıl olsa biliyorsun diye düşündüm. Ama sen biliyorsun, değil mi anne? Seni ne kadar sevdiğimi biliyorsun.”
Gözlerim mezarının üzerindeki sarı tülbente takıldı. Elimi uzatıp tülbentin kenarını düzelttim. Parmaklarım kumaşın üzerinde öylece kaldı.
“Ben gitmek istemiyorum, anne.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. İçimdeki küçücük çocuk, annesinin elini bırakmamak için direnir gibi, olduğum yerde kalmaya çalışıyordu. Sanki ona temas ediyormuşum gibi hissediyordum.
“Ama gitmem gerekiyor. Seni burada bırakmak istemiyorum. Ne olur, beni yanlış anlama. Ben seni bırakmıyorum, tamam mı? Sadece eve gidiyorum. Senin kızın olarak… Yine senin kızın olarak.”
Eğildim. Sonra alnımı bir anlığına toprağa yasladım.
“Hoşça kal demeyeceğim sana,” diye fısıldadım.
“Çünkü ben seninle vedalaşmak istemiyorum. Seni çok seviyorum, anne. Ne olur, bunu hep bil.”
Bir kez daha mimozalara baktım, sonra mezarının başındaki tahtaya eğilip onu öptüm. Dudaklarımın değdiği yerde birkaç saniye öylece kaldım; sanki biraz daha durursam annemden son bir parça daha alabilecektim yanıma.Ama artık kalkmam gerekiyordu.Yavaşça ayağa kalktım. Gözlerimi mezarından ayıramadım. Bir adım geri çekildim, sonra bir adım daha. Gitmek istemiyordum. Bütün bedenim yeniden yanına çökmek için direniyordu.
“Seni seviyorum, anne.”
Son kez fısıldadım.
Sonra arkamı döndüm ve yürümeye başladım. Gözyaşlarım hâlâ yanaklarımdan süzülüyordu. Elimde senden kalan hiçbir şey yoktu belki ama içimde, adını her söylediğimde biraz daha acıyan kocaman bir boşluk vardı.
Ve ben, hayatımda ilk kez, annem olmadan eve gidiyordum.
Teyzemin ısrarlarına rağmen kendi evime, annemin kokusunun hala sindiği eve dönmek istediğimi söyledim. Yalvaran gözlerle teyzeme bakıyordum çünkü gerçekten beni bir kalabalığın içine daha sürüklemesini kaldıramayacaktım. Kendimle kalıp acımı, yasımı kabullenmem gerekiyordu. O boş eve gidip annemin yokluğuyla yüzleşmem gerekiyordu. İnci benimle kalmak için ne kadar ısrar etse de annesine ihtiyacı olduğunu, kendisinin de dinlenmesi gerektiğini söyleyip onu ikna etmeye çalıştım. Ela’nın ısrarlarına da direndim. Sonunda onu da evimin önünden gönderebildim.
Onların gidişini bir süre izledikten sonra arkamdaki beş katlı apartmana döndüm. Ayaklarım geri geri gidiyordu, kulaklarım uğulduyor, nefes alamıyordum. Üçüncğ kata çıkan merdivenleri tırmanırken annemin sesi kulaklarımda çınlıyordu.
Kapımızın önüne geldiğimde istemsizce gülümsedim. Kapımızın önünü de kendisi gibi cıvıl cıvıl yapmıştı. Renkli çiçeklerden kocaman, yuvarlak bir ‘Hoş geldin’ süsü asılıydı kapımızda. Zilimiz mordu, yerdeki paspası da annem özenle seçmişti. Kapımızın hemen sağında kocaman bir saksı vardı. İçindeki sarmaşık, kapımızın üzerine doğru uzanıyordu. Apartmanda bir tek bizim kapımızın önü bu şekildeydi.
Anneme zamanında bunun için kızdığımı hatırlayınca istemsizce kaşlarımı çattım. Bana evdeki mutluluğumuzun, huzurumuzun dışarı taştığını söyler, güler geçerdi.
Haklı olduğunu, üzerimdeki çamurlu kıyafetlerle onu bırakıp geldiğim zaman anlayacağımı hiç düşünmemiştim.
Anahtarı zar zor deliğe sokup çevirdim. Annem en son evden çıktığında kapıyı kilitlemişti. Bir daha döneceğini düşünerek… Ne olur ne olmaz diye…Göğsümdeki sıkışmayla eve girdim. “Ben geldim,” diye fısıldadım kendi kendime, cevap gelmeyeceğini bilerek.Kafamın içinde ayakkabılarını içeride çıkarma diye bağırıyordu. Sanki birazdan koridordan çıkıp bana kızacak, ayakkabıları kapının önünde bırakmamı söyleyecekti. Sanki sesimi duyacak, her zamanki gibi nerede kaldığımı soracaktı.Evde bir ruh gibi dolanmaya başladım Yarım kalan örgüsü koltuğun üzerinde duruyordu. Mutfakta yemek yapmak için çıkardığı birkaç soğan tezgâhın üzerindeydi.Daha kendi odasına girmeye cesaretim yoktu bir de üzerimdeki çamurlarla girip annemin odasını batırmak hiç istemiyordum. Bundan dolayı önce duş almaya karar verdim.
Sıcak suyun bana iyi gelmesini bekliyordum. Ama su, bedenimi rahatlatmak yerine içimdeki acıyı daha da belirginleştirmişti. Bornozuma sarıldıktan sonra kendi odama uğrayıp iç çamaşırlarımı giydim. Annemin, geldiğimde kaldırayım diye yatağımın ucuna koyduğu katlanmış çamaşırlara bir süre bakakaldım. Kalbim tekrar hızlanmaya başlayınca odamdan çıktım ve annemin odasının önüne geldim. Derin bir nefes alarak kapı kolunu kavradım ve çevirdim. Kapının açılmasıyla üzerime vuran koku anneme aitti. Gözlerim dolduğundan önümü göremiyordum sakince ilerleyerek bornozumla beraber yatağına, genelde yattığı tarafa oturdum.
Yastığını okşarken her canım sıkıldığında, moralim bozulduğunda ya da heyecanlandığımda ona sokularak uyuduğum günleri hatırladım. Beni sıcacık koynuna alır sakinleştirir ya da heyecanıma ortak olurdu. Bugün tam da ona sarılıp uyumak isteyeceğim türden, tarifi olmayan bir acının içindeydim. Ama sarılmaya ihtiyaç duyduğum kişi artık yanımda değildi. Derin bir nefes alıp ayağa kalktım, gözlerimden akan yaşları elimin tersiyle silip annemin dolabının önüne geldim.
Bugün tamamen annem gibi kokmak istiyordum. Varlığını bir saniye bile olsa hissetmek için her şeyi yapardım.
En sevdiğim pijamalarını giymek istiyordum. Beyaz, üzerinde mimozaları andıran sarı çiçekleri vardı. O pijamaları anneme, Anneler Günü’nde ilk kitabımın gelirinden aldığım parayla almıştım. Çok beğenmiş, sık sık giymeye başlamıştı. Dolabın kapağını açıp içine göz atmaya başladım. Elime attığım her kıyafette onun üzerinde gördüğüm zamanlar film şeridi gibi gözümün önünden geçiyordu.
Ben bu acı ile nasıl başa çıkacaktım?
Görünürde bulamadığım için elimi dolabın içine daldırdım. Birinci bölmede bulamayınca ikiye baktım fakat orada da yoktu. En sonunda üçüncü bölmeye bakmak için yere dizlerimi koydum ve el yordamıyla kıyafetleri karıştırmaya başladım. Belki kimse anlamayacaktı ama o beyaz pijamalara şu an çok ihtiyacım vardı.
Elime sert ve soğuk bir cisim geldiğinde hızla elimi çektim. Kaşlarım çatık bir şekilde dolabın bölmesine bakakaldım. Tekrar elimi uzatıp bölmeye soktuğumda sert cismi buldum ve dolaptan çıkardım. Oldukça eski görünen metal bir kutuydu bu. Yavaşça kutuyu açmadan salladım içinden belirgin bir ses çıkmayınca ayağa kalkıp yatağa oturdum ve kutuyu açtım.
Kutunun içinde birsürü pullu zarf vardı ve zarfların üzerinde yabancı bir isim ve o yabancı bir adresi yazılıydı.
Yıl 1999.
Kaşlarımı çatarak kutunun içindeki zarfları tek tek çıkarmaya başladım. Zarfların altında birkaç fotoğraf, ufak bir şişenin içinde yüzen bir pirinç tanesi kolye ve şeffaf bir ambalaja sarılmış, kurumuş bir mimoza çiçeği duruyordu. Pirinç tanesine iyice yaklaştığımda üzerinde ‘Marko’ yazdığını gördüm. Hiçbir şeye anlam verememiştim. Kolyeyi tekrar kutuya bırakıp fotoğraflardan birini incelemeye karar verdim.
Fotoğrafı elime alıp dikkatlice incelemeye başladım. Annem, denizin kıyısında bir adamın kolları arasındaydı. Rüzgâr saçlarını yüzüne savurmuş, o da başını hafifçe yana eğerek gülüyordu. Üzerindeki beyaz elbisenin etekleri rüzgârda uçuşuyordu. Adamın yüzünü daha iyi görebilmek için fotoğrafı kendime yaklaştırdım. Koyu saçları, belirgin çene hattı ve anneme bakarken yüzüne yerleşen o tuhaf, huzurlu ifade…
Annemin yüzündeki gülümsemeyi tanıyordum. Fotoğraflarda gördüğüm, evde bana bakarken yakaladığım, en güzel anılarımda sakladığım gülümsemeydi bu. Ama burada farklı bir şey vardı. Sanki yalnızca mutlu değildi; sanki dünyanın geri kalanından habersiz, kendini bir başkasının yanında güvende hissediyordu.
Fotoğrafın arkasını çevirdim. Köşesine mavi mürekkeple yazılmış iki kelime vardı.
Eylül 1999.
Kaşlarım çatıldı. Annem o zamanlar yirmi yaşındaydı. Henüz benim varlığımdan haberi bile yoktu. Fotoğrafı yeniden önüme çevirdim, adamın yüzüne bir kez daha baktım. Onu daha önce görmüş olabileceğime dair en ufak bir fikrim yoktu. Annemin albümlerinde, evimizin duvarlarında, eski eşyalarının arasında… Hiçbir yerde.
Peki, neden bu fotoğrafı saklamıştı?
Elimdeki fotoğrafı kutunun kenarına bıraktım ve diğerini aldım. Bu kez bir masanın etrafında oturuyorlardı. Annem başını geriye atmış, kahkaha atıyordu. Adam ise gülmek yerine onu seyrediyordu. Bakışları doğrudan annemin yüzündeydi. Sanki masada başka kimse yokmuş gibi yalnızca ona odaklanmıştı.
İçimde anlamlandıramadığım bir sıkışma hissettim.
Fotoğrafı biraz daha yaklaştırdım. Adamın yüzündeki ifadeyi, annemin ona doğru uzanan elini, aralarındaki mesafeyi inceledim. Birbirlerine yabancı değillerdi. Bunu anlamak için onları tanımama gerek yoktu. Aralarında, fotoğrafın içine sığmayacak kadar derin bir yakınlık vardı.
Fotoğrafı çevirdim.
Yine aynı tarih yazıyordu.
Eylül 1999.
İki fotoğraf, aynı adam ve aynı ay. Annemin hayatının hiç bilmediğim bir döneminden kalmış iki anı… Üstelik diğer eşyalarının arasında saklanmış, kimsenin görmesini istemediği bir kutunun içinde.
Bakışlarım yeniden kutuya kaydı. Geri gönderilmiş zarflar, eski fotoğraflar, küçük şişenin içindeki kolye ve özenle saklanmış kurumuş mimoza…
Bir an duraksadım.
Kurumuş çiçeği yeniden elime aldım. Şeffaf ambalajın içindeki sararmış yapraklara baktım. Annem mimozaları severdi. Bunu biliyordum. Her bahar çiçek açtıklarında mutlaka alır, vazoya koyar, solmaya başladıklarında bile günlerce atmaya kıyamazdı. Ama bu çiçeği neden yıllarca saklamıştı? Fotoğraflardaki adamla bir ilgisi var mıydı?
Küçük şişeyi elime alıp içindeki kolyeyi yeniden inceledim. Pirinç tanesi büyüklüğündeki kolyenin üzerine kazınmış ismi parmağımla takip ettim.
Marko.
İsim yabancıydı. Tıpkı zarfların üzerindeki adres gibi.Zarfları tek tek elime aldım. Hepsinin üzerinde aynı isim, aynı adres vardı. Bazılarının köşeleri yırtılmış, bazılarının üzerine kırmızı damgalar basılmıştı. Gönderilmiş ama yerine ulaşamamışlardı. Annem bunları neden saklamıştı? Birine ulaşmak için bu kadar çok mektup yazmış olması ne anlama geliyordu?
Kutunun dibinde, diğerlerinden biraz daha kalın bir zarf duruyordu. Onu elime aldığımda parmaklarımın arasında eski kâğıdın hışırtısını duydum. Zarfın üzerinde yine aynı isim vardı.
Marko.
Bu kez zarfı açmak için kendime bir an bile düşünme fırsatı vermedim. Parmaklarımı kenarına geçirip hiç açılmamış olan zarfı dikkatlice yırttım. İçinden katlanmış, sararmış bir mektup çıktı. Kâğıdı açarken ellerimin neden titrediğini bilmiyordum. Belki de bütün bu eşyaların bir açıklaması olduğuna inanmak istiyordum. Belki birazdan okuyacağım birkaç satır, kafamdaki soruların hepsini cevaplayacaktı.
Mektubun ilk satırını okudum.
Sevgili Marko,
Gözlerim isimde takılı kaldı.
Demek kutudaki bütün mektuplar bu adama yazılmıştı. Annem ona mektuplar göndermiş, ancak bir şekilde hepsi geri dönmüştü. Peki, neden? Adam nerede yaşıyordu? Annem ona neden ulaşamıyordu?
Derin bir nefes alıp okumaya devam ettim.
Montenegro’dan ayrıldığın o günden beri sana ulaşmaya çalışıyorum. Nereye gittiğini, neden birdenbire ortadan kaybolduğunu bilmiyorum. Bana hiçbir şey söylemeden gitmeni hâlâ anlayabilmiş değilim. İlk günlerde geri döneceğine inandım. Belki bir şey olmuştu, belki de bana haber verememiştin. Her gün senden bir haber bekledim. Gittiğini söylediğin bir yer yoktu, ulaşabileceğim kimse yoktu. Seni tanıyan insanlara sordum ama kimse bana nerede olduğunu söyleyemedi.
Montenegro.
Kelimeyi içimden bir kez daha tekrarladım. Annem hayatının bir döneminde Montenegro’da yaşamış mıydı? Bunu hiç bilmiyordum. Onun geçmişine dair bildiğim her şey, Türkiye’deki hayatından ibaretti. Gençliğinde neler yaptığını, nerelere gittiğini, kimleri tanıdığını hiç düşünmemiştim. Annem benim annemdi. Benden önce de bir hayatı olduğunu biliyordum elbette ama o hayatın bir gün karşıma çıkıp bütün bildiklerimi değiştirebileceğini hiç düşünmemiştim.
Mektuba geri döndüm.
Marko, sana söylemem gereken bir şey var. Bunu yüzüne bakarak söylemeyi çok isterdim. Haberi aldığımda ilk aklıma gelen sen oldun. Bir an önce seni bulup karşına çıkmak, yüzündeki ifadeyi görmek, bana ne söyleyeceğini duymak istedim.
Kâğıdı biraz daha sıkı tuttum.
Hamileyim, Marko.
Nefesim boğazımda düğümlendi.Bir süre yalnızca o iki kelimeye baktım. Harfler gözlerimin önünde birbirine karıştı. Yeniden okudum. Sonra bir kez daha.
Hamile.
Annem hamileydi.
Ama mektup burada bitmiyordu.
Bunu öğrendiğimden beri aklımda yalnızca sen varsın. Bebeğimizin varlığını bilmeni istiyorum. Bunu senden saklamak istemiyorum. Onunla ilgili hayaller kurmaya başladım bile. Nasıl görüneceğini, kime benzeyeceğini, ilk ağladığında ne hissedeceğimi düşünüyorum. Bazen senin de yanımda olduğun bir hayatı hayal ediyorum. Sonra kendime geliyorum ve yine senin nerede olduğunu bilmediğimi hatırlıyorum.
Bana neden hiçbir şey söylemeden gittiğini bilmiyorum. Sana ulaşamadığım her gün kendime başka bir açıklama buluyorum. Belki geri dönmek istiyorsun, belki de başına bir şey geldi. Ama artık yalnızca kendim için endişelenmiyorum. İçimde büyüyen bir hayat var ve onun geleceği hakkında düşünmek zorundayım.
Burada seni aramaya devam edemiyorum. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım sana ulaşamıyorum. Eğer bu mektup sana ulaşırsa, ne olur bana cevap ver. Beni neden böyle bıraktığını bilmek istiyorum. Bebeğimizin varlığını bilmeye hakkın var. Benim de senden bir cevap almaya hakkım var.
Eğer senden haber alamazsam Türkiye’ye dönmek zorunda kalacağım. Burada tek başıma ne yapacağımı bilmiyorum. Ailemin yanına dönmeyi düşünüyorum. Belki orada kendime bir yol bulabilirim. Ama gitmeden önce sana ulaşmayı istiyorum. Bizi bilmeni istiyorum, Marko. Bir gün bu mektubu okursan, seni bulmak için elimden gelen her şeyi yaptığımı bil.
Seni hâlâ bekliyorum.
Lale.
Son satıra geldiğimde ellerim buz kesmişti.
Mektubu dizlerimin üzerine bıraktım. Gözlerim boşluğa sabitlenmişti ama zihnim, az önce okuduğum satırların arasında durmadan gidip geliyordu.
Annem hamileydi.
Montenegro’da bir adamla birlikteydi. Adam bir gün aniden ortadan kaybolmuştu. Annem onu aramış, mektuplar yazmış, cevap beklemişti. Ona ulaşamayınca Türkiye’ye dönmeyi düşünmüştü.
Peki, sonra ne olmuştu?
Başımı kaldırıp fotoğraflara baktım. Denizin kıyısında birbirlerine sarılan o iki insana… Masada anneme sevgiyle bakan adama… Fotoğrafların arkasındaki tarihe…
Eylül 1999.
Mektubun tarihini bulmak için kâğıdı yeniden çevirdim. En üst köşede, silik mürekkebin arasında bir tarih vardı. Harflerin üzerinden gözlerimi geçirdim. Tarihi seçebildiğimde kalbim göğsüme sertçe çarptı.
1999.
Dudaklarım aralandı ama sesim çıkmadı.
O yıl…
Annemin hamile kaldığı yıl.
Mektubu yeniden elime aldım. Satırları baştan sona bir kez daha okudum. Bu defa kelimelerin anlamı değişmişti sanki. İlk okuyuşumda yalnızca bir kadının kaybolan bir adama yazdığı mektubu görmüştüm. Şimdi ise o satırların arasında kendi hayatımın izlerini buluyordum.
İçimde bir şey yavaş yavaş yerinden oynuyordu. Birbirinden bağımsız sandığım bütün parçalar, istemediğim bir gerçeğin etrafında birleşmeye başlamıştı.
Annemin benden hiç söz etmediği bir adam vardı.
Onunla Montenegro’da yaşamıştı. Onu sevmişti. Belki birlikte bir gelecek kurmayı hayal etmişti. Sonra adam ortadan kaybolmuştu. Annem hamile olduğunu öğrenmiş, ona ulaşmaya çalışmış ve sonunda Türkiye’ye dönmüştü.
Türkiye’ye…
Bana hamile olarak mı dönmüştü?Bakışlarım istemsizce yeniden mektuba kaydı. Bebeğimiz. İçimde büyüyen bir hayat. Bizi bilmeni istiyorum.
Boğazım düğümlendi. Elimi ağzıma götürüp nefesimi düzene sokmaya çalıştım ama ciğerlerime yeterince hava girmiyordu. Birdenbire odanın içi daralmış, duvarlar üzerime doğru yaklaşmış gibi hissettim.
Hayır.
Bunun ne anlama geldiğini biliyordum. Anlamamak için direniyordum ama her şey gözlerimin önündeydi. Fotoğraflar, mektuplar, kolye… Annemin sakladığı bu küçük kutu, yıllardır benden gizlenen bir hayatın bütün izlerini taşıyordu.
Ve o hayatın bir yerinde ben vardım.
Belki de bütün bunlar, hayatım boyunca hiç tanımadığım bir adamın hikâyesiydi. Ama artık yalnızca onun hikâyesi değildi. Çünkü annemin içinde taşıdığı o bebek bendim. Mektuplarda sözünü ettiği, babasına haber vermek istediği, geleceği için korktuğu bebek…
Peki, o adam benim varlığımdan hiç haberdar olmuş muydu? Mektuplarından biri eline geçmiş miydi? Annemin onu aradığını, ona ulaşamadığını biliyor muydu? Yoksa bir gün geride bıraktığı her şeyi unutup başka bir hayat mı kurmuştu?
Gözlerimi kapattım. Bir cevap bulmayı umarak zihnimdeki anıları yokladım. Annemin yüzünü, sesini, bana anlattığı hikâyeleri düşündüm. Bana babamdan hiç bahsetmemişti. Hiçbir fotoğraf göstermemiş, hiçbir isim söylememişti. Ben de sormamıştım. Çünkü hayatımda olmayan birinin yokluğunu sorgulamak aklıma bile gelmemişti.
Şimdi ise önümde, varlığını kanıtlayan fotoğraflar duruyordu.
Yeniden adama baktım. Fotoğrafın kenarından tutup yüzüne yaklaştırdım. Anneme bakarken gözlerinde gördüğüm ifadeyi anlamaya çalıştım. Bu adam, annemin geçmişinde bir iz bırakıp giden herhangi biri miydi? Yoksa benim hayatımın eksik parçası mıydı?
Parmaklarım fotoğrafın kenarına kenetlendi.
Bunca yıl boyunca babamın kim olduğunu bilmeden yaşamıştım. Onun yokluğunu bir sır olarak bile görmemiştim. Benim için öyle birisi hiç olmamıştı. Şimdi ise annemin el yazısıyla yazılmış birkaç satır, hayatım boyunca bildiğim her şeyi sorgulamama neden oluyordu.
Dehşetle mektuba baktım.
Bir insan, kendi çocuğunun varlığını bilmeden nasıl bir hayat yaşayabilirdi? Annem onu aramıştı. Ona ulaşmak istemişti. Peki, neden hiçbir şey öğrenememişti? Neden bu mektupların hepsi geri dönmüştü? Adam gerçekten kaybolmuş muydu, yoksa annemden kaçmış mıydı?
Ve annem…
Bütün bunları neden benden saklamıştı?
Gözlerim doldu ama ağlayamadım. İçimde yükselen şey üzüntüden çok daha ağırdı. Sanki yıllardır üzerinde durduğum zemin bir anda çatlamış, altından tanımadığım bir geçmiş çıkmıştı. Annemin artık sorularıma cevap veremeyeceğini bilmek, her şeyi daha da korkunç hâle getiriyordu.
Kutunun içindeki küçük kolyeyi yeniden elime aldım. Üzerindeki ismi başparmağımla yokladım.
Marko.
Adını fısıldamak istedim ama sesim çıkmadı.
Bir yabancıydı. Fotoğraflarda gördüğüm, mektuplarda adı geçen, annemin hayatından kaybolmuş bir adamdı. Ama belki de benim hayatım boyunca hiç tanımadığım tek insandı.
Belki de…
Düşüncenin devamını getiremedim. Gerçek, zihnimin kıyısına kadar gelmişti. Ondan kaçmak istiyordum ama elimdeki mektup, önümdeki fotoğraflar ve kutunun içindeki her şey beni onunla yüzleşmeye zorluyordu.
Dudaklarım titredi.
Baba.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

351okunma 56beğeni 15yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.